Diğer Arşiv — 21 Ekim 2013

99;”13’e takıldım kurtulmak istiyorum”;””;”Türk halkı takıntılı. Ciddi anlamda. Her 50 kişiden biri bir şeylere takmış vaziyette. Takıntılar hayatımızın ilk 5 yılında oluşuyor. Sonra ayıkla pirincin taşını. Ayıklasan da gitmiyor. Benim takıntım da insanlar. Ehhh… Adı İnsan. “;”

Türk halkı takıntılı. Ciddi anlamda. Her 50 kişiden biri bir şeylere takmış vaziyette. Takıntılar hayatımızın ilk 5 yılında oluşuyor. Sonra ayıkla pirincin taşını. Ayıklasan da gitmiyor. Benim takıntım da insanlar. Ehhh… Adı İnsan.

 

Takıntılıyız. Takıntılısınız. Hepimiz.
Türkiye’de her 50 kişiden biri, “obsesif-kompülsif bozukluk”un etkisiyle takıntılı düşünce ve davranışların pençesine düşüyor. Bu düşünce ve davranışlar, ciddi zaman kaybına yol açıyor, kişinin çevresiyle ilişkisini zora sokuyor. İnsanlar hayatlarının pek çok döneminde takıntılı davranışlar sergiliyor. Takıntılar aşırı kaygı yaratmaya başlamış, yaşam kalitemizi etkiler hal almışsa o zaman obsesif kompülsif bozukluktan söz ediliyor. İnsanlar, akıllarındaki rahatsız edici düşünceden kurtulup rahatlamak için tekrarlanan davranışlarda bulunuyor. Takıntıların temeli, ömrün ilk beş yılında atılıyor. En büyük takıntımız kontrol etme. Sular, elektrik ocak kapalı mı….
Sonra yıkama takıntımız geliyor, yıkayıp duruyoruz. Mikrop kapmaktan korkuyoruz, kuşkularla boğuşuyoruz, saymaya da takıntımız var.
Sayıların kendisine takıntımız olup olmadığını tam olarak bilmiyorum. Ama acaba 13’e takmalı mıyız?…
Birazdan on üç’le ilgili anlatacağım hikaye belki sizi de takar, kim bilir.

2003 ve ilk yazı

Yılın ilk yazısını sabun köpüğü bir konudan seçeceğimi sananlar aldanıyor.
Yılın ilk yazısında herkesi hoş tutacak bir şeyler yazıp, sizi o derin uykunuzun kollarına terk edip, yıl başında tükettiğiniz alkolün rehavetine bırakıp huzur içinde birkaç gün daha geçirmenize izin vereceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz.
Biri sanırım beni sizi başınıza bela olayım diye yolladı. Kim acaba?…
Ben rolümü seviyorum.
2003 yılının ilk yazısını yazarken müthiş heyecanlıyım. Kalbim pır pır, içim bir hoş… Yapacak çok şey var. Kumbara boş… Her gün bir madeni para atmak için tonla yer var.
Benim bu yıl boyunca kumbaraya atacağım para birimleri insan cinsinden şöyle; kadınlar, çocuklar, engelliler, Türkler, çalışanlar, işsizler, umutlular ve umutsuzlar, başarı örnekleri, hataları olan insanlar…
İnsana takıntım var benim de… “Obsesif-kompülsif bozukluk” denebilir mi acaba.
Kadınlarla başlıyorum.
Bu yıl Meclis’te 24 kadın vekille temsil ediliyoruz. 2002 Kasım seçim sonuçları böyle oldu. Adana’dan 2, Afyon’dan 1, Ankara’dan 3, Aydın’dan 2, Gaziantep’ten 1, İstanbul’dan 11, İzmir’den 4 kadın…
Bilenleriniz bu rakamları biliyor, bilmeyenlerinize öğretmek istiyorum, bildiğini sanıp unutmuş olanlara hatırlatıyorum.
Gaziantepliler çok mutlu bu yıl. Cumhuriyet tarihinde Meclis’e ilk Gaziantepli kadın millet vekilini soktular. Darısı diğer illerin başına. Ama ne yazık ki, 74 ilin kadınları Meclis’te temsil edilemiyor.
Yeni yılda umarım dua etmiş, dilek tutmuşsunuzdur. Ben de dilek tuttum duamı ettim. Herkesin yeni yıla yeni umutlarla girmiş olması gerekiyor. Bütün dileklerimiz; “Tanrım bana bir araba, bir ev, bir de milli piyangodan para!” olamaz ki… Başka dilekler de tutmalıyız. Dileklerimizin peşinde koşmalıyız. Ben kadınların hırslı dilekler tutmuş olmalarını isterdim.
Ağrı, Aksaray, Ardahan, Artvin, Bartın, Batman, Bayburt, Bingöl, Bolu, Burdur, Denizli, Elazığ, Erzincan, Giresun, Gümüşhane, Hakkari, Iğdır, Kahramanmaraş, Kırıkkale, Karaman, Kırşehir, Kocaeli, Kütahya, Mardin, Nevşehir, Niğde, Rize, Sakarya, Siirt, Sinop, Şirnak, Tunceli, Uşak, Van, Yozgat…
Bu illerimizden yaşayan tüm vatandaşlarımız, özellikle kadınlarımız, umarım çok dua etmiş çok da sıkı dilek tutmuşsunuzdur.
Çünkü 1935 ile 2003 yılları arasında siz Meclis’e hiç kadın vekil göndermediniz. Erkekler bundan memnun musunuz? Kadınlar ya siz…
Kadınlar Meclis’e girse ne olur girmese ne olur. Girmezse bugünkü gibi olur. Girerse olabilecekleri sıralayayım. Örneğin kadınların daha rahat iş bulacağı iş kollarında imkanlar yaratılır. Örneğin çocuk bakımı konusunda daha bilinçli olunur. Doğum yapan kadının izni, erkek kadın mal beyanında demokrasi daha rahat sağlanır. Ülkenin her yerindeki kadınlar hatırlanır. Kadın erkek eşit şartlarda yaşayabilir. Kadınlar daha az acı çekebilir. Çocuklar da…

En düşük oran bizde

İsveç’te meclisin yüzde 45’i kadın. Danimarka, Finlandiya, Norveç, Hollanda meclislerinde kadının temsil düzeyi yüzde 35’in üzerinde. İspanya ve Arjantin’de yüzde 30’lara yakın. İngiltere’de yüzde 18, Bangladeş’te yüzde 9.1.
Türkiye’de son genel seçimlerde Meclis’teki kadınların oranı yüzde 4.3.
TRT 2’deki Kariyer Dünyası Programı’nda yeni yılın ilk haftasında kadınlar konuk. Mümkünse izleyin sonra tartışalım olmaz mı…
Üç farklı partiden aday olmuş, seçim yenilgisine uğramış üç kadın…
Şöyle bir esprisi de var. Hepsi 13’üncü sıradan aday gösterilmiş. Gerçi bir tanesi önce 9’uncu sıradan aday olmuş. Ama önüne başka adaylar geçince 13’e düşmüş. Seçim öncesi, son anda bir aday daha girmiş araya, 14’e atmışlar… Biz onu da 13’den saydık.

Bu “13” gerçekten uğursuz mu diye de düşünmeden duramadık.
Doğrusunu isterseniz, sözünü edeceğim kadınlar “uğurlu mu uğursuz mu” diye hiç düşünmemişler. 13üncü sıradan aday gösterildiklerinde “seçilir miyiz seçilemez miyiz” diye de düşünmemişler. Üçü de seçilemeyeceğini, seçilemeyecek kadar geride olduğunu bilmesine rağmen, seçilecekmiş gibi çalışmış.

Üçünün de çevresinden “”çekil”” baskıları gelmiş. Üçü de inat etmiş çekilmemiş.
Kadınlardan biri Zeynep Göğüş, gazeteci. Diğeri Seyhan Ekşioğlu hukukçu, üçüncüsü Pınar Nilgün Kutsal yüksek mimar mühendis. “”Siyasette biz de varız”” diyen kadınları temsil ettiler. Hepsini ağırlamak, hepsine ulaşmak mümkün değildi. Hepsinin sorunları ortak olduğu için tüm kadınları kucaklamış kadar olduk.
Aday listelerinde seçilebilecek yerlerden gösterilen kadınların sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Nedense parti iç hiyerarşisi aralarında kadın görmekten hoşlanmıyor. Etekli, makyajlı, güler yüzlü, özenli, farklı düşünen, farklı yaşayan yaratıklardan hoşlanmıyorlar… Temsil şansının bıyıklı bıyıksız, göbekli göbeksiz, saçlı saçsız, ama mutlaka erkeklerde olmasını istiyorlar.

Neredesiniz kadınlar

Göğüş, çevresindekiler için model oluşturmanın önemli olduğuna inanıyor; “O yapmıyor bu yapmıyor, kim yapacak. Birinin kolları sıvaması gerek.””
Seyhan Ekşioğlu, “Birinci sıradaymışım gibi çalıştım” dedi. Pınar Nilgün Kutsal, “Kadınlar burada var demek için ben oradaydım” diye ekledi.
Neden yok kadınlar?
Neden yokuz?
İlgisiz mi yoksa bilgisiz miyiz?
Zeynep Göğüş, “Böyle bir soru sorarsanız, karşınızda beni bulursunuz” diyor. Bunun bir masal olduğunu, bu masalı da çoğunlukla erkeklerin uydurduğunu, uydurduklarına kendilerinin inandığını söylüyor.

Kadınların hevesli olduğunu düşünüyor. Ama onlara geçit verilmediğine inanıyor. Partilerde bir sürü kadın olduğuna dikkat çekiyor ama hepsinin, “bir dahaki seçime” diye diye bekletildiğini, parti örgütlerinin 60’ına gelmiş hevesi kurumuş kadınlarla dolu olduğuna işaret ediyor.

Seyhan Ekşioğlu’na göre partilerde hayat erkeklere göre düzenlenmiş. Kadın ev işleriyle çocukla uğraşırken erkek kahveye gitmiş, kahveden sonra yerini siyasette aramış. Öyle böyle üye olup, yolunda ilerlemeye başlamış. Gençken girilen bir meslek olmuş, kadınlar ise ev ve çocuk sorununu çözdükten sonra girebiliyor çarkın içine. Bu da 40’ı devirmesi anlamına geliyor. Böylece kadınlar hem geç hem yaya kalıyor.
Pınar Nilgün Kutsal, siyasi partilerin neden kadınları aralarına aldıklarına dair bir fikri var; erkeklerin giremeyeceği yerlere kadınları sokmak: “Siyasi partiler kadınları mahalle aralarına, evlere girebilmek için kullanıyor. Kadın kadınla daha iyi konuşur, kapısı çalınan kadın kapısını erkeğe değil kadına açar diye düşünüyor. Alsalar da bir şey değişmiyor hiçbir şekilde aynı dili konuşmuyorlar. Siyasi partilerin yapıları kadınların karara ortak olmasına engel olması için kurulmuş bir yapı var.”

Ayaklarım su topladı

Siyasete talip olan kadınların çoğu seçilemedi. Seçilenler şimdi Mecliste. Kadın vekillerimizin seslerini henüz duyamadık. Dur bakalım kaç gün oldu diyecek olursanız, “günler geçiyor”, demek zorundayım. Biz sıradan vatandaş kadınların, seçilmiş kadınları izlemesi, teşvik etmesi ve sorgulaması gerekiyor.
2003 umutlarımızı başka türlü yeşertmez.
Geride kalan seçilemeyen kadınların bir kısmının küskün olduğunu gördüm. Bir daha bu yarışa girip giremeyecekleri konusunda kararsızlar. Kimi bilenmiş. Daha hırslı. Gelecek seçimlerde Meclis’teyim diyor. Kimi umutsuz bu siyasi parti çarkıyla ben ne yaparsam yapayım sonuç farklı olmayacak kanaatinde…
Haksız da değiller. İlk deneyimler acıklı. Seçim kampanyası sırasında kimi fiziki darbe almış, kiminin ayakları su toplamış, kimi ağlamış, kimi yaralanmış…
Seyhan Ekşioğlu’nun yürümekten ayakları su toplamış; “Hayatımda bu kadar yürümedim, hayatımda bu kadar ayakta kalmadım. Kampanyanın en kritik günlerinde 5 gün hiç uyumadım ve vitaminlerle ayakta durabildim” diyor.
Pınar Nilgün Kutsal’ın anlattıkları da dehşet verici;

“Parti teşkilatları kadınları çalıştırıyor, sabahtan akşama kadar koşturuyor, ama seçim bölgelerinde halka hitap edecekken kadın adayların adlarını bile ağızlarına almıyor. Uyarıyorsunuz, “Ahh öyle mi oldu, hay Allah unutmuşuz bir daha olmaz…” deyip, aynı senaryoyu tekrarlıyorlar.”

Televizyondan izlediğimizde mitinglerin itiş kakış içinde geçtiğini rahatça görebiliyoruz. Ancak mutfakta durum daha da vahim. Kadınlar pek çok alanda fırsat eşitliğini yaşayamıyor ama bu itiş kakışta her şeyi erkeklerle fifty fifty kırışıyor. Başka alanlarda böylesine demokratik bir yaklaşım görülmese de kadınlar tekmeden, yumruktan, itilip kakılmaktan kendilerine düşen payı pek güzel alıyorlar.
Pınar Nilgün Kutsal’ın eşi kendisini seçim meydanlarında izlemeye gelip gittikten sonra şöyle demiş;” Seni bağımsız aday sandım. O kadar korumasız o kadar tek başınaydın ki…”

Meclis’te yok iş’de yok

Buraya kadar anlattıklarım madalyonun bir yüzünden kadın görüntüleri. Türkiye’de 15 yaş ve üstü 23 milyon 334 kadın yaşıyor. Bu nüfusun sadece 5 milyon 938 bini istihdam ediliyor. Bu da kadın nüfusunun yüzde 25.5’i ediyor.

Tercüme etmek gerekirse, her dört kadından 3’ü işsiz.
Türkiye’de 11.7 milyon ev kadını var. Ya hiç bir iş yapmıyor, ya da yapıyor ama kayıtsız… Öyle de horlanıyor, böyle de…

Türkiye’de işgücüne dahil olmayan nüfus 16 milyon 831. Bunun yüzde 71.8’i kadın.
Kadınlar evlenince ve doğum yapınca işi bırakıyor. Yapılan bir araştırmaya göre evlilik ve çocuk yüzünden işi bırakan kadınların oranı yüzde 70, bu nedenle işten kovulanların oranı da yüzde 20.
SSK’ya kayıtlı 400 bin kadın ancak var.
Memur olarak çalışan kadınların sayısının 500 bini bile bulmadığı ifade ediliyor.
Ben bu manzarayı sevmiyorum.
Meclis’te yokuz, İş yerinde yokuz, Evde öldüresiye varız.
Ne biçim iş bu…
Böyle bir 2003 istemiyorum.

Meryem ve diğerleri

Meryem 23 yaşında ev işlerinde çalışıyor. Akrabalarından biriyle evlendirilmiş. Bir çocuğu var. Evlenene kadar ev işlerinde çalışmış. Profesyonel temizlikçi. 13 yaşından beri çalıştığını söylüyor. Uzun yıllar yatılı kalmış. Mesafeli düzgün bir kız. Herkes gibi onun da hataları var. Söyleyince düzeltiyor.
Evlendikten sonra çalışmaya devam etmiş. Çocuk olduktan sonra bırakmış. Fazla dayanamayıp tekrar işe başlayınca evde huzursuzluk da ortaya çıkmış. En büyük hatası kocasıyla evli olması. Kocasından daha fazla kazanıyor. Kendi masrafını çocuğun masrafını çıkarabiliyor. Evlendikten sonra girilen tüm borçlar bitince, adam dayılanmaya başlamış. Artık çalışmasını istemediğini söylüyor. Meryem ona anlatmaya çalışıyor; ihtiyacımız var, çocuğun masrafı ağır, annem çocuğa iyi bakıyor, evde sıkılıyorum…
Adam şöyle diyor; “Biz Müslüman’ız kadın çalıştırmayız.” Ama Meryem bir yıldır zaten çalışıyor.
Koca takıntılı. Her 50 kişiden biri. O da karısına takıntılı.
Meryem eğitimsiz bir kız. Akıllı, okusa çok iyi şeyler yapabilirmiş. Evliliğine, ben bu işe girdim çekmek zorundayım diye bakıyor.
Yakında işsiz kalacak. Kocanın maaşıyla geçinmeye çalışacaklar. O belki gizli gizli ev temizliklerine kaçacak. Belki de bir gün temelli kaçacak. Ama olsun kocanın dini bütün. İşine geldiğinde, işine geldiği kadar…
Sana bana çok uzak bir örnek diye düşünmeyin.
Eminim hayatınızda Meryem’inkine benzer çok olay var.
Siz, Meryem ekonomik durumu daha iyi bir aileden gelse, daha fazla okumuş olsa, durumunun çok mu değişik olacağını sanıyorsunuz.

Hoş kadın sendromu

Ne yazacağımı, nasıl yazacağımı planlamış ama henüz bilgisayarımın başına oturmamıştım. Sağda solda ne var diye kanallar arasında geziniyorum. Yılbaşı programlarına epey para harcayan kanallar, acısını çıkarırcasına aynı görüntüleri tekrar ediyor. İzleyene de haber kanallarından başka bir yerde uzun süre kalabilme şansı da bırakmıyorlar.
Dolaşırken kanallardan birine takıldım. Baktım ki kimse hoplamıyor, “eller havaya” diye bağırmıyor…
Hepsi değişik kesimlerden ve hoş bulduğumuz bir kaç kişi, bir mini oturumdalar. Programı hazırlayan değişik konularda sorular soruyor, dereden tepeden… Söz hükümete ve meclisteki kadınlara ve türban krizine geliyor.
Oturumdaki 6 kişinin ikisi kadın. Kadınlardan biri sanatçı, diğeri gazeteci. İkisi de aydın. Ortak bir diğer özellikleri ise genç olmaları. Her ikisi de hoş kadınlar… İşlerini özgürce yapabiliyor toplumda söz sahibi olabilmişler.
Sanatçı olan, bu türban meselesini hiç anlayamadığını çok da anlamsız bulduğunu, hani Meclis Başkanı’nın eşinin türbanına takılmış olmayı saçma sapan diye nitelediğini söyleyip devam etti; “Türkiye’de her evde türbanlı bir kadın mutlaka vardır” diye…
Türkiye’de bazı evlerde türban takan kadınlar olduğu doğru. Ama her evde değil.

Türkiye’de hemen her evde ve hemen her ailede “baş örtüsü” takan bir kadın bulunur. Hemen herkesin başı örtülü bir akrabası ya da tanıdığı bulunur. Baş örtüsünü sevmeyen bir tek kişiye rastlamazsınız. Baş örtüsü ile türban aynı şey değildir.
Biri gelenek, diğeri siyasettir.

Programın konuklarından görece yaşlı ve değerli erkek sanatçı, bu genç sanatçı hanıma, kibarca olayın protokolde ve kamusal alanda geçtiğini anımsattı. Genç hanımın dudaklarından “mutlaka tabii olamaz” gibi kelimelerin birbirinin peşi sıra döküldüğünü duydum.
Bu ne perhiz?
Diğer gazeteci hanım ise meclisteki kadın sayısı üzerinde büyük fırtınalar koparılmasını anlamlı bulmuyordu. Daha önceki yıllarda çok mu farklıydı sanki… Neden bu konuyu tartışıyoruz diye sordu. Böyle gelmiş böyle gider. Yok işte mecliste kadın!…
Düşündüm de, yeni yılın ilk haftasında yazımı kadınlar üzerine yazmak ne iyi bir fikirmiş.
Kadınlarla ilgili ve kadınlara dair…
Pardon kadınlar neden bu kadar bilinçsizsiniz? Neden bu kadar vurdum duymaz?…
Kavga etmeniz gerekmiyor, vara yoka çıkışmanızda…
Ama pardon cahilliğinize diyeceğim var benim.
Bir kere nerede duracağınızı seçmeniz gerekiyor. Hayat bir seçimdir güzel arkadaşım. Hem orada, hem orada yani her yerde olunmaz.
Bir tarafı seçtin diye öbürünün gözünü oyman gerekmiyor. Biraz sonra çıkacağın bir başka TV programında da başkalarının nabzına göre mi şerbet vereceksin…
Benim takıntım cahilliğe. Kadının cahili en büyük tehlike.

İğneyi cebe, kadınlar sokağa

Kadınlar seçilmek istiyor, kadınlar çalışmak istiyor. Toplum buna izin vermiyor. Seyhan Ekşioğlu mitinglerde itilip kakılırken, böğrüne, sırtına dirsek, kaval kemiğine tekme yerken, bir yöntem geliştirmiş. Cebinde bir iğne taşımaya başlamış. Birisi tekme mi sallıyor, basıyor iğneyi; dirsek mi atıyor basıyor iğneyi…
Yaratıcı çözümlerin sonu yok.
Kadınlar yeni yıla umutla girmedi, ama bu umutla çıkmayacakları anlamına gelmiyor.
2003’de kendiniz için bir şey yapın. Sizi kimse desteklemeyecek, sizi kimse buyur etmeyecek, sizi kimse baş üstünde tutmayacak.
Siz kendinizi destekleyip, açmak istediğiniz kapıları kendiniz açacaksınız. Bir zahmet kendi kendinizi, başınızın üzerinde tutacaksınız.
13’ün uğursuz olduğuna inanmıyorum. Ama kadınların bu 13 bariyerini aşmaları şart. 13’den yukarı mümkünse ilk 3… Haydi beyler ilerleyelim… Pardon, kadınlar geliyor. İlerleyelim beyler.

“;”20030103″;61;7
100;”Katil Kelimeler”;””;”Yeni bir yıl, yeni bir bakış açısı getirir mi? Eski köye yeni adet uyar mı? Kırk yıllık siz değişebilir misiniz? Değişmeyip ne yapacaksınız? Böyle zaten her şey kötü, düşünceler olumsuz, hayaller yok… Değişin. Ne kaybedersiniz?”;”

Değişin ne kaybedersiniz?
Önce katil kelimeleri atın, hayatınıza huzur katın.
Zaten ben biliyorum.
Aslında ben istememiştim
Zaten ben gidiyordum.
Keşke dinleseydim
Zaten bana çıkmaz
Aslında benim şansım hiç yoktur.
Zaten ben böyle olacağını tahmin ediyordum.
Aslında var ya…. ben böyle demek istemedim.
Zaten ben onu sevmiyorum.
Keşke…. Yani aslında… ama zaten….

