Johnny, Memetçik Ve Küreselleşme

Ürününüz, teknolojiniz, eğitiminiz, hizmetinizle küreselleşemediğiniz zaman, küreselleşebilmek adına verebileceğiniz bir canınız kalıyor. Türkiye, dünya ile entegrasyonunu eğitimle yapacağına kanıyla yapmaya kalkıyor.

Mike Moore… Yeni Zellanda eski başbakanı… Dünya Ticaret Örgütü (WTO) eski başkanı… Çok taraflı müzakere uzmanı… Küreselleşme karşıtlarının hedefi… Eski solcu yeni küreselci…
Moore, geçtiğimiz hafta İstanbul’daydı. Biliyorsunuz her yıl önemli bir konferans düzenliyoruz: Uluslararası Kalite Kongresi. Bu yılkinin teması Avrupa Birliği’ydi. Kongrenin önemli konuşmacılarından biri Mike Moore oldu.
Konuşmasını küreselleşme ve Avrupa Birliği üzerine kurguladı. Sözlerine, Atatürk’ten alıntı yaparak başladı. Küreselleşme adına beni ne kadar mutlu ettiğini bilemezsiniz.

Moore aynı zamanda Türkiye’yi bugüne kadar ziyaret eden ilk Yeni Zellanda Başbakanı olmuş. Ziyareti sırasında, tabii ki Anzaklara mezar olan Gelibolu Yarımadası’nı incelemiş. Kendisine burada bir tabak hediye edilmiş. Üzerinde Türkiye’yi anımsatan, Çanakkale Savaşı’nı hatırlatan… Tabakta ayrıca Atatürk’ün sözleri yazıyormuş. Şu anda, Çanakkale cehenneminden kurtulup eve dönebilen Yeni Zellanda askerlerinin kurduğu kulübün duvarını süsleyen bu anıda, Atatürk’ün ağzından şunlar yazıyor:

“…Burada, Çanakkale’de, kan döken ve can veren kahramanlarınız için artık üzülmeyin. Onlar dost bir ülkenin topraklarında huzur içinde yatıyorlar. Johnny olmuş Memetçik olmuş… Hiç fark yok artık. Hepsi yanyana huzur içinde uyuyorlar… “

Moore’un, Atatürk’ün sözlerinden aktardıklarından benim not edebildiğim kısım bu kadar. Zaten söylenmesi gerekeni söylüyor.

Ne fark eder Johnny ya da Memetçik, kim ne için kan döküyor, can veriyor…

Irak’a asker göndermek üzere olduğumuz bu günlerde, saldırıların artık Türk hedeflerine yöneldiği bir dönemde; kimin için, ne için, nerede ve ne koşullarda savaşacak olduğumuzu düşünüyor, küreselleşmenin tam ortasında bulunduğumuza kanaat getiriyorum.

Amerika nire, Irak nire?…

Türkiye niye!

Mezbahadan Dünya Ticaret Örgütüne

Mike Moore, WTO’daki tüm görev süresi boyunca eleştirilere maruz kalmış ilginç bir başkan oldu. Sonunda Dünya Ticaret Örgütü’nde yaşadıklarını kaleme aldı. Ortaya, “A World Without Walls” (Sınırsız Dünya) adlı bir kitap çıktı. Kitabı tavsiye ediyorum. Gerek üslubu, gerekse küreselleşmeyi anlatmak için harcadığı çabasıyla ilginç.

Biz nedense küreselleşmeyi komşunun bahçesindeki elma ağacı sanıyoruz. Bizim çocuklar onu zaman zaman taşlıyor… Elmalarını çalıyor. Mümkün olsa dibine kezzap döküp kurutacaklar. Sanırsınız ki, o elma ağacından burada, bizim topraklarda yetiştirmek mümkün değil. Komşuda olduğu için o bilir, o yaşar… Yine onda olduğu için kötüdür, yenmez. Oysa küreselleşme, komşuda pişer, istemesen de bize de düşer.

Küreselleşme yolunda atılan adımlar kadar ilginç olanı, Moore’un kendi yaşam hikayesi… Daha ilginç bir küreselleşme masalı bulamazsınız.

