DİLİN HAYSİYETİ BİLGİNİN İTİBARI OLUR MU ?

Bazı haftalar var; aynı anda hem çok gürültü çıkarıyor, hem de çok şey söylüyor. Bu hafta öyle. İçerik ve iletişim dünyasında “ses yükseltme” ile “anlam yükseltme” arasındaki makas hızla açılıyor.

Soruyorum;

·      Dilin haysiyetini korumamız gerekmiyor mu?

·      Bilginin itibarını neden elinden çekip alıyoruz?

·      Teknolojinin vicdanı yok mu?

Bülteni, “teknolojiye adapte olduk” diye övünmeyi marifet sayanlara değil, teknolojiye bakarken insan unsurunu kaybetmemeyi dert edinenlere yazıyorum. Mesele yapay zeka kullanmak değil; yapay zekanın, kurumun kararlarında, medyanın dilinde ve toplumun sinir sisteminde nasıl bir iz bıraktığı. Bu yazı da “haber okuma” yazısı olarak okunabilir.

BU YAZIDA NE BULACAKSINIZ?

Birincisi, Orhan Pamuk’un Masumiyet Muzesi ile başlayan “metni mekana taşıma” cesareti ve şimdi Netflix uyarlamasıyla “metni küresel platforma taşıma” hamlesi. Bir yanda evrensel bir edebiyatçı, metnin sınırlarını müzeyle genişletiyor; sonra aynı evreni Netflix gibi küresel bir platformda diziye çevirerek bir adım daha ileri taşıyor. Öte yanda haberin dili pazarcı nidasına dönüyor; “sokaklarda sergilendi”, “mezarı bombalandı”, “hastanede vuruldu” gibi cümleler birer senaryo fragmanı gibi dolaşıma giriyor. Arada “etik” kelimesi var; ama çoğu zaman vitrine asılmış bir kelime gibi. İçeride kimse yok.

İkinci olarak, dezenformasyonun “istisna” olmaktan çıkıp bir iklim haline gelmesi; bunun karşısında büyüyen doğrulama endüstrisi ve her gün yeniden yazılan sahte senaryolar. Üçüncü akım ise dilin yorulması: Manşet enflasyonu, küfür zinciri, sığlaşan kelime seti ve bunun toplumsal muhakemeye maliyeti. Bu akışın sonunda, medya etiği meselesine küçük bir parantez açıyorum; itibarıyla oynanan insanların “yeniden normal”e dönmesi ne kadar zor.

Makale içeriği

BİR ROMANIN ÇOK MECRAYA YAYILMA ISRARI

Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”ni  yıllar önce okuduk. Roman bittiğinde ne dedik; hikaye bitmesin… yazar da duymuş gibi metin bir yerde dursun ama hayatın içine de taşsın kararı verdi.

Müzeyi kurmak, “edebiyatı anlatmak”tan daha fazlasıydı; edebiyatın dokunulabilir bir hafızaya dönüşmesiydi. Geleneksel bir yöntemdi bu: Mekan, nesne, hatıra ve rituel. Dijitalden önce de yaygınlaşma vardı; yalnız daha yavaştı, hatta daha kalıcıydı, ve fiziksel diyemeyeceğim  “bedensel”di, üzerimize giyerdik.

Şimdi bu evren, Netflix’te dokuz bölümlük bir diziye dönüşüyor. Projenin Ay Yapım imzasıyla 13 Şubat’ta küresel olarak aynı anda yayınlanacağı haberleştirildi. (Netflix) Bunu, yapım ve platformları bir kenara ayırarak Pamuk’un cesareti olarak okuyorum. Deney yapmasını ne çok seviyor. Maceracı. Evet cesaretini bir adım ileri taşımak demek. Bir yazar için “yaygınlık” fikri her zaman çekici olmalı; ama eminim çok düşünmüştür; “Yaygınlık, dili ve derinliği bozmadan da mümkün mü?” “Bir romanı, rating dünyasının ritmine teslim etmeden küresel bir platforma taşımak mümkün mü?” Bence asıl sınav burada.

Netflix’in “eş zamanlı küresel yayın” gücü, yerel bir hikayeyi dünyanın gündelik akışına sokma kapasitesi demek. Bu kapasiteyi severim ama hafife almam. Çünkü aynı güç, sığ bir içeriği de hızla küreselleştirebilir; derin bir içeriği de. Netflix, köprü kurar; köprünün ucunda ne taşıdığımız ise bizim ahlakımız, dilimiz, editoryal disiplinimiz. Ben buna Haber Okuryazarlığı diyerek başladım, Her Şeyin Okuryazarlığı diyerek devam ediyorum..