Hayatınızı bu üç kelimeye emanet etmişsiniz. Her şeyin sorumlusu bir başkası. Siz asla sorumlu değilsiniz. Nasıl olabilirsiniz…

Ama unutmayın, siz de cümlelerinize böyle başlıyor, ya da böyle noktalıyorsunuz.
Zaten ile başlayan hiçbir cümlenin sonu iyi gelmiyor. Aslında ile başlayan lakırdıdan hayır yok. Keşkeler içimi bayıyor.
Hayatımda bir kelimenin “”katil”” diye anılabileceğini düşünmezdim. Eski bakanlardan, yazar, yönetim bilimci, araştırmacı ve eğitimci Tınaz Titiz söyleyene kadar…
Titiz, geçtiğimiz haftalarda düzenlenen Marka 2002 Konferansı’nın konuşmacılarından biriydi. Konuşması son derece ilginç, eğitici ve öğreticiydi. Türkiye markasını anlattı. Konuşmasının bir arasında beni yerimden zıplatan bir cümle sarf etti; Katil kelime; zaten!
Zaten ben, bu “”zaten”” kelimesini hiçbir zaman sevmemişimdir.
Birden bu zaten’den ne kadar nefret ettiğimi fark ettim. Bu nefrete bir sebep yüklemediğimi ve “aslında” duygularımın farkında dahi olmadığımı düşünüp, “keşke” daha önce fark etmiş olsaydım dedim içimden…

Olumsuz

Dikkat edin Zatenle başlayan hiçbir cümlenin içi dolu olmaz. Dolu olsa pozitif olmaz.
Örneğin arkadaşınıza en iyi niyetinizle, gördüğünüz bir hatasını bir davranış türünü aktarırsınız. Kırmamaya özen göstererek… Hani sizin için hiç bir sorun olmadığını söylersiniz, ama uyarırsınız, “Başkaları seni yanlış anlayabilir.” Yanıt hazırdır; “Ben zaten öyle yapmıyorum.”
“Ya öyle mi” demek gelir içinizden; O zaman ben neden bunu söyleme ihtiyacını duyuyorum ki…
Anne kızına tavsiyede bulunur, kız, “Zaten ben öyleyim” der.
Anne oğluna iki çift laf eder; o da dönüp annesine “Zaten sen hep böylesin” der
Kadın kocasına laf edecek olur; adam karısına, “Sen zaten anlamazsın” der…
Ast üstüne bir problemi aktarır, üst astına “Zaten size böyle olmaması gerektiğini söylemiştim” der.
Çocuk hasta olur, “Zaten ben sana terli terli su içme demiştim” diye annenin sesi yankılanır.
Öğrenci ödevini yapmamıştır, öğretmen, “Zaten sen hiç bir zaman ödevini tam getirmiyorsun” diye gürler.
İşçi, servisi kaçırır, beni bekleyemez miydiniz der, şoför, “Zaten sen hep geç kalıyorsun” yanıtını verir.

Boşvermiş

Zaten’in bir gün de iyi bir şey söylediğini görmedim.
Zaten, inandırıcı olmaktan uzak bir takım açıklamalar yapmak demektir. Yaparsın yaparsın ama bir türlü inandıramazsın. Çünkü o zatendir.

Zatenciler aynaya bakmaz.Bakmaktan hoşlanmaz. O zaten kör, sağır ve dilsizdir. O zaten bilir, yapar, görür, duyar, konuşur, koşar…

Zaten’ler tembellik ifadesidir. Kolaycılık demek belki daha doğru. Zaten içinde hiçbir somut verinin olmadığı, varsayımlara dayalı, bol önyargılı bir söylemdir.
Yeni bir yıla giriyoruz.
Zaten böyle de şey yazılmaz ki.
Keşke ben böyle şeyler yazmasam.
Aslında ben size daha önce de söyledim.
Üstelik bana ne?
Keşke böyle düşünmesem.
Tınaz Titiz’in bir adet katil kelimesi varmış. Benim birkaç tane. Zaten’in can dostu, keşke ile aslında… Zorlasam başkalarını da bulacağım. “Üstelik” örneğin. Onu da sevmiyorum. Başkasının eksiğini söylemeye hazır bir havası var… Son anda kendisini olayın bütününden sıyırıyor gibi.
“Keşke”, teslimiyetçi, pişman, kaderci…
“Aslında”, bilmiş durup, hiçbir şey bilmeyen… Söylediklerinden fazla da anlam çıkarmanın anlamsız olduğu bir kelime.
Ne çok kullanırız biz bunları…

Paydos

Bir dakika hanımlar, beyler. Yeni bir yıla girerken, gelin şu aynaya birlikte bakalım.
Bu kez zaten demeden. Keşke diye iç geçirmeden. Aslında diye gürlemeden bir bakalım kendimize de görelim bakalım bu üç kelimeyi ağzıma almalı mıyız.
…Sevgiliniz sizi bırakmak üzere, çünkü zaten siz onu sevmiyor, canından bezdiriyorsunuz. Yanınızda bir adam olsun torba dolsun diye taşıyorsunuz. Oysa o sizinle iyi duygular içinde yola koyulmuştu, çok da tolerans gösterdi. Ama siz zaten böyle yapması gerektiğini düşündüğünüz için ona hayat şansı tanımadınız. İçinde kalan son sevgi kırıntılarıyla sizin için size karşı savaşıyor. Günler, haftalar sonra keşke onu farketseydim der misiniz?…
…Genç, üniversitede okuyor. Bir sürü yaşıtı sınavı kazanamadığı için okuyamıyor. Hepsi keşke ben onun yerinde olsam diye ağzının suyunu akıtıyor. O aslında ne okumak istediğini bile daha bilmiyor. Zaman zaman keşke hiç okumasam diye içinden düşünüyor. Bu zavallı niye böyle zaman kaybediyor…
…Kadın kocadan boşanmak istiyor. Zaten istemeden evlenmiş. Aslında çevresinde bekar bir tek o kalmıştı, gurur ve onur meselesi yaptı. Nikah masasına oturdu. Kısa zamanda başının göğe ermediğini farketti, bu arada bir de çocuk yaptı. Eskiden ne rahattı, çalışabiliyor, kimse ona karışmıyordu. Zaten ne lüzumu vardı. Aslında o evlenmek istememişti. Şimdi nasıl yapacak… ne yapacak. Zaten çocuk da var. Nereye gidecek. Keşke evleneceğim diye tutturmasaydı…
O zaten görmek istememektedir. O zaten duymak istememektedir. O aslında öyle söylememektedir. O zaten hiç bir zaman böyle düşünmemekte ve zaten böyle yapmamaktadır…

Yeni Ümitler

Yeni bir yıl, yeni umutlar .
Katil kelimelere ölüm !
…Kızı beğeniyorsun ama gidip benimle çıkar mısın diyemiyorsun. Hadi git. Belli mi olur, belki de evet der. Hadi git sor, bu gece seninle yemeğe çıkar mı acaba? Bir gün keşke sorsaydım dememek için…
…Saatlerdir elin telefona gitmiyor. Araman lazım, arayamıyorsun, reddedilmekten korkuyorsun. “”Bu iş olmaz”” diyorsun. Kafaya takmışsın zaten olmayacak diye tutturuyorsun. Nereden biliyorsun? Yeter kaldır ahizeyi, çevir numarayı, yap teklifini. Verdiğin fiyatı beğenmezse, o sana söylesin…
…Eğitimine yurt dışında devam etmek istiyorsun ama babanın parası yok ki sana versin. Biliyorsun sorsan zaten sana red cevabı verecek. Kara kara düşünüp duruyorsun. Burs veren kurumları araştırdın mı, not ortalamanı yükseltmeyi denedin mi. Bu biraz çabalamanı gerektirecek tabii.
…Sana terfi yolu açacak bir projen var. İşi en iyi yapan firmayı buldun. Onlardan teklif aldın. Görüşmeler yaptın. Ama müdürünü bir türlü projeni başlatmak konusunda ikna edemiyorsun. Diğer yanda angajmana girdiğin kişiyi aramıyorsun, bir süre sonra sanki suçlu senmişsin gibi kaçmaya başlıyorsun. “Keşke müdürün sözüne güvenmeseydim” diyorsun. Aslında diye başlayan cümleler kurup duruyorsun. Yanılıyorsun. Keşkeyi bırakıp ya bitir ya başlat.
…Patrondan önemli bir talepte bulunacaksın, ne mümkün dizlerinin bağı çözülüyor, ellerin titriyor. Neden? Zaten kabul etmeyecek. Sana da önüne bakarak oradan çıkmak ya da patronun önüne bir A4 şeklinde istifa koymak kalacak.

Neden böyle? 

Neden küssün kendinle. Neden her konuşmanı bir pazarlık, her tartışmanı bir siyah ile beyaz arasındaki tercih haline getirmek zorundasın. Kimse senden böyle bir şey beklemiyor. Kimse senden böyle bir şey istemiyor…

…İşlerin bir ters döndü, bir daha toparlayamadın. O kadar çok zaman geçti ki, girdiğin her iş ters gidiyor. Herkes senin için zaten o başarısız diyor . En azından sen böyle düşünüyorsun. Sana ne, ne dediklerinden. Zatenmiş. Sen onların zaten senin bu yaptıklarını bile beceremeyeceğini bilmiyor musun? Boşver başkasını sen kendine güven. Zaten’i unut.
Hadi git şimdi , sevdiğin birilerine onları sevdiğini söyle. Yok mu kimse yanında. Telefon et.
…Madem iyi şeyler söylemeye niyetlendin, kırk yılın başında… Birilerine işlerini ne kadar iyi yaptıklarını söyle. Unutma onlar senin için belki de “Zaten o benim ne yaptığımı bile bilmiyor ki diye düşünüyor.”
Kafandan cümleyi kurmadan kelimeler ağzından dökülmüyor. Farkında mısın hiç akıcı değil konuşman. Çünkü o kadar çok düşünüyorsun ki. Uluslararası bir toplantıda değilsin, büyük anlaşmaların altına imza da atmayacaksın. Tut ki ağzından bir şey yanlış çıktı. Düzeltme şansın yok mu? Cümlenin sonunu nasıl bitireceğini bilmeden başladığın konuşmalar olmadı mı.

Yeni Yılda Hediye

Yeni yılda kendinize bir iyilik yapın.
Kimsenin size hediye olarak zatensiz bir hayat keşkesiz günler, aslındasız düşünceler getirmesini beklemeyin.

Önce şu üç katil kelimeyi çöpe atın, tarihe gömün, unutun. Kendiniz için bir şey dilemek istiyorsanız, bolca sevgi, çok çok umut, kucak dolusu şefkat, bir sepet kararlılık dileyin.

Bu yıl, gelen mesajlarınıza hemen yanıt verin; sokakta yürürken insanları selamlayın; iş yerine “günaydın” diyerek girin; güvenliğin hatırını sorun;
çıkarken “iyi akşamlar”, yemekten sonra “afiyet olsun” diyebilirsiniz. Arada bir, “Senin için yapabileceğim bir şey var mı?” diye sorun.
Gün boyu düşüncelerinizi hayallerinizi kaybetmemek için bir yere not edin. Her sabah kalktığınızda aynada kendinize şöyle hakikaten bakın.
“Ne güzelim ben yahu” demesini öğrenin.
Gidip kendinize yeni bir şey alın.
Aldığınızı aylarca dolapta bekletmeyin. Hemen giyin.

Bu yıl sizin için kötü giden neler oldu. Yeni yılda onlardan uzak durun. Bu yıl neleri sevmeden yaptınız. Yapmayın onları.
Geçen yıl sert ve cool idiniz işe yaramadı. Bu yıl sevimli ve sıcak olmayı deneyebilirsiniz.

Geçen yıl sürekli bağırıp çağırdınız, bu yıl fısıldamayı deneyebilirsiniz.
Geçen yıl çok ağladınız, bu yıl hep gülmeye çabalayabilirsiniz.. Geçen yıl kimseye seni seviyorum demediniz, bu yıl sevdiklerinize “seni seviyorum” diyebilirsiniz, sokaklarda “”seni seviyorum”” diye bağırabilirsiniz.
Bu yıl bir fark yaratın. 365 gün boyunca, “”keşke yapsaydım”” ve “”zaten ben yapıyorum”” demeyi kendinize yasaklayın.
Utanmazsanız eğer, bunları kağıtlara not edin ve bir yerlere asın. Sizin bu pozitif düşüncelerinizi yıkmak isteyenler çıkabilir.
Katil olmaya ne gerek var. Katil kelimeleri katledin yeter.
Yeni yılınız kutlu olsun.

“;”20020227″;0;0
198;”Ahhh Keşke……”;””;”Keşkelerle yatıp keşkelerle kalkıyoruz. Hayatımızı “”ahhh keşke”” türünde yaşıyoruz. Akşam yatsam sabah kalksam her şey düzelmiş olsa… Gözümü kapasam ve sonra bir açsam… Her şey yine eskisi gibi olsa. Ama olmuyor öyle. Hayatı, uzaktan seyretmek ve yine uzaktan sevmek yerine, yaşamak gerekiyor. Zaman zaman bizim yerimize oynaması için görevlendirdiklerimizle aramızdaki ilişkiyi de KEŞKE şöyle kökünden düzeltebilsek ve bu seyrettiğimiz pahalı filmin başrol oyuncusu olmayı denesek…”;”

Keşkelerle yatıp keşkelerle kalkıyoruz. Hayatımızı “”ahhh keşke”” türünde yaşıyoruz. Akşam yatsam sabah kalksam her şey düzelmiş olsa… Gözümü kapasam ve sonra bir açsam… Her şey yine eskisi gibi olsa. Ama olmuyor öyle. Hayatı, uzaktan seyretmek ve yine uzaktan sevmek yerine, yaşamak gerekiyor. Zaman zaman bizim yerimize oynaması için görevlendirdiklerimizle aramızdaki ilişkiyi de KEŞKE şöyle kökünden düzeltebilsek ve bu seyrettiğimiz pahalı filmin başrol oyuncusu olmayı denesek…

Keşke akşam yatmadan önce o böreği yemeseydim,
Keşke ona iyi davransaydım…
Keşke daha akıllı olsaydım…
Keşke biraz daha mücadeleci olmayı deneseydim.
Keşke beni farketseydi.
Keşke daha hırslı olsaydım,
Keşke daha becerikli olsaydım
Keşke daha güzel olsaydım
Keşke havalar sıcak olsa, üşümezdim,
Keşke hava biraz soğusa da rahat etsem,
Keşke yolda giderken ona rastlamasaydım,
Keşke ben bu hatayı yapmasaydım
Keşke kızıma iyi bir kısmet çıksa,
Keşke ben keşke demeseydim.
Keşke oğlum askerliğini buralara yakın bir yerde yapsa,
Keşke o kız beni görseydi, bana kazak örseydi, keşke….
HAZIMSIZLIK YAPAR
Evet doğru, o börekleri lüp lüp mideye indirmeseydiniz, size ekstra kilo olarak dönmeyecekti…
Ona iyi davransaydınız, belki de şu anda yanınızda olur, kapıyı yüzünüze çarpıp çıkıp gitmezdi…
Keşke daha akıllı olsaydınız, kesinlikle patron sizi daha çok sevecek daha az hırpalayacaktı…
Keşke daha mücadeleci olsaydınız, havlu atacağınıza, bugün o koltukta siz oturabilirdiniz, o araba sizin olabilirdi, siz kim bilir neler olacaktınız…
Keşke bu hatayı yapmasaydınız eminim başınıza bunca şey gelmeyecekti.
Kızınıza hayırlı kısmet çıksa, bütün aile ne kadar rahat edecektiniz.
Keşke oğlunuz askerliğini buralarda yapsa, keşke bir torpiliniz olsa… O burada yaparken bir başkası kim bilir nerede askerlik yapsa. Aman size ne…
Keşke daha güzel olsaydınız da tüm kapılar açılsa, herkes yerlere eğilse siz de zampiklerle gönül eğlendirseydiniz.
SİZİ GİDİ KEŞKECİLER
Hepimiz…. Yani neredeyse hepimiz, hayatımızı bir başkasına emanet etmiş gibi yaşıyoruz. Sanki yaşadıklarımız bizim hayatımız değilmiş, bir başkasınınmış, biz de onu para verip seyrediyor muşuz gibi…
Seyrettiğiniz en pahalı film.
Yanılıyor muyum. Olabilir.
Keşke yanılmasaydım… (Demeyeceğim işte!)
Siz bu kategoriye girmiyorsanız, alınmayın üzerinize, olsun bitsin.
Keşkeler ve bizler… Sizi gidi keşkeciler…

Nedir bu keşkecilik? Kolaycılık, başka bir şey değil. Armut piş ağzıma düş. “”Keşke”” diyerek olayın farkında olduğunu göster, iş bitsin, “”mış”” gibi yap başkalarını kandır, ama kolunu kıpırdatma. Başkaları yapsın sen bekle. Uyarsa sen de katılırsın. Sen zekisin ya… Didinsin dursun ahmak, sen seyret, gerekirse şikayet edip, “”keşke”” dersin.

Yahu siz düpe düz kendinizi kandırıyorsunuz. Akıllıymış gibi yapmayın. Akıllı olun. Ama kaderci olmakla övünüyor, tevekkülle karşılıyorsunuz: Ehh ne yapalım oldu, istemezdim ama oldu bir kere.
ÖZÜR DİLEME
Dikkat edin bazı insanlar ne kadar çok özür diler. Zaman zaman acırsınız onlara. Biraz saf olduklarını bile düşünebilirsiniz. Kırıyor özür diliyor. Yapıyor özür diliyor. “”Ne olacak herkes hata yapabilir””diyor. “”Siz hiç yapmıyor musunuz”” diye de ekliyor. Sonra özür diliyor. Böylece kimileri acıyor, kimileri “”Helal olsun sana”” diyor, kimileri, “”Olmuş bir kez affetmek gerek”” mırıldanıyor. Kimileri bağırıp çağırmaktan vazgeçiyor, diğeri sövmek ya da dövmekten…
Sizinki bulmuş kolayını hep özür diliyor.
Ama yine yapıyor.
Keşkeciler de böyle işte.
Sabahtan akşama kadar, “” Ahhh keşke…””
Deme şunu, sinir oluyorum.
KEŞKE DAMARDAN GİRSEM …
Günde kaç kere “”keşke ben”” diye başlayan cümleler kuruyorsunuz. Hepimiz yapıyoruz bunu.
Haydi diyelim yukarıda sıraladıklarım, o kadar can sıkan ya da can acıtan olaylar değil… Ben sizi henüz keşke edebiyatıyla can evinizden vuramadım galiba.
Peki ya bunlara ne diyeceksiniz.
Keşke bu ekonomiyi mahvetmeseydik
Keşke, kendimizi IMF’ye teslim etmeseydik
Keşke her yıl binlerce hektar orman alanı yanmasaydı
Keşke daha iyi bir yöneticim, daha iyi bir patronum olsaydı
Keşke başımızdakiler daha sorumlu davransaydı.
Keşke binlerce insan Green Card lotaryasına girebilmek için Amerikan Büyükelçiliği ve konsolosluklarının önünde kuyruk olmak zorunda kalmasaydı.
Keşke gençler kapağı yurt dışına atmak zorunda olduklarına inanmasaydı.
Keşke bizi yönetenler, görevlerinin yemek değil, pişirmek olduğunu bilselerdi.
Keşke borsa bu kadar düşmese, dolar bu kadar çıkmasaydı.
Keşke şu piyasalara biraz istikrar gelseydi .
Keşke sosyal adalet olsaydı.
Keşke kadınlar dayak yemeseydi.
Keşke insanlar işsiz kalmasaydı.
Keşke çocuklar tacize uğramasaydı.
KEŞKE BEN OLMASAYDIM
Sizin de moralinizi bozmasaydım…
Ama varım.
Doğru keşke bu ekonomiyi mahvetmeseydik, de bugün çocuğun okul masraflarını ödeyecek kadar parayı kenara ayırabilseydik…
Keşke kendimizi IMF’ye teslim etmeseydik, onlara, “”Hepinizin cebine 300 dolar koyuyoruz”” deme fırsatını vermediğimiz gibi koymalarına da engel olsaydık. Böylece yer yarılsa da yerin dibine geçsek diye düşünmeyecektik. “”Çok konuşmayın işinize dönüp bakın, bir daha da yerli yersiz baş kaldırmayın…”” denerek ulusal onurumuz zedelenmeyecekti.
Keşke başımızdakiler daha sorumlu olsaydı, ya da keşke biz sorumlu insanları başa geçirseydik. “”Ben oy vermiyorum arkadaş. Verecek adam mı var?”” diye efeler gibi dolaşmasaydık.
Keşke sosyal adalet olsaydı, ama bu adaletin kurulmasında ben aktif görev alsaydım. Keşke demeden önce, bir ömre sığmayacak servetleri kimlerin nasıl ve nereden yaptıklarını görebilseydim, aklımın yatmadığı şeye itiraz edebilseydim.
Keşke çocuklar tacize uğramasaydı. Doğru, keşke çoğumuz cebimizi dolduracağımıza biraz sosyal sorumlulukla gönlümüzü doldursaydık
Keşke kadınlar dayak yemeseydi. Çok doğru, keşke her kadın doğurduğu erkek evladı tüm kadınlara saygı duyacak, evleneceği kadına sevecen yaklaşabilecek, kendisini tokatla değil sözle ifade edebilen bir kişi olarak yetiştirseydi
Keşke insanlar işsiz kalmasaydı, ne kadar da doğru.. Keşke insan kaynakları koltuklarında oturan pek çok zat-ı muhterem, o konferans senin bu toplantı benim diye dolaşıp birbirini eğlendirip, kendisini önemsemeye çalışırken, sorumluluk örneği gösterseydi de “”Benim bu çorbada tuzum ne olabilir”” deseydi. Ama onlar çorbaya tuz olmayı tercih etti.
Keşke her kademedeki yönetici gölgesinden korkmadan icraat yapabilseydi. Ve keşke, “”Patron yanlış bu yaptıkların almayalım gereksiz adam, doldurmayalım hemşehrilileri, koymayalım lüzumsuz kişi, sahip çıkalım var olana, onları iyileştirelim, bir kişi iki kişilik iş yapsın, çalışanı takdir edelim, çalışmayanı yollayalım”” diyebilselerdi.
Keşke daha iyi bir patronum olsaydı… Doğru, fena mı olurdu. Ehh madem iyi değildi, düzeltmeye çalışsaydın, anlatmaya gayret etseydin. Çocuklarını ve tüm ailesini birer ikişer bir yerlere oturturken, “”Bunlar henüz dayak yemedi, yarın öbür gün bizi fena döver”” deseydin.
SİZİN İÇİN SİZE ÖZEL KEŞKELER
Diyelim siz şu keşkelerden kurtulamıyorsunuz. Anlaşıldı. Kurtulamayacaksınız da.
Ah keşke sizi kurtarabilsem. (Bu bir şakaydı)
Olmadı, en iyisi ben size yeni keşkeler verebilirim. Eskileri atın, yenilerini alın. Şimdi bu keşkeler çok moda:
Keşke ben sorumlu bir vatandaş olsam
Keşke ben eğriyle doğruyu ayırsam
Keşke ben sürüden ayrılabilecek cesareti bulsam
Keşke ben “”Hayır”” demesini bilsem
Keşke ben kaderimi başkasına teslim etmesem.
Keşke ben geçmişi anımsayabilsem.
Keşke ben geçmişten ders alsam.
Keşke ben kendimi eğitebilsem.
Keşke ben yanlışlara dur diyebilsem
Keşke ben kendimi sevsem, keşke ben herkesi sevsem…
Keşke ben de sevilecek biri olsam.
Ne dersiniz çok mu zor?
KEŞKENE BAŞLAYACAĞIM ŞİMDİ
Keşkeyi hayatımdan atıyoruuummm ve attım!
Keşke yok. Keşke diyecek yer kalmadı.
Duvara tostladık tostlayacağız.. Palavra bunlar.
Bir el bizi kaldırıp kaldırıp duvara çarpıyor. Halı gibi dövüyorlar.
Yüz göz mosmor… Hala keşke edebiyatı.
Canın çıksın!
Keşke çıksa, çıkmıyor.
Her keşke, vicdan azabının üzerine konulmuş bir kilogramlık ekstra ağırlık. Ben artık taşımak istemiyorum bu ağırlığı. Omuzlarım çöktü. Dizlerim titriyor. Gözlerim buğulu. Yüzüm renksiz.
Yeterrrrrrrrrrrrrrr!
Güzel değilsem, ne gam, İçim güzel olsun, işim güzel olsun, ben top yekun güzel insan olayım. Ben kendimi güzel hissediyorum.
Yeterli param yoksa, daha fazla çalışırım, daha akıllı çalışırım, ya da daha akıllı harcarım.
Bu hükümeti istemiyorsam, oyumu vermemezlik etmem ama bana hizmet edecek olanı bulurum.
İşmi beğenmiyorsam, yöneticimi küçümsüyorsam, yenisini ararım.
İşimden kovuluyorsam, çaresine bakarım. Kendimi geliştiririm, yeni işler bulmaya çalışırım.
Sanki birileri elimi tutuyor. Yok böyle bir şey.
Bu benim hayatım.
Biliyorum, pek çoğunuzun içi şu sıralar kan ağlıyor, pek çoğunuz şaşkın, iki yakanız bir araya gelmiyor. Pek çoğunuz kızgın. Pek çoğunuz kırgın. Pek çoğunuz çaresiz. Ben bunların hepsini biliyorum. Unutmayın ben de bu topraklarda yaşıyorum. Sizin yaşadıklarınızın benzerleri merak etmeyin bana da nasip oluyor.
Keşke olmasaydı!
Sizce böyle mi bitirmeliyim bu yazıyı?
Hayır.
Olan olmuş. Kalk ve silkelen. İstersen yapabilirsin. Sen istersen seni beğenirler. Sen istersen işin olacak!
Ekrana öyle bakma. Yüzündeki alaycı gülümsemeyi de hemen sil. Beğenmiyorsan buraya kadar okumasaydın.
Ama bu bir palavra değil, arkadaşım. Önümüzde iki seçenek var. Senin de benim de. Ya oturup ağlayalım ve birbirimize keşke diyelim. Senin keşken mi iyi, benimkisi mi diye yarışalım. Ya da bırakalım daha fazla zaman kaybetmeyi haydi yola koyulalım. Ve biliyor musun, keşke şimdi “”Keşke şu ana kadar zaman yitirmeseydik”” demeseydin. İtiraf ediyorum bu kez ben de dedim.
Keşkesiz günlere.