Moore 14 yaşında mezbahada çalışmaya başlamak zorunda kalacak kadar fakir bir Yeni Zellandalı. Çocuk felcinin izlerini taşıyan çocukluğu fakirlik içinde geçmiş. Moore, Dünya Ticaret Örgütü Başkanlığı görevini, 1999 ile 2002 yılları arasında yaptı. Yeni Zellanda Başbakanı, Ticaret Bakanı ve Ekonomiden Sorumlu Bakan Yardımcılığı, gelmiş geçmiş en genç parlamenter gibi herkese nasip olmayacak görevlerde bulundu. Deneyimli bir politikacı.

Kitabında, mezbahada çalışmaktan nefret ettiğini anımsadığını yazıyor. Çalışmayı değil, oradaki acımasızlığı sevmemiş. Kokusunu, rengini… Okul hayatının önemli bölümünde yatılı okumak zorunda kalmış. Fakir çocuklar için ayrılmış bir yatılı okulda yıllarını geçirmiş. Annesi dul kaldığında, o da, 12 yaşın altındaki üç erkek çocuktan biriymiş.

Moore işçi partisi sempatizanı olurken, içinde yaşadığı şartlar nedeniyle bu konuda pek zorlanmamış. Zaten İşçi Partisi’ni destekleyen tüm aile fertleri gibi o da onların yanında yer almış. “İşçi olmak bizim için bir siyasi hareketten çok, dini bir yaklaşımdı” diye açıklıyor. Solculuğu bırakın bir siyasi görüş, bir inanç gibi algılarken Dünya Ticaret Örgütü gibi bir kurumun başına geçmiş olması başlı başına ilginç. Gerçi kendisi bunun son derece doğal olduğunu, sol fikirleriyle örgütün asla çakışmadığını, tam tersine uyum içinde olduğunu ileri sürüyor. Örgütün, dünya üzerinde bazı grupların çıkarlarını kollamak üzere kurulmadığını, küçük zümrelere hitap eden bu çıkarları, dünya üzerinde yaygınlaştırmayı hedeflediğine dikkat çekiyor.

Küresel bir vizyon Moore’a göre bölgesel bir vizyonun olmasına engel değil. Tam tersine, ikisi armoni içinde yaşayabilirler. Kaldı ki, küreselleşme yeni bir olgu değil. Hint pamuğu 1600’lü yıllarda dünyanın diğer coğrafyalarıyla tanıştığında, 1800’lerin en büyük ticaretini Çin gerçekleştirdiğinde zaten küresel dünyanın kuralları ortaya konmuş, bir tek tarifi yapılmamıştı.

Moore, hakkında en çok karikatür çizilen ya da slogan üretilen başkan. Küreselleşme karşıtlarının bir kaşık suda boğacakları kişi. Küreselleşme taraftarları ise onu yere göğe koyamıyor. Çin’i Dünya Ticaret Örgütü içine almak üzere başlatılan ve başarıyla sonuçlanan müzakerelerin mimarı denebilir.
Moore’a ilişkin çizilen karikatürlerin en popüleri, onu Panda’ya benzeten. Panda’lar sevimlidir. Nedense Panda Moore’lar sevimsiz ötesi görünüyor. Moore, küreselleşme karşıtları tarafından “Wanted” diye aranan biri… Dünyanın dört bir yanına Moore’un resminin üzerine “Aranıyor” yazan ilanlar basan küreselleşme karşıtları, Moore’un onları destekleyen tavırlarını inandırıcı bulmuyor:
“Küreselleşme karşıtlarını anlamamak mümkün değil. Hak vermemek de. Avrupa’da bir inek günde 2 dolar karşılığında sübvanse ediliyor. Dünya üzerinde milyonlarca kişi günde 1 dolar ya da altında bir gelirle geçinmek zorunda.”

Küreselleşememek

Dünya Ticaret Örgütü küreselleşme adına dünyada farklılıkları kaldırmaya çalıştığını iddia ediyor.
Küreselleşme daha çok bölgeler ve ülkeler arasındaki farkların giderilmesi gibi algılanıyor. Benim gündeme getirmek istediğim ise, kendi içinde bile bütünselleşemeyen ülkelerin küreselleşememesi.

