Anlık Bir Şey

DÜNün kinini, YARINnın umuduyla karıştırıp çalkalayıp pişirdiğinizde,  BUGÜN yaşamaya değer bir tek AN bulmak zorlaşıyor. Karışım çamura dönüşmüş. Hayatlar birbirine geçmiş. Hayatınızın içinden bir tane anı seçin desem yapabilecek misiniz?

Şimdi sizi alıp bir başka zamana taşıyacağım. Hemen gidiyoruz.  Haydi haydi… Kalkın çabuk.
Telaş etmeyin o kadar… Hazırlık yapmanıza  gerek yok. Bavul toplamanıza, bir şeyler ayarlamanıza gerek kalmayacak. Öylesine elimizi kolumuzu sallayarak gidivereceğiz işte…

Siz ve ben gidiyoruz. Sanki bir çizgi üzerinden atlayacağız. Hop diye bir başka zaman. O kadar kolay olacak…

Bir dakika, bir dakika… Nasıl da unuttum.
Bir tek şey alabilirsiniz yanınıza.
Bir anınızı.
Ama hadi çabuk, çünkü gidiyoruz.
Geçmişten bir anı alacaksınız.
Artık hangisini seçeceğinize siz karar verin. Nereden bileyim ben.
Zor mu?
Kolay bir şey kaldı mı?

Haydi bir iyilik daha yapayım size… Gerçek zamanda süre tanıyacağım. Bu yazıyı bitirdiğinizde yanınıza alacağınız anınızı da seçmiş olun olmaz mı?

Bakalım becerebilecek misiniz… Hani beceriksiz olduğunuzdan değil, yanlış anlamayın. Ama ne seçeceğini, nasıl seçeceğini bilmek, bulmak öyle sanıldığı kadar kolay değil. Çocukluğunuzdan bir anı mı alacaksınız. Anne ve babanızla bir anı mı… İlk aşkınızı mı… Okulla tanıştığınız ilk günü mü… Nikah masasında “evet” dediğiniz anı mı, çocuğunuzun dünyaya geldiği saniyeyi mi… Hangi çocuğunuzun hangi anını…

Çıkın işin içinden de görelim.

Dünde Kalmak ve Yarın İçin Yaşamak

İnsanoğlu eskiden günlerini geçmişte dolanırken tüketirdi. Dünü anarak, dünü özleyerek, dünle kıyaslayarak yaşayıp giderdi. Buna da yaşamak denirse…

Zaman değişip hayatlar geliştikçe, dünde yaşamak değil, gelecekte ne olacağım kaygısıyla tanıştık. Düşünsenize, var mı; “Ne olacak benim halim;  kim bakacak bana yaşlanınca; ne olacak çocuklarıma benden sonra?” diye düşünmeyen?

İşte böylece, “Tasarruf et ki, yarın rahat edesin, bugün sıkıntı çek ki yarın güzel olsun…” gibi düşüncelerle tanıştık…

Yarın için yaşamaya başladık. Buna da yaşamak denirse…

Günümüz biraz daha farklı tabii. Her şey hız. İstersen anı, o an yaşama!

Genç çocuklarınız varsa, kardeşleriniz ya da çevrenizde gençler bulunuyorsa dikkat edin onların zamanlarıyla sizin zamanınız arasındaki farka. Büyük olasılıkla onlar o anı yaşamaya çalışacak. Siz mi? İşte onu ben bilmiyorum. Bir şey de söylemek istemiyorum. Siz bulacaksınız.

Şimdi yukarıda yaptığım kategorizasyona aslında ben de tam olarak inanamıyorum. Çünkü aynı anda tüm zamanları yaşadığımızı düşünüyorum. En azından bu ülkede böyle. Bazılarımız hala dünde, bazılarımız yarın için çabalıyor, bugünü yaşayanlar da var. Düşünüyorum da, kendi içimizde anlam veremediğimiz farkın yanıtı bu mu?

Ben Neredeyim

Kendime bakınca da bir kargaşa görüyorum. Bugünü yaşadığımı sanıyorum ama nerede nasıl yaşadığımı doğrusu çok anlamlandıramıyorum. Zamanı tutmak istiyorum. Çünkü nefesim daralıyor. Olaylar olaylar.. Hangisine bakacağımı şaşırıyorum. Batıya dönsem… Doğuya baksam… Güneye göz atsam, olmadı kuzeyden girsem çıksam… Bugün aynı anda o kadar çok şey oluyor ki, ben nereye bakacağımı nerede yaşayacağımı şaşırıyorum.

Kendi zamanımda yaşayayım diyorum. Doğudaki savaşı, batıdaki Avrupalıları, uzaktaki Amerika’yı, güneydeki Kıbrıs’ı, kuzeydeki hiçbir şeyi düşünmeyeyim diyorum.

Yok olacak gibi değil. Onlar benim hayatıma çöreklenmiş. Anı yaşama bahanesiyle ben kendimi ve kendime ait olanları vermişim gitmiş.

Anı yaşıyorum yaşamasına da kimin anını yaşadığımı ben de bilmiyorum.
Bush’un anını mı yaşıyorum; Shroeder’inkini mi, Chirac’ınkini mi… Adını sanını bilmediğim bir sürü karar vericininkini mi…

Köşe Başındaki Savaş

Köşe başında birileri birileriyle, birileri bizimkilerle, bizimkiler başkalarıyla  savaşa hazırlanıyor. Aslında savaş başladı ya, tartışması uzayıp gidiyor. Irak’taki savaş, kimyasal ve biolojik silahların bizi tehdit etmesi nedeniyle çıkmış/çıkacak gibi duruyor.

Dünyanın değişik köşelerinde ise başka silahlar kullanılıyor, insanların hayatı bu yüzden tehlikeye giriyor. Ama kimse onlar için tası tarağı toplayıp savaş yapmak için harekete geçmiyor. Teknolojideki gelişmeler, siyasetteki değişiklikler, yeni pazarlar, küreselleşme şu an gündemimize almadığımız başka savaşları hazırlıyor.

Biliyor musunuz; kornea, böbrek ve ciğer en hızla satışı olan ürünler. Müthiş bir pazarı var bu organların.  Her yıl binlerce insan bu nedenle ölüyor ya da öldürülüyor.

ABD’de 70 bin hastanın temel bir organ nakli için sırada olduğu belirtiliyor. Bunlardan ancak 20 bini organ bulabiliyor. Burada işin içine organ mafyası giriyor.

Dünya üzerinde pek çok kişi (sayıları belli değil) satacak hiçbir şeyleri olmadığı için kendi organlarını satıyorlar. Hindistan’da her yıl 2 bin kişinin bir organını sattığı kayıtlarda yer alıyor.

Organ pazarında, organ ticareti her zaman ve hatta çoğunlukla kişilerin kendi rızalarıyla olmuyor. Bazıları gözlerini açtıklarında kendilerini ameliyat edilmiş buluyor. Bazıları bir daha hiç gözünü açamıyor. Ecelinizle ölseniz de geride bıraktığınız bedeninizin tek parça halinde toprakla buluşacağını bilemiyorsunuz. Avrupa’da polis morgları ve tıbbi merkezler bulunan çoğu mülteci, kaçak ve pek çoğu  sahipsiz bedenin organ nakli için kullanıldığı belirtiliyor.

Bu Kimin Savaşı?

Sizi kolay bırakmaya niyetim yok. Yazının girişinde bir anınızı seçin demiştim ya… Yazının sonuna kadar süreniz var ve ben de seçmenize yardım etmek istiyorum.

Dün, yarın ve bugün… Dolanalım bakalım.

Seçin bir anı… Kanlı canlı, tatlı acı… Huzurlu huzursuz… Mutlu umutlu…

Bir tek organ mafyası mı var aklımıza getirmediğimiz. O kadar çok nesnenin mafyası var ki. Nesli tükenmekte olan canlıların mafyası var… Sanat eserlerinin mafyası var… Zehirli atık mafyası var…

Nesli tükenmekte olan pek çok bitki ve hayvan türü; kürkü, derisi, dişleri ve aklınıza gelecek başka özellikleri için katlediliyor. Onlardan mantolar, çanta ve ayakkabılar, müzik aletleri, ilaç üretiliyor…

Tarihi sanat eserleri pazarının her yıl 2 ile 6 milyar dolar arasında bir hacmi olduğu söyleniyor. Pazarın Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle inanılmayacak oranda canlandığı biliniyor.

Greenpeace’in araştırmalarına göre 1970 ile 1990 yılları arasındaki sürede 3.6 milyon ton zehirli atık bir yerden diğerine hareket ediyordu. 1990 yılı sonrasında 5 yıl içinde bu trafiğin 6.7 milyar tona ulaştığı tespit edilmiş. Zehirli atık trafiğinin yüzde 86’sı gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru kayıyor. Bu zararlı maddeler buralara depolanmak üzere, gerekirse yeniden kullanıma sokulması için gönderiliyor. Çoğumuz bir tek kendi canımızı tatlı buluyoruz, başkalarını pek umursamıyoruz.

Hayatımızdaki Uranyum

Savaşta meydana gelen çevresel yıkımın en büyük sorumlusu bombaların büyük bölümünde ve zırhlı araçlarda kullanılan seyreltilmiş uranyum.

Seyreltilmiş uranyum, patladığında havaya uranyum oksit yayıyor. Solunum yoluyla bu maddeyi alan kişinin vücudunda hayatı boyunca devam eden radyasyon etkisi yaratıyor.

1991’de Körfez Savaşı sırasında yoğun olarak kullanılan seyreltilmiş uranyumun, savaşan askerlerde adına Körfez Sendromu denen bir hastalığa, savaş sonrasında ise  binlerce Iraklı bebeğin sakat doğmasına neden olduğu belirtiliyor.

Bu tehlikelerin bilinmesine rağmen gelişmiş ülkeler hala seyreltilmiş uranyumun kullanıldığı silahlar üretiyor.