“;”20010712″;20;2
199;”Offff Çok Sıkıldım.”;””;”Farkında mısınız sürekli şikayet ediyorsunuz?..
Yapacak daha iyi bir şey bulamadığınız için mi eleştiriyorsunuz? Yoksa, anneniz sizi böyle mi doğurdu? Çocuğun hamuruna bir tatlı kaşığı eleştiri, iki ölçek mutsuzluk otu, üç su bardağı sevgisizlik unu katayım mı dedi?…
Haydi hep birlikte söyleyelim, eller havaya;
“”Beni anam mutsuz olmam için doğurdu… hamurumu şikayetle yoğurdu…”””;”

Farkında mısınız sürekli şikayet ediyorsunuz?.. Yapacak daha iyi bir şey bulamadığınız için mi eleştiriyorsunuz? Yoksa, anneniz sizi böyle mi doğurdu? Çocuğun hamuruna bir tatlı kaşığı eleştiri, iki ölçek mutsuzluk otu, üç su bardağı sevgisizlik unu katayım mı dedi?… Haydi hep birlikte söyleyelim, eller havaya; “”Beni anam mutsuz olmam için doğurdu… hamurumu şikayetle yoğurdu…””

Farkında mısınız sürekli şikayet ediyorsunuz?.. Yapacak daha iyi bir şey bulamadığınız için mi eleştiriyorsunuz? Yoksa, anneniz sizi böyle mi doğurdu? Çocuğun hamuruna bir tatlı kaşığı eleştiri, iki ölçek mutsuzluk otu, üç su bardağı sevgisizlik unu katayım mı dedi?… Haydi hep birlikte söyleyelim, eller havaya; “”Beni anam mutsuz olmam için doğurdu… hamurumu şikayetle yoğurdu…””

Ve bilmem farkında mısınız… Ben şu anda yine şikayet ediyorum.
Şikayet ediyorum…. Sizden… kendimden… Türk halkından… Yazının sonuna kadar da şikayet edeceğim, eleştireceğim, mutsuz olacağım, mutsuz edeceğim.

BMW GİBİYİM

İtiraf ediyorum kendim de dahil olmak üzere herkesten sıkıldım.
Sabah kalk şikayet et, akşam yatana kadar. Televizyonu aç mutsuzluk! Arkadaşınla iki çift laf etmeye çalış, kalkıp seni eleştirsin. Nedir bu?
Şaşkınlıktan küçük dilinizi yutacaksınız. Yutmadan önce okumanızı istediklerim var:
Şikayet edenlere BMW diyorlarmış.

“”Bir yaşıma daha girdim”” der gibisiniz. Gerek yok. BMW olmak da fena olmayabilir hani. Tabii gönlünüzden hangi marka geçiyor bilemem ama, ben beğenmişimdir BMW’leri…. Böyle bir ruh halinde olmak beni çok mutsuz etmeyecek galiba.
Ama nasıl olur, mutsuz olmam gerek mi yor mu?
Neyse dert etmeyin ben mutluluğumdan mutsuz olmasını bilecek kadar profesyonelim.
Üstelik ben bir Türküm.

BITCHING, MOANING, WHINNING

Dünyanın en prestijli okullarından Harvard Business School’ da çalışan iki araştırmacı, yememiş içmemiş bir araştırma hazırlamışlar. Üstelik üzerinde 15 yıldır çalışıyorlarmış. Zavallılar tam 650 firma üzerinde yoğunlaşmışlar. Sonunda çalışmalarını bir kitap haline getirmişler: “”How the way we talk can change the way we work: seven languages for transformation”” (Jossey-Bass,2000)
Süper değil mi.
Ben, millet vekillerimiz tatilden dönene kadar hepsine yetecek kadar kitabı ithal etmeyi düşünüyorum. Ehh tabii hamama giren terler. Biraz masraf olacak. Ama değer diye düşünüyorum. Çünkü hepsi BMW durumunda. Yok yok bizimkiler olsa olsa Dodge kamyon olurdu.
Efendim BMW, bitching, moaning ve whining anlamına geliyor. Bu üç kelimenin baş harflerinden türetilmiş yeni bir ifade. Bahse girerim çok moda olacak. Göreceksiniz. Bizimkiler kısaltılmışını daha çok sevecek. BMW marka arabaları çağrıştırması heveslendirecek onları.
Bitching, birisi ya da herhangi bir şey hakkında sürekli kaba sayılacak yargı ve tanımlamalarda bulunmak demek.
Moaning, acı ifade eden bir tür ses, bir nida;
Whinning de biraz öyle… Sürekli şikayet etmek ya da tatminsiz olduğunu göstermek için çıkardığımız uzun uzun garip sesler.
BMW gibi olmak, bana kalırsa BMW motorundan çıkan seslere daha fazla benziyor.

DAĞ FARE DOĞURMUŞ

Bu zavallı iki araştırmacı yıllarca çalışmışlar. Ne diye… Hepimizi BMW’ye benzetmek için. Bazı insanların kazandıkları parayı hak etmediklerini düşünüyorum. Bana gelmiş olsalardı, 15 yıl almazdı bu çalışma. 15 günde bitirirdim işlerini. Daha iyi bir araba markası bulabilir, çıkan sesleri tarif edecek daha yaratıcı benzetmeler türetebilirdim. Kaldı ki, sürekli eleştiren ve şikayet eden bir insan olarak literatüre daha büyük katkılarım olacağından da şüphe duymuyorum.
Haydi, diyelim ki, bu araştırmayı benim ya da bir başka değerli Türkün yapmasını istemediler. O zaman kendileri bir zahmet Türkiye’ye gelebilirlerdi. Ben 15 günde yapabileceğimi iddia ediyorum. Onların bu işin altından bu kadar zamanda kalkamayacakları açık. Hadi vereyim 1,5 yıl. Ama daha fazlası olmaz!
Yazık olmuş. Dağ fare doğurmuş.
Üstelik benim şu anda yaptığım gibi bir de küçümseme ekleyememişler çalışmalarına. Benim literatüre katkım en başta bu olurdu. Şikayet et, eleştir olmadı küçümse!
Bunlar bir şey bilmiyor. Benimkisi artık BMW mi olurdu yoksa Mercedes mi bilmiyorum. Hep iddia ederim, biz ne yaparsak yapalım daha iyi yapar, malzemenin en iyisini ve fazlasını koyarız içine ki, yemesine doyulmasın diye.
Acının en büyüğü, şikayetin en fazlası, eleştirinin en kuvvetlisi, seslerin en cırtlağı, dayağın en ağırı…

İÇİNDEKİ CÜCE

Geçen gün gazetede okudum. Güzide gazetelerimizin hepsinde vardı. Söyleyen nasıl da hepsine aynı sözü söylemiş merak ettim. Açıklamasını yaparken Anadolu Ajansı’nı çağırmış belli. Aynı kelimelerle ifade edemezsem affedin.
Bir sanatçı diğer bir sanatçı için şunları söyler: “”Aslında o büyük bir sanatçı ama içinde bir cüce var. Bütün kötülükleri, ona, o cüce yaptırıyor. Aslında ben onu hala çok seviyorum. Benimle film çevirmezse o kaybeder.””
Bakın bunu eleştiremeyeceğim. Hakkını vermek gerek bazı şeylerin. Bu bir eleştiri şaheseri. Çamur atma klasiği. Bir sanat.
Sözler Sinan Çetin’e ait, eleştiri Okan Bayülgen’e gidiyor.
Ne ince bir espiri, ne ince bir eleştiri değil mi. Aslında hakkında konuştuğu kişi fiziki olarak neredeyse söylediği kadar küçük. Biz onun bu sözlerini okurken, en azından o an için bu “”cüce”” den ne kadar nefret ettiğini bal gibi biliyoruz. Bir de “”seviyorum keratayı”” diyor. Pehhhh!….. Güleyim bari. Verseler eline bir kaşık suda boğacak. Çünkü cüce ona “”yalaka”” demiş. (Türk Dil Kurumu sözlüğünde bu sözcüğü bulamadım.)

DERVİŞ, LAND ROVER

BMW’ler yalnız İstanbul sokaklarında dolaşmıyor. Ankara da BMW’lerin sık görüldüğü bir kent.
Bir başka örnekle anlatayım.

Kemal Derviş, vatanına döndüğünden bu yana elinden geleni yapıp BMW’ye binmiyor. Artık siz bunu, dolmuşa binmediği şeklinde mi yorumlarsınız bilemeyeceğim. Bu kısmı da size ait olsun.
Bana göre, Derviş, şu sıralar Land Rover sanıyor kendisini. Zor ve engebeli arazide yol alıyor. Ama Derviş’le çalışmak zorunda kalan herkes BMW. Eski arkadaşları ya da meslektaşları bile.

İçin için onun yerinde olmayı da nasıl istiyorlar. Geçen gün bir tanesi şöyle demiş. “”Derviş de bu İMF kartını çok oynuyor haa!. Uyarıyorum. Zamanında biz de yaptık ama bu kadarı fazla. Birden dönüverir ne olduğunu anlamazsın bak!””
Şunu söylemek istiyor: “”Ben de bu yollardan geçtim. En az senin kadar önemliyim. Sana hatalarını söyleyeyim. Sen bana danış, beni önemse. Ben de bundan rant sağlayayım…””
Zaten sağlıyor! Derviş’i ağzına sakız etmese gazeteye çıkma şansı olmadığını zaten biliyor.
Koyun can derdinde kasap et…
Size, BMW halinde dolaşan büyüklerimizden bir örnek; “”Ben her şeyi yaptım. Ne yaptıysam vatanım için yaptım, millletim içim yaptım. Çok çalıştım. Kimse benim için bir şey söyleyemez. Ben ne gerekiyorsa yaptım.””
Tercümesi şu. Telekom’u sattırmadım.
Memleket onun ya… Biz burada misafiriz. Birileri nedense başkalarından daha fazla çalışıyor, daha fazla seviyor ve sahipleniyor. Siz de kazara sevecek olsanız, gözlerinizi oyuyor.
Bu sevecen BMW büyüğümüze bağlı bir genel müdür var. Memleket bu adam genel müdür olacak diye acı çekti ve çekiyor. İMF Türkiye’yle masaya oturmayı reddedip yeri göğü inletince, kendisinin bu koltuğa oturmasını istemediklerini idrak ederek demiş ki, “”Bakanım, siz isteyin gideyim, sorun bensem eğer, istifa mektubum hazır.””
Gelen yanıt şöyle: “”Dur hele biraz bekle.””
Dur hele biraz bekle demek, Gün ola harman ola; Gün doğmadan neler doğar; Burası Türkiye…. demek.

BEN DE BMW’YİM

BMW olmak demek insanın kendisinden şikayet edemeyeceği anlamına gelmiyor. Geçen gün, yaz sonunda bebeği olacak bir arkadaşımla birlikteydim. Ona çok iyi göründüğünü söyledim. Gözlerin kocaman kocaman açıp, bana; “”Senden bunları duymak ne güzel, mucize!”” demez mi. Hamile olmasa evire çevire döv. Ben hemen atılıp açıklama yaptım. Ama gerçekten iyisin. Hamileliğinin ilk aylarında çok kilo almıştın. Onun için öyle kötü şeyler söyledim. (Çok şişmanladın, ne bu halin, kaç kiloyla doğuma gideceksin, bu kiloları nasıl vereceksin…) Söylediklerimin hepsi senin iyiliğin içindi…
Arkadaşım baktı yapacak hiçbir şey yok. Bana onu düşündüğüm ve onu eleştirdiğim için teşekkür etti.
Zavallı ne yapsın?… Biraz daha aynı konu üzerinde konuşmaya devam etsek, belki engel olamayıp BMW’nin gazını kökleyeceğimi biliyor.
Ben bir Türküm. Hiçbir şeyden memnun olmayacaksın. Hep şikayet edeceksin. Gülmek istesen de gülmeyeceksin. Ağzının kenarları yukarı doğru dönmeyecek. Döneni döveceksin. Sabah kalkacak,””Nedir bu memleketin hali?!”” diyeceksin. Başımıza gelenlerin hepsinin sorumluluğunu bir başkasına yükleyeceksin. Çaresizlik içinde kıvranacaksın. Başkalarını da kıvrandırıp duracaksın. Ne olursa olsun yüzüne tebessüm koymayacaksın.
Sen böyle daha güzelsin.

GÜLMEYEN TEŞEKKÜR EDEMEZ

Beğenmek ve sevmek bizim için yabancı duygular. Teşekkür edemez, ne kadar güzelsin diyemeyiz. İşinde başarılı olduğunu söyleyemez, neden bunu böyle yapmadın diye kükreriz. Gel sana daha iyisini göstereyim diyen olmaz, neden yapmadın ya da düşünmedin diye başının etini yeriz.
Anne baba ve çocuk ilişkisine bir de öğretmen boyutunu ekleyin. Bu noktada hayal gücünüzü çalıştırın. Geçmiş çocukluğunuzdan da yola çıkabilirsiniz. Kendi çocuğunuza yaptıklarınızı düşünmek de yeterli olabilir. Bugün BMW gibi dolaşmanızın nedeni belki de çocukluğunuzda yatıyor.
Ödevinizi yaptınız, daha iyi yapmadığınız için eleştirildiniz; okula gittiniz, hevesle gitmediğiniz için eleştirildiniz; oyun oynadınız uslu oturmadığınız için eleştirildiniz; soru sordunuz abuk subuk konuştuğunuz için eleştirildiniz; üstünüzü kirlettiniz temiz olmadığınız için topa tutuldunuz.
Büyüdünüz, sizden daha kötü şartlarda büyüyen bir müdüre düştünüz. Size güler yüz göstermemek için elinden geleni yaptığını düşünüp anlam veremiyorsunuz. Bilmediğiniz bir şey var. O, bunu bir tek size değil, herkese yapıyor.
Pardon, bilmediğiniz iki şey var: diğeri de yakında siz de aynısını yapıyor olacaksınız.
Aranızda söylediklerime inanmayan varsa. Bir dakikalığına bırakın okumayı kaldırın kafanızı iş yerindeyseniz. Hemen insanların suratına bakın. Görebileceğiniz bir yerdeyse müdürünüzün suratına bir kere daha bakın.
Bakın canım… Bir şey olmaz.
Acı içindeler. Dünyanın tüm sorunları onların üzerinde. Gülmek de ne? Bu nasıl büyük bir keder.
Gülmeyen adam teşekkür de edemez. Gülmeyen adam””aferin”” diyemez. Gülmeyen adam, “”tebrik ederim”” diyemez.

GÖZÜNÜN İÇİNE BAKSANA

Harvard’lı araştırmacıların kitabından birkaç gözlem ve ipucu ileteceğim. Çalışanların çoğu iş yerlerinde üstlerinden ya da arkadaşlarından övgü almadıklarını söylüyorlarmış. Diğer bir ifadeyle çalışan insanlar övgü konusunda çok cimriymiş.
Ama insanlar övgü olsun torba dolsun diye söylenen sözlerden de hiç hoşlanmıyormuş. Yani eğer birilerini övecekseniz, ne dediğinizi bileceksiniz. Söylediğinizi gerçekten düşünüp tartacaksınız. Öveceğim diye abartmayacaksınız.
Översem karizmam gider diye, görevi üçüncü şahıslara delege etmeyeceksiniz. Birisi hakkındaki “”iyi”” fikirlerinizi, kendisine söylemeyip, bir başkası aracılığıyla iletecekseniz, hiç iletmeyin daha iyi.
Eleştiriden en fazla nasibini alanlar yazarlar ve sinema sanatçılarıymış. Bunların arasında en fazla eleştirilenler ise örneğin en pahalı filmi çekenler, en pahalı kitabı yazanlarmış. Her neyse ürettiğiniz, ne kadar çok beklenti yaratır ise, eleştirilme şansı o kadar yüksek olurmuş.

SEÇ SEÇ AL, HEPSİ ELEŞTİRİ BUNLARIN

İnsanların eleştirileri konusunda yapılmış gözlemler bu eleştirileri birkaç değişik grupta topluyor. Bir şeyi ya da ürünü ya da bir kişiyi eleştirirken soyut kavramlar kullanırmışız. Örneğin hayatımda gördüğüm en kötü… Ne kadar kötü, ne kadar iğrenç, ne kadar fena belli değil. Ölçülemiyor ama çok çok…
Bir başka eleştiri türü… Bir ürünü kötülerken onu üreteni de mutlaka konuya dahil etmek için çaba sarfedermişiz. Bilinen bilinmeyen konuları yamarmışız.
Eleştirmek istediğimiz kişinin bu işi niye yaptığını küçümsemek için de elimizden geleni ardımıza koymazmışız: “” O zaten bu işi para için yapıyor. O zaten falancaya benzemek istiyor.””
Bir başka yaygın eleştiri türü de, bizimle hemfikir olmayanları eleştirmek.
Örneğin; bu yazdıklarımı beğenmiyorsanız, siz zaten hiçbir şeyden anlamıyorsunuz..
Bana göre en çarpıcı eleştiri türü ise, bir yandan kötülerken, bir yandan da tehdit etmek. Bunu herkese söyleyeceğim cümlesini olumsuz fikirlerinizin hemen arkasına ilave ederseniz, daha etkili oluyormuş.
Ohhh çok rahatladım.

“;”20010705″;15;2
200;”Türkiye’yi Şikayet Etmeye Karar Verdim”;””;”Bugün sizlere bir sürü fotoğraf göstereceğim. Geçen gün her yeri alt üst ettim. Buldum sonunda. Albümleri çıkardım ortaya. Aman Allahım o ne çok fotoğraf öyle. Hepsi de usta bir elden çıkmış. Kadrajlar iyi. Netlik süper. Ben çeksem, beğenmeyip burun kıvıracaksınız, ama önlemimi aldım. Türk insanının cepheden, profilden, otururken, ayakta, konuşurken, yemek yerken usta bir el tarafından çekilmiş binlerce kare fotoğrafı… Fotoğrafları okutacağım (!) size… İnanmıyorsanız eğer, beni izlemeye devam edin.”;”

Bugün sizlere bir sürü fotoğraf göstereceğim. Geçen gün her yeri alt üst ettim. Buldum sonunda. Albümleri çıkardım ortaya. Aman Allahım o ne çok fotoğraf öyle. Hepsi de usta bir elden çıkmış. Kadrajlar iyi. Netlik süper. Ben çeksem, beğenmeyip burun kıvıracaksınız, ama önlemimi aldım. Türk insanının cepheden, profilden, otururken, ayakta, konuşurken, yemek yerken usta bir el tarafından çekilmiş binlerce kare fotoğrafı… Fotoğrafları okutacağım (!) size… İnanmıyorsanız eğer, beni izlemeye devam edin.

Bugün sizlere bir sürü fotoğraf göstereceğim. Geçen gün her yeri alt üst ettim. Buldum sonunda. Albümleri çıkardım ortaya. Aman Allahım o ne çok fotoğraf öyle. Hepsi de usta bir elden çıkmış. Kadrajlar iyi. Netlik süper. Ben çeksem, beğenmeyip burun kıvıracaksınız, ama önlemimi aldım.
Türk insanının cepheden, profilden, otururken, ayakta, konuşurken, yemek yerken usta bir el tarafından çekilmiş binlerce kare fotoğrafı…
Aşağıda bu birbirinden ilginç resim karelerini okuyacaksınız(!) Kiminiz gülecek, kiminiz de ağlayacaksınız.
Yine neler dolaşıyor şu hınzır kafamda. Engel olamıyorum ne yapayım…
İnanın kafamda dolaşanlar, çok masumane…
Haydi başlayalım…
Hepimizin bildiği gibi Türkiye’nin önündeki hedefler, yapılması gerekenler ve eksikler, kısacası yakın gelecek, “”Kalkınma Planları””yla şekilleniyor. Bunların sonuncusu, Sekizinci Kalkınma Planı’ydı. Yayınlandığı zaman çok ses getirmişti, pek çok yayın organında tartışıldı. Tartışıldı tartışılmasına da nedense içindeki rakamlardı merak konusu. Kimse insan boyutuyla ilgilenmedi.
Sanırsınız ki, bizler, bu memlekette insan üstüyüz.
Sekizci Beş Yıllık Kalkınma Planı çerçevesinde oluşturulan bir Özel İhtisas Komisyonu var. Bu komisyon çok değerli bir rapor hazırladı. Rapor kitap haline getirilerek basıldı: “”Nitelikli İnsan Gücü, Meslek Standartları Düzeni ve Sosyal Sermaye Birikimi””. Başlığına baktığınızda, “”Bununla üç beş kişi ilgilenir, taş çatlasa 10 kişi zahmet edip okur”” diyebilirsiniz. Hatta açıkça itiraf etmeseniz de, “”Ben almayayım teşekkür ederim”” dediğinizi duyar gibiyim.
Üç beş kişiden biri de ben olayım istedim. Sizleri de cebren ve hile ile yanıma çekmeye karar verdim.
İşte bütün hınzırlık burada.
Sakın başlığa aldanıp, beni de burada terk edip gitmeyin. İnanın okumamazlık edilecek bir rapor değil bu. İçinde kan var, gözyaşı var aşk ve ızdırap var. Gelecek ve geçmiş var. Güzel günler bizimdir var…
Tabii nereden baktığınız her zaman olduğu gibi bu durumda da çok önemli.
Ben rapora bayıldım. Daha rahat okuyabilmeniz için ufak tefek düzenlemeler yaptım. Bütün bir kitabı sizin için özetledim. Nedense raporları anlaşılmasın diye uzun uzun cümleler kurarak yazıyorlar. Her satırda “”Tamam bu kadar yeter artık bırakıyorum”” diyorsunuz içinizden.
Ben sizin için tüm engelleri ortadan kaldırdığıma göre sabredip okuyacaksınız. Alt tarafı birkaç dakikanızı alacak. Ve size garanti ediyorum, çok zevk (?) alacaksınız.
Sonuna geldiğinizde kafanızda soru işaretleri olacağından eminim.
Benim kafamdan geçen bir kaçını hemen sizinle paylaşayım:

