El birliğiyle, emin adımlarla, ufak ufak oldu

YO BLOG

Bir Çalışan Gazeteciler Günü’nü daha kutladık. Adet yerini buldu, mesajlar yayınladık… Çalışan gazetecinin kalmadığı, çalışanların da gazeteci olup olmadıklarının belli olmadığı bir resimde “kutlama” ancak konudan ders çıkarma olabilir. Tutuklu bulunan gazeteci sayısının 145 olduğunu yine yeniden anımsatmak ise iletişimci olarak görevim.

 

Bu yazıda dostlar alışverişte görsün korosuna katılamayacağım. Bu yazı özgür olmayan basın konusunu klişeden çıkararak anlamaya çalışmanın adımı diyelim. Umarım bundan sonraki süreçlerde basının özgürlüğünü tartışırken, öncelikle gazetecilik mesleğini icra edenlerin bilgi ve bilimle mesleğe sahip çıkmalarını sağlamak ve cesaretle mıntıka temizliği yaparak ilerlemeleri mümkün olabilir.

 

Gelelim mesleğin içinde bulunduğu duruma… Her şeyden önce dünyada genel olarak özgürlüğü kısıtlanmış bir medya ordusundan söz ediyoruz. Evde oturan gazeteci sayısı, işbaşındakilerden fazla. Gazeteci olan ile olmayanı birbirinden ivedilikle ayırmak gerek. Nasıl ki, diğer meslek dallarında ehliyet aranıyor, gazetecilik için de ehliyet sorgulanmalı.

 

Mosmor olduk

Durum tespitini dünyada rakamları ve yaklaşımı genel kabul gören bir kurumun kaynaklarını kullanarak yapmak akıllıca geliyor. Washington merkezli düşünce kuruluşu Freedom House verilerini sizinle paylaşıyorum. Freedom House basın özgürlüğü ve basında yaşanan olumsuzluklarla ilgili değerlendirme raporları hazırlıyor. Coğrafyalara özel somut değerlendirmeleri olduğu gibi genel söylemleri de bulunuyor. Raporun detaylarını orijinal kaynaktan inceleyebilirsiniz, özellikle de tavsiye ederim.

 

Freedom House’ın Basın Özgürlüğü 2017 raporu tahmin edeceğiniz üzere iç açıcı değil. Kuruluşun “Basın Özgürlüğünün Karanlık Ufku” başlığıyla verdiği basın özgürlüğü haritasında ülkelerin çoğu, “özgür değil” olarak işaretli.

 

199 ülke içerisinde Türkiye, 163. sırada yer alıyor. Araştırmada “100”, en kötü puan olarak belirlenmiş ve Türkiye 76 puan almış. Geçen yıl puanımız 71 idi. Basın özgürlüklerine göre ülkelerin özgür (yeşil), kısmen özgür (sarı), özgür olmayan (mor) şeklinde sınıflandırıldığı raporda, Türkiye aldığı bu puanla “özgür olmayan”lar arasında. Basının en özgür olduğu ülke 8 puanla Norveç. Bu ülkeyi 11’er puanla Hollanda ve İsveç izliyor. Almanya ise 20 puanla 25’inci sırada.

 

Özgürmüş gibi görünen yerlerde de durum iç açıcı olmayabiliyor. Washington merkezli olduğu için raporun,  “…ABD’de ne şahane, basın özgürlüğü var…” yorumu yaptığını sanmayın. Özellikle Başkan Donald Trump döneminde yoğunlaşan basın eleştirisi, seçim sonuçlarını etkileyecek kadar ileri giden sosyal medya gibi konular yalnızca vicdanımızın değil, aklımızın da sınırlarını zorluyor. Benim yorumum şudur;  ne ABD ne de İngiltere ve hatta bazı Batılı ülkeler yeşiller arasında yer almayı hak etmiyor.

 

Basın, yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü erk. Ders kitapları kevgire döndüğü için, doğrusunu isterseniz, bu şekilde okutulup okutulmadığından emin değilim. Basının özgür olması gerektiğini söylemek ya da “…basın da özgür canım…” demek yetmiyor.

 

Kral çıplak

Peki basını özgürlüklerinden koparan unsurlar neler. Kimler tehdit ediyor? Freedom House araştırmasından çıkan sonuçlar yine çarpıcı infografiklerle sunuluyor. Basın pek çok farklı yapılanma tarafından tehdit ediliyor. Dünyanın her yanında bu sistem benzer şekilde farklı dozlarda yaşanıyor. Basının özgür olamaması, hükümetler, güvenlik güçleri, hayatımızın yeni fenomeni olan troller, terör örgütleri, medya patronları, hukuk sistemine bağlanıyor. Basını el birliğiyle tehdit ettiğimiz ifade ediliyor.

 

Ben bu konuda da yorumumu eklemeden geçemeyeceğim. Gözlerim tehdit edenler arasında ve medya patronlarının hemen yanı başında gazetecileri de aradı. Bilinçli ya da bilinçsiz kendi kendisini özgürlüklerinden mahrum bırakan gazeteci varlığından da söz etmek gerekmez mi… Lafı uzatmak anlamsız, bilgi biriktirmek endişesi taşımayan, cehaletin konforlu alanına kendini bırakan herkes mesleği ne olursa olsun özgürlük alanından kendi elleriyle dilim dilim servis yapmıyor mu?  Kral çıplak demenin zamanı gelmedi mi?…

 

Demokrasi olabilmenin temel koşulu

Şimdi dilerseniz şu soruyu soralım, basının özgür olması neden önemli? Basın özgür olmazsa ne olur? Bu temel soru, gazetecilerin olduğu kadar başta akademisyenlerin ve tabii ki toplumun paydaşları olarak hepimizin tartışma alanına girer… Güncel yerel akademik çalışma bulmak zor. Akademik refleksler yavaş. Burada yeri olmasa da tartışılması gereken konulardan biri de bu. Diğeri tabii ki suskunlukları…

 

Basın özgürlüğü tartışmasını, gazetecinin özgürlüğü olarak gördüğümüzde resmin yalnızca bir bölümünü görebiliyoruz. Ve sanırım bu yüzden Çalışan Gazeteciler Günü’ne sahip çıkan, nesli tükenmekte olan gazetecilerden başkası olmuyor. Konuyu toplumun haber alma özgürlüğü bilinciyle anlasak, o zaman mücadeleye yüzlerce değil milyonlarcası katılacak.

 

Basın, kamuoyunun aydınlanması için kullanılan kaynakların başlıcası. Demokrasi olabilmenin temel kriteri toplumun bilgiden mahrum kalmaması ona bu bilgiyi getirecek olan basının da bilgiyi toplarken özgür olması ve baskıya tabii tutulmadan haberini sunabilmesi. Uygulamada zayıf ve bir o kadar bihaber olduğumuz konu, demokrasi olabilmenin temel koşulu haber alma özgürlüğü.

 

Akrep misali…

Hadi gelin kısaca haber alamayan, bilgiden yoksun bırakılan toplumlarda ne olur, acaba bir zararı var mıdır gibi sorular soralım. Ezber bozan taraftan baktığınızda konuyu daha değişik yorumluyorsunuz. Bilgi almayan toplum sonunda akrep gibi, dönüp kendini sokuyor:

 

2016 yılı Avrupa Birliği için Brexit bombasının atıldığı yıl değil mi? Sizce Brexit kararı nasıl çıktı… Anımsayan var mı? İngiliz halkı taraf olanlar ile taraf olmayanlar arasında karpuz gibi ortadan bölünmemiş miydi? Bu süre içinde bağımsız bilgi kaynakları yerine takım tutar gibi konuşan birkaç politikacıyı tarih nasıl yazacak dersiniz… Anımsayın, Brexit süreciyle alakası olmayan Türkiye’nin AB üyeliği günlerce tartışılmış, politikacılar bu başlık üzerinden prim toplamaya gayret etmişti. İspanya’da Katalanların özgürlük hareketi kimin ne dediğini tam da anlayamadığımız bir başka mücadele oldu. Biraz daha geriye gidelim. Irak’da Saddam rejiminin devrilmesi ve özgür basın ilişkisi kurulabilir mi? Yıllar sonra “pardon meğer nükleer silahı yokmuş biz aldandık” diyen politikacılar güzel evlerinde rahat emekliliklerini yaşadılar. Bir zamanların diktatör bozuntusu Saddam ise hiç kimsenin düşünemeyeceği kadar süfli bir şekilde hayatı terk etti. Donald Trump’ın kendisinin bile şaşırarak aldığı başkanlık mazbatası bilgi toplumunun yok olması, kamuoyunun eksik yanlış ve yanlı bilgilendirmesi sonucu olmadı mı? “Neden Türkiye’den de örnek vermiyorsun?” diye sormayın, sütunum yetmez…

 

Nasıl bu hale geldik?

Önce basının özgürlüğünü yitirmesine neden olan gelişmeleri kabaca anımsayalım. İnternet ve bilgiye sınırsız erişim paradoksal olarak basının özgürlüğünü sınırlayan faktörlerin başında geliyor. Bu sayede doğan vatandaş gazeteciliği hem şansımız hem sona yaklaştıran temel vuruş. Geleneksel ve dijital basının gelir modeli basın özgürlüğü önündeki en temel etken. İnsan kaynaklarındaki bozulma yalnızca eğitim değil ekonomik kaynaklı. Reklam gelirleri, sponsorluk çalışmaları, PR, lobicilik kontrolsüz yapıldıkça basın özgürlüğünü dinamitleyen unsurlar. Coğrafyasına göre şiddetini artıran diğer konu gazetecinin uzmanlık bilgisi. Hiçbir şeyden yeterince bilmeyen gazeteci, bir bilenle kol kola girmenin konforunu ağır ödedi diyebiliriz;  gazetecinin yerini alan “uzman”lar çoğaldıkça çoğaldı. Yerel haberciliğin maddi manevi yapılamaması, ulusal basının bilgi transferini yürütmesi basın özgürlüğünün önündeki konulardan yalnızca birkaçı…

 

Fikir vermesi açısından; Amerikan basını 2000-12 arası 543 kez küçülmüş, gazetecilerin yüzde 28’i işini kaybetmiş, her yıl yaklaşık 15 gazete iflas açıklamış… Basın kazandığını sanırken 2011’de 207 milyon dolar online reklam gelirine karşılık  2.1 milyar dolar geleneksel reklam geliri kaybetmiş. Reklam gelirleri medyanın yaşaması için elzem olan girdi, basının özgür kalabilmesinin koşulu.

 

Kimin bayramını kutluyoruz?

Gelir kaybı yaşayan, kapılarını kapama tehlikesi karşısında ne yapacağını bilemeyen basın, çareyi mucizevi sponsorlukta buluyor. Reklam zaman içinde format değiştirip desteklenen “habercilik”e dönüşüyor… 2010 yılında ABD’de PR’cıların sayısı gazetecilerin 4 katına çıkmış. Alıntıladığım bu araştırmaya göre, bu dönemde yapılan haberlerin yüzde 40-50’si basın bültenlerinden aktarılan içerikler olurken, çıkan haberlerin yalnızca yüzde 14’ü gazetecilerin özgün çalışmalarından kaynaklanan haberler. Tabii işten çıkarılan gazetecilerin yarattığı boşluk da var. İngiltere’de yapılan bir araştırma gazetecilerin 3 kat daha fazla sütun santim doldurmak zorunda kaldıklarını ortaya koyuyor.

 

Meslekten gelen gazetecilerin sayısı azalırken, medya kuruluşları yayınlarını “kadrolu” eski-yeni siyasiler, avukatlar, araştırma şirketi sahipleri, lobiciler, düşünce kuruluşu üyeleri, finansçılara açarken iyi düşünmeli; bu kimin bayramı?…