Sorum şu; mümkün olabilir mi?
Doğusu ile Batısı birbirinden yüzyıllar kadar uzak olan bir ülkenin, dünyanın öbür ucundaki bir başka ülkeyle küresel anlamda eşit platformda olabilmesi mümkün mü sizce?

Bu yüzdendir ki, küreselleşmeyi yakalayabildiğimiz tek nokta canımız ve kanımız. Ancak korkarım ki, cansız bedenler birer birer Türkiye’ye döndüğünde, annelerin yürekleri kor gibi yandığında, babaların gözyaşı boğazlarında düğümlendiğinde, eşler için sözün tükendiği o an geldiğinde, babalarını tanıyamayan çocuklar büyüdüğünde… Küreselleşme şansını yitireceğiz.

Kim bu ülke diye bir soru sormayacağım size. Biliyorsunuz biziz. Türkiye, bırakın dünyayla küresel bir platformda buluşmayı, kendi içinde bütünselleşme sıkıntısı çeken bir ülke.
Avrupa Birliği’ne giden yolda hızla yaşlanan Avrupa karşısında Türkiye’nin en önemli sermayesi genç nüfusu. Böyle bilinir, böyle söylenir. Bunlar bizim en büyük klişelerimiz olarak tarihe geçmek üzeredir. Yakın zamana kadar Doğu ile Batı arasındaki köprü klişesini pişirdik, şimdi genç nüfus hamurunu kabartıp duruyoruz. Unutmayın sözü edilen, Türkiye’nin yarını için avantaj sağlayan, yarın öbür gün Irak’ın bir köşesinde, Iraklıyı Iraklı’dan, Iraklıyı Amerikalı’dan kurtarması ve koruması için göndermiş olacağımız genç nüfus.

Diyeceksiniz ki, nasılsa işsiz.

İşte size istihdam için mucizevi bir çözüm.

Minimum 10 bin genç Türk savaşa gidecek. Onlara iş bakmaya gerek kalmayacak. Zaten bir kısmı belki de geri dönemeyecek.

Küreselleşme Ve Eğitim

Eğer demografik yapı bir fırsat yaratacak ise, bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek için, o yapının üzerine oturtulacak sağlıklı bir eğitim programı hazırlanması gerekiyor. O yapıyı savaş alanında yok etmek değil…

Türkiye genç nüfusundan yalnız Avrupa’da değil ama tüm dünya piyasalarında rekabet edebilecek kadar nitelikli ve aynı zamanda çoğulculuk, özgür düşünce, örgütlenme ve siyasi katılım özgürlüğü ve insan haklarına saygının yer aldığı demokratik bir çerçevede yaşayabilecek yeni vatandaşlar yetiştirmek zorunda.

Çünkü Türkiye küreselleşmeden kaçamaz. Küresel olmak için savaşma, eğit, küresel olmak için öldürme, iş bul.

Türkiye’nin 15 yaş altındaki nüfusu, toplam nüfusun yüzde 30’u, 60 yaş üstündeki nüfusu toplam nüfusun yüzde 5′i.

20. yüzyıl boyunca dünyadaki okullaşma oranları incelendiğinde, genel olarak eğitim düzeyinin yükseldiği ve bunun özellikle ilköğretim düzeyine dönük çabaların sonucu olduğu görülüyor.
Diğerleri gibi  bizim de ilköğretim düzeyinde başka ülkelerle aramızdaki fark kapanırken, onlarla, orta ve yüksek öğretim düzeyindeki farkımız giderek açılıyor, giderek belirginleşiyor.
Türkiye’de, Cumhuriyet’ten sonra ve özellikle 1960 yılından bu yana eğitimde öncelik, eğitim alt yapısının genişletilmesine ve hızla büyüyen nüfusun eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya verildi. Bunun sonucunda okullaşma oranlarında ve ortalama eğitim görülen yıl sayılarında ilerlemeler kaydedildi.