“”Düşünüyorum da, biz millet olarak her şeyi biliyor, çok da güzel konuşuyoruz , hatta atarken bile mangalda kül bırakmıyoruz. Neden bu bildiklerimizi uygulamıyoruz? “”
“”Yazıyoruz çiziyoruz ama… Merak ediyorum, neden yazdıklarımızı yaşamıyor, düşüncelerimizden bir hayat kurmuyoruz?…””
Bakalım aynı sorular sizin de beyninizin içini yiyecek mi. Varsa öneriniz lütfen yazın. Bu sütun, yalnızca benim değil, biliyorsunuz sizin…

Buradan Sonrası Rapordan

…Türkiye, istihdam dünyasının istek ve ihtiyaçlarına duyarlı bir eğitim öğretim sistemi kurmak konusunda başarısız odu. Araştırma geliştirme çalışmalarına gerekli önem ve ağırlığı vermedi. Çalışan ve işsiz kesimin istihdam şansını piyasa koşullarına bağlı olarak yükseltme, yaşam boyu eğitimi insan kaynakları planlama ve yetiştirme sisteminin bir parçası haline getirmek gibi konularda rekabet etmekte olduğu ülkelerin çok gerisinde kaldı. Türkiye’de istihdamda olan nüfusun yaklaşık yüzde 70’i ve işsizlerin yaklaşık yarısı ilkokul veya altı eğitim düzeyine sahip…

…Ülkemizde nüfusun üretime katılım oranı yüzde 33 dolayında. Bu oran gelişmiş ülkelerde yüzde 45’lerde. Ülkemizde üretime katılım oranının düşük olmasının temelinde yatan en önemli faktör, üretime katılmayan ve nüfus artış hızına paralel olarak artan 0-14 yaş grubu. Nüfusun büyük kısmının böyle genç olması, güçlü bir ekonomi için büyük avantaj olarak değerlendirilebilir. Ancak Türkiye gibi istihdam olanakları sınırlı olan bir ülkede bu durum büyük bir dezavantaj oluşturuyor…

…İşsizliğin had safhada olduğu dünyada artık ülkeler ulusal gelirlerinin büyük bir kısmını yeni istihdam olanakları yaratmak amacıyla kullanıyorlar. Avrupa Birliği (AB) son beş yıllık bütçesinin yüzde 10’nu istihdamı geliştirme çalışmalarına ayırdı…

…İşsizler kadar halen bir iş yerinde istihdam edilenler de ciddi nitelik sorunu yaşıyor. Bu anlamda dezavantajlı kesimler olarak sayılan kadınlar, özürlüler ve eski hükümlüler istihdam yapısı içinde daha da büyük bir sorunla karşı karşıya. Avrupa’daki toplam işgücü 2030 yılına kadar yüzde 5 civarında artacak. Bu bütünün bir parçası olan Türkiye’de aynı dönemde işgücü artışının yüzde 68 olacağı tahmin ediliyor. AB üyesi ülkelerde meydana gelecek bu işgücü açığının üye ülkeler tarafından karşılanması mümkün görülmüyor. İyi yetiştirilmiş insan kaynağımız, Türkiye’nin rekabet gücünü artırabilir. Böylece AB’nin yarattığı katma değerden daha fazla pay alabilmemiz mümkün olabilecek…
…Avrupa Toplulukları İstatistik Bürosu (Eurostat) tarafından 1997 yılında yapılan ve yayınlanan bir araştırmaya göre, Avrupa’da toplam istihdamın yüzde 65,6’sı hizmetler sektöründe yer alıyor. Hizmetler sektöründe istihdamın en düşük düzeyde gerçekleştiği ülkeler Portekiz yüzde 55.7 ve Yunanistan yüzde 57.7. İngiltere İsveç, Hollanda ve Lüksemburg da ise bu oran yüzde 70’in üzerindedir.
AB çapında çalışanların yalnızca yüzde 5’lik bölümü tarımda istihdam edilmektedir…

…Türkiye’de işsizlik daha çok kentlerde yoğunlaşıyor (yüzde 11.7). İlk kez iş arayanların oranı yüzde 38.55; işini kaybedenler bir sonraki sırada yer alıyorlar (yüzde 35.37); işini kaybedenlerin yarısından fazlasını geçici işlerde çalışanlar oluşturuyor; işini kaybedenler genelde imalat sanayiinde çalışıyor (Yüzde 31.21). İşsiz kalmanın başka bir nedeni olarak işten ayrılma, gelir yetersizliği, işten memnun olmama, emeklilik gibi nedenler ortaya çıkıyor (Yüzde 17.22). Türkiye’de ekonomik faaliyet kolları arasında en çok işsizlik, sırasıyla imalat sanayii (yüzde 18.78), toptan ve perakende ticaret, lokanta ve oteller (yüzde 11.96), inşaat ve bayındırlık (yüzde 10.75)ve toplum hizmetlerinde (yüzde 8.26) görülüyor…

…Gerek işsizlik ve gerekse işgücü piyasasına ilişkin istatistik veri toplama çalışmalarında bilgi toplama kriterlerini açık net ve güncel olması büyük önem taşıyor. Ülkemizde sektör analizine dayalı bir meslek sınıflama sistemi yapılabilmiş değil. Türk Meslekler Sözlüğü önemli bir doküman olmakla birlikte güncelliğini yitirmiş durumda. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından hazırlanan ISCO-88 Uluslar arası Standart Meslek Sınıflama sistemi ile paralellik taşımıyor. Bütün bunlar iki önemli sonucu beraberinde getiriyor. Birincisi güncel meslek haritamız yok ve derlenen bilgiler yanlış yorumlanabiliyor; ikincisi, derlenen bilgiler uluslararası sistemler ile karşılaştırmaya imkan vermiyor…

…Türkiye, tüm çabalara rağmen, 25 ve daha yukarı yaş grubunun ortalama öğrenim süresini ancak üç buçuk dört yıla çıkarabildi. Bu süre gelişmiş ülke ortalamasının altında. Türkiye’nin eğitimde ihmali olduğu söylenebilir. Çünkü ekonomik olarak Türkiye’nin gerisinde olan bir çok ülkenin eğitim göstergeleri Türkiye’ye göre daha iyi düzeyde…

…İçinde bulunduğumuz koşullarda en önemli sorunlardan biri işsizlik. İş piyasasından bağımsız planlanan ve uygulanan eğitim politikası sonucunda “”diplomalı işsiz”” sayısının hızla arttığını görüyoruz. İşsizlik sorununu tek başına ele alıp çözmek mümkün değil. Bunun öncelikle nüfus planlaması, eğitim planlaması ve işgücü planlamasının yapılması gerekiyor. Bu çerçevede gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de “”Meslek Danışmanlığı hizmetlerinin yaygınlaştırılması şart…

…Ülkemizde işsiz kesimin büyük bölümünü mesleksiz veya mesleğini sevmeyen bireyler oluşturuyor. Tümüyle rastlantı sonucu meslek seçen kişiler, çoğu zaman sevmedikleri veya benimsemedikleri bir eğitim kurumunda eğitiliyor, kimi zaman yeteneklerinin altında, kimi zaman çok üzerinde olan meslekleri icra etmek durumunda kalıyorlar…

Virgülüne Dokunmadım

Hani derler ya… “”Virgülüne dokunmadım”” diye. Ben yalnızca uzun cümlelerin arasına birer nokta serpiştirip, resmi dili sadeleştirdim. İfade kayıpları olmamasına özen gösterdim.
Yukarıdakileri ben söylemiyorum. Onlar, yani bizi yönetenler söylüyor. “”O zaman…”” diyecek oluyorsunuz, “”Neden bütün bunlar yaşanıyor?””
Yok mu bunun bir çaresi. Doğrusunu isterseniz raporun sonu öneri ve yapılması gerekenlere ayrılmış. Hatta çıkarılması gereken yasalar birbir sayılmış. Anladığım kadarıyla bu raporu hazırlayanları dinleyen yok. Bizi dinleyen hiç yok.
Ben bir süredir bu konunun üzerinde düşünüyorum.
İstihdam konusunda Türkiye’yi IMF’ye mi şikayet etmeli?… Bu hınzır fikir her gün biraz daha fazla aklıma yatıyor. Siz ne dersiniz?… Düşünsenize, nasıl olsa , onlar söyleyince oluyor. “”Üç vakte kadar şu şu şu yasaları çıkarın! Yoksa, pamuk elim cebime girmez”” diyorlar. Yasalar çıkıyor, düzenlemeler yapılıyor.
Ben, IMF, olmadı Dünya Bankası, daha olmazsa George W. Bush’a çıkmaya karar verdim.

“;”20010628″;18;2
201;”Eskiyi Yeniden Keşfetmek”;””;”Bugün size yaşanmaya devam eden bir olayı aktaracağım. Bir öykü okuduğunuzu sanacaksınız. Biraz öyle. Önemli bir farkı var, gerçek hayatta geçiyor ve halen binlerce insanın hayatını etkiliyor. Hikayede bir asıl oğlan, bir de asıl kız var. Amerikalı bunlar. Aslında onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine diyeceğiz ama olmuyor. Birlerinin bu evliliğe itirazı var.”;”

Bugün size yaşanmaya devam eden bir olayı aktaracağım. Bir öykü okuduğunuzu sanacaksınız. Biraz öyle. Önemli bir farkı var, gerçek hayatta geçiyor ve halen binlerce insanın hayatını etkiliyor. Hikayede bir asıl oğlan, bir de asıl kız var. Amerikalı bunlar. Aslında onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine diyeceğiz ama olmuyor. Birlerinin bu evliliğe itirazı var.

Genellikle hep kendimizle ilgilenir, dikkatimizi yakın çevremizden bile kıskanırız. Bunun belli başlı nedenleri var tabii. Birincisi, dertlerimiz o kadar büyük ki, başka bir yere bakacak durumumuz yok… Bir diğeri, genel olarak bilgimiz sınırlı. Hep aynı konular içinde kalabiliyoruz.

Neyse lafı eveleyip gevelemeye gerek yok. Biz kafamızı kuma gömüyoruz. Zaten bunu da biliyoruz.

Bu arada dünya dönmeye devam ediyor. Birbirinden ilginç gelişmeler yaşanıyor. Meşguliyet ve umursamazlık içinde gelişmeleri kaynatıveriyoruz.
Bugün size yaşanmaya devam eden bir olayı aktaracağım. Bir öykü okuduğunuzu sanacaksınız. Biraz öyle. Önemli bir farkı var, gerçek hayatta geçiyor ve halen binlerce insanın hayatını etkiliyor.

Hikayede bir asıl oğlan, bir de asıl kız var. Amerikalı bunlar. Aslında onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine diyeceğiz ama olmuyor. Birlerinin bu evliliğe itirazı var.
Bizim asıl çocukların adları şöyle, General Electric (yakın arkadaşları ona GE diyor) ve Honeywell.

İsimlere bakarak siz bu iki aileyi tanımadığınızı söyleyebilirsiniz. Çünkü sizin tüm tanıdıklar çocuklarının düğününü beş yıldızlı otellerde yapıyorlar. Masaları binlerce gülle donatıyorlar. Alkolsüz tropik içkiler ya da alkollü değişik içkiler su gibi akıyor. Havai fişekler yeri göğü aydınlatıyor.

Bu düğünde böyle şeyler olmadı. Ama yeri göğü inletmeyi başardı. Aslında düğün var ama resmi nikah yok. Durum biraz karışık.

Modern zamanlar…

Çevremizde olup bitenden yalnızca biri bu. Artık pencereyi aralayıp dışarı bakmanın zamanı geldi. Kim ne diyor, nereye gidiyor.

Bu kez farklı bir yöntem kullanmaya karar verdim. Hatta biraz oyun oynamak fena olmaz diye düşündüm. Pencereyi açalım açmasına da. Hikayenin geri kalan kısmını anlatırken, “”eski”” ekonomi temsilcilerinden yararlanmaya karar verdim.
“”Eski”” kurtlar, “”yeni”” yollar gösterecekler.

Citibank’ın eski Başkanı Walter Wriston, Ronald Reagan’ın Ekonomi danışmanıydı. Wriston’a göre, bir liderin en büyük hatası, değişimi görememek: “”Kendinizi kapamayın, kafanızı dışarı çıkarıp etrafa bakmayı ihmal etmeyin. Reagan’a danışmanlık yaparken, birbirinden değerli şirket yöneticileriyle tanıştım. Bazılarının en önemli hatası, kendilerini, şirket bilançolarına gömmek oldu.

 Rakamlardan başka bir şey göremiyorlardı. Unutmayın hiçbir grafik sürekli yukarı tırmanmaz. Zor zamanlarda gelirleri bir kenara bırakıp kara bakmak lazım. Nakit, hayattaki en büyük kraldır””.

GE’nin Başkanı Jack Welch garip bir adam. Neden garip… çünkü pek çok sıfatı üzerinde topluyor: En fazla kazanan, en uzun süre ayakta kalan, en başarılı, en acımasız, en zeki, en hızlı, en hırslı, en karizmatik, en… Firması GE, uçak motorlarından televizyonculuğa kadar uzanan geniş bir yelpazede faaliyet gösteriyor. GE ve Welch sık sık dünya basınına malzeme oluyor.

Bu aralar ortalık yine Jack Welch ve GE haberleriyle kaynıyor. Welch, yine ne yaptı etti ortalığı karıştırdı. Yetmedi bu kez ABD ile Avrupa’nın arasına girdi. “”Eski”” ve “”Yeni”” kıtalar kapışmak üzere. Avrupa hop oturup hop kalkıyor, bu evliliğe itirazı olduğunu söylüyor. Birleşmenin Avrupalı firmalara zarar vereceği düşünülüyor.

Konuyu daha iyi anlayabilmek için başa dönelim. Ayrıntılar ilginç.
Bundan bir süre önce, emekli olacağını açıklayan Welch, giderayak bile gazete ve televizyonlara boy boy haber oldu. Welch’in ayrılacağı duyulunca, GE hisselerini borsa değeri düşmeye başladı. Yönetim Kurulu duruma el koydu. “” Adayını seç öyle git”” dedi. Önce adaylar belirlendi, ardından adaylar elendi ve kala kala üç yönetici kaldı.

İnanması zor ama bir firmadaki yönetim değişikliği, adeta bir macera filmi gibi bütün dünya tarafından anında izlendi. Adaylar pek çok ve türlü sınavdan geçti. Geçmişleri, başarı ve başarısızlıkları dergilere ve gazetelere malzeme oldu. Birbirlerine karşı ne tür üstünlükleri olduğu tartışıldı.

Sona doğru heyecan iyice tırmandı. Adaylardan bir tanesi seçildi. Welch’in ayrılış tarihi kesinleşti. Bir süre birlikte çalışıp, sonra koltuğu devretmesine karar verildi.
Huylu huyundan vazgeçmez denir. Aynen böyle. Çünkü kısa bir süre sonra sanki o kadar tantanaya neden olan kendisi değilmiş gibi emekliliğini ertelediğini duyurdu.

Ford ve Chrysler deyince akla gelen efsane yönetici Lee Iacocca, “”Elli yıldır iş dünyasını içindeyim. Ve bir tek şey gördüm. Burada kimse kimseye bedava yemek vermiyor”” diyor. Ve devam ediyor: “”Hiçbir şey bir gecede olmuyor. Duyduğunuz tüm klişeler doğru. Pek çok genç gerçekleri en zor şekliyle öğrenmek zorunda kalıyor. İlk düşüşte siz de düşmeyin. Grafik aşağı doğru kayınca, “”Ben burada ne yapmalıyım”” diye kendinize sorun”” demekten kendisini alamıyor.

Kız tarafı elektronikle uğraşıyor. Cüssesi de cüzdanı da iyi. Etine buduna… Benim anladığım kadarıyla bir de feminist. Bu başından geçecek ilk evlilik değil. Bir önceki de en az bu kadar ilginç. Neden diyecek olursanız. Kısa süre önce Allied Signal’la evlenmişti. Ama diretti kendi ismini korumayı başardı.

Honeywell’de kaç kişi çalışıyor bilmiyorum. Çok olduklarını biliyorum ama. Binlerce. Dünyanın her yanında. Bir kamu kuruluşu kadar hantal olduğunu da biliyorum. Hareket kabiliyeti sınırlı. Yetmezmiş gibi nerede çokluk orada zorluk…. Ama gel de inan… İkinci kez evleneceğim diye tutturdu. Damat adayı tahmin ettiğiniz gibi değil. Damat adayı United Technologies. Neredeyse evleniyorlardı. Direkten dönmek diye buna derim ben.
Görüşmeler müthiş bir gizlilik içinde yürütüldü. Anlaşma imzalanmak üzereydi.
Ve evlilik ansızın suya düştü.

Meğer Honeywell’e, Jack Welch göz koymuş. Anlaşma imzalanacakken, Welch , Honeywell yönetim kuruluyla irtibata geçmiş. “”Kıza talibim”” demiş. Kız tarafı da gönüllüymüş… “”Tamam da bir şartla”” denmiş. “”Emekliliğini ertele””.

Yakınları, Welch’in bu kararı vermekte pek de zorlanmadığını düşünüyor. Bir Hollywood yıldızı kadar ünlü olmasına karşın iş dünyasına kimsenin unutamayacağı bir zaferle veda etmeyi kim istemez.

Yatırım fonları dendiği zaman akla ilk gelen isimlerden biri Sir John Marks Templeton… O da klişelere inandığını söylüyor: “”Zor zamanlar insanın karakterini oluşturur”” diyor. Hayatındaki en büyük şansın babasının iflası olduğunu anımsatıyor. Üniversite masraflarını karşılayabilmek için pek çok işe girip çıktığını, bunların arasında zengin arkadaşlarla poker oynamanın de yer aldığını söylüyor: “”Kağıtlar kötü geldiğinde, iyi oynamaktan başka şansınız kalmaz. Bugün pek çok genç girişimci ve yönetici, ilk kez kötü bir elle karşı karşıya ve ne yapacağını bilmiyor. Seksen sekiz yaşındayım. Son internet çılgınlığının, gördüğüm diğer krizlerden hiçbir farkı yoktu. Ben iyi iş yapanın her ekonomide iyi olacağına inanıyorum. Yetenekli insanlarla çalışmaya özen gösterenler yetenekleri cezbederler””.

İki firmanın birleşmesi geçtiğimiz Mayıs ayında Amerikan rekabet kurulu tarafından onaylandı. Alelacele verilen bu kararın Avrupa ‘yı da tetiklemesi düşünülmüş olmalı. Ama bu kez evdeki hesap çarşıya uymadı. Avrupa birleşmeye onay vermedi. 42 milyar dolarlık birleşme Avrupalıları korkutunca kızılca kıyamet koptu.

AB rekabet kurulunun başında İtalyan Mario Monti var. Monti, birleşmeye “”hayır”” derken kapıyı tamamen kapamadı. Bazı şartlar öne sürdü.

Birleşmenin Avrupa için yarattığı en önemli tehdit unsuru ortaya çıkacak havacılık devi.

GE’nin havacılık kolu, havayolu şirketlerine uçak leas ediyor, finansman sağlıyor. Bu uçaklarda GE motoru ve Honeywell elektronik ekipmanlarının kullanılmasını şart koşması bekleniyor. Böyle olması halinde, İngiliz Rolls Royce ve Fransız Snecma firmasıyla eskiden Thomson CSFolarak anılan Thales firmalarının durumu hiç de parlak görünmüyor.
AB, kendi firmalarını Welch’e karşı korumaya alınca, Welch, resti çekti. Monti’ye bir teklif sunarak, Honeywell’in, gelirleri 2.2 milyar dolara ulaşan havacılık iş kolunun önemli bir bölümünü kapayacağını, GE Capital Aviation Services olarak anılan havacılık faaliyetlerini de, yine GE’nin sahip olduğu ama başka bir iş kolu gibi ayırabileceğini söyledi. Ve ekledi. “”Bizden bu kadar, ya kabul et ya da bu iş burada biter.””

Monti, “”Bu kadar taviz bana yetmez”” diyor.

Karar 12 Temmuz’da AB tarafından açıklanacak.

İş salt ekonomik değil. Siyasi gözlemciler ve ekonomi kurmayları değişik senaryolar üzerinde çalışıyor. AB’nin Washington’un onay verdiği bir birleşmeye “”hayır”” demesinin zor olduğunu düşünüyorlar. Kaldi ki, bu birleşmenin suya düşmesi demek maddi kaybı da beraberinde getiriyor.

Maddi kayıplar konusunda küçücük bir örnek; AB’nin onay vermediğini açıklamasıyla Honeywell hisseleri hızlı bir düşüş yaşadı. Şirketin bu kargaşa sırasında başka bir şirket tarafından satın alınmasından endişe ediliyor. United Technologies hala kuvvetli bir aday olarak kapıda bekliyor.

Profesör Warren Bennis’e göre, genç bir insanın başına gelebilecek en iyi şey, inişli çıkışlı bir ekonomide hayatın kendisiyle tanışmak. Bennis, 77 yaşında olduğunu hatırlatıp bugünkü inişleri yaşamaktan mutlu olduğunu söylüyor: “”Her inişte mide bulantısından kusmak yanlış. “” Bennis, inişlerde kaybetmemeye çalışmaktansa, kazanmaya konsantre olmak gerektiğini söylüyor.

Şimdi sorarım size bir şirket birleşmesi bir film senaryosuna benzer mi. Gördüğünüz gibi benzeyebilirmiş.

Bir şirket birleşmesinin bir yazıya sığmayacak pek çok değişik yönü olduğunu unutmamak gerek. Bir kamu kuruluşu kadar büyük, hantal ve zengin olan Honeywell, Allied Signal birleşmesinin ardından Welch darbeleriyle neye uğradığını şaşırmış durumda. Firmanın faaliyet alanlarının bazıları tamamen, bazıları da kısmen kapanıyor. Çalışanlar arasından öncelikle emeklilikleri yaklaşmış ve hatta gelmiş olanlar belirlenerek işlerine son veriliyor. Performans değerlemeleri ve şirketin gelecekte yer alacağı faaliyet alanları belirleniyor ve tasfiye devam ediyor. Her hafta pek çok kişinin işten çıkarıldığı belirtiliyor.

İşin içinde siyaset, işin içinde rekabet, işin içinde ekonomik kaygılar olunca çok şey değişiyor.

Jack Welch geçtiğimiz hafta, rekabet kurulunu kararından vazgeçirmek üzere Avrupa’daydı. Aynı hafta ABD Başkanı George Bush da aralarında NATO Zirvesinin bulunduğu bir dizi temasta bulunmak üzere Avrupa’ya geçti. GE Honeywell birleşmesinin ABD Başkanının gündeminin üst sıralarında bulunduğunu anımsatmaya gerek yok. Bu iki kişinin ziyareti arasında kıyaslama yapmak doğal olarak zor ve mümkün değil. Sizi şaşırtabilir,
Welch’in ziyareti en az Bush’unki kadar ilgi çekti. Gazeteciler AB dönem başkanı İsveç Başbakanı ile bir araya gelen Bush’un aynı akşam AB üyesi ülkelerin sendika başkanlarıyla yemek yiyeceğini duyurdular. Ama Welch’in aynı akşam kiminle yemek yiyeceğini öğrenemediklerini açıkladılar.

Welch emekliliğini 42 milyar dolar için erteledi. Zaferle ayrılmak varken boynunu büküp köşesine çekilecek mi diye soruluyor. Çoğunluk bu oyunun burada bitmeyeceğini düşünüyor. Birkaç haftaya kadar göreceğiz.

Eski ekonominin iki eski firması arasındaki “”yeni “” evlilikle, eski kıtanın yeni tavrını yorumlamaya çalışırken, şunun şurasında birkaç ay önce “”yeni ekonomi”” diye naralar attığımızı anımsadım. Eskiyle yeni arasındaki çizginin nerede başlayıp nerede bittiğini bir türlü anlayamadık. Ama hayatın gerçekleri devreye girdikçe eskinin eskimediğini, yeninin de pek yeni olmadığını görüyor insan.