Masumiyet Müzesi örneğinden, bugünün “içerik ekonomisi” tartışmasından çıkarak sorabilir miyim; “Metin zenginse, dil güçlü ise, karakterler ve atmosfer bir “zaman makinesi” gibi çalışıyorsa, dijital platform bunu çoğaltabilir mi; yoksa seyreltebilir mi?”

Bu soruyu aklımın bir yerine koyup devam ediyorum. Çünkü birazdan konuşacağımız dezenformasyon ve manşet enflasyonu, tam tersine işliyor: Metni çoğaltarak; anlamı seyreltiyor.

Makale içeriği

DEZENFORMASYON ADETA SENARYO FABRİKASI

Teyid.org maillerine aboneyim, düştükçe bazen direkt siliyorum bazen aklımı silecek diye korkuyor siniyorum.

Maduro yakalanmadan çok önce yakalandı ve bunun görseli yayına sokuldu…  posterlerinin  indirildiğini gösteren video da bu senaryo fabrikasının bir ürünüydü, ama yetmedi – sanırım çok eğleniyorlar – Maduro’yu daha nasıl madara edersek biz de “kazanırız” diye düşünerek New York sokaklarında sirk hayvanı gibi minibüste sergilendiler. Tabii ki iddia! Bu arada eski lider  Chavez’in mezarı bombalandı… dünyanın diğer bir noktasında Suriye geçici lideri ölümle pençeleşirken hastanede fotoğrafı yayınlandı…

Bunların ortak noktası “yanlış bilgi” olmaları değil. Yani tek başına bu değil. Ortak noktaları, her birinin birer sahne gibi tasarlanması. Haber değil; fragman.

Bu noktada şunu açık söylemek zorundayım: “Her gün kaç haber bu şekilde yayına çıkıyor?” sorusunun tek bir küresel cevabı yok. Çünkü dezenformasyon tek bir kanaldan akmıyor; platformdan platforma sıçrıyor; dil değiştiriyor; format değiştiriyor; bazen metin, bazen video, bazen görsel, bazen de yapay zeka üretimi bir “kanıt” gibi dolaşıyor. Ölçmek zor; ama iklimi ölçebiliyoruz. O iklimin en somut göstergelerinden biri, doğrulama ekosisteminin büyüklüğü.

Duke Reporters’ Lab’in Global Fact-Checking Database’i dünyada yüzlerce aktif doğrulama girişimi olduğunu söylüyor. Doğrulama bir endüstri.  Hatta “endüstriyel ölçek” dediğimiz seviyeyi çoktan geçti. (Reuters Institute) Yalan artık bir istisna değil; sürekliliği olan bir  üretim hattı.

HABER BAĞIŞIKLIĞINA “ŞÜPHE” İLACI

“Doğru” ne yapacak peki? Savunma hattı kurmak zorunda. Haber okuryazarı olmak zorundayız. Ben buna “haber bağışıklığı” diyorum. Gribe karşı korunma var; yalana yanlışa karşı da haber okuryazarlığı var. Fakat haber okuryazarlığı, “şüpheci olmak”tan ibaret değil. Bağlam okumak lazım. Kaynak sormalı. Görselin nereden çıktığını merak etmeli. Bir iddianın, kime ne kazandırdığını düşünmeli.

Ve şunu da ekleyelim: Yapay zeka, dezenformasyonun hem hızını hem estetiğini büyütüyor. Artık yalanın çirkin olması gerekmiyor. Yalan, “yüksek çözünürlüklü” olabiliyor. Bu yüzden sorun yalnız içerik değil; içerik kalitesi. İçerik kalitesi yükseldikçe, okurun yanılma ihtimali artıyor.

Makale içeriği

İLETİŞİM BOOMERANG GİBİDİR

Manşet enflasyonu: “Şok, bomba, tarihi rekor…”  Bir haber başlığı, haberin vitrini değil; haberin etik sözleşmesi olmalı. Başlık, okura “sana ne sunuyorum” vaadi. O vaat sürekli bağırdığında, sözleşme kalmıyor.

Sansasyonel başlıkların okur güvenini aşındırdığı, akademik literatürde uzun süredir tartışılıyor. Başlıktaki duygusal şişkinlik arttıkça, okurda iki şey büyüyor: Abartı şüphesi ve kanıksama. (IPSO) Kanıksama kısmı özellikle kritik: Her gün “felaket” diliyle yaşayan sinir sistemi, bir gün gerçek felaket geldiğinde tepki veremeyebilir. Bu, sadece medya etiği değil; toplumsal güvenlik meselesidir. Ben bugünlerde medyaya sürekli itibar servisi yapan kamu kurumlarına da şunu söylemek isterim. Bu iletişim boomerang gibidir.