Ancak bu ilerleme yeterli değil. Özellikle de, Avrupa ve Doğu Avrupa ile karşılaştırıldığında okula gitmeyen nüfusun Türkiye’de çok yüksek olduğu görülüyor. Ortalama Doğu Avrupalı’nın okulda geçirdiği yıl sayısı, Türkiye yurttaşının iki katından fazla.

Irak’ta görev yapacak, gerekirse canını verecek Avrupa ülkesi askeri bulunmamasının nedeni eğitim olabilir mi? Düne kadar küçümsediğimiz Doğu Avrupa ülkelerinden aklıselim hiçbirinin oralara asker göndermemesinin nedeni bizim iki katımızdan fazla eğitim görmeleri olabilir mi?

Kendi İçimizdeki Evrensel Farklar

Okullaşma oranı ve ortalama eğitimde görülen yıl artış hızlarında 1985’ten bu yana azalma söz konusu. Bu göstergelerle, Avrupa ya da OECD ülkeleri standardını yakalamamız çok zor.

Özellikle kırsal kesimde yaşayan kadınlar eğitim açısından en olumsuz koşullara sahip ve gelişimin en zor sağlanacağı grubu oluşturuyor. Kadınların eğitim düzeyini artırmak üzere son yıllarda gösterilen çaba sonuç vermeye başladı. Ancak bu kez de şehir ve kırsalda yaşayan kadınlar arasındaki fark artmaya başladı. Örneğin, köyde yaşayan bir erkek, ortalama olarak, şehirde yaşayan hemcinsinin yüzde 70’i kadar eğitim alıyor, bu rakam kadınlarda yüzde 55’e düşüyor.

Türkiye’de cinsiyetler ve bölgeler arasında gözlemlenen farklılıklar, Türkiye ile dünya arasında görülen farkların bir benzeri haline dönüşmek üzere. Nasıl konuşacağız o zaman küreselleşmeden.

Nüfus Projeksiyonu Ve Eğitim

Gelecek tahminleri Türkiye’nin yetişmiş insan gücü ihtiyacı hakkında bilgi veriyor. Eğitim politikaları da buna göre yönlendiriliyor.

Burada önemli olan iki yaş grubundan ilki 5-14 yaş grubu.
İlköğretim çağındaki bu nüfusun bugünkü düzeyde kalacağı, ama buna karşın halen okul dışında kalan çocukların da okula gideceği ve tüm çocukların 30’ar kişilik sınıflarda tam gün öğrenim yapması gerektiği göz önüne alındığında, Türkiye’nin yaklaşık 96.000 dersliğe ihtiyacı var.

Yani hükümetler tezkere peşinde koşacaklarına, okul açma, öğretmen yetiştirme seferberliği başlatabilirler.

Coğrafi eşitsizlik göz önüne alındığında, Türkiye’nin görece geri kalmış bölgelerinde, ama özellikle de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ciddi bir eğitim talebi doğacağı ve bu talebin karşılanması gerekeceği öngörülüyor. Bu bölgelere kaydırılacak yatırımların, göçü de azaltacağı düşünülürse, başta İstanbul olmak üzere birçok büyük kentteki eğitim talebinin daha hızlı azalacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
İkinci önemli yaş grubu ise, yüksek öğrenim çağına karşılık gelen, 20-24 yaş kuşağı.

1990-2000 yılları arasında bu kuşağın nüfus artışı yıllık yüzde 3.1 oranında gerçekleşti. Ancak bu hızın önümüzdeki yıllarda azalacağı, hatta tersine döneceği öngörülüyor. Bundan sonra yüksek öğrenim önünde, nüfus artışından kaynaklanan bir baskının oluşmayacağı sonucu çıkarılabilir. Ancak, hem yeni kuşağın daha yüksek oranının ortaöğrenim seviyesinde eğitim alacağı, hem de yüksek öğrenime sahip nüfusun, gelişmiş ülkeler ve özellikle de Avrupa’ya göre düşük olduğu düşünülürse, Türkiye’nin yüksek öğrenim veren daha çok kuruluşa ihtiyacı var.