Ülkemize baktığımda ise, keşke diyorum bu kadar fazla kendi sorunlarımız içinde kaybolmasaydık. Bizim gibi sorun yaşayanlarla bizimle ilgisi olmayan sorunları yaşayanların hayatlarını izleme fırsatını kendimize çok görmeseydik. Pencereyi aralamak, hiç de fena olmuyor. Sorunların bir kısmını başkaları yaşamışken ders almak gerek.
Neden eskiyi yeniden keşfedelim ki…

“;”20010621″;25;13
202;”Kadın ve Erkek Eşitliğe Yürür Mü?”;””;”Kadın kocasına çekinerek baktı. Sonra bize dönüp, sorduğumuz soruyu yanıtladı: “”Hayır kocam beni dövmez.”” Derken kocasının öfkeli sesini duyduk.: “”Ben seni dövmüyor muyum lan?”” Kadın cevabını düzeltti. “”Evet””… “”Kocam beni döver.””
Yıl, 2001.
Ülke, Türkiye.”;”

Tüsiad bir çalışma grubu kurdu: Kadın Erkek Eşitliğine Doğru Yürüyüş. Uzun soluklu bir çalışmayla Anadolu’ya çıkacak SİAD’ları dolaşacaklar. Ellerinde daha önce hazırlanmış kapı gibi raporları var. Rapor Türkiye’de kadının halinin hiç de parlak olmadığını gösteriyor. Rapora gerek var mı bilmem. Ovakışla’da her yüz kadından 86’sı okul yüzü görmemiş, her yüz kadından 67’sinin oyunu başka biri kullanıyor, her yüz kadından 44’ü dayağı, erkeğin hakkı olarak görüyor. Burası Ovakışla değil. Burası Türkiye. Yıl 2001.

Kadın kocasına çekinerek baktı. Sonra bize dönüp, sorduğumuz soruyu yanıtladı: “”Hayır kocam beni dövmez.”” Derken kocasının öfkeli sesini duyduk.: “”Ben seni dövmüyor muyum lan?”” Kadın cevabını düzeltti. “”Evet””… “”Kocam beni döver.””
Yıl, 2001.
Ülke, Türkiye
Mekan, Bitlis’in Ahlat ilçesine bağlı Ovakısla beldesi.
Nüfusu 5 bin. Bu sözler, 466 öğrenci ile 20 öğretmenin ortak çabalarıyla oluşturulan Ovakısla Gazetesi’nin gelişerek dönüştüğü web sitesinden.
Bu belde ve civar beldelerde kadınlar, hayatın bir parçası ve bir gerçeği olarak kıyasıya dayak yiyor. Aynı beldede Türkiye’de eşi benzerine rastlanmayan bir elektronik site hazırlanıp, sesleri dünyaya duyuruluyor. Sitesinin yazarları , öğretmenler ve öğrenciler. Aralarında kız öğrenciler dikkat çekiyor. Bir tanesi 6ncı sınıf öğrencisi. Parmak hesabı yaptım 12 yaşında olması gerekiyor. Allah bilir onun annesi de yukarıdaki satırlardaki anafikri hayatının bir parçası olarak yaşıyor. Aklıma takıldı, bu altıncı sınıf öğrencisi, ablası ya da annesi gibi, 18 yaşına gelir gelmez evlendirilen ve çocuk yapmaya başlayan Ovakışlalı kadınların arasına katılacak mı diye… Büyük olasılıkla evet.
Sizce çocuklarına ya da torunlarına Ovakışla gazetesini ve oradaki çalışmalarını, “” Geçmiş zaman olur ki…”” diye anlatabilecek mi? Anlatmaya çalışacak. Tabii kocasının olmadığı bir yer ve zamanda…
Yazının girişine dönelim mi? Bence kadın yanıtını düzeltip, “”Evet…Kocam beni döver”” dedikten sonrası da şöyle gelişir:
Erkeğin yüzü gevşer. Ele güne rezil olmaktan kurtulmanın rahatlığıdır bu. Sonra aynı yüze haklı bir gurur dalgası yayılır. Gözünün önünden karısını dövdüğü anlar geçer. Değişik yer ve zamanlarda. Evde, tarlada, çocukların yanında, yolda, yatakta… Birkaç dakikalık rahatlamanın ardından kafayı çalıştırır. Kadını kolundan tuttuğu gibi sürüklercesine anket yapan öğretmen ve öğrencilerin yanından uzaklaşır. “”Ulan sen beni rezil mi edeceksin. Ulan ben seni dövmez miyim şimdi. Ulan… diye diye mırıldanıp, sürüklerken kadını, elinin parmaklarını kıvırıp ortadakini hafif yukarı çıkarmıştır bile. Birazdan, o ikiye katlanmış parmaklar demir parçası gibi kadının kafasına inecektir. Sen misin “”Kocam beni dövmez”” diyen. Be ahmak kadın. Gurur yapmanın ne alemi var. Bak bir kere daha iniyor kafana. Aman dikkat! Yeter artık, akıllan.

KADIN VE ERKEK EŞİTLİĞE DOĞRU YÜRÜR MÜ?

Tüsiad bir çalışma grubu kurdu. Yıl içinde yine Tüsiad’ın sponsorluğunda bir grup akademisyen tarafından hazırlanıp, sonra yayınlanan Kadın Erkek Eşitliğine Doğru Yürüyüş adını taşıyan çalışma bazı Tüsiad üyelerinin ilgisini çekmiş. Gönüllü bir çalışma grubu kurulmuş. Çalışma grubu da aynı adı taşıyor. Aralarında erkek üyelerin de bulunduğu grup, eylem planlarını oluşturmak üzere. Uzun soluklu bir çalışmayla Anadolu’ya çıkacak SİAD’ları dolaşacaklar.

Amaç, kadının eğitim, çalışma hayatı ve siyasette erkeklerle birlikte eşitlik içinde yürümesi.
Tüsiad çalışma grubunun elinde kapı gibi raporları var. Rapor Türkiye’de kadının halinin hiç de parlak olmadığını gösteriyor. Rapora gerek var mı bilmem. Ovakışla ve onun isminde vücut bulan pek çok belde kadınla erkeğin yürüyüşünde eşitlik olmadığını gösteriyor. Bağırıyor. Haykırıyor.
Ovakışla’da her yüz kadından 86’sı okul yüzü görmemiş. Ovakışla’da her yüz kadından 67’sinin oyunu başka biri kullanıyor. Ovakışla’da her yüz kadından 44’ü dayağı, erkeğin hakkı olarak görüyor. Beldede kadınların yüzde 7.69’nun kuması var.
Burası Ovakışla değil. Burası Türkiye. Yıl 2001.
Dünya nüfusunun 2000’li yıllarda 6 milyara ulaşacağı, bu nüfusun üçte ikisinin kentlerde yaşayacağı tahmin ediliyor. Bu durum, eğitim, istihdam, sağlık ve çevre konularında kolları sıvamayı gerektiriyor.
Ovakışlalı kadınlar dünya nüfusunun 6 milyara ulaşması için ellerinden geleni yapıyorlar. Çünkü orada her yüz kadından 33’nün, 7 ve daha fazla sayıda çocuğu var. Çocuk sayısı az olan ailelerin bu durumu ise az çocuk istemelerinden değil, çocuk yapmaya yeni başlamış olmalarından, yani yeni evli oldukları için hayatlarına henüz o kadar çocuğu sığdıramamış olmalarından kaynaklanıyor.

TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNİ PLANLAMAK
Devlet İstatistik Enstitüsü ve Devlet Planlama Teşkilatı gibi tespit yapıp, öngörü geliştiren ve veriler ışığında ülkeye yön veren kuruluşların başında, uzun yıllar görev yapmış, halen çalışmalarını yerli ve yabancı akademik kuruluşlarla uluslar arası organizasyonlarda sürdüren Prof Orhan Güvenen’e “”Türkiye’nin geleceği nasıl planlanır?”” diye sorduğumda, doğal olarak yapılması gereken ve yapılabilecek pek çok başlık sıraladı.
Ben bir tanesini sizinle paylaşacağım. Çünkü aklımdan çıkmadı. Çünkü sözleri o kadar kesin ifadeler taşıyordu ki, galiba o, Ovakışlayı anlatıyordu:
“”Kadınlar çok önemli. Bir toplumun geleceği evlatlarıdır. Evlatları büyütenler anneler. Tıpta, kişiliğin ilk 5 yıl içinde oluştuğu söylenir. Biz bunları göz ardı ediyoruz. İlk 5 yılda kişiliğiniz temel olarak oluşuyorsa, kadınlar çok önemli demektir. Türkiye kadınlar olmadan gelecekte yer alamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadınların oranı yüzde 30’un üzerinde olmuş olsaydı, her şey farklı olurdu.
Türkiye’nin geleceğini planlamaktan söz etmişken bundan kısa bir süre önce eğitimde atılan dev adım gündeme geliyor. Sekiz yıllık eğitim! Evet ne dev ama… “”dağ fare doğurdu”” sözü bu kadar uyabilirdi. Temel eğitim artık 8 yıl. Nasıl da kandırıyoruz kendimizi. İstatistiklerimiz güzel gözüksün ama içi boş olsun ne önemi var. Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde de böyle, o zaman biz de yapalım.
Eğitim hayat boyu. Şırnak, Sinop, Kırklareli, Ovakışla… her yere ulaşmak gerekiyor.
Bir de İstanbul ve Ankara’ya. Hem de acilen.
Doğru bildiniz hem mecazi anlamda söylüyorum, bunları hem de fiilen ulaşması gerekiyor. İstanbul’da o kadar çok Ovakışla var ki, Tüsiad, Kadın Erkek Eşitliğine Doğru Yürüyüşü oturduğu yerden de yapabilir.

SEKİZ YILLIK EĞİTİM Mİ?
Eğitim demişken ibretle okuyacağınız deneyimlerimden söz edeyim. Başkası yazsa, söylese, anlatsa abarttığını düşünür, yarısını keser, güler geçerdim.
Bir kızım var. İki yıldır anaokuluna gidiyor. Şu anda dört buçuk yaşında. Gelecek öğretim yılında, sekiz yıllık eğitimin hazırlık sınıfına başlayacak. Kızımla elele tutuşup okul okul dolaşıp, o mülakattan bu mülakata koşturuyoruz. Saatlerce kuraların çekilmesi için bekliyoruz.
Bir gün gelip de, çok eleştirdiğim annelerin yaptıklarını tekrarlayacağım aklıma gelmezdi. Büyük büyük konuşup sonra da o söylediklerimin aksini yapacağımı düşünmezdim. Güldüğüm, alay ettiğim ve kızdığım her şeyi yapıyorum. Neden biliyor musunuz? Kız çocuğumun iyi yetişmesi için. İyi bir anne ve iyi bir vatandaş olması için. Kız çocuğum olmasını çok önemsiyorum. Oğlu olursa eğer iyi yetiştirmesi için. Kızı olursa eğer… Ona, senin anneannen bir zamanlar bunları yazmıştı demek zorunda hissetmesin kendisini. Ovakışla’nın gerçeklerinin değişmesini, İstanbul’un ayaklarını yere basmasını istiyorum.
İnsan kaynaklarından söz ederken, yazarken, araştırırken eğitimden söz etmemek mümkün mü. Ama ben hiçbir şey bilmiyormuşum. Bildiğimi sanıyormuşum. Türkiye’de eğitimin ne kadar çarpık, ne kadar tek yanlı, ne derece yozlaşmış olduğunu kulaktan dolma bilgilerle ve elime geçen araştırmaların kuru rakamları içinde yorumlayıp hissedebiliyormuşum.
Biz 8 yıllık eğitimden bir ucube yaratmışız.
Paranız yok çocuğunuzu gönderecek okul yok.
Paranız var çocuğunuzu gönderecek okul yine yok.
Üç beş tane iyi ve pahalı okulla, yüzlerce ucuz ve sıradan ve hatta kalitesiz okul arasında tercih yapmanız gerekiyor. Kötü ama pahalı okulların da azımsanamayacak sayıda olduğunu herhalde siz de düşünebiliyorsunuz.
Sekiz yıllık eğitimden biz bir eğitim fırsatçıları grubu yaratmışız. Şaşkın, çaresiz ve iyi niyetli velileri sömürsünler diye.

ÖLMEK YASAK
Çocuğunuz dört-beş yaşlarında bir ilköğretim kurumunun kapısını zorlarken, ölmeyin. Doğru okudunuz ölmek yasak. Kendinize dikkat edeceksiniz. Kazaya, hastalığa kurban gitmeyeceksiniz.
Nedeni basit. Çocuk, o mülakat senin bu mülakat benim okulların seviye tespiti yapan rehberlik öğretmenlerinin elinde ölçülüp biçiliyor. Ölçenlerin aldığı eğitim, ruh sağlıkları mı… Aman efendim onlar iyi okulların iyi elemanları. Aklınıza bile getirmeyin. Ama şu yaşanmış olayı kulağınıza küpe yapabilirsiniz.
Çocuğun babası, minik oğlunun ilkokula başladığını göremeden ansızın ölür. Aile yasa bürünür. Çocuk tüm çabalarla İstanbul’un en iyi yuvalarından birine gitmektedir. Anne acılarını sarmaya çalışır. Bundan sonra hem anne hem baba olması gerekir. Yıl sonuna doğru o da tüm anneler gibi çocuğunu alıp okul okul dolaşır. Umutla mülakatlara sokar. Bunlardan biri İstanbul’un banliyölerinde yer alan mutena bir özel okuldur. Eğitim sistemlerini ithal ettiklerini küresel çocuklar yetiştirdiklerini söylerler. Çocuk mülakata girer.
Sonuç?
O da ne… Olumsuz.
Ama niye?
Aslında okul iyi niyetle mi desem, ahmakça mı desem… pek çok okulun yapmaya tenezzül etmediği bir de açıklama yapar.: “”Çocuğunuz çok üzgün. Bizimle devam edebileceğini düşünmüyoruz. Siz ona danışmanlık hizmeti aldırın. “”
Anlamı şu, biz okulumuza problemli çocuk almıyoruz çünkü onlarla uğraşmak istemiyoruz. Bir çocuğun babasını kaybettiği için üzgün olmasına tahammül edemiyoruz.
Bizler okula giderken böyle miydi? Yanımızdaki arkadaşımızın başına gelenleri paylaşmadık mı. Bizim başımıza gelenleri arkadaşlarımız paylaşmadı mı? Biz steril ortamlarda mı yetiştik.
Bu okullarda okuyan çocukları bir gün bir vesileyle Ovakışla’ya gönderdiğinizi düşünsenize. Büyümüş, en iyi okulların diplomasıyla dolaştıklarını hayal edin. Biri sosyolog, öbürü insan kaynakları yöneticisi olsun… Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısını anlayabilecekler mi. Ovakışla’dan çıkan arkadaşlarına Afrika’dan geliyor muamelesi yapmayacaklar mı. Ovakışla’da doğmuş büyümüş annesi dövülmüş, kendisi tartaklanmış ezilmiş ama yılmamış, okumuş ve başarıya odaklanmış bir genç kadını işe alırken, ona İstanbullu birine verdiği şans ve toleransın aynısını gösterebilecek mi?
Bu yazı, tam da Babalar Günü’nün olduğu haftaya denk geldi. Siz benim, özel günleri karıştırdığımı düşünebilirsiniz. Ben özellikle Babalar Günü’nde Anneleri ve Türk kadınını yazmak istedim. Yazmak istedim çünkü, onlar kızlarını kuvvetli ve bilinçli yetiştirsinler. Yazmak istedim çünkü, erkek çocuklarını yetiştirirken, kadınlarla çıkacakları yürüyüşte onlara eşit davransınlar. Fiziki güçlerine güvenip onları incitmesinler, fiziki güçlerine sığınıp onları geride bırakmasınlar diye.
Babalar Gününüz kutlu olsun. Eşleriniz ve kızlarınızı önemseyin. Önemsemeyenlere de öğretin lütfen.
Babalar ve anneler daha iyi bir Türkiye için ahenk içinde yanyana yürümeli.
Başka Türkiye yok ki.

“;”20010614″;47;7
203;”Yine Başa Döndük”;””;”Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli insan kaynakları sorununu yaşıyor. Ekonomik kriz deyip akşamları vurup kafayı yatıyoruz. Sabah kalkınca, “Dolar kaç para, Mark ne oldu” deyip, borsaya dalıyoruz… En önemli soru “Enflasyon kaç puan çıktı?” Geçenlerde nasıl da endişelendim. Az kalsın “hububat”a duyduğumuz merak, “enflasyon”a verdiğimiz önemi öldürüyordu. Ölesiye merak ettik. “Taban fiyat” günlük dilimize girdi. Biri kalkıp da “Senin taban fiyatın ne?” diye sorarsa şaşırmayın. Herkes ayaklı ekonomist. “;”

Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli insan kaynakları sorununu yaşıyor. Ekonomik kriz deyip aksamları vurup kafayı yatıyoruz. Sabah kalkınca, “Dolar kaç para, Mark ne oldu” deyip, borsaya dalıyoruz… En önemli soru “Enflasyon kaç puan çıktı?” Geçenlerde nasıl da endişelendim. Az kalsın “hububat”a duyduğumuz merak, “enflasyon”a verdiğimiz önemi öldürüyordu. Ölesiye merak ettik. “Taban fiyat” günlük dilimize girdi. Biri kalkıp da “Senin taban fiyatın ne?” diye sorarsa şaşırmayın. Herkes ayaklı ekonomist.

“Merhaba” demek istiyorum, Adı İnsan’da tanışacağım yeni dostlara…
“Nerede kalmıştık” demek istiyorum, kısa bir süreliğine ayrılık yaşadığımız eski dostlara!
Gördüğünüz gibi benden kaçış yok. Yine canınızı sıkacağım sizin. Hep ağlama edebiyatı olmaz tabii. Üstelik “Adı İnsan” derken!

Adı İnsan, geleceğe umutla bakıyor bakmasına da, Adı İnsan’ı çevreleyen koşullar çok olumlu sinyaller vermiyor.
Bakın neden.
Hepinizin bildiği, hepinizin öyle ya da böyle bir şekilde yaşadığı gibi, ekonomik bir krizin içinde debelenip duruyoruz.
Sizce bu cümlenin tek bir kelimesinde bile yenilik var mı? Bilmediğiniz bir durum tespiti yapmış değilim.
Ama eğer aymazsak, hep bildik krizler içinde debelenip duracağız. Üstelik neyin içinde debelendiğimizi bilmeden.

TABAN FİYATIN NE?

Bu kriz bile aklımızı başımıza toplamamıza yardımcı olmadı. Nasıl bir anlayış içindeysek…
Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli insan kaynakları sorununu yaşıyor, biz adına, “ekonomik kriz” deyip aksamları vurup kafayı yatıyoruz. Sabah kalkınca, “Dolar kaç para, Mark ne oldu?” deyip, borsaya dalıyoruz. Kaybediyoruz kaybediyoruz… Ya da anlık kazançlar ve spekülasyonlar… Aksam televizyon karşısındayız, dinliyoruz dinliyoruz… Enflasyon kaç puan çıktı? En büyük merak konusu bu.

Fakat geçenlerde nasıl da endişelendim anlatamam. Az kalsın “hububat”a duyduğumuz merak, “enflasyon”a verdiğimiz önemi öldürüyordu. Ölesiye merak ettik. Taban fiyat konusu günlük dilimize girdi. Biri kalkıp da “Senin taban fiyatın ne?” diye sorarsa şaşırmayın.
Herkes ayaklı ekonomist. Sanki limon fiyatını öğreniyor halkımız. Çoğu ekmeğin kaça satıldığını bilmiyor, ama nedense faiz oranlarıyla, dolar, mark ve bütçe açığıyla çok meşgul.
Nasıl olmasınlar, ekonomist olmayanı dövüyorlar. Bir şekilde anlamak gerekiyor bu işten. Yoksa o kalabalık sıfatlara sahip havalı tavalı insanlar, ekonomik öngörülerinde nasıl anlaşılacaklar. Futboldan konuştuklarında sorunumuz yok ama. Hepimiz anlıyoruz.
Ekonomi öğretmenlerimizin bazıları eski bürokrat. Tabii kimse, “Bu kriz bugünün sorunu değil, sen görevdeyken neden el atmadın güzel kardeşim” demiyor. Diğerleri akademisyen… Onlar yalnızca genç nesilleri yetiştirme misyonu içinde değil. 7’den 70’e Türk halkını eğitmek gibi bir ulvi görevi sahiplenmişler.

New York Times gazetesi muhabiri, Kemal Derviş için “Madonna gibi adam” demiş. Gazeteci, bizim popüler ekonomistleri görmemiş. Görseydi, Derviş için bu kadar bonkör davranmazdı.
Sizce bu kriz bize anlatıldığı gibi ekonomik bir kriz mi ? Tabii ki bir ekonomik krizin içindeyiz . Ama bu kriz, insan krizi. Bu kriz sosyolojik, demografik, tarihsel bir kriz. Yaşama dair bir kriz.

SAYILARIN DİLİ 

Sayıların önemi büyük. Rakamların dili var.
Birazdan örnekler vereceğim. Ama bazı konuları anlatmakta yetersiz kaldıklarını söylemek yanlış olmasa gerek. Dünyada 6 milyar insan yaşıyor. Kendimizi zaman zaman dev aynasında görüyoruz ama gayri safi milli hasıla olarak dünyadaki payımız yüzde 1 bile değil.
Saniyede 480 milyar işlem yapabilen bilgisayarla çalışıyoruz. Yıl sonunda işlem sayısının trilyonu bulacağı söyleniyor.

Biraz daha sayı vereyim mi…

Devlet İstatistik Enstitüsü, 2001 yılı birinci dönem hanehalkı işgücü anketi sonuçlarına göre, 1 milyon 809 kişi işsiz. Yuvarlak hesap 2 milyon. Bunun yüzde 76’sı erkek, yüzde 56.1’i 25 yaş üstü. Son veriler ışığında, ekonomi içinde faaliyet gösterenlerin sayısı 21 milyon 31 bin. Kadınların işgücü içindeki payı yüzde 24.7. Kadın işsizlerin sayısı ise bu yıl yüzde 4.8 arttı.
Bunları beğenmediniz biliyorum. Ama elden ne gelir?…
Biz aramasak da birileri bu sorunun yanıtını arıyorlar.

Bazı ülkeler hızla büyürken diğerleri neden nal topluyor? İçinde bulunduğumuz durum yalnız ekonomik göstergelerle açıklanamaz. Ekonominin büyümesinin temel bazı nedenleri var. Bir ekonomi ne kadar çok sayıda insana istihdam yaratabiliyorsa, o kadar çok ve hızlı büyüyor. Bir koşuldan daha söz edilmeli. O da verimlilik. Çalışanın yarattığı katma değer. İçine biraz da teknoloji koydunuz mu… Yeme de yanında yat.
Korkuyorum ekonomistler beni dövecekler. Ama arkamda kapı gibi OECD var.

NEDEN BÜYÜDÜK NİYE KÜÇÜLÜYORUZ?

Paris’te toplanan OECD Bakanlar Konseyi gündemi tabii ki ekonomiydi. Konsey, OECD üyesi ülkelerdeki ekonomik daralmanın nedenleri üzerinde durdu. Anlamaya çalıştı. Çıkış yollarını aradı. Anlamaya çalıştığı bir başka konu daha vardı. O da 2000’in neredeyse ikinci yarısına kadar hızla büyüyen ekonomilerin, neden büyümüş oldukları, aynı ekonomilerin neden şu an daralma içinde bulundukları. 2000’deki bahar havasından sonra böyle sürüm sürüm sürünmek de nesi?

Bazı ülkeler hızla büyürken diğerleri neden nal topluyor? Sordukları temel soru bu!

OECD’nin vardığı önemli nokta, içinde bulunduğumuz durumun yalnız ekonomik göstergelerle açıklanamayacağı. Ekonominin büyümesinin temel bazı nedenleri var. Bir ekonomi ne kadar çok insana istihdam yaratırsa o kadar çok büyür. Bir de, bir ekonomi, çalışan insanların verimlilikleri arttıkça büyür.

Korkuyorum ekonomistler beni dövecekler. Ama arkamda kapı gibi OECD var.

ABD İYİ BİR ÖRNEK

Son toplantının bir sentezi olarak yayınlanan kitabın Yeni Ekonomi başlıklı bölümünde Amerikan ekonomisinin hızla büyümesinin nedeni, hızla artan yeni iş alanları ve çalışanın verimliliğinin artmasına bağlanıyor. Burnumuzun dibinde olmasına karşın sanırım yüzölçümü nedeniyle hiç umursamadığımız bir ülke var; İrlanda . İrlanda’nın son yıllarda gösterdiği olumlu ekonomik performansın ardında da benzer nedenler olduğu söyleniyor. Peki büyümekte zorlanan ve hatta kötü performans gösterenler?… Onlar yeni istihdam olanakları yaratmakta başarısız olanlar. Çalıştırdığını niye çalıştırdığını bilmeyen, verim almak gibi bir kaygısı olmayanlar.

Bazı ülkelerin diğerlerinden daha hızlı, bazılarının da pek yavaş olmasında etkili görülen kriterlerin başında bilgi teknolojileri geliyor.

Yine aynı çalışmaya dönüyorum. Bilgi teknolojilerinde kaydedilen gelişmelerin ekonomi üzerindeki doğrudan etkisi herkes tarafından genel kabul görüyor. Ama teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun tek başına herhangi bir katkıda bulunması imkansız bulunuyor.

Teknolojiyle elele tutuşmasında fayda olan konu ise insan sermayesinden başka bir şey değil.
Yapılan çalışmalar ışığında varılacak sonuç şu. İster ülke düzeyinde, isterse şirket düzeyinde olsun, teknoloji, alet ve ekipman sayesinde çalışanların verimini artırıyor. Önemli bir koşul var ama: insan. Doğru insan, doğru yer ve zamanda istihdam edilmeli. Teknoloji maliyetleri aşağı çekip, hızı körüklüyor. Ama doğru adamla ve doğru sayıda adamla, doğru yerde adamla çalışmıyorsanız, en güzel makineler ancak İtalyan mobilyalarınız kadar işe yarıyor.
OECD ülkelerini inceleyen uzmanlar, içinde bulunduğumuz dönemde, insana belki de hiçbir zaman olmadığı kadar ihtiyaç duyduğumuzu, insan sermayemizin eğitimini önemsememiz gerektiğini; istihdam yaratmanın yollarını aramamızın şart olduğunu; büyümenin koşulu olarak rakamların yanısıra o rakamları anlamlı hale getirecek insana değer vermek gerektiğini söylüyor.

Ben de bu vesileyle altını üstünü ,yanını sağını solunu çizmek istiyorum.

Ekonomik büyüme eşittir insan.
Gördünüz mü yine başa döndük.
Bir de özümüze dönebilseydik. Kafalarda tabii…

“;”20010607″;1;1
323;”Türkiye Geleceğini Arıyor; Adı İnsan”;”Hayat Yayınları, 2003, 339 Sayfa”;”Yaprak Özer, her kesime eşit uzaklıkta, tarafsız, seviyeli bir dilde görüşlerini insanlara aktarırken, yönetim ve iş dünyasına dair yapıcı eleştiriler de getiriyor.”;”

Türkiye Geleceğini Arıyor Adı İnsan, İnsan Kaynakları ve Yönetim alanında yaptığı çalışmalarla tanınan gazeteci yazar Yaprak Özer’in, her hafta www.insankaynaklari.com’da kendi köşesinde; şirketlerin insan kaynakları uygulamaları, doğrularıyla yanlışlarıyla insan kaynakları yöneticileri, gözden kaçan başarılı uygulamalar ve insana dair her şey hakkında yazdığı yazılardan oluşuyor.

Yazar, yazılarında görüşlerini rakamlarla destekliyor, sorgularken yapıcı eleştiriler getiriyor, her kesime eşit uzaklıkta, tarafsız, seviyeli bir dilde görüşlerini; erkek, kadın, çocuk, genç, yaşlı, emekli, memur, işçi, ev kadını, işsiz vb. milyonlarca diğer insana aktarmayı amaçlıyor. Yönetim ve iş dünyasının nabzını bu kitapta tutmayı başaran Yaprak Özer, bahsettiği konuları başarılı bir şekilde gündeme taşıyor.

İçerik


Kısım I: Bardağın Hangi Yarısı?
I.    Bölüm: Türkiye’yi Konuşmak
II.   Bölüm: İşsizlik
III.  Bölüm: Çalışma Hayatı
IV.  Bölüm: Yeni Bir Düzen
V.   Bölüm: Ülkemde Kadın Olmak

Kısım II: Piyango Hayatlar
I.    Bölüm: Kriz
II.   Bölüm: Sosyal Patlama
III.  Bölüm: Bilgi Toplumu
IV.  Bölüm: Küreselleşme Kabusu

Kısım III: Sen Her şeyi Yaparsın
I.    Bölüm: Liderlik
II.   Bölüm: İlişkileri Yönetmek
III.  Bölüm: Hatalar İyi ki Varsınız
IV.  Bölüm: Birey – Tanrım Beni Baştan Yarat

“;”20030117″;20;2
514;”Sözcük olarak başarı – Kavram olarak başarı”;””;”Bazı sözcükleri o kadar sık kullanıyoruz ki, kavram olarak ne ifade ettiğini de pek bilmediğimiz için bu sözcükleri niye ve nerede kullandığımızı bir süre sonra unutuyoruz. Türkiye başarılı insan ve şirketlerle dolu. İnanacak olursanız…”;”

Bazı sözcükleri o kadar sık kullanıyoruz ki, kavram olarak ne ifade ettiğini de pek bilmediğimiz için bu sözcükleri niye ve nerede kullandığımızı bir süre sonra unutuyoruz. Türkiye başarılı insan ve şirketlerle dolu. İnanacak olursanız…

Başarı ne demek sizin için?…
Başarının tarifini yapabilir misiniz?
Ayy yine soruyla başlıyor demeyin sakın.
Soruyorum işte, yanıtlayın lütfen.
Bu hafta içinde birkaç yayın kuruluşuyla röportaj yaptım. Bunlardan birinde çalışan muhabir arkadaş sorularını, yanıtlarını bildiğimizi sandığımız ama bilmediğimiz konular üzerinde yoğunlaştırmıştı.
“Başarı nedir” diye sordu.
Güzel ve kolay bir soru aslında… Bir de ilave etti; “Bizde çok başarılı insan var, ve başarıya dönük yayın var… Başarıyla aramız nasıl sizce” diye…
Düşünüyorum da başarı bizim için önemli bir kelime. Henüz önemli bir kavram olduğunu söyleyemeyeceğim. İsterdim ama…
Biz Türkler başarıyı çok severiz. Ama unutmayın başarısızlık hikayelerini de çok severiz.
Biz adamı bir anda tepeye çıkartır, sonra bir anda aşağı çekeriz. Hiç sağımız solumuz belli olmaz bizim.
“Başarı” deyince insanın aklına başarılı kabul edilen pek çok isim geliyor. Aslında geldiğini sanıyorsunuz. Sonra aklınıza başarılı isimleri getirmeye çalışıyorsunuz. Ve gelmiyor.
Şimdi ben bu beyin jimnastiğini yaparken siz de yapın. Önce başarılı tanıdık sayısı çokmuş gibi geliyor değil mi… Sonra armudun sapı, üzümün çöpü diye birden sayılarının aslında fazla olmadığını düşünüyorsunuz. Eee o zaman nerede bu kadar başarılı insan?
Sanırım haber yaratma kaygısı yaşayan günlük gazete ve televizyon programlarında bu insanlar.

Başarılıyım çünkü
Dikkat ettiniz mi bir kişi başarılı çünkü o başarılı olduğunu iddia ediyor. Aynı mantık bir şirketin de başarılı olduğunu söylüyor çünkü o şirket de başarılı olduğunu iddia ediyor.
Bu arada beyanlar kontrole tabi tutulmuyor. “Başarılı olduklarını söylüyorlarsa başarılıdırlar” mantığı çalışıyor.
Başarılı çünkü, bir şirketin genel müdürü.
Başarılı çünkü, şirket şu kadar bin dolar ya da milyon dolar ihracat yapıyor.
Başarılı çünkü, şu kadar insan çalıştırıyor.
Başarılı çünkü, kocaman bir evi var.
Başarılı çünkü…

Başarılarımız genellikle elle tutulur gözle görülür şeyler olmak zorunda. Görünmeyen şeye inanmıyoruz. Örneğin bizim başarı kriterlerimizden biri büyük hanlar hamamlar, güzel ve son model arabalar, en son moda giysiler… Bunlar varsa başarılısınız. Parmaklarınızı pırlantalar süslüyor, çanta ya da ayakkabınız bir marka ise başarılı olabilme şansınız artıyor.

Başarılı ile ilgili hayalimiz maddi olanaklar ölçüsünde ilerliyor ya da geriliyor.
Dikkatinizi çekmiş olmalı, bir günde başarılı olabilir ertesi gün başarısız olabilirsiniz. Aman ha, dikkat, burası Türkiye.
Başarı tanımımızla ilgili bir özellik daha var o da süregelen, süre giden bir anlayışın bulunmaması. Altı ay önce başarılı olabilir, altı ay sonra başarısız sayılabilirsiniz. İşleriniz bozulmuştur başarısız olabilirsiniz. Ama kimse de çıkıp sizin kendinizi başarılı ilan ettiğiniz gün temel göstergelerin altında ne yattığını sorgulamamış dolayısıyla siz beyan ettiğiniz için başarılı olmuşsunuzdur.
Yeter artık bu kadar tanım didiklemesi. Dönelim gerçeklere…

Midem bulanıyor
Yukarıda sıraladığım her şey sevgili okurlar, midemi bulandırıyor. Çevremde gördüğüm sözde başarılar midemi bulandırıyor. Orada burada okuduğum başarılı ihracatlar, başarılı üretimler içimi fena yapıyor.
Sıkıldım bütün bunlardan. Sıkıldım hep aynı muhabbetten. Körler sağırlar birbirini ağırlar. Siz bize gelin, biz size gelelim… Nasılsınız Ayşe Hanım, siz nasılsınız Emine Hanım…
Gelin bazı tanımları gözden geçirelim.
Ben yapacağım siz de isterseniz yapabilirsiniz.
Benim başarı kavramım, yedikten sonra kaymaklı ekmek kadayıfı yemiş hissi yaratmıyor. Damaklarım birbirine yapışmıyor, içim bir tuhaf olmuyor. Oracıkta çıkaracakmışım gibi hissetmiyorum.

 Başarı deyince ne anlıyorum biliyor musunuz, katma değer anlıyorum ben. Ben başarılı olmuşum da ne olmuş. Herkes başarılı olabiliyor. Kime ne faydası var benim başarımın? Ne üretiyorum ne satıyorum, sattığımla kime ne hayır sağlıyorum, hizmetimle hangi dağları deviriyorum?

Başarılı olmuşum arabamı değiştirmişim, bir model daha iyisi altımda artık… Eee ne olmuş yani.
Başarılı olmuşum evimi değiştirmişim daha iyi bir semtteyim… Güzel ama ne olmuş yani…
Başarı ve benzeri kavramlarla barışalım. Bireysel olsunlar her şey toplumsal olmak zorunda değil. Ama bir zahmet kişiye faydalı olsunlar. İnsanın kendisine hayrı dokunmaz ise başka kimseye de dokunmuyor. Ben onun için bencilliği çok severim. Önce kendine hayrın dokunacak, kendini besleyeceksin donatacaksın, onların hepsi yol, su, elektrik gibi geri dönecek.
Küçük bir not, yazıda geçen “besleyeceksin” ve “donatacaksın” gibi sözcüklerin kelime anlamı Türk Dil Kurumunca hazırlanmış sözlük karşılığı değil. Artık bunu biliyor olmalısınız.

İlk 500, en büyük, en çok
Başarı deyince ben ne anladığımı bir süredir en başarılı şirketler üzerinden ifade etmeye çalışıyorum. Biliyorsunuz her ülkede ilk 100 şirket, ilk 500 şirket arasına girmek önemlidir. Bir kriter olarak saygı duymak gerekir. Bu kriter yakın zamana kadar yaptığınız ciro ve karınızdı.
Çok iyi hatırlatırım, yıllar önce Türkiye’nin iki büyük dev holdingi birbirleriyle kıyasıya yarışır, her yıl ikisi de “ben birinciyim” derdi. Sonra siz gider tepe yöneticilerine sorardınız. Onlar da bir zaman sonra enteresan açıklamalar da bulunmaya başlamışlardı. Onunkisi ciro bizimkisi kar….
Bu tür kriterlerin giderek daha enteresan olduğunu düşünüyorum. Uzun yıllar önce ekonomik göstergeleri endekslediğimiz Fortune 500 kendisini çoktan yeniledi.

 Fortune 500 içine girmek tabii ki eskisi kadar prestijli. Ama Fortune Dergisi artık büyük şirketleri sıralamakla kalmıyor. Fortune 500 çalışması en güzel, en rahat, en beğenilen şirketleri de sıralıyor.

Artık bir şeyler değişmeli. En iyi ofis mekanları en büyük ihracatın yanına başka kriterler eklemeliyiz.
Fortune Avrupa sayısı, çalışmak için en iyi on şirketi sıralamış. Listeye girenler Bacardi Martini, Ferrari, Grundofos, H and M, Intel, Lafarge, Mondragon, Nestle, Schering, Unes…
Nestle’de çalışanlar, başka bir şirkette daha iyi ve daha çok kazanabileceklerini ama Nestle’de çalışmayı tercih ettiklerini, dünyayı doyurduklarını söylüyorlar. Bacardi Martini çalışanları bir aile firmasında çalışmaktan gurur duyduklarını çünkü kalite ürettiklerini söylüyorlar. Intel çalışanları firmanın Avrupa topraklarına farklılığı getirdiğini iddia ediyor; “Burada kimsenin özel park yeri, özel yemek odaları yoktur, herkesin odası eşittir” diyorlar. H and M’de çalışanlar birbirlerine ilk isimleriyle hitap ediyorlar. Bay, bayan ve sayınları kaldırmışlar.
Mondragon’da tepe yöneticinin aldığı ücret işe ilk giriş ücretinin en fazla sekiz katı olabiliyor. Çalışanlar şirket yönetim kurulu başkanını seçiyor.

Başarının farkı
Başarılı olmak eskisi gibi sözlükteki yerini alıyor. Daha çok uzun yıllar alacak. Aslına bakarsanız hiçbir zaman yok olmayacak. Başarıya olan aşkımız ona olan tutkumuz bitmeyecek, ama onu nasıl tanımladığımız değişecek. Aslında çoktan değişti. Değişmeyenler bir an önce değiştirmeliler.
Ferrari’nin üretildiği fabrika biraz değişik. Siz de okumuşsunuzdur, otomotivde başarılarıyla ünlü Amerikan ve Japon markalarında üretimde her çalışan son derece hızlı hareket eder. Herkesin önüne gelen otomobilde yapacağı iş ortalama 90 saniye içinde tamamlanır, sonra diğer çalışan otomobilde 90 saniyelik bir başka operasyon yapar.
Ferrari’de otomobiller her takımın önünde 90 dakika kalıyor.
Bir yönetici kendilerini Vatikan’da çalışıyormuş gibi hissettiklerini söylüyor. Fortune ekibi fabrikayı gezdiği gün, çalışanlar grevdeymiş. İşçilerin dörtte biri o gün işe gelmemiş. Her gün 19 otomobil üretilirken, o gün yalnızca 5 Ferrari üretilebilmiş.
Bu arada işi yavaşlatma konusunun nedeni çalışma şartlarıyla ilgili değil. Ferrari’de çalışan 2 bin 5 yüz kişi halinden çok memnun. Nasıl olmasın, çok güzel bir spor merkezleri, şık bir kafeterya, her yıl bedava sağlık kontrolü, yeni eğitim merkezi, evden yürütülebilecek kişisel gelişim programlarına sahipler.
H and M üretiminin önemli bölümünü Türkiye’de yaptırıyor. Toplam 840 mağazası olan Avrupa’nın 13 ülkesinde bulunan bir giyim zinciri. Her yıl 90 yeni mağaza açıyorlar. İşe ilk giriş ücreti bin 4 yüz dolar. Rakipler de aynı ücreti veriyor. Ama kimse yer değiştirmiyor.
Şirkette herkes herkese ilk ismiyle hitap ediyor, mesafeler kalkmış. Yöneticiler first class uçmuyor. Herkes ekonomide. Kartvizitlerinde sıfatlar yazmıyor. Herkes yalnızca H and M ve ismiyle kartlarında yer alıyor.

On sorundan yedisi çözülüyor
Intel’ın Avrupa merkezi İrlanda’da. Amerika dışındaki en büyük üretim merkezi. 3 bin 5 yüz kişi fabrikada çalışıyor. Bin kişi de Intel’e bağlı kuruluşlarda dışarıdan iş yapıyor. Gelecek yıl Intel, İrlanda ekonomisine 5 milyar dolarlık yatırım yapmış olacak.
Intel çalışanları hayatlarından çok memnun. Kendilerini geliştirebildiklerine inanıyorlar. Üstelik eğitim masrafları tamamen şirket tarafından karşılanıyor.

Firmanın demokratik bir atmosfere sahip olduğunu düşünüyor tüm çalışanlar. İletişim hızlı ve etkin. Sorunu olanlar sorunlarının çözülebildiğini düşünüyor. Her on sorundan en az yedisinde uzlaşılabildiğini çalışanlar söylüyor. Herkes düşüncelerini ifade etmeye özendiriliyor, hiçbir yönetici kapalı kapılar ardında çalışmıyor.

Esnek çalışma koşulları özendiriliyor. Çocuklarına ya da başka işlere zaman ayırmak isteyenlere değişik çalışma şartları sunulabiliyor. Çalışanlar şirket hissedarı oldukları için şirketin borsa değerindeki iniş ve çıkışlarla en az yönetim kadar ilgileniyorlar.
Lafarge dünyanın en büyük çimento üreticisi. Toplam 46 ülkede, 133 çimento fabrikası işletiyorlar. Çalışanların çoğu şirketin hissedarı. 2002’de çalışanlara yüzde 60 oranda subvanse edilmiş hisse senedi satışı yapılmış. Eğitim şirketin en önemli özelliklerinden biri. Yöneticilerin eğitimi yakından takip etmeleri bekleniyor.
Firmada üç sendika faaliyet gösteriyor. Sendikaların yönetimle arasındaki ilişki dostça.
Bacardi Martini’de hayat 24 saat. Çünkü üretim 24 saat devam ediyor. Çalışanlara hoş bir ortam yaratmak için 24 saat açık ve lüks kafeterya yaratılmış. Yenen içilen her şey bedava. Şirket Dünya Kupası’nı çalışma ortamından izlenebilecek hale getirmiş. Çalışanlar bu uygulamaya bayılmış, 550 kişinin çalıştığı fabrikada başta yönetim kurulu başkanının müdavimi olduğu bir spor merkezi hizmet veriyor. Başkanın ofisi camekan. Herkes onu görebiliyor, dileyen kapıyı çalıp içeri giriyor. Başkan öğle yemeklerini çalışanlarla yiyor. Her öğlen değişik kişilerle aynı masaya oturmaya özen gösteriyor.

Neden olmasın politikası
Nestle’de İngilizce de Fransızca da konuşuluyor. Ama toplantılarda kim hangi dili konuşmak istiyorsa, hangi dilde kendisini rahat hissediyorsa onu kullanıyor. Nestle dünyanın en büyük gıda firması. 84 ülkede faaliyet gösteriyor. 237 bin çalışanı var. Yönetim kurulunun dokuz üyesinden yalnızca biri İsviçre vatandaşı. Diğerleri dünya vatandaşı denebilir. Dokuzu da tüm kariyerlerine Nestle’de geçirmiş kişiler. Bu arada Nestle’de dilediğin gibi değil şirket kurallarına göre giyiniyorsun. Ama “neden olmasın” politikası çerçevesinde ‘başka fikirler de neden benimsenmesin’ diye düşünenler çoğunlukta.
Bu arada ABD’de işten çıkarılmak zorunda kalınan pek çok kişi yeniden işe alınmış.
Schering bir ilaç firması. Kanser ve kalp ilaçlarıyla ünlü. Bilim yuvası hali var ama bilimi biraz eğlenceli hale getirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Şirkette çalışan bilim ve teknik adamlar kendilerini ayırmak zorunda kalan giysiler giymeye zorlanmıyorlar.

Herkes eşit. Toplantılarda da öyle. Yönetim kurulu başkanı olmak bir fikri kabul ettirmeye yetmiyor. “Burada önemli olan tartışmaktır” deniyor. En son üretime açılan bölümde 950 çalışan iki gün boyunca makinelerin nereye konursa daha rahat çalışma ortamı yaratılabileceğini tartışmış.

Şirkette iş değiştirmek büyük bir olay değil. Kariyerini farklı bir departmanda sürdürmek istersen, bu rahatlıkla sağlanabiliyor, üstelik teşvik de edilebiliyor. Çalışanlara spor salonu, otoparkın üzerindeki iki kata kurulmuş çocuk yuvası çalışanları memnun etmek için yapılanlardan birkaçı.
Grudfos su pompaları üretiyor. Çalışanlara sorduğunuzda, “bu iş yerinde kilit kelime özgürlüktür” diyorlar. Esnek çalışma teşvik ediliyor. İş yerinde engellilere özen gösteriliyor.
Şirkette çalışan 4 bin yüz kişinin yüzü engelli. Engelliler için özel üretim bölümleri yapılmış. Şirket ruh sağlığı bozuk olanlara istihdam olanağı sağlayabiliyor. Göçmenler için özel çalışma koşulları geliştirilmiş. Buna göre göçmen dili öğrenebilmek için eğitim de alabileceği part time çalışma ortamına sahip. 1975 yılında kurulan bir vakıf sayesinde gönüllü çalışmalar yapılıyor. Şirket hisselerinin büyük bölümü bu vakfa devredilmiş. Geri kalan şirket çalışanlarına satılmış. Çalışanlara spor salonu, ahşap işleri yapabilecekleri atölye, atış talimi yapabilecekleri özel mekanlar yaratılmış.

Değişik fikirlere hoşgörü
Unes bir İtalyan süpermarketi. Şirkette dört ilke var. İlki çalışanları ve müşteriyi sev. İkincisi, geleceğe umutla bak. Üçüncüsü, değişik fikirlere hoşgörüyle yaklaş. Dördüncüsü, iyi olmayan şeylere tahammül et. Unes’de insan kaynakları müdürü bir psikolog. Herkes halinden memnun.
Mondragon bir İspanyol şirketi. Aslında kooperatif demek daha mı doğru olur? Kooperatifler çatısı altında üç üretim merkezi var. Finans grubunda banka ve sigorta şirketi var. Üretimde otomotiv, elektrik, makine parçaları ile ev aletleri ve bisiklet üretiliyor. Üçüncü grup dağıtım. Kooperatif olduğu için midir acaba, fena halde demokratik.

Yönetim kurulu başkanını seçecek yönetim kurulu çalışanlar tarafından seçiliyor. Bu yüzden çalışan ile yönetim arasında bugüne kadar bir sorun yaşanmamış. Herhangi bir kriz anında işçi çıkarmak zorunda kalındığında üretim yeri kapatılmış ama çalışanlar diğer şirketlere aktarılmış.

