Algılarla Oynayan Sanatçı

Özge Topçu Portekiz’de yaşayan bir Türk sanatçı… Sonuncusu dünyaca ünlü Gülbenkyan Vakfı tarafından verilmiş uluslararası pek çok ödüle sahip.  Gülbenkyan’ın iş ve sanat dünyasındaki yeri bir yana bizim için ekstra önemi Ermeni asıllı Türk vatandaşı olması… Portekiz’de dillere destan bir müze yerleşkesine sahip. Gülbenkyan ailesinin koleksiyonuna Portekiz sahip çıkmış, keşke biz adım atsaymışız demekten kendimi alamıyorum. Yolu bu müzeye düşenler bilir ki, özel bir koleksiyon olarak bu kadar çok sayıda ve geniş kapsamlı eser portföyüne sahip olmak az görülür. Müzede sergilenen eserlerin önemli bir bölümünün Türk sanatını temsil ediyor olduğunu söylememe sanırım hacet yok.

Bu parantezi kapatıp bu söyleşinin kahramanı Özge Topçu’ya dönmek istiyorum. Topçu, sanatıyla dikkat çekiyor. Bununla birlikte icra ettiği sanata kendisini hazırlayan eğitimi en az o kadar ilginç. İki üniversite tamamlamış. Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Fen ve Teknoloji Matematik bölümlerini başarıyla bitirmiş. Matematikçi.

Çocukluk hayali ya bilim insanı ya da sanatçı olmakmış! O da bilimsel eğitimini sanatçı kimliğini ortaya çıkarmak üzere kullanmayı tercih etmiş. Dünyanın alkışladığı bir sanatçı doğmuş.  Bilinçsiz zamanlarından beri bunu yapacağını bildiğini ama kendine itiraf etmesi için iki üniversite bitirmesi gerektiğini ifade ediyor.

Matematik kafasıyla sanatçı olmak tam da hissettiğim gibi enteresan. Dışarıdan bir göz olarak anlamak ve anlamlandırmak kolay değil doğrusu. Doğu ile Batı sentezinden etkilenmiş, bu etkilenme onu medeniyetleri farklı yorulamaya yönlendirmiş. Bilim tarihini irdelemiş. Defalarca ispatlanmış gerçeklerin bugün dünyanın farklı coğrafyalarında sorgulanır olmasını kendisine sanat olarak dert edinmiş ve yorumlamak istemiş. Dünyanın düz olduğuna inanan topluluklar ya da Covid 19 pandemisinde yaşanmakta olan onca acıya karşın yine hatırı sayılır bir grubun aşı karşıtlığı gibi toplumsal olaylar sanatında yer bulmuş. Seramik ağırlıklı çalışsa da buluntu malzemeler kullanmaya özen gösteriyor. Bir sanatçı olarak sürdürülebilirlik ve çevre konularına duyarlılığı sanatında radikal yöntemlerle gösterebiliyor.

Benim Topçu’yu anlatmakta kullanabileceğim yaklaşımlarım, sanatçı olmadığım için sınırlı olduğundan ben sözü kendisine bırakıyorum. Söyleşimizin youtube versiyonunda örnekleri de görebileceksiniz. Text olarak, sanatçının yorum sürecindeki aktardığı hisleri kaybetmeyecek kadar geniş tutmaya özen gösterdiğimi ifade edebilirim.

 

Yaprak Özer: Sanatınızı nasıl tanımlıyorsunuz?

Özge Topçu: Seramikle uğraşıyorum fakat görsel sanatçı olarak tanımlıyorum kendimi. Farklı “medium”ları kullanıyorum. En çok kullandığım en çok yaratımını oluşturduğum sanat ürünü, enstalasyon… Türkçesi yerleştirme… Mimariyle iç içe geçen hem de heykelle etkileşen ve aynı zamanda da izleyicileri içine katan büyük boyutlu enstalasyonlar yapıyorum. Mimari işimin içerisinde önemli bir etken… Mimariyi, öz fonksiyonunda sunmasam bile katılımcıları ya da sanat izleyicisini mimari bir yapıtmış gibi içine çeken ve algılarla da oynayan işler gerçekleştiriyorum. En son yerleştirmemde seramik – Terrakotta objeleri kullanmıştım. En çok da hazır buluntu nesneleri kullanıyorum.

Yaprak Özer: Buluntu?

