Öğrendiğim Dijital Ders
Dijital egemenlik üzerine canlı yayına kalkıştım. Evren, “Sen misin büyük lokmalardan söz eden, al bakalım şunu bir yut da konuşmaya devam et” dedi. Yayına girmek üzereyiz… Bağlantı yok. Cloudflare çökmüş. Türkiye’de Migros’a, A101’e, Google’a; nice siteye, nice kuruma ulaşılamıyor!… Ekranda boş bir sayfa dönüp duruyor… Canlı yayın, 15 dakika boyunca “yok”.
Bu yayını unutmayacağım. Füsun Nebil ile “dijital egemenliği” konuşmak üzere buluşmuşken, dijital egemenlik tatbikatı yaptık. Türkiye’de internet, tek bir şirketin, tek bir servis sağlayıcının üstüne devrilince, hayat da para da askıya alınabiliyor.
Dijital egemenlik tam da bu. Soyut, havalı, konferans paneli başlığı değil; kaç dakika erişemediğimiz, o dakikalarda kimlerin ne kadar kaybettiği, verinin nerede tutulduğu ve kimin düğmeye basabildiği sorusu.
Füsun Sarp Nebil’le bu söyleşi , “yerli ve milli” söylemi ile “dijital sömürge” gerçeği arasına bir mercek koyuyor. Nebil, Türkiye’de dijital dönüşüm, telekom politikaları, siber güvenlik ve internetin düzenlenmesi denince ilk akla gelen uzmanlardan biri. Yıllardır yaptığı analizlerle Türkiye’de teknoloji okuryazarlığının yükselmesine katkı sağlayan önemli bir fikir üreticisi. Köklü teknoloji yayınlarından Turk-internet.com’un kurucusu. Telekom altyapısından veri merkezlerine, siber güvenlikten kritik dijital egemenlik tartışmalarına kadar geniş bir alanda araştırmaları, makaleleri ve uyarılarıyla tanınıyor.
Tekel Yazılımlar, Bulut Hizmetleri ve Kırılgan Tedarik Zinciri
Yayına giremediğimiz o dakikalar, aslında 2017’den bu yana süren bir hikayenin devamı. Füsun Nebil hatırlatıyor: 2017’de Petya isimli bir virüs, Microsoft yazılımları üzerinden önce Maersk gibi dev firmalara, ardından tüm dünyaya yayıldı. Bir anda limanlar durdu, konteynerler hareket edemez oldu; gemicilik, lojistik, ticaret zinciri kilitlendi.
Bugün de benzer bir bağımlılık tablosu var: Tekel yazılımlar: Microsoft, Oracle, SAP… Tekel bulutlar: Amazon, Google, Microsoft’un bulut servisleri… Bizim yayınımızda çöken Cloudflare de bu zincirin parçası. Bir internet şirketi; DNS hizmeti, güvenlik duvarı, dağıtım ağı veriyor. Çökünce sadece bir yayın değil, market zincirleri, e-ticaret siteleri, bankaların bazı servisleri, günlük hayatın akışı sekteye uğruyor.
Dijital egemenlik dediğimiz şey, aslında bu tedarik zincirinin en zayıf halkasına ne kadar bağımlı olduğumuz sorusu. Zincirin sahibi biz değiliz; müşterisiyiz. “Yerli ve milli” diye övündüğümüz manşetlerin büyük kısmı, böyle küresel platformların üstüne kurulu.
Outsourcing Çağı: Dijital Egemenlik Krizine
Bugünkü kırılganlığın başlangıcı, 1980’lere uzanıyor. 1980’de Intel, Adidas ve Standard Oil Amerikan Kongresi’ne başvuruyor, “outsourcing” yani taşeronlaştırma rejiminin yolu açılıyor. Üretim, ucuz işçiliğin olduğu ülkelere kaydırılıyor. Naomi Klein’ın No Logo kitabında anlattığı Microsoft örneğini hatırlatıyor Nebil: Aynı kampüste aynı işi yapan iki çalışandan biri Microsoft kadrosunda 2.000 dolar alıyor, diğeri taşeron firmanın çalışanı olarak 500 dolara razı oluyor. Aynı işi yapıyor, aynı havayı soluyor, aynı binaya girip çıkıyor; ama sistem onu “ucuz” kabul ediyor.
Ne oldu? Bazı şirketler ve patronlar olağanüstü zenginleşti. Üretim zinciri Uzakdoğu’ya yayıldı. Gelişmiş ülkelerde orta sınıf ve emeğ erozyona uğradı. 1985’ e gelindiğinde 50 firma bir olup Kongre’ye gitti. Modeli Uzakdoğu’ya taşımak için başvurdu. Apple’ın iPhone’u “Amerikan markası” diye tanıtıp üretimi Çin’e yaptırmasının arka planı bu. “Çipler, anakartlar, parçalar orada; fikir ve marka burada” düzeni.
Ironi şurada, “egemenlik” nutukları atan ABD bile, kendi telefonunu, çipini, donanımını üretirken Uzakdoğu’ya bağımlı.
Türkiye’nin Kaçırdığı Teknoloji Fırsatları: 7.500 Bilgisayarcı ve 12 Çip Öğrencisi
Türkiye bu resmin neresindeydi? Nebil, iki çarpıcı örnek verdi; Dönemin Intel Türkiye Genel Müdürü Ayşegül İldeniz, 2001 krizinin ardından Anadolu’yu gezdikten sonra, Nebil’le buluşmuşlar, İldeniz “Türkiye’de kaç bilgisayar üreticisi var?” diye sormuş. Nebil, “3–5, hadi 8 olsun” demiş. Gerçek rakam, 7 bin 500. Bunların 2 bin 500’üne Intel, “Intel Inside” damgası vurma hakkı vermiş. HP, IBM gibi küresel üreticilerin yaptığına benzer şekilde, parçaları toplayan, üstüne yazılım koyan toplayıcılar bunlar. Demek olabiliyor.
Diğer örnek 1980’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nde, Elektronik Mühendisliği bölümünde 12 öğrenciye çip geliştirme projesi veriliyor. 11’i yurtdışına gidiyor, biri Türkiye’de kalıp başarılı bir şirket kuruyor. Aynı dönemde, 1985’te Tayvanlı TSMC kuruluyor ve bugün dünyanın en büyük çip üreticisi. Biz 1980’de çiple uğraşıyoruz, ama 40 yıl sonra çip krizinde seyirci koltuğundayız.
“Yerli ve Milli” Söylemi
Kağıt üzerinde rakamlar parlak, sahada tablo tek kelimeyle acı. 3G ihalesinde operatörlere yüzde 30 yerli şartı getiriliyor. Vida, akü, kablo… Hepsi dahil. Sonuç: yüzde 0,9. Operatörler BTK’ya başvurup “Türkiye’de üretici yok, muafiyet istiyoruz” diyor. 4.5G’de BTK bu kez yüzde 45 yerli oranı açıklıyor. Sahada nasıl oluyor? Nebil’in deyimiyle Çerkezköy’de “tiyatro sahnesi” kurulur gibi montaj hatları açılıyor. Yabancı firma kit şeklinde parçaları getiriyor, burada “vida sıkılıyor”, fotoğraflar çekiliyor, kurdele kesiliyor. Biz de buna “yerli üretim” diyoruz.
Yerli cep telefonu hikayesi de aynı: Gümrük vergileri, fonlar o kadar yükseltiliyor ki, ithal telefonlar pahalılaşıyor. Sonra “Türkiye’de üretim yapılıyor” denilen modeller ortaya çıkıyor; içeride yine montaj, dışarıda yine aynı küresel tedarik zinciri.
“Yerli ve milli” bir iletişim kampanyası ötesinde değil, ekonomik gerçeklik ise dijital sömürge tarifine giderek daha çok benziyor.
Yaptırımlar, Ödeme Sistemleri ve Finansal Egemenlik
Dijital egemenlik, sadece internet ve donanım meselesi değil; finansal damarlarımız da bu sistemlere bağlı.
Visa ve Mastercard örneği: Rusya, Ukrayna savaşı sonrası sistemden dışlanınca, Rus turist Antalya’ya geldiğind Visa/Mastercard ile ödeme yapamaz hale geldi. Bu karar, Rusya’yı vururken Türkiye’yi de vurdu. Biz ne yaptık? MİR kartları ve kısmen TROY kart devreye girdi.
TROY’un hikayesi: TROY, BKM tarafından 2016 civarında devreye alındı, sonra ortadan kayboldu. Çünkü Visa ve Mastercard, bankalara “TROY ile çalışırsanız biz gideriz” mesajını verdi. Bankalar şantaja dayanamayıp TROY’u bıraktı. Ta ki Rusya-MİR krizi patlayana kadar. Bugün TROY yeniden devrede.
SAP ve İran mektubu: SAP, Türkiye’deki müşterilerine mektup gönderip, “Benim yazılımımı kullanarak İran’la ticaret yapamazsınız” diyor. Düşünün: Yazılımı satın almışsınız, kendi paranızla lisans ödemişsiniz, ama o yazılım üzerinden kimle ticaret yapabileceğinize bir başka ülkenin hukuk sistemi karar veriyor.
Türkiye’nin İnternet Omurgası: Fiber, Veri Merkezleri ve Kayıp Kavşak
Dijital egemenliğin altyapı tarafında üç kritik bileşen var: Bunlar “fiber şebeke”, “veri merkezleri”, “nternet trafik değişim noktası” (internet kavşağı) Nebil’in benzetmesi sade:Bir otoyol düşünün; İstanbul’dan Erzurum’a kadar dümdüz gidiyor, üzerinde tek bir kavşak yok. Siz yan köye gitmek için bile Erzurum’a kadar gidip dönmek zorundasınız. Türkiye’nin internet trafiği de çoğu zaman böyle. Gerçekte burada üretilen, burada tüketilen verinin bile önemli bir kısmı, yurtdışındaki kavşaklardan geçip geri geliyor.
Türkiye’nin ulusal düzeyde çalışan, güçlü bir internet trafik değişim noktası yok. Bu nedenle Google’ı, Netflix’I ve nice platformu aslında Sofya’dan, Romanya’dan, Hollanda’dan kullanıyoruz. Bankaların bir kısmı, DDoS saldırısını savuşturmak için Cloudflare gibi hizmetlere güvenmek zorunda kalıyor. Resmî olarak BDDK verilerin dışarı çıkmasını yasaklıyor, pratikte “sadece saldırı anında gidip geliyoruz” cevabıyla sistem yoluna devam ediyor.
Fiber kimin elinde, veri merkezi kimde, kavşağın sahibi kimse; güç de orada.
Veri Merkezleri, Su–Enerji Krizi ve Türkiye’ye Yeni İlgi
Yapay zeka büyüdükçe, veri merkezlerinin önemi katlanarak artıyor. Ama veri merkezi demek, sadece sunucu dolu oda demek değil: Devasa elektrik tüketimi, yoğun soğutma ihtiyacı, su kaynakları üzerinde büyük baskı demek.
Hollanda, veri merkezlerinin su tüketimi nedeniyle “toprağımızı kurutuyorlar” diye isyan ediyor. Norveç gibi soğuk ülkeler, soğutma maliyeti avantajıyla cazip hale geliyor. San Francisco, enerji yetmediği için eski nükleer santrallerin tekrar devreye alınmasını tartışıyor.Bu tabloda Türkiye beklenmedik şekilde “popüler” olmaya başladı: Birleşik Arap Emirlikleri’nden Şeyh Tahnoon, Ankara’da 10 milyar dolarlık veri merkezi yatırımı duyurdu. İlk bakışta “Türkiye yapıyor” diye seviniyoruz; sonra öğreniyoruz ki yatırımı yapan Türkiye değil, fondan sorumlu olan Şeyh. Japon gruplar da veri merkezi yatırımı için sıraya giriyor.
Turkcell–Google Cloud işbirliğini de bu çerçevede okumak lazım. 2 milyar dolarlık yatırım açıklandı… Bu verinin sahibi kim? Kazancın ne kadarı Türkiye’de kalıyor? Yerli veri merkezinin anlamı sadece bina mı?
Nebil’in tanımı net: Yerli veri merkezi, kazandığı paranın büyük kısmı ülkede kalan ve ülkenin verisini içeride tutabilen.
Veri Ekonomisi, Dijital Sömürgecilik ve Kişisel Verinin Bedeli
Bizim verimizden üretilen arama geçmişi, konum bilgisi, sağlık verisi, alışveriş tercihleri, sosyal ağ etkileşimleri… küresel şirketlerin veri ambarlarına akıyor. Reklamcılık, pazarlama, sigortacılık, kredi skorlama, siyasi kampanyalar… Hepsi bu verilerin üstüne inşa ediliyor. “dijital sömürgecilik” diye adlandırmak mümkün. Parayı biz ödüyoruz, veriyi biz üretiyoruz, değerin büyük kısmı dışarı çıkıyor. Dijital sömürge, sadece veri merkezlerinin coğrafyasından ibaret değil; emeğin, hayatın ve kişisel mahremiyetin de yeni bir sömürge rejimi içinde yeniden paketlenmesi.
Kayıp Veri, Liyakatsizlik ve Görünmeyen Maliyetler
Türkiye’de dijital egemenliğin belki de en az konuşulan, ama en ağır kısmı: veri kültürünün zayıf olması. Nebil, “en büyük sıkıntımız veri bulamamak” diyor. Bu cümle, sadece istatistik problemi değil; yönetemediğimiz, hesaplayamadığımız, dolayısıyla siyaseten de sahip çıkamadığımız bir alanı anlattı. Basit bir soruya bile yanıt veremediğimizi ifade etti. Bilmediğimiz şeyin egemenliğini kuramayız. Verisi olmayanın, sözü vardır ama ağırlığı yoktur.
5G İhalesi: Hız Hayali, Maliyet Gerçeği
Dijital egemenlik tartışmasının en sıcak başlıklarından biri de 5G. Nebil basitçe sordu: “5G’nin kullanıcıya getireceği yenilikler, ödeyeceğimiz paraya değer mi?” Ve yanıt verdi; “5G lisans ihalesi sonucu operatörler devlete yaklaşık 120 milyar TL ödeyecek. Türk Telekom’un altyapı imtiyazı 2050’ye kadar uzatıldı, bunun karşılığında yine aşağı yukarı 120 milyar TL’lik bir bedel söz konusu. Üstüne 5–10 milyar dolar arasında cihaz ve ekipman alımı yapılacak; ağırlıklı Huawei, bir miktar Ericsson. Bu da bugünkü kurla kabaca 300–400 milyar TL’lik ek yük demek. Toplamda 600 milyar TL civarında bir fatura, 85 milyon kişinin sırtına yayılıyor.
Mevcut altyapımız ne durumda?
2G hayatımıza SMS’i soktu, kritik bir eşikti. 3G, interneti cebimize taşıdı, o da kritik. 4G (4.5G) hızı artırdı; ama Füsun Nebil’in saha gözlemi, gerçek kapsamanın yüzde 15–20 ile sınırlı olduğu yönünde. Büyük şehirler, sahil şeridi ve birkaç büyük il dışında 4.5G yok. 3G’nin kapsaması yüzde 50–60 arasında.Dünyada mobil internet hızında 180 ülke arasında 102. sıradaysak, sabit internette 60’larda dolaşıyorsak, altyapımız bu kadar zayıfken, 5G için ödenecek bu bedel bizi gerçekten çağ atlatacak mı, yoksa yeni bir borçluluk ve bağımlılık döngüsüne mi sokacak?
Türkiye İçin Dijital Egemenlik Manifestosu: Matematik, Fizik ve Fikir
Nebil’e son olarak şu soruyu sordum: “Bugün Türkiye için tek sayfalık bir dijital egemenlik manifestosu yazsanız, ilk cümleniz ne olurdu?”
Yanıtı, tartışmanın en sade ama en ağır kısmıydı: İlk cümlem, ilkokuldan başlayarak çok güçlü matematik ve fizik eğitimi derdim. Öğretmenlere daha çok maaş, daha çok itibar verilmesi gerektiğini söylerdim. İkinci cümlem, anahtar üreticilerin tespiti ve desteklenmesi olurdu. Hangi üretici Türkiye’nin dijital omurgasında kritikse, onu uzun vadeli ve şeffaf bir politikayla desteklemek gerektiğini yazardım.
Peak Games, 2 milyar dolara satıldığında Ankara’dan bir siyasetçi Füsun Nebil’i arayıp “Ne satıldı yani?” diye soruyor. Cevabı, “Fikir satıldı.”
Bugün “veri kimdeyse güç onda” diyoruz; ama veri, fikir üretmeyen bir ülkenin elinde uzun süre kalmıyor.
Cloudflare çökerken canlı yayına girememek, “küçük” bir hikaye gibi görünebilir. Benim için değil. Ben, yayın gecikmesini “dijital egemenlik tatbikatı” olarak gördüm.