Irak’ta çıkacak bir savaşta Amerika Birleşik Devletleri’nin Hava Kuvvetleri ile Irak hedeflerine ağır bir bombardıman yapması bekleniyor.

Bu tür saldırılarda kullanılan bombalar patladıkları zaman yaklaşık 3 bin derecelik bir sıcaklık yaratıyor. Bu sadece o bölgedeki hayvanların ve bitki örtüsünün değil toprağın alt katmanlarının da ölümü anlamına geliyor. Toprağın tekrar sağlıklı yapısına kavuşması için en az bin 500 en fazla 7 bin yıl geçmesi gerekiyor.

Savaşın neden olduğu en büyük yıkımlardan biri de devletlerin seçtiği hedefler. Karşı tarafın ekonomik ve teknolojik gücüne son vermek için savaşlarda daha çok sanayi tesislerinin vurulması büyük çevre felaketlerine neden oluyor.

Yayılan kimyasal maddeler hava ve suyu kirletirken bombardımanlar toprak ölümüne de neden oluyor.

Körfez Savaşı sırasında hedef alınan petrol tankerleri ve petrol üretim tesislerinin neden olduğu kirliliğin bölgede 30 bin deniz kuşunun ölümüne, mercanların yüzde ellisinin yok olmasına neden olduğu biliniyor.

Petrol kuyularının yakılmasıyla baş gösteren hava kirliliği ise Suudi Arabistan ve İran’a siyah yağmurun yağmasına, binlerce kilometre ötedeki Keşmir’in ise siyah karla tanışmasına neden oldu.

Savaşların ardından yaşanan nüfus hareketleri de belirli bölgelerde doğal kaynakların normalden çok daha hızla tüketilmesine neden olduğundan doğal yaşamda dengesizlikler yaratıyor.

Maymunlar Yok Oluyor

Savaşlar olmadan da çevremiz giderek kötüleşiyor, ölüyor ve yıkılıyor. Biz bu süreci anlamsız savaşlarla hızlandırıp duruyoruz. BM Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi Raporu’na göre tehditler ve alarm veren bulgular şunlar:

Küresel ısınma sonucu tüm dünyada deniz seviyeleri yükseliyor.

Çok sayıda hayvan ve bitki türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bunların başında, maymunlar geliyor.

Dünya ormanlarının yüzde 2.4’ü 1990’lı yıllarda tahrip edildi. Yok olan orman alanı Venezüella’nın yüzölçümüne eşit.

Hava kirliliği yüzünden her yıl 3 milyon insan ölüyor.

Çevre sorunlarının yarattığı hastalıklardan ölümler, özellikle kalkınan ülkelerde artıyor. Her yıl kirli suların taşıdığı mikroplar yüzünden 2.2 milyon insan hayatını kaybediyor.

Petrol, kömür gibi fosil kökenli yakıt kullanımı ve karbon gazı üretiminin 1990’lı yıllar boyunca artması sonucu Asya ve Afrika’nın bazı bölgelerinde kuraklık başladı.

Günde 25 bin kişi, açlık ve fakirlik sonucu hayatını kaybediyor.  Her yıl, 5 yaşın altındaki 6 milyon çocuk açlıktan etkileniyor.

2003 yılı “Uluslararası Tatlısu Yılı”. Ama dünya nüfusunun yüzde 40’ı su sıkıntısı içinde yaşıyor. Su sıkıntısı çekenlerin sayısı, 1 milyarı aşıyor. Bu sayı 2025 yılında 3.5 milyara çıkacak. Su sıkıntısı, özellikle Kuzey Afrika ve Batı Asya’yı vuracak.

Önümüzdeki 20 yılda, gıda maddeleri üretmek amacıyla dünyanın yüzde 17 daha fazla suya ihtiyacı olacak, toplam su kullanımı yüzde 40 artacak.

Dünyada su kıtlığı yaşayan 21 ülke var. 2025 yılına gelindiğinde toplam dünya nüfusunun üçte ikisi, orta ila ileri derecede susuzluk çeken ülkelerde yaşayacak.

Tatlı su kaynaklarından yararlanamayan nüfusun 2015 yılına kadar yarıya indirilebilmesi için 180 milyar dolar yatırım yapılması gerekiyor.

Bugüne kadar tam 20 milyon insan AIDS nedeniyle hayatını kaybetti. 36 milyon insan ise hala AIDS pençesinde.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de bin 67 AIDS vakası bulunuyor. Ancak bu rakamların gerçeği yansıttığını söylemek çok zor. Çünkü bakanlığın verileri sadece test sonuçlarına dayanıyor.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre gerçek rakamlar resmi verilerin gelişmemiş ülkelerde 30, gelişmiş ülkelerde ise 10 katı. Türkiye’deki rakamları 20′yle çarptığımızda en iyi olasılılıkla 20 bin AIDS’li olduğunu söylemek mümkün.

Yanınızda taşıyacağınız bir anı seçmenize yardımcı olabildim mi?

Seçebildiniz ise, gözlerinizi kapayın. Bir an için. Bugün burada bu anı yaşabildiğiniz için kendinize teşekkür edip mutlu olun.

Sevgilerimle.

 

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir