“ARTTIRILMIŞ İNSANLIK”  

Featured Video Play Icon

Arttırılmış insanlık (human augmentation) çalışan bir Türk bilişim antropoloğuyla tanıştım sizi de tanıştırmak isterim. Erol Bozkurt danışman ve eğitmen. Bilgisayar-yazılım mühendisi. Türkiye’nin ilk bilişim antropologlarından bir tanesi. Çok enteresan bir girişimi var, Miki Moka. Çalışmalarının temeli “human augmentation”. Ben nasıl Türkçeye adapte edeceğimi tam olarak bilemedim “arttırılmış insanlık” olarak ifade etmemin daha doğru olabileceğini düşünüyorum.

 

Daha faza ilerlemeden, ben bu söyleşiden çok keyif aldım ama zorlandım demeliyim. Anlattıklarını anlamak ayrı, Matrix filminden bir sahnedeymişçesine gerçekle sanal arasında dolaşmak ayrıca zor… En azından bana öyle geldi. Düşünsenize yeryüzünde 12 bin ilişki türü olduğunu saptamış, “insan bulutu” kurmuş, yakında arttırılmış insanlık olarak düşüncelerimizle birbirimize dokunacağız…

 

Tabii bütün bunları anlamak için bilişim antropoloğu kısmını çözmem gerekiyordu ki, öyle yaptım.

 

“Bilişim antropoloğu ne iş yapar ya da böyle bir mesleği siz mi uydurdunuz?” diye sormaktan kendimi alamadım. Samimiyetle yanıtladı, tek örneğin kendisi olduğunu düşündüğünü ancak  mesleğin ilk temsilcisi ya da temsilcilerinden birinin Gerald Weinberg olduğunu, 80’lerine yaklaşmış olan Weinberg’in, yazılım geliştiren şirketlerde uygulamaların psikolojik etkileri üzerinde çalıştığını ifade etti.

 

Bir bilgisayar mühendisinin nasıl antropolog tarafının geliştiğini ise çarpıcı örneklerle aktardı. Her şeyden önce felsefe okumaya meraklı olduğunu öğreniyoruz; etki 1. Sonra çalıştıkları ortamın pek de sevimli olmayan yüzünü ki, etki 2…

 

“…Aslında bir yazılım evini gözünüzün önüne getirirseniz orada yaşamanın zorluklarını… Yazılım, şirketlerin kötü bir bölümüdür. İte kaka uygulama geliştiren insanlar bulunur. Onların bir parçası olunca insan bir ikilem yaşıyor: bir parçası olarak bunu normal mi görmek lazım, değiştirmeye mi çalışmak lazım, değiştirmek mümkün mü? Biraz buradan ortaya çıktı…” diye sohbete başlayınca benim ilk sorum da ister istemez dizi ve film kültürümdem geldi.

 

 

YAPRAK ÖZER: Filmlerde sabahtan akşama kadar bilgisayarınızın başında abur cubur yiyerek yazılım yapıyorsunuz…

EROL BOZKURT: Bir bölümü böyle. Aslında günümüzde o asosyallik kalmadı ama belki şöyle bir şey denilebilinir, neyin uygulamasının geliştirileceği sorusu çok kolay bir soru değil ve bunu cevaplandırmak için de onu cevaplandırmaması gereken kişilerde belki heyecan duyabiliyor. Aslında işin çoğu bu. Yani neyin kodu yazılacak, o ürün neye benzeyecek. Bazı kişilerin kariyer hedefleri, şahsi çıkarları da bununla alakalı olunca orası zor bir savaş alanına dönebiliyor.

 

YAPRAK ÖZER: Peki, bu kodu yazacak olan kişi ne yaptığını biliyor mu, o konuyu yaşamış mı?

EROL BOZKURT: O konuyu yaşamış olması gerekmiyor ama o konu üzerinde bazı yazılım üretici yöntemleri kullanarak düşünebilmiş olması gerekiyor. Düşünebilme kabiliyetine sahip olsa dahi bir de çalışma imkânı, zaman gibi şeyler işin içine giriyor. Bazı kişiler var yetkin mi, yetkin ama böyle paldır küldür iş yapıldığı için, bir yerden sonra ekmek parası deyip saçma sapan da olsa o kodu yazabilir.

 

YAPRAK ÖZER: Kanser konusunda çalışan birinin tabii ki kanser olmasını beklemiyorum. Antropoloji deyince, bulundukları noktada öyle derin araştırmalar yapıyorlar ki yazılımını yaptıkları şeye de dokunuyorlar diye düşünüyorum.

EROL BOZKURT: Anladım. O zaman biraz aydınlatayım. Çünkü orası o kadar flu değil. Şöyle düşünelim, bir uygulama bir üründür zaten, bir ürün ortaya çıkacağı zaman aslında bilgisayar mühendisinin elinde fikir aşamasından tutun, yani fikrin bulunduğu ekosistemin inceleme aşamasından tutun, bitmiş-kullanıma hazır ürün çıkana kadar her türlü yöntem var. Bunların hepsinin üzerinde çalışabilir. Bizim meslekte empati olarak algılanabilecek şeylerin disiplinli yöntemleri var. Bir ekosistemi inceleyip oradaki fırsatları nesnel bir şekilde masanın üzerine koyabilirim, bilgisayar mühendisiyim.

 

YAPRAK ÖZER: Doğru. Siz bizim gibi sözel insan değilsiniz. Empati yerine yöntemleri kullanıyorsunuz.

EROL BOZKURT: Ama o bir empati. Çünkü o zaman siz iş ekosistemine bakarsınız, o da sizin işinize ait ise, öyle düşünebilirsiniz yani. Antropoloji neden ortaya çıktı? Şöyle diyelim, mesleğin kendisini sevip çalışma ortamından hoşlanmazsan, o problemi çözmek istiyorsunuz. Aslında işin özü budur. Problemi çözmek deyince de kendi yöntemlerimizin hepsini deniyoruz. Mesela ben bir ürünün kalitesini arttırmak için ne yapabilirim? Sistem analizi çalışması daha düzgün yapılabilir. Fakat yetkin olmanıza rağmen bunun yetmediğini görüyorsunuz. O zaman yazılım mühendisliği tekniklerini bir kenara koyuyorsunuz ve benim ufkumu biraz daha genişletmem lazım diyorsunuz. Bu, kendi mesleğimin sınırlarında çözümü olan bir problem değil diyorsunuz. Farkına vardığım şey bu oldu. Biraz felsefe merakımdan bu konular, kavramsal problemlerle uğraşmak ya da dedektiflik hikâyeleri hoşuma gidiyor. Ben katil bulmayı seviyorum. Dolayısıyla da kendi mesleğimin katilini bulmaya karar verince de antropolog olduğumu hissettim.

 

YAPRAK ÖZER: Başlığı Tek Yol Evrim olan bir kitabınız var. Bağlantı kurmak istiyorum.

Kitabın başında “meslek nedir?” diye soruyorsunuz. Sonra da tahammül edilmesi gereken bir sıkıntı mı, yoksa çektiğimiz acılardan zevk almasını öğrenerek unuttuğumuz bir rahatlama mekânı mıdır, diye soruyorsunuz. Meslek nedir? Seçtiğimiz mesleklerde neden acı çekelim?

 

EROL BOZKURT: Şöyle düşünün, mesela sizinle toplantıya girdik. Bizim şirketimizdeki projelerden birinin sahibisiniz. Dolayısıyla şunun bunun yapılmasını istiyorsunuz. Şimdi tipik görüşme şöyle olur ya, ben bir bilgisayar mühendisiyim ya da mesela analistim, proje konusuyla ilgilenmem beklenir. Ama idrak aşaması geçtikten sonra çevreme bakmaya başladım. Dolayısıyla zaten proje konusu benim için kolay bir şey, yapabileceğim bir şey. Fakat insanlar kendilerini incelemeye başladığında daha derin sorunlar ortaya çıkmaya başladı. O sorunları muhakkak ben yaşıyorum demek değil ama insanların nelere tahammül ettiği, neyi profesyonel hayat olarak görebildiği, geminin nereye gideceği hakkında hiçbir fikri, hiçbir kontrolü yokken kendini iyi hissedebilmesini anlama çabası aslında. O soruları sorarken de çoğu insanın onlara evet dediğini biliyorum. Bu şekilde ifade etmiyor tabii ama.

 

YAPRAK ÖZER: İnsan verimli falan olmak istemez tam aksine insan sadece yaşamak ister, diyorsunuz.  Allah aşkına Erol Bey ne diyorsunuz? Burada galiba kelime oyunları var.

 

EROL BOZKURT: Verimliliği söyle tarif edebiliriz, elimizdeki kaynakları israf etmeyiz, vs. ondan sonra makul bir zamanda bir ürün çıkar. Burada benim kastettiğim şey verimlilik birinci hedef olamaz. Verimlilik takıntısıyla insanların hayatını karartmaması lazım. Yetkin birisi yeterli bir çalışma ortamında zaten verimlidir. Bir de yazılımcı diye düşündüğünüz zaman faaliyetin büyük bir kısmı kendimizi ne kadar benzetebiliriz bilmiyorum ama, filozoflar gibi zihnin içinde geçiyor. Şimdi siz birisine baktığınız zaman bir yönetici olarak sizde bir yetersizlik varsa o kişinin neden hareketsiz durduğunu veya vaktini boşa harcadığını düşünebilirsiniz. Ama o anda o kişi çok enteresan çalışmalar yapıyor olabilir. Fiziki bir dışa vurumu olmaz. İş yerlerini incelediğiniz zaman ite kaka, hiçbir kontrol olmadan, utanacağı ürünlerin kodunu yazmak zorunda kalmış meslektaşlar var. Aslında bu verimlilik lafı onlarla ilgilidir.

 

YAPRAK ÖZER: Tek Yol Evrim. İlk hedefiniz Akdeniz demek gibi bir slogan mı?

EROL BOZKURT: Aslında antropolojinin tipik tanımlarından birinin üzerine söylenebilecek bir şey o. Tek Yol Evrim lafı bana ait değil. Kadıköy’de hiç tanışmadığım enteresan bir grup var. Duvarlarda “tek yol evrim” yazıyordu. Benim de hoşuma gitmişti. Evrim geçirdiğini düşündüğüm bir köpekle de kısa bir zaman geçirince dedim ki, bu herhalde iyi bir şey.

 

YAPRAK ÖZER: Biraz açar mısınız?

EROL BOZKURT: Mesela yeşil ışık yandığı zaman geçmesini bilen, kırmızı ışıkta duran. İnsanlar mesela geçiyor. Daha akıllı, daha terbiyeli diye görebileceğimiz bir köpek. Bu da işin esprisi. İnsanı şöyle tanımlayabiliriz, biyolojik özelliklerimiz üzerinde çok fazla değişiklik imkânı yok. Sadece işte insanlar tanışıyor, çocuklarının genetik malzemesi değişir, vs. Ama onun ötesinde kültürel olarak kendimizi değiştirebiliriz. Bu kolay bir şey değil. Bazı kişiler bildikleri, sevdikleri veya anladıkları, düşündüğü sınırların ötesine geçemiyor. Evrimden kasıt bu. Aynaya bak, aynaya çok az insan bakıyor. Çalışan kişilere bakıyorsunuz herkes bir şeyi çözmüş. Hep öyle bir iddia var. Herkes şu anda önemli bir şey yapıyor. Ürüne bakıyorum, elinizi değdirdiğiniz zaman insan gidip elini yıkamak istiyor. Demek ki o aslında bir piyes. Şimdi burada aynaya bak ondan sonra beğenmediğin şeylere özellikle bak, sonra git kendini değiştir. Evrimden kasıt bu, kültürel evrim.

 

YAPRAK ÖZER: Bilgisayarcı olarak kod gibi cümlelerle ifade edince acaba hangi eksendeyiz diye düşünüyorum.

EROL BOZKURT: İşin esprisi şu kitabın içerisinde  bize derin gelen kısımlar yazarı tarafından fark edilmemiş olabilir. İnsanın böyle bir özelliği var. Bu etkileşimli bir şey. Benim gördüğüm bazı şeyler var. Ben kendime bakıp düzeltmeye çalışıyorum. Bir başkası da aynısını yapabilir. İçinde boşluklar da var. Ama samimi. Kitaba genel olarak bakarsanız yazılış tarzı da sohbet.

 

YAPRAK ÖZER: Miki Moka nedir?