Küreselleşebilmek İçin Reçete

Önümüzdeki 25 yılın istihdamı söz konusu olduğunda, bu sürecin ekonomik olarak aktif nüfusunu 2000 yılı ve öncesi doğanlar teşkil edeceğinden, şu anki nüfusun eğitimi çok önemli.

İlk ve ortaöğretimde okullaşma oranları yüzde 100’e yaklaştıkça ve sınıflarda verilen eğitimin kalitesi arttıkça gelecek 25 yılın aktif nüfusunun geçmişteki tüm kuşaklardan daha eğitimli (en azından süre olarak) olacağı iddia edilebilir.

Demografik tahminler Türkiye’nin Avrupa için bir insan gücü rezervi olacağını öneriyor. Bu insan gücü nerede istihdam edilirse edilsin bilgi ve teknolojiye dayalı bir ekonominin isteklerine yönelik eğitim ihtiyacı daha fazla olacak.

Giderek artan ilköğretim görmüş gençlerin daha ileri düzeyde eğitim alabilmesi için yeni yatırımlara ihtiyaç var. Türkiye’de okullaşma oranları OECD ülkelerinin ortalaması kadar olduğu takdirde eğitim harcamalarının Gayri Safi Milli Hasıla’nın yüzde 3,1’i kadar artması gerekiyor.

Ekonomi içerisinde hizmet ve sanayi sektörlerinin payının artması daha iyi eğitilmiş ve teknolojik değişikliklere açık bir nüfus talebi getirecek. Dolayısıyla, eğitimin teknolojiyle tanışık, bilgi çağını kavrayabilecek ve hızla değişen koşullara kolayca uyum sağlayabilecek bireyler yetiştirmeye yönelik olması gerekiyor.

Kadınların hem teknik bilgi gerektiren hem de daha çok ücret ödeyen hizmet sektöründe daha fazla istihdam edildikleri görülüyor. Çalışan kadınların yarısının hizmet sektöründe yer aldığı (erkeklerde bu oran yüzde 25 civarında), bilimsel ve teknik hizmetlerde çalışan kadınların ise hemen hemen yüzde 90’ının yine bu sektörde bulunduğu anlaşılıyor. Önümüzdeki yıllarda kadınların daha aktif olarak iş yaşamına katılmalarının ve iş gücündeki kadın/erkek oranının artmasın beklendiği kabul edilirse, kadınların, özellikle de eğitimli kadınların istihdamının hizmet sektöründe oluşacağını öngörebiliriz.
Türkiye’de aile sayısının artması ve aile üyesi sayısının azalması Türk toplumunda ekonomik ve siyasi istikrarın temeli olan geleneksel aile düzenini zorluyor. Bunun eğitim politikalarına doğrudan üç etkisi olacak:

Birincisi, ailelerin küçülmesi her ailedeki yetişkinlerin iş gücüne katılımını getirecek, bu da her yetişkinin daha iyi eğitim alması gerektiği anlamına gelecek. İkincisi, özellikle yaşlananların değişime ayak uydurması için hayat boyu öğrenme ve yetişkin eğitiminin önemi artacak. Sonuncusu, Türkiye kurumsallaşmış ve resmi bir sosyal güvenlik sistemine ihtiyaç duyacak.

Türkiye kalkınmak istiyor. Türkiye ileri gitmek istiyor. Türkiye eğitim istiyor. Bu alanlarda gerekli çabalar gösterilse, Türkiye belki neden Irak’a gittiğini sormayacak. Ama Türkiye daha kendi karnını doyuramazken, temel ihtiyaçlarını gideremezken, insanca yaşamak için temel koşullarını bir araya getiremezken, neden boyundan büyük işlere kalkıyor.

Neden başkasının çocuğunu Irak’a göndermek için gerekçe yaratırken, mangalda kül bırakmayanlar, aynı yaşlarda erkek evlatları, damatları, torunları, yeğenleri hatta arkadaşlarının çocukları olduğunu unutuveriyorlar. Ha Johnny ha Memetcik, toprağın altına girince tabii ki fark yok. Onlar nerede olsa uyuyacaklar.

Uyutmayalım, büyütelim.

 

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir