Görüyorum, duruyorum

YO-DUNYA

 

 

Bazen bir gezi, bir haber, bir kitap hatta bir an… her gün baktığınıza farklı bakabilmenizi sağlayabiliyor. Eski Türk filmlerindeki o meşhur replik; “Aman… Yarabbim görüyorum!” Ansızın görmeye başlamak bir tek filmlerde olur, gezi, kitap ise bahane, iş sizde bitiyor. Görmeyi seçmek gerek. Son zamanlarda yaptığım bazı sosyal ve kurumsal aktiviteler tam da bu kıvamdaydı, bir tanesinin üzerinden paylaşım yapmak istiyorum; görüyor muyum ne!

 

“Sultan ve Müneccimi”, düne ve bugüne ışık tutan bir kitap. Astrolog ve tarihçi Hakan Kırkoğlu’nun ikinci kitabı (ilki Göklerin Bilgeliği). Sultan ve Müneccimi, 18. yüzyılda 26 yıl boyunca 3 padişaha hizmet etmiş müneccimbaşı Fethiyeli Halil Efendi’yi anlatıyor; ahkam üreten müneccim mesleğine odaklanıyor. Saray dokümanları üzerinde çalışarak ortaya çıkan kitap, siyasetle kehanet arasındaki ilişkiyi irdeliyor.

 

AHKAM KESMEK

Sonuç ne diyecek olursanız, bugün pek de bir şey değişmediğini gördüğümü söyleyebilirim… “Ahkam kesme, müneccim misin?” gibi biraz da aşağılayıcı ifadelerle aktarmaktan hoşlandığımız, diğer taraftan eleştirdiğimiz bu davranışı sergilemekten de çekinmediğimizi (bkz tüm TV programları ve gazete haberleri) düşünecek olursak, geriye gittiğimizi siz de görebilirsiniz.

 

Kitap ilginç bir çalışma, fırsat bulursanız göz atın derim. Üstelik kısa ve rahat okunuyor. Gerek Hristiyan gerek İslam dünyasında Orta Çağ sarayları bugün danışmanlık diye andığımız bir iş kolu yaratmışlar: Müneccimbaşı. Müneccimbaşı ahkam yürütürmüş, örneğin bir kalyonun denize indirilmesi için doğru zamanı müneccimbaşı tespit eder, elçi kabulü, sefere çıkma tarihini belirlemek gibi kritik konularda etkin olurmuş. Maksadını aşan bir görev ve güç…

 

BİLİM VE KEHANET

Bilim, kehanetlere haklı olarak prim vermiyor. Şaşırtıcı değil, bence yanlış da değil. Günümüzde yaşadığımız türlü akıl dışı yaklaşım örneklerini gördükçe, bilimde rahat ve güvende hissediyorum.

 

Diğer yandan dünü önyargıyla değerlendirmek de olmuyor. Takım tutarcasına kamplaşmaya gerek yok. Görmeyi seçmek gerek. Dünün şartlarında, örneğin böyle bir mesleğin neden ortaya çıktığını, ne işlev gördüğünü merak edip yorumlamak ufuk açıyor. Kırkoğlu’nun akademik çalışmasında müneccimbaşı denen kişinin aslında toplumsal ajanda oluşturduğunu görüyoruz… Bir ölçüde takvim yapıyor. Bir kadırganın, denize indirilmesinde karar verici olmasındaki temel nedenin mevsim ve dolayısıyla iklim koşullarıyla alakalı olduğunu varsaymak istiyorum. Zaman içinde araç ile amaç değişmiş ki, pek çok örneğini farklı alanlarda görüyoruz. Çalışmadan anlaşılan o ki, müneccimbaşının temel bir medrese eğitimi var, astroloji eğitimini de, ilm-i nücum (yıldız hareketlerini yorumlamak) çalışmasıyla öğreniyor. 16. yüzyıldan sonra ise dikkat çeken mesleğin, gelenek ve birikimle gelişmesi adına ailelere verilmesi, babadan oğula geçiyor.

 

KENDİ GELECEĞİNE KAHİN

Tarihte saray ve devlet işlerine maksadını aşacak şekilde müdahale eden müneccimler gelip geçmiş. İdam edilen bir müneccimin varlığı tespit edilebiliyor. Tabii ellerinde bulundurdukları güç nedeniyle çok zenginleşenler, güç sahibi olanlar da var… Şaşırıyor muyuz? Anlaşılan o ki, bazıları devletin veya Sultan’ın geleceğini görmeye aday olmuş olmasına da, hırstan kendi sonunu göremeyenler de olmuş. İnsan her dönem aynı!

 

Kitapta geçen Halil Efendi, İstanbul Fatih’te yaşamış, semtte Bizans’tan kalan eski bir manastırın adı Fethiye Cami olarak değiştirilmiş. Müneccimbaşının adı buradan geliyor. Zengin bir kütüphanesi olduğu kayıtlarda yer alıyor. 1. Mahmut,  3. Osman ve 3. Mustafa’ya hizmet edip, eceliyle ölecek kadar başarılı olan Fethiyeli Halil Efendi belli ki pek zeki ve diplomatik…

 

DUYMAK İSTEDİKLERİM

Kırkoğlu’na göre müneccimbaşı bir gelenek, bir de ihtiyaçtan ortaya çıkmış;  “Müneccimbaşının, çalışmalarında tamamen sarayın atmosferini yansıttığını görüyoruz. Müneccimbaşı Padişah 3. Mustafa tahta oturduğunda ortada bir veliaht şehzade olmadığı için; ilk ahkâmında mealen; “…kış ayları için, sen haremine git, çocuk sahibi ol, güzel şeyler olacak. Sana, gelecek vadeden şeyler var orada…” diyor. Sarayın ihtiyaçları ve devletin geleceğine hitap eden bir söylemi var…”

 

Kırkoğlu araştırmasında, çok zengin bir arşivle karşılaşmış. Gerek yaptığımız görüşmede gerekse kitabından edindiğim bilgilerden şöyle yorumluyorum, müneccimbaşı lidere duymak istediğini söylüyor,  yüz yüze konuşmayanlar arasında bilgi taşıyor, bir tür iletişim kanalı. Hatta “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” mekanizması. İletişimi böyle kurgulamış dönemin yönetimi.  Bugünden farkı değil. O zaman geçen yıllarda biz ne yapmışız diye soruyor insan…

 

Kayıtlardan Osmanlı’da 36 müneccimbaşı olduğu görülüyor. Cumhuriyet’e kadar da Saray’da müneccimbaşı bulunmuş. İslam dinine uygunluğu ise tartışmalı bir konu. İlm-i nücuma yöneltilen bariz bir saldırı olmasa da, Gazali’nin ilimleri sınıflandırdığı ve astrolojiyi zararlı gördüğünü biliyoruz. Döneme göre değişiklik göstermekle birlikte, Şeyhülislam olumlu bakmıyor.

 

SİYASETTE KEHANET OLUR

Kırkoğlu’ndan siyaset ve kehanet ilişkisini yorumlamasını rica ettim;İç içe geçmişler. Olmazsa olmaz bir şey. Siyaset olduğu anda kehanet var demektir, unutmayalım siyaset bir vizyondur. Biz nasıl trendleri konuşuyoruz, geleceği konuşuyoruz, bize birbirinden ayrılamayan bir ikili gibi geliyor. Siyasetin olduğu yerde bence kehanet olmak zorunda.” diye yanıt verince kahin ile kehanet arasındaki algı farkına dikkat çektim. Kahini olumlu diğerini negatif andığımız saklanamaz… Günümüz siyasetçilerinin aslı astarı olmayan kehanetlerde bulunması önemli bir neden… Oysa kahin diye andıklarımıza bakın, bu sıfatı bir tarafında bilim kimliği olup geleceği okuyan ve bilgisi dahilinde vizyonunda pek de yanılmayanlara yakıştırmışız. Zaten yanıldıklarında da siliyoruz…

 

KEHANET VE PROPAGANDA

Kırkoğlu benim bu yaklaşımım üzerine, “Müneccimbaşının bir memur olduğunu unutmamak lazım. Bir devlet memuru. Sonuçta padişahın gölgesinden çıkamaz. Bağımsızlığı, özerkliği söz konusu değil.  Özgürce bir bilim yapamıyor. O yüzden sarayın suflörlüğünü yapıyor, saraydaki hâkim çıkarları, grupları, sınıfların demek istediğini anlatıyor. Sarayın propaganda aracı. Astroloji bir anlamda bir propaganda aracı. Bu, İkinci Dünya Savaşı’nda da yapıldı…” diyor. Evet geriye dönüp okuma yapmak bugünü aydınlatıyor, Hitler ve astroloji ilişkisi bunlardan biri. Keşke okullarda bağımsız kaynaklardan daha çok tarih okusak.

 

Sanırım tarih tekerrürden ibaret. Araya giren teknolojik gelişmeler işin şeklini değiştiriyor ve bizler dönüştüğümüzü sanıyoruz. Kılığımız kıyafetimiz değişiyor biz değiştiğimizi sanıyoruz. Oturduğumuz evlerin şekli şemali değişiyor biz dönüştüğümüzü sanıyoruz. Attan inip arabaya biniyoruz biz dönüştüğümüzü sanıyoruz.

 

Görüyorum ki, biz olduğumuz yerde öylece duruyoruz!

 

 

Not: Kırkoğlu’yla yaptığım söyleşinin tamamını Yaprak Özer youtube kanalında izleyebilirsiniz.