Özge Topçu: İngilizcesi daha çok anlam taşıyor… “Ready made object… Found object”… Buluntu nesneler dediğimiz günlük hayatımızda karşımıza çıkan objeler… Sanatta çok bilinen bir yöntem vardır; kolaj… Yaptığım yerleştirmelerde de hazır – buluntu nesneler aynı şekilde bir kolaj malzemesi gibi üç boyutlu bir formda birleşiyorlar. O yüzden mekansal işlerim daha çok…

Yaprak Özer: Gülbenkyan Ödülü sanatçı olarak size ne sağladı?

Özge Topçu: Gülbenkyan son birkaç yıldır uluslararası “established” sanatçılara ödül veriyor. Yani Portekizli olmayan sanatçılara diyeyim… Bu ödülü geçen yıl ben aldım (2019)… bana “artist residency” sunuldu Cascais’te… Sanatçılara verilen bir fon bu… “residency programı”nda sanatçıya stüdyo -konaklama –  üretime destek sunuyor…

Gülbenkyan’dan bahsedeyim biraz… Gülbenkyan Ermeni ailesi Kayserili ve bir iş adamı… Türkiye’de yaşıyor. Türkiye’de doğuyor büyüyor… Üsküdarlı… İş adamı olduğu için farklı alanlarda iş kolları açıyor ve bu iş kollarıyla birlikte dünyaya açılıyor. Aslında hayatının büyük bir kısmını Amerika’da bir kısmını da Fransa’da yaşıyor. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra bütün ülkelerin karmakarışık hale geldiği bir dönemde koleksiyonunu korumak istiyor. Kendine uygun bulduğu ülke savaşlara girmemesi sebebiyle Portekiz. Portekiz’i seçmesinin nedeninin İstanbul’a olan sevgisi olduğu da söyleniyor çünkü Lizbon’la İstanbul çok benziyor görsel olarak…

Yaprak Özer: Neden sizi seçtiler?

Özge Topçu: Ben zaten Portekiz’e yerleşme kararı almıştım bu ödülü almadan önce… Daha önce Berlin’de yaşıyor Lizbon’a gidip geliyordum. Lizbon-Portekiz’den ilham almaya çalışıyordum Doğu-Batı benzerliği üzerine. Doğu ile Batı ülkelerini birbirinden ayıran büyük farklar ve aynı zamanda Batı’da Doğu motifleri ile kültürel – dinsel benzerlik gözüme çarptı. Berlin’de yaşarken böyle bir benzerlik göremiyordum Kuzey Avrupa kültür ve görselliği hakimken Portekiz’e geldiğimde Batı’nın en batı ülkesinde çok büyük Doğu esintileri ile karşılaştım. Kendi ülkem Türkiye’de yaşarken dikkatimi çekmeyen unsurlar burada bana daha önemli ve değerli gözükmeye başladı. Ve bir de matematik kökenli olmam nedeniyle matematik ve fizik ve motiflerdeki anlam ve bilginin seyahatinden etkilendim. Zamanında Emevilerin, Arapların, Endülüslerin buraya gelip yerleştiği bir dönem var. O dönemden sonra Haçlı Seferleri başlıyor… Fakat o döneme kadar İspanya ve Portekiz çok büyük Arap etkisi altında kalmış. Arap kültürü teknoloji, mimari, matematik, fizik ve felsefe açısından çok ileri bir uygarlık… Portekiz ve İspanya’nın Arap etkisiyle kazandıkları bir sürü şey var. Mesela Portekiz’in bayrağında bulunan sembol; astrolabe. Usturlap diyoruz Türkçe’de… Portekiz’de de astrolábio deniyor… coğrafi keşiflerin startını veren astronomik bir alet, Portekiz Kralı İspanya’ya bir seyahatinde Araplardan öğreniyor, logo olarak benimsiyor; bilginin seyahati ve coğrafi keşiflerin Portekiz’den başlamasını ifade ediyor.

Yaprak Özer: Çalışmalarınız alışa gelmişin dışında, yorumlarınızdan söz eder misiniz?

Özge Topçu: Bilim tarihiyle ilgilenirken, uygarlık tarihinin tersine döndüğünü fark ettim. Sosyal medyayla birlikte içinde bulunduğumuz gerçek karşıtlığı durumu beni etkilemeye başladı. Koronaya inanmayanların 5G ya da aşı karşıtlığı gibi… Dünyanın düz olduğuna inananlar, çok büyük bir topluluk var ABD başta olmak üzere dünyanın değişik coğrafyalarında. Aydınlanmadan sonra dünya Modernite dönemine adım attı… belli ki insanlık olarak çok hoşumuza gitmedi. Bin yıllardır ispatlanmış doğrular reddedilme düzeyine geldi.  Bu konudaki çalışmalarım Portekiz’de Gülbenkyan ödülü almamı sağlamıştır diye düşünüyorum.