Siyasi haberin dili, bir sirke dönüyor. İnsan zihni bunu ya çok ciddiye alır ve panik olur; ya da bir süre sonra “yine mi” der ve duygusuzlaşır. İkisi de sağlıklı değil. Manşetler, okuru yakalamak için okurun aklını küçültmemeli. Bağlam vermeli. Belirsizliği işaret etmeli. “Bu iddia doğrulanmadı” diyebilmeli. “Şu kaynağa dayandırılıyor” diyebilmeli. Çünkü güven, bağırarak kurulmaz. Güven, izlenebilirlik ve açıklanabilirlikle kurulur.

KÜFÜRÜN YAN ETKİSİ: DİLLE DÜŞÜNCE DARALMASI

Cem Yılmaz ve “8’inci Aile” gibi popüler yapımları -bunlara atfedilen dikkat cezbeden reklamlara kapılarak- izledim. Bana fikir verdikleri ve bu yazıya konu ettiğim bir örnek oldukları için harcadığım zaman yüzünden duyduğum suçluluğu hafifletiyorum.

Küfür, bir anlatım aracı olmaktan çıkıp anlatımın yerine geçiyor olabilir mi? Bu gözlem, estetik tartışma gibi görünür ama aslında toplumsal bir tartışma. Çünkü dil yalnız “ne anlattığımız” değil; “nasıl düşündüğümüz”.

Küfür elbette dilin bir parçası. Bazen gerilim boşaltır, bazen gerçeklik duygusu verir, bazen mizah üretir. Fakat mesele doz. Doz arttığında iki risk çıkar: Kelime ekonomisi bozuluyor; anlatım kolaycılığa kayıyor. İzleyicinin sinir sistemi buna alışıyor; hep daha daha güçlü uyarana ihtiyaç duyuyor.

Bu konuda “küfür dozu”nun ekranda ve pop kültürde yükselişini tartışan güvenilir kaynaklar var. Reuters, pop kültürde özellikle “F-word” kullanımının normalleşmesine ve bazı yapımlarda yüzlerce kez geçmesine dikkat çeken bir haber yayımladı. (Reuters) Ofcom’un araştırmaları da izleyici hassasiyetinin bağlama göre değiştiğini; küfürün rahatsızlık kaynaklarından biri olduğunu gösteriyor. (www.ofcom.org.uk)

Burada benim ilgilendiğim soru şu: Bir yapımın “küfür”e yaslanması, gerçekten daha iyi bir gerçekçilik mi; yoksa kelime hazinesiyle kurulan dramatik kasın zayıflaması mı? Cevap her yapımda farklı olabilir. Yukarı çekmek yerine aşağı çekmek kolaydır. Nüansla yazmak, ritim kurmak, karakterin iç dünyasını kelimeyle taşımak zordur. Küfür, zorluğun yerine geçen kestirme.

Makale içeriği

DUYGUYU ŞİŞİR, DİKKATİ YAKALA

“Do You Speak 2025” ne dikkat çeken bir başlık değil mi? Hele de yıl sonu. Benim de dikkatimi çekti. Zeki! Hemen içeriği ele verdi. Aradığım içerik dedim. Dönemin kelimeleri ve dönemin zihnni anlatan bir makale denemesini bundan bir süre önce severek okudum. New York Times’ın “Do You Speak 2025?” başlıklı içeriğini bulabilirsiniz. Çok da eğlenceli. Bu gibi içerikler, popüler kültürün dil üzerinden nasıl aktığını gösteren iyi bir işaret fişeği. “Rage bait” gibi kavramların ana akıma girmesi, sosyal medya tasarımının duygularımızı nasıl tetiklediğini ele veriyor. (Business Insider) “Bugün hangi dili konuşuyoruz?” ya da “Bugün kimin kelimeleriyle yaşıyoruz?” Çünkü mesele, yeni argo lügatı bilmek değil. Mesele, bu kelimelerin bizi nasıl bir zihne taşıdığı. Bir yanda “aura farming” gibi performans ekonomisi kelimeleri, öte yanda “şok, bomba” manşetleri… İkisi de aynı yere çıkıyor: Duyguyu şişir, dikkati yakala, süreklilik üret. Bu, içerik ekonomisinin en kolay yolu. Ama en pahalı yolu da bu. Çünkü güveni kemiriyor; dilin kalitesini düşürüyor; toplumu manipülasyona açık hale getiriyor.

Riskimiz, teknolojinin geliştireceğiz diye insanın kaybolması. Yalana karşı bir aşı gibi haber okuryazarlığını, dile karşı bir koruma gibi kelime zenginliğini, teknolojiye karşı bir fren gibi etik sistemi yeniden ciddiye almak zorundayız.

Paylaş