EROL BOZKURT: Miki Moka bizim start-up projemiz. Şöyle bir şey, tanımadığınız, bilmediğiniz bir yere gittiniz, aklınızdan bir şey geçiyor ki, bu işle, romantik bir arkadaşlıkla ilgili bir şey olabilir, neyle ilgili olduğunun bir önemi yok, genel insanın aklına gelebilecek 12 bin küsur tane ilişki türü saptadık. Bunlardan herhangi bir tanesi olabilir. Aklınızdan geçenleri seçmek çok kolay. Diyorsunuz ki ben böyle bir şey istiyorum, şöyle bir yere gitmek istiyorum… Radar gibi civarınızı tarıyor. Belirli kriterlere göre en iyi adayları seçiyor. Diyor ki, senin Ahmet’le tanışman lazım. Onu size gösteriyor. Birinci yaradığı iş budur. Örnek olarak yan yana oturduğumuzu düşünelim. Siz matematikte çok iyi olun. Benim böyle bir sıkıntım var. Size sorsam o an belki bana yardım etme ruh hali içindesiniz ama birbirimizi tanımadığımız için buna çözüm buluyor. Bu çok nesnel, spesifik. Bu arkadaşlarımla “nokta nokta yapacak en iyiler kim” gibi. Bir de arkadaşın olması gerekmiyor. Onu söylemek lazım. Tanımadığınız birisi.

 

YAPRAK ÖZER: İnsan bulutu gibi mi?

EROL BOZKURT: Sadece iş gibi düşünmeyin. Özel hayat, iş hayatı kavramlarının hepsi bir şey. Örneğin hobilerimden bir tanesi gitar çalmaktır. Şu anda şuradan geçerken birisi benim bildiğim bir soruyu merak etse yardımcı olmak isterim. Dolayısıyla insanlar atıl, şu anda kullanmadıkları, birisine yardımcı olmak için kullanabilecekleri özellikleri, kişilikleri seviyesinde arşivleyen bir sistem bu. Ama ruh haline göre yönetiyor. Ben gitar ile ilgili kimseye bilgi vermek istemiyorsam, başka bir derdim varsa o zaman da beni kimse bulamıyor. Herkes kendisi giriyor. Klasik Facebook, vs. gibi. San Francisco’da Y Combinator diye ünlü bir girişim destek firması var. Onların tedrisatından geçtik. Onlar beğendi ve hatta önce biz kullanalım dediler. Bir versiyonunu daha çıkarmayı planlıyoruz. Belki önümüzdeki yaz olabilir.

 

YAPRAK ÖZER: Ne kadar zamandır üstünde çalışıyorsunuz?

EROL BOZKURT: Fikrin üzerinde 20 küsur yıldan beri çalışıyorum. Miki’nin kendisi bir buçuk, iki yıl.

 

YAPRAK ÖZER: Büyük bir servet harcamış olduğunuzu düşünmeli miyiz?

EROL BOZKURT: 20 yılın bütçesi muhtemelen enteresan çıkar ama 2-3 kişiyseniz, bu start-up ekibinde çok olmuyor, 100-150 bin USD harcarsınız. Genelde o ürüne harcanır.

 

YAPRAK ÖZER: Start-up’ların hepsi satıldığı zaman başarıya ulaşılıyormuş gibi bir algımız var.

EROL BOZKURT: Bir grubu öyle.

 

YAPRAK ÖZER: Siz de bu girişimi satacak mısınız?

EROL BOZKURT: O bir yatırım sorusu. Şu anda onu çok teferruatlı düşünmüyorum ama Facebook’u düşünün… Satsaydı iyi bir şey değildi. Bizimkinin getirdiği noktayı size biraz daha bahsedeyim. Siz bu ilişkileri kurarken bunları kişilik seviyesinde konsolide ediyor. Sizin dijital bir kişiliğiniz ortaya çıkıyor.

 

YAPRAK ÖZER: Bu söyledikleriniz tehlikeli değil mi?

EROL BOZKURT: Bir adım sonrası daha garip gelebilir. Bu kişilik el değiştirebiliyor. Mesela sizinkini alabiliyorum. Benimkini size verebilirim. Dolayısıyla şöyle bir soru sorsanız, ben Budapeşte’ye gideceğim ama hiçbir fikrim yok. Acaba ne yapsam? Hayır, Budapeşte’ye Erol gibi gitmek istersin. O zaman o kişilik değişimi gerçekleştiği zaman benim kişiliğimle uyumlu olan şeyleri elinizle koymuş gibi bulabiliyorsunuz. Miki bu tür bir deneyim.

 

YAPRAK ÖZER:  Matrix’teki gibi neredeyim, kiminleyim, kimin içindeyim falan gibi.

EROL BOZKURT: Aynen.

 

YAPRAK ÖZER: Bu bir sürü psikolojik probleme yol açmaz mı?

EROL BOZKURT: Probleme de yol açabilir, çözüme de yol açabilir. Orası artık insanların yolda öğreneceği şeyler.

 

YAPRAK ÖZER: “Human augmentation yapıyorum” dediğiniz şey bu mudur?

EROL BOZKURT: Evet.

 

YAPRAK ÖZER: Belki başta söylemem gereken bir noktaydı. Erol Bozkurt ne yapar? “Human augmentation” çalışmalarından bir tanesi.

EROL BOZKURT: İşin özü bu. Mesela kitabın adı Tek Yol Evrim, bu da bir evrim mekanizması.

 

YAPRAK ÖZER: Ürkütücü şeyler yapıyorsunuz. Ben Matrix’i seyrederken de bu işin müthiş bir şey olduğunu, beni çok içine aldığını film boyunca çok düşünmüş ve çok etkilenmiştim. Ama çok masum değil yani.

EROL BOZKURT: Masum olabilir, olmayabilir. İşte hayat gibi. Hep şu örneği veriyorum, bıçak konduğu zaman birimiz pasta keseriz, diğerimiz iki cinayet işleyip gidebilir. Onu üzerinde bir kontrolümüz yok. O insanın ölene kadar kendine soracağı ahlaki soru. Miki dolayısıyla otomatikman kötü bir şey değil. İnsanları hayatlarını veya kariyerlerini tarif ederken normalde ediyoruz ya Miki ile de edebiliriz. Kişiliğinizi Miki ile değiştirirsiniz. Şöyle düşünün, mesela çok kabiliyetlisiniz ama yaşadığınız yerde arkadaşlarınız, onları seve de bilirsiniz ama o toplulukla bazı şeylerin yapılması mümkün değil. Miki’nin sağladığı şeylerden biri ilişki kurduğunuz topluluğu değiştirerek kişiliğinizi değiştirmek. O zaman zaten geleceği değiştirmek. Miki’siz zaten var, mesela Hollywood’da bir yapımcı gidip birini keşfediyor gibi. Bir filmde mesela bir örnek görmüştüm. O Miki’yi özetlerken kullanmayı çok sevdiğim bir şey. Bir partideler. Yapımcı var, aktörler var, aktrisler var, vs. Ünlü bir aktörle yapımcı konuşurken araya birisi girip bir şeyler demeye çalışıyor. Filmin çekilmesi için bir fikri var herhalde. Yapımcı “sen kimsin”, diyor. “Sen entertainment business’ta mısın?” “Değilim”, diyor. “Niye seninle konuşuyorum”, diyor ve adam devam ediyor. Bu değiştirilebilecek bir mekanizma. Aslında öyle düşünebilirsiniz.

 

YAPRAK ÖZER: Asansör konuşmalarını ortadan kaldırıp şansını güçlendirecek bir şey.

EROL BOZKURT: Tersten söyleyeyim. Siz asansör konuşmalarının mahiyeti üzerine kontrol veriyor. Sokakta bir asansör konuşması imkanı yaratıyor.

 

YAPRAK ÖZER: Bütün bunlardan yola çıkarak, evrimin geldiği son nokta teknolojinin en üst noktasıyla en basit olanın arasında bir yerde. Hala o insanı kullanmaktan kendimizi alakoyamıyoruz.

EROL BOZKURT: Çok doğru.

 

YAPRAK ÖZER: İnsan en temel şey ama onu teknolojiyle taçlandırmaya çalışıyoruz.

EROL BOZKURT: Teknoloji olarak adlandırdığınız yeri silin anlam veren şey ötekisi zaten. Diğerinin başka bir şeyi yok. Diğeri yaşarken bir şekilde zaman geçirmemiz lazım, o zamanı geçirirken bizim seçtiğimiz konu bu.