Galeri İstanbul’daki kişisel sergimde de sergiledim. Çeşitli grupların farklı teorileri var. Dedelerimizin dedelerinin dedelerinin inandığı söylenen şeye geri dönmüş bulunuyoruz ve gerçekten de insanlar buna inanıyorlar. Gerekçeleri de dünyanın yuvarlak olduğunu görememeleri… Aslında felsefede böyle bir dönem de var. Aydınlanma öncesine dayanan bir şey… Karanlık Orta Çağ’dan da bahsetmiyorum; insanların düşünmeye başladığı bir dönemde diyorlar ki, “Gerçeğin kökeni nedir?” Buna ampirizm denir felsefede; insanlar göremedikleri şeyleri gerçek dışı olarak algılarlar. Bu dönemde birçok kilisede çatışmalar bile olmuştur. Tanrı’nın varlığı bile sorgulanabilir bu felsefeyle… İnsanların algılarını merkeze koydukları yeniden Eski Çağ’a giriyoruz. Oysa fizik, bilim, matematik denen şeyler var ve bunlarla bizim algılarımızın sınırladığı gerçeklikleri ispatlama olanağı buluyoruz ve bunlar reddediliyor artık…

Ben algılarla oynamayı ve çarpıtmayı seviyorum. Kullandığım yöntemlerden biri metamorfoz… Rönesans’ta çok kullanılmış bir yöntemi özellikle seçtim.

Diğer dikkat çeken çalışmam Portekiz’deki duvar karolarından ve ornamental seramiklerden esinlendiğim işler: “Horror Vacui” Portekiz’de çok görülen bir şeydir. Bir yüzeyin üzeri küçük karolarla kaplanır ve boşluk bırakılmayacak şekilde doldurulur. Horror Vacui, “boşluk korkusu” demek. Süsleme yöntemi boşluğa izin vermeyecek kadar her yeri doldurmak ki, ben “Flat Earth”le bağdaştırdım bahsettiğimiz şey aslında bir boşluk korkusu… Boşluk, matematikte üçüncü boyut anlamına gelir: “Mekan… Space… Espas…” Sanatta da çok kullanılan bir kelime… Boşluk/üçüncü boyut, dünyayı düzleştirmeye, iki boyutlulaştırmaya, sığlaştırmaya çalışan bir yaklaşım. Boşluk korkusuyla üçüncü boyut korkusunu birbirine eşleştirip matematiksel ve optik yerleştirmeleri yaptım.

Askıda sergilenen işim ise bir yerleştirme ve hazır nesneleri kullanıyorum görünümünü değiştiriyorum. Bir taraftan baktığımızda şehir silueti görünümünde; İstanbul’un simgesi ufukta beliren camiler, minareler, kiliseler vs… Tarihi yarımada ve Tahtakale piyasasının yok oluşu… Tahtakale’deki zanaatkarların artık o pazarları terk etmeye başlamasıyla ben o Galataport’la birlikte, Yarımada’yı mekanın içerisinde sürdürerek başka bir formda heykelsi bir yerleştirmeye dönüştürdüm.

Yaprak Özer: Bugünlerde sizi meşgul eden bir konu var mı? Ne yapıyorsunuz?

Özge Topçu: Bu dönemde Covid izolasyonunun da etkisiyle en çok dikkatimi çeken şey insanoğlunun aktivitesi ve aktivitesizliği oldu. Aktifsizlik ve eylemsizliğin dünyaya katkıda bulunabileceğini düşünüyorum. Aktivite dediğimiz şeylerin hemen hepsi sadece Kapitalizme hizmet ediyor. Dünyaya hakim olma duygusuyla onu yok ediyoruz. Bulunduğumuz döneme “Antroposen Çağı” adı veriliyor. İnsanın egemen olduğu durumları ve bu durumların sonuçlarının ceremesini çektiğimiz bir dönem… İnsanlar olarak aktiviteyi sınırlandırmamız gerekiyor. Belirli yaş üzeri ya da belirli bir algıya sahip güçlü insanlar olarak almamız gereken kararlar olduğunu düşünüyorum. Mesela bu dönemde en çok sorguladığım şeylerden bir tanesi üretim malzemem oldu.

Yaprak Özer: Neyi kastediyorsunuz?

Özge Topçu: Atık çıkarmamaya çalışıyoruz ya da kullandığım malzemenin organik olması şartları var. Sanatçı illa ki morality denen evrensel ahlak kurallarına uymak zorunda değil fakat kaçınılmaz… Sanatçı olarak kendi rolümün de farkında olarak kendi kararlarımı aldım. Üretimlerimde kullanılmış ve dönüşebilecek malzeme tercih ediyorum. Son yıllarda ilgimi çeken nesneler ahşap, seramik gibi organik nesnelerdi. Plastik ya da polyester objesi kullansam bile bunlar zaten çöpe gidecek olan ürünler oluyor ve ben onları “upcycle” etmiş oluyorum. Bu çalışma da Lizbon’da olacak… Startını verdik.

Yaprak Özer: Tek başınıza mısınız yoksa kolektif bir çalışma mı bu?

Özge Topçu: Sadece benim olduğum bir sergi fakat evet bir grup çalışması… Çeşitli sanat profesyonelleriyle etkileşime girerek… 2021 baharını planlıyoruz.

Yaprak Özer: Siz Kırklareli doğumlusunuz.

Özge Topçu: Evet. Trakyalıyım. Liseyi Edirne’de, üniversiteyi İstanbul’da okudum.

Yaprak Özer: Türkiye’yi neden terk ettiniz?

Özge Topçu: Türkiye’yi terk etmek gibi düşünmedim hiçbir zaman… Türkiye’deymişim gibi düşündüm. Farklı ülkelerde yaşamadan insan olarak tam bir bakış açısına sahip olabileceğimizi düşünmüyorum. Yurt dışında yaşamak avantajları olduğu kadar dezavantajları da olan bir şey… Örneğin izole olma durumu. Eğitim için Almanya’ya gittim. Yüksek Lisans’ta Burg Giebichenstein Halle’e kabul edildim. Mekanla ilgili üretim yapılan bir bölümdü. Malzemesi de camdı. Daha sonra başka bir fırsatla Berlin’e taşındım, burası uluslararası sanatçıların kendilerine Hollywood olarak seçtiği bir yer… Sonra Lizbon’a yerleşmeye karar verdim.

Yaprak Özer: Burada yaptığınız çalışmaların Türkiye’de de fikirsel olarak bir alıcısı var mı sizce?

Özge Topçu: Var, çok enteresan… Küçük bir grup olsa da umut verici bir durum.  2000’lerin başlarında 2010’ların başlarına kadar daha aktif bir dönem vardı. Daha canlı bir dönem vardı ve o canlı dönem şimdi ekonominin bozulması ve dünyada cehaletin öne çıkmasıyla bir gerilemeye doğru gidiyor.

Yaprak Özer: Bir sanatçı olarak siz de dünyayı kavramakta güçlük çekiyor musunuz?

Özge Topçu: Evet fakat mesela bende de şöyle bir avantajı oldu yurt dışında yaşamanın… Türkiye’deyken çok negatif algıladığım durumların birçoğunun dünya genelindeki problemler olduğunu keşfettim. Ve bu otomatik bir rahatlama bir arınma sağladı.

Yaprak Özer: Tabii ki sanat başkalarıyla etkileşimle renklenip çeşitleniyor ve güzelleşiyor. Türkiye’de de ödüller almışsınız. Bu yolculukta yelkenlerinizi dolduran rüzgarlar olmuş…

Özge Topçu: Kesinlikle… Türkiye’de de aldım ödüller… Genç sanatçı için verilen ödüller… O yıllarda 20’lerimdeydim… İstanbul Rotary Sanat Yarışması’ndan ödül aldım. Siemens Sanat “Sınırlar Yörüngeler” diye bir yarışma serisi düzenliyordu iki defa ödül aldım. O dönem canlı olan bir sanat piyasasıyla birlikte gençlere de umut veren olanaklar vardı, varlığımı görünebilirliğimi sağlamak adına güzel fırsatlar ele geçirmiştim.

Yaprak Özer: Yolculuğunuza çıkarken Kırklareli’nden sanatçı olmayı mı hayal etmiştiniz yoksa öğretmen olmayı mı?

Özge Topçu: İstediğim iki şey vardı. Bilim insanı ve sanatçı olmak ve ikisini kimse bağdaştıramıyordu içinde bulunduğumuz dönemde de birbirinden uç gözüküyor… Fakat ikisi de para kazanılamayacak şeyler… Sadece tutku… Sanatçı olacağımı içimden biliyordum. Zaten çocukluğumda da resim yapıyordum. Yani exploration hali diyelim çünkü üretim yaparken felsefik ya da sosyolojik bir iş bile yapsam onda bir exploration ya da invention duygusu yaşıyorum. O yüzden benim için ikisi aynı şey… O yüzden tesadüf olmadı, biliyordum bunun olacağını. Kendime itiraf etmem iki üniversite okumamı gerektirdi.

 

Söyleşimizi youtube kanalımdan izleyebilir

Spotify‘dan dinleyebilirsiniz.