Duygusal beyin düşünen beyne karşı…

12312313

Daha çok ışık almak için büyüyen gözbebekleri, müthiş bir görüş keskinliği, hedefe odaklı tünel görüşü, yerinden fırlayacakmış gibi atan bir kalp, soğuyan ve terleyen avuç içleri, seslerin kısıldığı ve zamanın yavaşladığı hissi… Tüm bunlar insan vücudunun aşırı strese karşılık veriş şeklidir. Beynimiz, hayatımıza kasteden bir durumla karşılaştığında üzerinde düşünmemiz gereken bilgi çeşidini en aza indirger. Karşımızdaki tehdide odaklanabilmek ve onu ortadan kaldırabilmek için dikkatimizi dağıtabilecek tüm sesler, görüntüler ve hafızamız devre dışı bırakılır. Uyarılmanın en optimal hali, yani stresin performans artışı sağladığı aralık, kalp atışlarının dakikada 115-145 (yüz on beş ile yüz kırk beş) arasında bir dağılıma ulaştığı noktadır. Ancak 145’ten (yüz kırk beş) sonra işlerin kötüye gitmeye başladığını ve özellikle 175’ten (yüz yetmiş beş) sonra bilişsel sürecin çöküntüye uğradığını görürüz. Çünkü bu noktada orta beynin (limbik sistem) etki alanı genişler ve ön beyni kaplar. Duygularımız ve dürtülerimiz bilincin üzerini örttüğü için tam anlamıyla tepkisel yanıtlar vermeye başlarız. Uyarılmaların arttığı ve zamanın daraldığı hallerde zihnimiz daha da körleşir ve maalesef aklımızı dışarıda bırakarak bizi içgüdüsel kararlar almaya zorlar.

Hiç öfkeli veya korkmuş biri ile tartışmayı denediniz mi? Bir uzlaşma zemini aramak neredeyse imkânsızdır. Çünkü algılanan tehlike karşısında “kaç ya da savaş” refleksi tetiklenen kişi tüm enerjisini kendini savunmak veya saldırıya geçmek için kullanır. Beynimiz stratejik ve ekonomik davranarak düşünsel faaliyetleri de kısıtlamak üzere kanı beyne değil de “kaçmak veya savaşmak” için kol ve bacak kaslarına yönlendirir. Beyne normalden daha az kan gitmesi neticesinde azalan oksijen kişiye kısa süreli bir sersemleme ve motor fonksiyonlarda bir bozulma yaşatır. Ayrıca, kişinin bizi bir tehdit unsuru olarak görmesi nedeniyle o anda tüm dikkati üzerimizde olacağı için daralan bakış açısı ile etrafında olup biteni görebilme ve duyabilme becerisi geçici olarak kaybolur. Çünkü uyarılmanın etkisi ile karşımızdaki kişinin düşünen beyni devre dışı kalır ve içgüdüsel tepkiler vermeye başlar. Savunmacı ve saldırgan bir tutum içine giren muhatabımızın zihni bize kendi gücü oranında nasıl karşılık vereceği ile meşgul iken ona sesimizi duyurmamız da mümkün olmaz.

Bencilce bir yaklaşımla olayların merkezine kendimizi koyduğumuzda savunduğumuz pozisyona öylesine gömülürüz ki bir süre sonra bu tavır egomuzla bütünleşmeye başlar ve konuyla ilgili her eleştiriyi kişiliğimize yapılmış bir saldırı gibi algılama hatasına düşeriz. Bu sebeple, görüşmelerde kişilerle sorunları her zaman ayrı tutmalı ve problemi kesinlikle kişiselleştirmemeliyiz. Bu durumu aşmanın tek yolu ise doğamız gereği içe dönük olan bakışımızı kendi üzerimizden alıp diğerine çevirmektir. Bir anlamda dışarıdan içeriye bakabilme becerisi gösterebilmektir.

Kim olduğumuzu, nasıl göründüğümüzü ve nasıl bir etki yarattığımızı düşünmek bizi diğerlerinden uzaklaşmaya ve hata yapmaya zorlar. Çünkü tüm dikkatler üzerimizdedir ve yapılacak bir hatanın bizi başarısızlığa ve reddedilmeye götüreceğini düşünürüz. Taşınan riskin ve sebep olabileceği korku temelli olumsuz duyguların yarattığı bu durum bir yandan istem dışı olarak savunmacı veya saldırgan bir tutum sergilememize neden olurken diğer yandan da ilişkilerin esası olan güven ortamını oluşturmamıza engel olur. Oysa merkeze karşımızdakini koyup her şeyi onun etrafında şekillendirdiğimizde beynimizde duygusal alandan (limbik sistem) çıkıp onun önceliklerini ve motivasyonunu bulmamızı sağlayan düşünen alana (frontal lob) geçmiş oluruz. Bu yüksek enerjiyi kendi imajımızı korumak yerine karşımızdakini hedeflerine ulaştırmak için kullandığımızda hem üzerimizdeki baskıdan kurtulmuş hem de önceliği karşımızdakine verdiğimiz için onları kendi tarafımıza çekmiş oluruz. Bu yaklaşım bizi aynı zamanda bir cazibe merkezi haline getirir.

Bu bağlamda merkeze kendimizi koyarak yapacağımız gereksiz bir kıyaslamayla karşımızdakini asla ve asla küçümsememeli, kişiliğine ve zekâsına hakaret etmemeli, alaycı ve iğneleyici bir tarzda konuşmamalı, görüşmeyi yönlendirmeye ve herkesi kontrol altına almaya çalışan bir görüntü vermemeliyiz. Çünkü bu olumsuz davranışlar karşımızdaki kişiyi konunun özünden kopararak bize karşı bilenmeye ve kendi gücü nispetinde karşılık vermeye zorlar.

Görüşmeler sırasında ne kadar arkadaşça bir atmosfer yaratabilir ve güven tesis edebilirsek iş birliği yapma şansımız da o derece artar. Hatta bunun için bilinçli olarak görüşme öncesinde taraflara birbirlerini tanımaları ve ortak noktalar bularak yakınlaşabilmeleri için gayri resmi bir sohbet ortamı oluşturmalıyız. Böylelikle, birbirlerini tanıma fırsatı bulan, aralarında uyumu yakalayan ve bağ kuran insanlar kendilerini daha güvende hisseder ve savaş baltalarını gerçek bir tehlike ile karşılaşana kadar masanın altında tutarlar. Bu çerçevede, olumlu ve yapıcı tavrımızı sürdürmekte ve herhangi bir sebeple duygusal anlamda uyarıldığını gördüğümüz kişilerle ile görüşmelere ara vererek herkes sakinleştikten sonra devam etmekte büyük yarar vardır.

Anlık kararlar alırken çoğu kez inanmasak ve onaylamasak da “ön yargılar ve duygusal hafızamız tarafından güdülmeye” açığızdır. Maalesef birçoğumuz algıladığımız imaj doğrultusunda bir tutum geliştirme eğilimindeyizdir ve kişi hakkında bir yargıya vardıktan sonra bir “tepkisizlik dönemine” gireriz. “Bilişsel Tutarlılık” prensibi ile paralel olarak bu tepkisizlik döneminde aldığımız kararı haksız çıkarak tüm kanıtları göz ardı ederiz. Böyle anlarda karar vermek ve hemen harekete geçmek için bu düşünce kalıpları yardımcı oluyor gibi görünse de çoğu kez hata yapmamıza neden olur.  Bu hataya düşmemek için “yaşanan duyguları tanımlayabilir, tepki verme sürecini yavaşlatabilir ve kontrollü bir tavır” sergileyebiliriz. Bu noktada, kendi dengemizi ve diğerleriyle olan ilişkimizi dengede tutabilmek adına davranışlarımızı seçme ve düzenleme şansına sahip olmak önemli bize bir avantaj sağlar.

 

İçerik Fabrikası-Mert Aydıner