İşte size birkaç örnek. Üstelik yer az, zaman dar diye topu topu birkaç farklı uygulamadan söz ettim.
Sizde bunlardan hangileri var?
Hangilerinin olmasını isterdiniz?
Siz yöneticinizi seçebiliyor musunuz?
İşyerinde yuva var mı?
Spor yapabiliyor musunuz?
Çat kapı yöneticinin odasına gidebiliyor musunuz?
Kriz zamanlarında korkusuzca çalışmaya devam edebiliyor musunuz?
Son soru; sizin için başarı ne anlama geliyor?

“;”20030317″;536;69
849;”İnsan Kaynaklarında Yeni Açılımlar: Ne Yalan Ama!”;”Hayat Yayınları, 2002,200 Sayfa”;”Günümüz iş dünyasının en iddialı söylemi İnsan Kaynakları üzerine ama işe alma yöntemlerinin başında, hala “”hamili kart yakinimdir”” uygulaması yer alıyor…”;”

Günümüz iş dünyasının en iddialı söylemi, İnsan Kaynakları üzerinedir. Şirketler, en değerli sermayelerinin, sahip oldukları insan kaynağı olduğunu beyan eder. Yöneticiler, insan kaynağının iyi yönetilmediği şirketlerde hüsrana hazırlıklı olmak gerektiğine dikkat çeker. Yönetim literatürü, çalışana yatırım yapılmayan bir düzenin, düzen olmadığını anlatır.

Günlük hayat ise, karşımıza farklı resimler çıkarıyor. Ne yazık ki, çok az kişi, İnsan Kaynaklarına ilişkin o güzel ve ideal düşüncelere inanıyor. İnandığını söyleyip, uygulama cesareti gösterenlerin sayısı, iki elin parmaklarını geçmiyor.

İşe alma yöntemlerinin başında, hala “”hamili kart yakinimdir”” uygulaması yer alıyor; işten çıkarmalar altı aylık enflasyon zamlarına denk getiriliyor; yöneticiler hala işyerini plansızca personelle dolduruyor; hala en ufak kriz karşısında çareyi personel çıkarmakta buluyor. “”Maliyetleri kısmanın en etkin yöntemi nedir?”” diye sorun çevrenizdekilere… Göreceksiniz, “”Kelle koparmak!”” diyecekler. Hangisi doğru?… İdealler mi, yoksa gerçekler mi?…Bazen insanın, “”Ne yalan ama!”” diyesi geliyor!

İçerik


  1. Tadınız Kaçmasın
  2. Amatör Profesyoneller
  3. Kariyer Palavra mı?
  4. Düşünmeyi Biliyor musunuz?
  5. Performansın Sırası mı?
  6. Herşeyin Başı İletişim
  7. Sssst…Ssstt…Sakin Ol

“;”20020820″;17;2
926;”Etiketsiz hayat çok rahat”;””;”Önemli olduğunuzu taşıdığınız sıfatla aktardığınızda, insanlar etiketinizin içindeki kelimelere boğuluyor. Böyle zamanlarda karşımdakinin elini çabuk sıkıp, oradan uzaklaşmak istiyorum. Etiketinde boğulmuş, kendisini önemsemekten kör olmuş insanlarla değil, yaptığı işleri önemsediğim insanlarla birlikte olmak istiyorum.”;”

Önemli olduğunuzu taşıdığınız sıfatla aktardığınızda, insanlar etiketinizin içindeki kelimelere boğuluyor. Böyle zamanlarda karşımdakinin elini çabuk sıkıp, oradan uzaklaşmak istiyorum. Etiketinde boğulmuş, kendisini önemsemekten kör olmuş insanlarla değil, yaptığı işleri önemsediğim insanlarla birlikte olmak istiyorum.

Bu yıl da Davos macerası sona erdi. Kimilerine göre Davos görünmek için süperrrrr bir mekan. Kimilerine göre Davos’a çıkartma yapmak gerek. Türkleri ele güne, dosta düşmana göstermek lazım. Kimileri Davos’a damgasını vurmak istiyor. Kimileri; kim ne diyor, dünya ne konuşuyor diye geliyor. Kimileri değer verilen fikirlerini başkalarıyla paylaşmak üzere orada.

Biz Türkler mi… Bizim neden orada olduğumuzu anlayana aşkolsun. Türklerin bu yılda da Davos’a çıkartma yaptığı söylenebilir mi… Bence çok rahatlıkla söylenebilir. Adımızı altın harflerle yazdırdığmız… O da söylenebilir.

Tabii düşünecek olursanız, nereye ve neyle yazıldığınız önemli değil. Ne yazdığınız, nasıl yazıldığınız önemli. 

Davos’da Türk gecesini duymayan kalmadı. Aynı anda bir sürü ülke gecesi olmasına karşın bizimkisi bir başka anılıyor. Nasıl anıldığını anlatayım; “Yemekler çok güzeldi. Müzik de iyiydi… Ben falanca toplantıdan çıkınca gittim hala yemek vardı…” Rivayet o ki, yabancı bir politikacı, Türkler’den birine, “Tüm hükümet burada ülkeyi kim yönetiyor?” diye sormuş. Anlatılanlar arasında tezat bazı gözlemler de var. Örneğin yemeklerde bir kuş sütü eksikmiş ama ne olduğu anlaşılmayan bir grup yakası paçası dağınık ve gebeş adamın neci olduğu anlaşılamamış. Ünlü yabancı konuklar ve önemli Türk konuklar… Bir de tesettür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti resepsiyonunun fotoğrafını çekenler kare içindeki detayları kaçırmamış… Ben kendi adıma pek çok yabancının bu fotoğrafa ilişkin sorusuyla karşılaştığımı söyleyebilirim.

Zaten Türk olduğunuzu öğrendikleri anda konunun Irak’a olası saldırı ile ABD’nin müdahalesine gelmemesi kaçınılmaz. Bir de beni sıkan “Bu savaş kaç para?” şeklindeki sorular oldu. Kimse bana, “Sizden falancanın konuşmasını dinledim, süperrrrr’di” demedi. “Falanca Türkle tanıştım nasıl etkilendim” de denmedi… “Ben sizin şu yönünüzü bilmiyordum, öğrendim iyi oldu” diyenine rastlamadım.

“Dış politikanız, savunma politikanız…” diye başlayan cümleler oldu. Hepsi acaba ağzımdan bir şey çıkacak mı diye gırtlağıma kadar çöreklenen bakışlar hissettim. Kimse bana edebiyatınız, resim sanatınız, gazetecileriniz, sporunuz demedi. Çünkü kimse bizi bu yönlerimizle tanımıyor. Biz dünyaya bedel Türkler olarak bileğimizin kuvveti, attığımızda mangalda kül bırakmayan görüşlerimiz, hiddetlendiğimizde esip gürlemekle tanınıyoruz…

Kısacası ben yemek dışında Türkiye’nin dünya kamuoyuna verdiği net bir mesaja rastlayamadım.

Davos’u yalnızca hükümet ve bürokrasiden yetkililerinin yapacağı ve bizi birilerine anlatacağı konuşmalardan ibaret sanıyoruz. Ve ne de çok yanılıyoruz. Pek çok ülke sanatçısıyla, muhalefetiyle, akademisyeniyle Davos’taydı. Hep izleyen koltuğunda değil, zaman zaman kürsüdeydi. Çalışmalarını, dünyaya dair görüşlerini anlatıyordu.

Bizim resmi politikamızı anlatan sıkıcı konuşmalarımıza gelecek yıllarda renk katabilir diye düşünüyorum.

Lula Fırtınası

Davos’da Brezilya’nın bu yıl bıraktığı etkiyi görmenizi isterdim. Brezilya Cumhurbaşkanı Lula da Silva’nın konuşma yaptığı sırada, başka seanslarda ciddi tartışmalar yapanlar, yarım saat ara verip Başkan’ın konuşmasını dinlemeye gittiler. Ben de tam bu sırada işsizlikle mücadele seansındaydım. Aaaa adamlar kalktı ve gidiyor. Yarım saat sonra buluşuruz diye…

Dönüşlerini görmeniz gerekirdi. “Nasıl buldun ?” diye soruyor biri diğerine, “Etkilendim” diyor. “Lula yine yaptı yapacağını” diyenler… “Çok keyifliydi iyi ki kaçırmadım” diyenler… İnsanı o an tuhaf bir kıskançlık kaplıyor. Ben niye duymuyorum böyle şeyler. Brezilyalıların hepsini çıkarsınlar, oralara Türk koysunlar…

Kendine gel!..

Bu arada öğrendim ki, Brezilya Cumhurbaşkanı karizmatik kişiliğiyle büyülediği Davos entelektüellerini aslında aklıyla büyülemiş.

Brezilya ekibi bundan aylar önce hazırlığa başlamış. Cumhurbaşkanı Lula, Davos’a katılacak herkesi ve her kesimi kendi başkanlığında bir toplantıya davet etmiş. Baştan sona bu toplantıda kalmış. Toplantıda Davos’ta Brezilya’nın vereceği mesaj tartışılmış ve herkesin rolü belirlenmiş.

Bizde mi?…

Şaka yapıyorsunuz herhalde. Bizim hükümet yetkililerimiz o kadar kendileriyle meşgul, o kadar kendilerini önemsiyorlar ki, böyle bir şey yapmaları beklenemez. Kendilerini neden ayağa düşürsünler. Sonra onları yakalamanız mümkün değil. Türkiye Cumhuriyeti sanki son yılların en önemli turizm acentası gibi… Koltuğa oturamayanlar dış politika olsun diye seyahatte. Yakalayanlar da var tabii. Çoğu mutlaka dolar ya da TL cinsinden bir şeyler isteyip beklediklerinden, sizin onları arayıp “Ben bu yıl, Dünya Ekonomik Forumu Yarının Küresel Lideri 2003 listesindeyim. Bilmenizi istedim. Türkiye için yapabileceğim bir görev olursa buna hazırım” diyen mesajınızı kim bilir ne şekilde anladılar. Başbakan, Gölge Başbakan ve Gölge Başbakan’ın Gölge Baş Danışmanı olan bir işadamı… Ve çevreleri o kadar ama o kadar meşguller ki, Türkiye’yi anlatmak için Türkiye için çalışmayı unutabiliyorlar.

Beyler kuş sütünün eksik olmadığı toplantılar yetmiyor. Dünyada açlık olduğu doğru. Ama sizin katıldığınız yerlerde yemeğe değil, fikre açlık var. Fark yaratmak istiyorsanız, damga vurmak istiyorsanız, ilgi çekmek istiyorsanız, önce kafalarınızdaki görünmeyen türbanları kaldırın. Görünenle kimsenin ilgilendiği yok bilesiniz.

Ben ülkemde plan ve program istiyorum. Strateji görmek istiyorum. Partizanca değil, herkesin ne yapabileceğini ortaya koyduğu bir anlayış bekliyorum. Davos gibi toplantılarda Türkiye’yi, dünya çapında Türk sanatçısının kürsüye çıktığı ve konuşma yaptığı, akademisyenlerinin buluşlarını paylaştığı, gazetecisinin, muhalefetinin, işadamı ve işkadınının Türkiye adına yer aldığı toplantılar bekliyorum. Ben Brezilya’dan ders almanızı istiyorum.

Karlar içinde

Küçücük bir kasaba. Kar içinde… Çok sevimli ama farkına varabilene aşkolsun.  Aslında küçük bir kayak cenneti ama her yıl ocak ayı sonunda burası fikirlerin kayak yaptığı bir başka cennete dönüşüyor. Bu dönemde yolunu şaşırıp, kayak yapmak için Davos’a gelenler, geldiklerine geleceklerine bin pişman oluyor. Onlar kayak giysileri ile dolaşırken, kalabalık bir grup tuhaf insan da, dam üstünde saksağan şarkısını söylüyor.

Davos’a gelir gelmez hepimizin eline bir güvenlik kartı, bir çanta ve bir de palm tutuşturdular. Güvenlik kodlarımız verildi. Bana ulaşan ilk elektronik mesajda önemli bir yürüyüş yapılacağı ve dikkatli olmam söyleniyordu. Mesaj o kadar ilginç ki, yürüyüşün nereden nereye yapılacağı, ne amaçla olduğu, başıma neler gelebileceği, dolayısıyla nerelerden uzak durmam gerektiği konusunda bilgi veriliyordu. Daha sonra öğrendiğime göre, protestocular güvenlik nedeniyle yapacak bir şey bulamayınca öfkelenip, kızgınlıklarını, o an çevrede bulunan birkaç arabayı tahrip ederek çıkarmışlar.

Takım elbiseli adamlar, ellerinde içinin ne kadar dolu olduğu patlamak üzere olduğu duruşundan anlaşılan çantalarıyla emin adımlarla yürüyor. Kadınlar deseniz onlar daha tuhaf çünkü altı kaval üstü… Düzgün giysili fakat bir tarafı çok sakil duran bu kadınlardaki tuhaflığı ilk anda anlamak mümkün değil.  Bir iki saniye içinde ayaklarına takılıyorsunuz. Ayakları garip…

Nasıl olmasın.

Size bir de otel ve kongre lobisini anlatayım da o zaman neden tuhaf olduğunu daha iyi anlarsınız.

Giy çıkar, giy çıkar

Erkeklerin bir tane patlayan çantası varsa, kadınların bir patlayacak kadar doldurulmuş çantası, bir de naylon torbası var. Bu torbalarda iç mekanlarda girildiğinde giyilecek ayakkabılar bulunuyor. Tabii adet olunduğu gibi bir de normal askılı çanta… Kadınlar çok zor durumdaydı anlayacağınız. Kadınlar kapalı mekana girdiklerinde hemen soyunup dökünmeye başlıyorlar. Önce şapka atkı ve eldivenler… Aceleyle ceplere tıkıştırılıyor. Sonra manto, ceket ne varsa… Ardından yerlerde sürünürcesine çıkarılan kar botları ve giyilen topuklu ayakkabılar. Kar botları çıkıp topuklular giyilince kadınların duruşu bir değişiyor, görmeyin. Hemen eller saça gidiyor. Sonra şöyle bir silkenip emin adımlarla toplantının yapılacağı salona doğru koşturma başlıyor. Bu iş, günde dört beş kez tekrarlanıyor. Ve günün sonunda bıkılıyor.

Davos sefası mı yoksa çilesi mi bilmiyorum ne demek gerekirse, kısa sürüyor. Böyle anlattığıma bakmayın ayaklarınızın şişi inince, sırtınızın ağrısı gidince tadının damağınızda kaldığını anlıyorsunuz.

Uçan tek kuş helikopter

Tabii tüm bu atmosferde en ilginç görüntüler medyadan tanıdığınız çok ünlü kişileri canlı kanlı karşınızda görmeniz. Ben Michael Dell’le burun buruna geldiğimde çok şaşırdım. Neredeyse çarpışıyordum. Otel çıkışında kapının içe mi dışa mı açıldığını keşfetmem ona baka kalınca mümkün olamadı. Onun beni birine benzetmek gibi bir sorunu olmayınca daha çevik davrandığı için az kalsın birbirimizin üzerine çıkıyorduk.

Bill Clinton’ın kaldığı oteldeki korumayı görmeniz gerekirdi. Kaldığı otele girmek 007 James Bond’a layık bir iş. Otelin önüne ayrıca bir giriş inşa edilmiş. İçinde elektronik cihazlar. Ben diyeyim 8, siz deyin 10 koruma her an üstünüze atlamaya hazır. Önce çipli kartınızı görmek istiyorlar. Sonra neredeyse soyunmanızı ve x ışıklarından geçmenizi. Temizseniz, tamam, otele girebilirsiniz.

Bill Clinton ve koruma duvarı ilginçti. Ama eski başkan tabii ki görevdekinden biraz daha farklı korunuyor artık. Siz bir de ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın varlığı ile Davos’ta estirdiği terörü görmeliydiniz. Kuş uçmadı, uçurulmadı. Böylesi bir güvenlik insanı şaşırtıyor.

Aktardıklarımın hiçbirinde abartı yok. Powell gidince Davos’un yerlilerinin rahat nefes almış olduğunu düşünüyorum.

Bu arada Davos hava sahası gerçekten kapatıldı. Kasabaya ancak kara yoluyla inilip çıkılıyordu. O da, yol boyunca ara ara kurulmuş olan güvenlik barikatlarını geçebilirseniz. Davos üstünde bu süre içinde uçan tek kuş helikopterler oldu.

Tanıdık tanımadık

Her taraf bir şekilde ünlü kaynıyor. Toplantıların saati, Davos’ta kalınan sürenin suyunu çıkartmak için neredeyse gece yarısına kadar sürüyor. Bir toplantıdan geç saatte çıktıktan sonra yakında bir otelde birkaç yabancı gazeteciyle buluşmaya gittim. Dakikamı boşa geçirirsem yazık olur diye…  Tam yerimize oturduk, içecek bir şeyler söyledik, “acaba bir şeyler yesek mi” diye düşünürken salına salına Soros geçti. Son derece sıradan…

Normal bir zamanda görme şansınız düşük olan birçok kişi sağınızda solunuzda, “Pardon tuzu uzatır mısın, bu kitapçığı nereden buldunuz, kaleminizi ödünç verir misin?” gibi sıradan sorular sorabilir size şaşırmayın. 

Harvard Üniversitesi John F. Kennedy School of Government Rektörü Joseph Nye benim için çok önemli simalardan biriydi. Ayak üstü portakal sularımızı tokuşturduk. Bana programlarından birine mutlaka katılmamı önerdi.

Coca Cola’nın Başkanı Douglas Daft, Brezilya Kültür Bakanı ve Grammy Ödüllü tek Bakan Gilberto Gil ile Afganistan Dışişleri Bakanı Abdullah Abdullah ile kahvaltı yapmak ilginç bir deneydi.

Sağımda solumda dünyanın değişik bölgelerinden gelmiş din adamlarının bulunduğu bir masada hem yemek yemek hem de fikir alışverişinde bulunmanın tadına doyum olmadı.

Gece yarısında bizimle konuşmaya gelen NATO eski komutanı Wesley Clark süperdi. Bunlar şimdi öylesine aklıma gelenler…

Anlatmak istediğim şu; Davos’un karı, güvenliği, şaşası ve şamatası bir yana; ilginç olanı etiketsiz olması. Herkes önemli, herkes gerçek. Siz eğer, ünlü olmanın ayrıcalıklı olmak; ayrıcalıklı olmanın paralı olmak; güçlü olmak için politikacı olmak, politikacı olunca güç kullanmak gerektiği ve sanıldığı bir yerden geliyorsanız; adaptasyonda sorun yaşıyorsunuz.

Çünkü etiketsiz hayat çok rahat.

Yarının liderleri

Bu tanınmış simalar arasında benim en fazla ilgimi çekenler, ise geçmişte aralarında Bill Gates gibi ünlülerin de bulunduğu ama çoğu “şimdilik” belli bir çevre dışında pek tanınmayan, ileride uluslararası düzeyde popüler olma potansiyeli yüksek, 100 Küresel Lider’di. Yarının Liderleri de deniyor. Şimdi size benim de aralarında olduğum 2003 sınıfı Yarının Küresel Liderleri’ni neden ilginç bulduğumu anlatayım.

Sınıf arkadaşlarımdan biri Moğolistan Meclisi’nden Oyun. Moğolistan’da soyadı kanunu henüz yok. Baba adıyla anılıyor herkes. Oyun 1998 yılında parlamentoya girmiş. Bekar bir kadın. Aslında jeolog. Önce Çekoslovakya’da sonra İngiltere’de eğitim almış ardından uluslararası organizasyonlarda çalışmış. Birkaç yıl önce, kendisinden önce siyasete atılmış olan erkek kardeşi suikast sonucu öldürülmüş. Oyun, kardeşinin ölümü üzerine siyasete girip mücadele etmeye karar vermiş.

Bizim sınıf siyasetçi kaynıyor. Anlaşılan amaç; siyasilere güven yerlerde sürünürken, bu insanları genç alıp biraz eğip bükmek. Bir başka siyasetçi Bulgar Finans Bakanı. Merill Lynch’de başarılı bir kariyer sürdürürken kendisini ülkesinin hizmetinde üstelik bakan olarak bulmuş. Yeni mesleğini çok sevdiğini, piyasaları özlemediğini söylüyor. Şilili milletvekili Nicolas çekirdekten yetişme. O damdan düşer gibi politikaya atlamamış. Önce yerel yönetimlerde kendini göstermiş. Şu an muhalefette, çok yakında iktidarda olacağını söyledi. Estonya Dışişleri Bakanı da bizim sınıftan. Çok alımlı bir kadın. Hayatta Bakan falan demem. Kolombiya Kültür Bakanı çıtı pıtı küçücük bir kadın. Otururken küçük duruyor, öğrenci falan sandım. Ayakta da küçücük. Ama konuşmaya başladığında görmeniz gerek. Nasıl güvenli, nasıl sempatik. Neden bizde böyleleri yok… Avustralya meclis üyesi de sanırsınız ki üniversitede okuyan bir genç… Saçlarını Tommiks gibi ayırmış. Yürümüyor, zıplıyor. Konuşmuyor…. O bir anda ne kadar çok şey söyleyebilirim diye bir endişe taşıyor olmalı. Çünkü izlemek kolay değil.

Sivil Toplumcular sıra sizde

Herkes siyasetçi değil. Bu kadar ilginç sivil toplum kuruluşunu bir arada gördüğümü anımsamıyorum. Bizim ülkemizde sivil toplum kuruluşları genellikle belli noktalarda kümelenirler. Belki de sorunlarımız belli noktalarda kümelendiği için… Ama zenginlik yalnızca cepte ya da s ıradan işlerde olmuyor. Bir dizi sivil toplum gönüllüsüyle tanıştım. Çoğu bu yıl benimle aynı sınıftan. Geçmiş yıllardan toplantıya katılan gençl liderler de var tabii. Genç pırıl pırıl insanlar demek ki siviltoplumda kendileri için gelecek görmüşler. Onlar yaptıkları işi tarif ederken başkalarının geleceğini gördüklerini söylüyorlar.

Bill ve Melinda Gates Vakfı Direktörü de bizim sınıftan. Vakıf yöneticisi deyip geçmeyin, Bill ve Melinda Gates kişisel servetini hayır işlerine harcayan zenginler arasında bir numarada yer alıyorlar. Meksikalı arkadaşımın İngilizcesi çok kötüydü ama gülümsemesi kendisini ifade ederken yeter de artardı bile. Kendisinden birkaç yaş büyük abi ve ablası engelli olarak dünyaya gelmiş. Evin sağlıklı çocuğu olarak bu durum onu çok etkilemiş; ”Komşularımız kardeşlerime bakmak dahi istemezlerdi. Onlar da eve kapandılar. Ben hayatımı engelli insanların bakımına ve topluma kazandırılmasına adadım. Önce kendi evimizde kardeşlerimle başladım. Sonra birer ikişer büyüdü. Şimdi Meksika’nın değişik kentlerine yayılmış bakım evlerimiz var. Amacım Davos’ta benim konumla ilgilenecek insanlar bulup bu çalışmayı uluslararası platforma yaymak… “ Sanırım kardeşlerinden birini bir zaman önce kaybetmiş. Şimdi geride kalanla avunuyor. Onun varlığı benim yaşamam için çok önemli bir güç diyor.

Medyadan da hatırı sayılır bir sayımız vardı bu yıl. Ama ne yalan söylemeli siyasetçiler hepimizi geçtiler. BBC’den bir prodüktör, CNN Japonya büro şefi, yazar akademisyen ve gazetecilik yapan değişik bir grup medya mensubu…

Hepsi birbirinden farklı hepsi birbirinden renkli insanlar. Ortak özellikleri, gözlerinin içinin gülmesi. Göz göze geldiğiniz anda hiç tereddütsüz gülen bir yüz, uzanan bir el ve ikinci hamlede çıkarılan bir kart. “Merhaba ben falanca, şu ülkedenim” diyen hoş bir ses… Muhtemelen devam eden bir sohbet, “Peki sen ne yapıyorsun” diye başlayan bir soru. Çok ilginç buldum, biraz daha anlat diyen bir bakış… Daha da ileri gidip, ayaküstü neler yapılabileceğine dair yorumlar…

Hepsini anlatmakla bitmez. Bizim sınıf 100 kişi. Geçmiş iki yıldan da aramıza katılanlar var… Bir sürü etiketsiz, normal, önemli, güzel insan…

Bunun adı gelecek.

Bunun adı sinerji.

“;”20030131″;434;58
980;”Dünya Halleri”;””;”“Savaş”, konuştuğumuz tek konu…
Kan, gözyaşı ve çocuklar… Ve kadınlar… Ve yaşlılar… Kaybedilecek hayatlar, sönecek yaşamlar… Bunlar da konuşmadıklarımız.
Konuşsak da olmuyor, konuşmasak da…. Havanda su dövüyoruz.
Dünya neleri konuşuyor dersiniz, neleri yaşıyor… Düşündüm de bayram haftasında bir ufuk turu atmanın kime ne zararı olabilir…”;”

“Savaş”, konuştuğumuz tek konu…
Kan, gözyaşı ve çocuklar… Ve kadınlar… Ve yaşlılar… Kaybedilecek hayatlar, sönecek yaşamlar… Bunlar da konuşmadıklarımız.
Konuşsak da olmuyor, konuşmasak da…. Havanda su dövüyoruz.
Dünya neleri konuşuyor dersiniz, neleri yaşıyor… Düşündüm de bayram haftasında bir ufuk turu atmanın kime ne zararı olabilir…

Dünya genelinde 180 milyon kişi işsiz. Son birkaç yıl içinde işsiz sayısındaki global artış 20 milyon… Sanayileşmiş ülkeler arasında işsizlik oranı ortalaması yüzde 6.9. Gelişmekte olan ülkelerde çok daha yüksek.
Peki işsizlik sorununun bir çaresi yok mu?
Bu sorun nasıl çözülür?
Hükümetler ne tür politikalar geliştirmeli?
Biz Türkiye ölçeğindeki işsizlikten yakınıyoruz. İşsiz ordusu içindeki gençlerin sayısını ürkütücü buluyoruz. Dünyanın hali de parlak değil. Avrupalı çalışma ekonomisi uzman ve bürokratlarını birleştiren tek konu da bu. Genç işsizlik ürkütücü boyutlarda.
Tek tük başarılı projelere rastlanıyor. Hollanda bunlardan biri. Ne yazık ki zengin bir çözüm listesinden söz etmek mümkün değil. Hollanda hükümeti, özel sektörü ve sendikaları bir araya getirmiş, ortaklaşa bir gençlik projesi üretmelerini istemiş. Kabaca ne olduğunu tarif etmek gerekirse; projeye göre gençlerin işsiz kalmasındansa, bir yetişkinin asgari ücretinin üçte birine istihdam edilerek, zaman içinde artan oranlarla aldığı ücreti yetişkin seviyesine çıkarmak hedefleniyor. Gençler böylece bir yandan tecrübe ediniyor, şirketler de bu şekilde cazip bir iş gücü edinmiş oluyor. Hollanda da pek çok işsiz gencin bu şekilde işgücüne katılabildiği istatistiklerle ortaya konuyor. Siyasi açıdan diğer ülkelerde uygulanabilirliği tartışma konusu. Özellikle de IMF kontrolünde bulunan Türkiye gibi ülkelerde uygulama olasılığı zayıf gözüküyor. Devlet sübvansiyonu gerekiyor.
Neler oluyor hayatta

Bir uçak mühendisi ABD’de 6 bin dolar alıyor. Aynı mühendis Uzakdoğu’da 650 dolara çalışıyor. Mikrochip yaratıcısı dizaynır ABD’de ayda 7 bin dolar maaş alıyor, aynı kişi  Hindistan’da bin dolara razı oluyor. Bir mimarın ABD’de ücreti 3 bin dolar, Filipinler’de ayda 250 dolar. Finans uzmanı ABD’de 7 bin dolara, Hindistan’da bin dolara çalışıyor. Muhasebeci ABD’de 5 bin dolar, Filipinler’de 300 dolar alıyor.
Neler oluyor…
Binlerce dolarlık işler, yüzlerce dolarla ifade edilen işlerle değiş tokuş ediliyor.
Çalışma hayatında önemli değişiklikler yaşanıyor. Geri dönüşü olmayan değişimler. Türkiye’nin de çok yakından izlemesi gereken şeyler.
Ama nerde!…
Bari siz izleyin. Çalışma hayatında alışageldiğimiz klasik düzen değişiyor. Çok yakında, var olan işsizlerimizin üzerine ağlamayı bırakacağız, onlara katılacak yenilerine ağlamaya başlayacağız.

Batı ile Doğu arasındaki fark yalnızca fakir ve zengin, sanayileşmiş, tarım toplumu diye kaba bölümlere ayrılmıyor. Batı meslek gruplarının önemli bir bölümünü tasfiye ediyor. Çok yüksek maaşa çalışıp görece az katma değer üreten meslekleri Uzakdoğu’ya kaydırıyor. Bundan böyle ciddi meslek ayrımlarından da söz edeceğiz.

Manila, Şanghay, Budapeşte, San Jose, Kosta Rika, ABD’nin mutfağı olmaya talip.
Talip demek de yanlış. Çoktan olmuşlar.
Bilişim sektörünün Mekke’si kabul edilen Silikon Vadisi’nde 2001’den bu yana istihdam yüzde 20 azaldı. ABD’den yurt dışına kayan meslekler arasında dikkati çekenler şunlar; doğa bilimleri, hukuk, dizayn, yönetim bilimi, bilgisayar, mimarlık, satış, destek hizmetleri…
Türkiye

Acil olarak işsizlerin envanterini çıkartmalıyız. Hangi meslek dallarında çalışmış olduklarını, eğitimlerini belirlemeliyiz. Çok acil daralma yaşayacak sektörleri tespit etmeliyiz. Mümkünse sektörleri kategorilere ayırıp gelecek yıllardaki vizyonlarını belirlemeliyiz. ‘Batı’dan kayan mesleklerin hangilerini Türkiye’ye kaydırmak mümkün olabilir’ diye düşünmeliyiz.
Oturup binlerce kişinin daha işsiz kalmasını da seyredebiliriz tabii. Bu da seçeneklerden biri. Genellikle bir şey yapmamayı tercih ettiğimiz için benim tahminim oturup bekleyeceğiz. Başımıza geldiğinde düşüneceğiz.
Var olan işsizlerin hayata entegre olamayacağı gerçeğini kabul edecek, bunun adına ‘kader’ diyeceğiz.
Var olan işsizlerimizin çoğunun geriye dönüp, terk ettikleri işkollarında iş bulma şansları gözükmüyor. Ama yeniden eğitilebilme şansları hala var. Uzun zaman beklersek onu da yitireceğiz.
Bir de madem meslek dallarında kayma var. ‘Başka yere kayacağına acaba ben talip olabilir miyim’ diye düşünebiliriz.
Yoksa gururumuzu mu kırar? ‘Elin adamı binlerce dolar alırken, aynı işi birkaç yüz dolara yapmam’ mı demeliyiz…
Gözden kaçan ülkeler

Bazısı yanı başımızda, bazısı uzakta olan birkaç ülke var ki bunları izlemek şöyle dursun kafamızı çevirip bakmıyoruz.
Japonya bunlardan biri. Türkiye’de önemli yatırımları olan bir ülke. Eski dinamizmi yok. Ne içeride ne de dışarıda.
Ülke içinde gençlerle yaşlılar arasında ciddi fikir ayrılıkları gözleniyor. En önemli sorun Japonya’da bireyler dahil kurumların, motivasyonlarını yitirmiş olmaları. Japonya’nın bugünkü performansına bakıp eleştirenlerin gözlemine göre, ülke statükoyu korumaktan yana duran elitist bir grup tarafından yönetiliyor. Oysa tam anlamıyla bir reformdan geçmeyi bekliyor. Japonya’ya yeni bir vizyon kazandırmanın kaçınılmaz olduğu, yeniden ve yine bir mücadeleye girme ihtiyacında bulunduğu ifade ediliyor.
Yanı başımızdaki İran hakkında da çok az şey biliyoruz. Irak’la savaştan sonra Tahran yönetimi uzun bir süre atılması gereken adımları erteledi. Savaşın sona ermesiyle birlikte ülke ekonomisinde ciddi bir kalkınma ve sürekli bir gelişme kaydedildi.

İran ekonomisi geçmiş 12 yıl boyunca her yıl ortalama yüzde 5.4 büyümeyi başardı. Bu süre içinde özelleştirmede adımlar atıldı. Ekonominin yüzde 60’ı özel şirket ve kişilerin elinde. Nüfusun üçte ikisi 32 yaşın altında.

İşsizlik, özellikle gençler arasında önemli bir sorun. Ülkede genç ve yaşlı nüfus arasında önemli fikir ayrılıkları gözleniyor ancak gelecek 5 yıl içinde gençlerin önemli noktalarda iş başına gelmeleri bekleniyor.
Çin, dünyanın yeni üretim üssü. Asrın ülkesi olarak da anıldığı söylenebilir. Gelecek yıllarda büyümeye devam etmesi bekleniyor. Bölgesinde yer alan ülkeler için ciddi bir tehdit oluşturan Çin, sorunsuz değil. Bazı ekonomik sorunlarına çare bulmaya çalışıyor. Ekonomisi yılda ortalama yüzde 7-8 büyüyen ülkenin, aynı trendi uzun yıllar yakalayamayabileceğine dikkat çekiliyor. Çin ekonomisinin ağırlıklı ihracata dönük. Bu şekilde varolan büyümeyi uzun süreli taşımakta zorluk çekebileceği belirtiliyor. İçeride tüketimin canlanmasının şart olduğu varsayılıyor.

Çin’de nüfusun yüzde 64’ü hala az gelişmiş bölgelerde yaşıyor. 94 milyon Çinli şehirlerde çalışsa da pek çoğunun evi kırsal bölgelerde. Yönetim, gelecek 20-30 yıl içinde Çin’deki demografik yapıyı tarımdan kente kaydırabileceklerine inanıyor.

Hedefleri, 7’ye 3 gibi kent-tarım dağılımı yaratmak. Ülkenin en önemli sorunlardan biri de, bölgeler arasında yaşanan  ekonomik uçurumlar.
Dolly kötü durumda

Dünyanın tartıştığı konulardan biri de klonlama ya da kopyalama. Konuyu magazin boyutundan çıkarıp ciddi kafa yormak gerek. İlk kopya canlı, bildiğiniz gibi sevimli bir koyun. Adı Dolly.

Dolly, 4 yaşını doldurdu ve can çekişiyor. Zavallı hayvanın bağışıklık sistemi yok. Bu yüzden eklemlere çöreklenen iltihaplı romatizma ile MS hastalığının pençesinde. Tabii ağrı ve acılarını dindirmek için türlü yöntemler kullanılıp, Dolly’i ayakta tutmaya çalışıyorlar ancak Dolly kopyalama sürecinin çok başarılı olmadığını gösteren önemli bir örnek.

Kopyalamaya karşı olanların çoğu, aslında kopyalamaya yüzde yüz karşı çıkmıyor.
Cinsiyet genleriyle oynayıp ortaya başlı başına bir insan çıkartmaya karşılar. Çünkü bunun etik olarak, sağlık olarak ve güvenlik olarak çeşitli tehlikeler yaratacağına inanıyorlar. Başlı başına bir insan ve tüm canlı yaratmak bir grup için kabul edilemez. Bunların başında din adamları geliyor. Değişik dinler ise kopyalama karşısında tek vücut olmuş görünüyor. Ancak bu tıp devriminin kimse kopyalama sürecinin hastalıklarla mücadelede kullanılmasına karşı değil.
Kopyalamanın yanında olanların argümanı ise, her şeyden önce karşı olanların çağdışı tutumlarından vazgeçmeleri gerektiği. Tartışmak bile yersiz…
Kopyalar arasında yaş farkının olması bir insanın kopyasıyla yaşama zorunluluğunda bırakmayacağını; dahası “kötü” birinin kopyasının da kötü olacağı anlamı taşımadığını iddia ediyorlar. Yani bir caninin kopyasının cani olması gerekmiyor. Kimse kötü doğmaz, kötü olur…
Kabus gibi!
Kopyalama beraberinde hukuki sorunlar getirecek. Ne ulusal hukuk düzeyinde, ne de uluslararası hukuk düzeyinde yeterli altyapı yok. Oluşturulamayacak…
Klonlama kötü emellere rahatlıkla alet olabilir.
Ben klonlama konusunda katıldığım ilginç bir toplantıda “Kimin kopyalanmasını istersiniz” mini anketine rastladım. Michael Jackson ismi geldiğinde, onun zaten bir tür kopya olduğu söylendi ve “hayır” sesleri yükseldi. Michael Jordan’a evet diyenler vardı. Bush’un kopyalanmasına karşı çıkanlar, en az Irak lideri Saddam’a karşı çıkanlar kadar çoktu.
Önerim şu, kopyalanmasını gerçekten istediğiniz beş kişiyi alt alta sıralayın. Bakalım bulabilecek misiniz? Sanırım böyle bir liste yapmak işi ciddi olarak düşününce çok zor. Dünyanın şimdilik en büyük korkusu kopyalama tekniğinin bir terör örgütünün eline geçmesi.
Yoksa geçti mi?…
Düşünsenize küçük Osama bin Laden’ler ve küreselleşme…
Su savaşları

2025 yılında dünya nüfusuna 1.8 milyar insan daha eklenmiş olacak. Aramıza yeni katılacak bireylerin çoğu içme suyunun çok az olduğu noktalarda gözlerini açacaklar. Suyun sınırlı ve bazı coğrafyalarda neredeyse hiç olmaması büyük savaşlara neden olabilecek. İyimserler, böyle bir durum karşısında, savaşmak yerine uzlaşmaya gidip çare arayacağımızı düşünüyor.
Gelecek yüzyılda su yüzünden savaş çıkacağına kesin gözüyle bakanlar, bir an önce tedbir alınması gerektiğine işaret ediyorlar. Tartışmayı yürütenler ABD’yi örnek gösteriyor. Aşırı tüketim ve ziyan ekonomisi olarak anılan ABD’nin geçtiğimiz on yıl içinde yüzde 20 büyümesine karşın, bu süre içinde su tüketimini yüzde 10 oranında aşağıya çekmeyi başardığı ifade ediliyor. Her ülkenin su tüketimine ilişkin mevzuat geliştirmesi ve bir an önce uygulamaya koyması tavsiye ediliyor.

Gelecek yüzyıldaki su problemin önemli bir bölümünün Güney Asya, Güney Afrika ile Ortadoğu’da geçmesi bekleniyor. Tabii beklenen savaşların da…
Su konusundaki en önemli sorun ise yanlış ve bilinçsiz kullanım.

Pek çok bölgede su bulunmamasına karşın, doğal zenginlik olarak suya sahip ülke ve halkların çoğunda bu zenginlik müsrifçe harcanıyor. Su savaşlarını engelleyebilmek için eğitim gerekiyor.
Terörün yeni yüzü

İlginç tartışma konularından biri de şüphesiz terörün ve teröristin değişen yüzü. Terör örgütlerini McDonald’s zincirine benzetenler bile var. Bayilerin derdi “ünlü” El Kaide şemsiyesi altına girmek ve daha çok satmak.
Teröristin  tipi değişiyor.

Yeni terörist tipi bilgi teknolojilerini çok iyi kullanıyor. Bundan 10 yıl önce Amerikan İstihbarat Örgütü CIA’nin girmekte zorlandığı gizli bölgelere ve bilgilere ulaşmakta en ufak sıkıntı çekmeyen teröristlerin bilgi ve bilgi teknolojileriyle her zamankinden daha tehlikeli olduklarına şüphe yok.

Terör uzmanlarına göre terör ve terörist algılamasında yapılan en büyük yanlış, El Kaide gibi örgütlerin salt ABD karşıtı olduğunu düşünmek. Bu gruplar daha büyük başarıların peşinde koşuyor. Dünyanın genel düzenini değiştirmek istiyorlar.
Newsweek Editörü Fareed Zakaria’ya göre, hala El Kaide ile temel bir görüşe sahip olabilmiş değiliz. Kimilerine göre örgüt gerçekten çok zekice hareket ediyor, son derece planlı programlı. Kimileri de El Kaide’nin tamamen şans eseri ortada olduğunu düşünüyor.
Afganistan Dışişleri Bakanı Abdullah Abdullah’a göre El Kaide 11 Eylül öncesinde çok ciddi bir yayılma ve güçlenme potansiyeli içindeydi. New York faciasından sonra önemli ölçüde yara aldı. Terör örgütleri mantar misali. Hızla ürüyorlar. Sayıları yüksek. Çoğunun El Kaide ile ilişkisi yok. Ama El Kaide ideolojisi taşıyor. Zincirin bir halkası olmak en büyük emelleri. İstihbarat birimlerinden alınan bilgilere göre  El Kaide bugüne kadar 70 bin kişiyi eğitti. Bunların en az 6-7 bini özel terör eğitimine tabi tutuldu. Dünyanın dört bir yanına dağılmış olmaları en büyük korku. Kontrolü zorlaşan teröristlerin nükleer ve kimyasal silahlarla dansı ise dehşet filmlerinin bir numarası.
Derler ya tencere dibin kara senin ki benden kara. Dünya hali de böyle bir şey. Bizim gündemimiz zaten beter, dünyanın ki bizden de beter.
Yine de kafamızı kumdan çıkarıp bakmak gerek.
İyi bayramlar diliyorum.

“;”20030206″;404;48
999;”Anlık Bir Şey”;””;”DÜNün kinini, YARINnın umuduyla karıştırıp çalkalayıp pişirdiğinizde,  BUGÜN yaşamaya değer bir tek AN bulmak zorlaşıyor. Karışım çamura dönüşmüş. Hayatlar birbirine geçmiş. Hayatınızın içinden bir tane anı seçin desem yapabilecek misiniz? “;”

DÜNün kinini, YARINnın umuduyla karıştırıp çalkalayıp pişirdiğinizde,  BUGÜN yaşamaya değer bir tek AN bulmak zorlaşıyor. Karışım çamura dönüşmüş. Hayatlar birbirine geçmiş. Hayatınızın içinden bir tane anı seçin desem yapabilecek misiniz?

Şimdi sizi alıp bir başka zamana taşıyacağım. Hemen gidiyoruz.  Haydi haydi… Kalkın çabuk.
Telaş etmeyin o kadar… Hazırlık yapmanıza  gerek yok. Bavul toplamanıza, bir şeyler ayarlamanıza gerek kalmayacak. Öylesine elimizi kolumuzu sallayarak gidivereceğiz işte…
Siz ve ben gidiyoruz. Sanki bir çizgi üzerinden atlayacağız. Hop diye bir başka zaman. O kadar kolay olacak…
Bir dakika, bir dakika… Nasıl da unuttum.
Bir tek şey alabilirsiniz yanınıza.
Bir anınızı.
Ama hadi çabuk, çünkü gidiyoruz.
Geçmişten bir anı alacaksınız.
Artık hangisini seçeceğinize siz karar verin. Nereden bileyim ben.
Zor mu?
Kolay bir şey kaldı mı?

Haydi bir iyilik daha yapayım size… Gerçek zamanda süre tanıyacağım. Bu yazıyı bitirdiğinizde yanınıza alacağınız anınızı da seçmiş olun olmaz mı?

Bakalım becerebilecek misiniz… Hani beceriksiz olduğunuzdan değil, yanlış anlamayın. Ama ne seçeceğini, nasıl seçeceğini bilmek, bulmak öyle sanıldığı kadar kolay değil. Çocukluğunuzdan bir anı mı alacaksınız. Anne ve babanızla bir anı mı… İlk aşkınızı mı… Okulla tanıştığınız ilk günü mü… Nikah masasında “evet” dediğiniz anı mı, çocuğunuzun dünyaya geldiği saniyeyi mi… Hangi çocuğunuzun hangi anını…
Çıkın işin içinden de görelim.

Dünde Kalmak ve Yarın İçin Yaşamak

İnsanoğlu eskiden günlerini geçmişte dolanırken tüketirdi. Dünü anarak, dünü özleyerek, dünle kıyaslayarak yaşayıp giderdi. Buna da yaşamak denirse…

Zaman değişip hayatlar geliştikçe, dünde yaşamak değil, gelecekte ne olacağım kaygısıyla tanıştık. Düşünsenize, var mı; “Ne olacak benim halim;  kim bakacak bana yaşlanınca; ne olacak çocuklarıma benden sonra?” diye düşünmeyen?
İşte böylece, “Tasarruf et ki, yarın rahat edesin, bugün sıkıntı çek ki yarın güzel olsun…” gibi düşüncelerle tanıştık…

Yarın için yaşamaya başladık. Buna da yaşamak denirse…

Günümüz biraz daha farklı tabii. Her şey hız. İstersen anı, o an yaşama!
Genç çocuklarınız varsa, kardeşleriniz ya da çevrenizde gençler bulunuyorsa dikkat edin onların zamanlarıyla sizin zamanınız arasındaki farka. Büyük olasılıkla onlar o anı yaşamaya çalışacak. Siz mi? İşte onu ben bilmiyorum. Bir şey de söylemek istemiyorum. Siz bulacaksınız.

Şimdi yukarıda yaptığım kategorizasyona aslında ben de tam olarak inanamıyorum. Çünkü aynı anda tüm zamanları yaşadığımızı düşünüyorum. En azından bu ülkede böyle. Bazılarımız hala dünde, bazılarımız yarın için çabalıyor, bugünü yaşayanlar da var. Düşünüyorum da, kendi içimizde anlam veremediğimiz farkın yanıtı bu mu?

Ben Neredeyim

Kendime bakınca da bir kargaşa görüyorum. Bugünü yaşadığımı sanıyorum ama nerede nasıl yaşadığımı doğrusu çok anlamlandıramıyorum. Zamanı tutmak istiyorum. Çünkü nefesim daralıyor. Olaylar olaylar.. Hangisine bakacağımı şaşırıyorum. Batıya dönsem… Doğuya baksam… Güneye göz atsam, olmadı kuzeyden girsem çıksam… Bugün aynı anda o kadar çok şey oluyor ki, ben nereye bakacağımı nerede yaşayacağımı şaşırıyorum.

Kendi zamanımda yaşayayım diyorum. Doğudaki savaşı, batıdaki Avrupalıları, uzaktaki Amerika’yı, güneydeki Kıbrıs’ı, kuzeydeki hiçbir şeyi düşünmeyeyim diyorum.
Yok olacak gibi değil. Onlar benim hayatıma çöreklenmiş. Anı yaşama bahanesiyle ben kendimi ve kendime ait olanları vermişim gitmiş.

Anı yaşıyorum yaşamasına da kimin anını yaşadığımı ben de bilmiyorum.
Bush’un anını mı yaşıyorum; Shroeder’inkini mi, Chirac’ınkini mi… Adını sanını bilmediğim bir sürü karar vericininkini mi…

Köşe Başındaki Savaş

Köşe başında birileri birileriyle, birileri bizimkilerle, bizimkiler başkalarıyla  savaşa hazırlanıyor. Aslında savaş başladı ya, tartışması uzayıp gidiyor. Irak’taki savaş, kimyasal ve biolojik silahların bizi tehdit etmesi nedeniyle çıkmış/çıkacak gibi duruyor.

Dünyanın değişik köşelerinde ise başka silahlar kullanılıyor, insanların hayatı bu yüzden tehlikeye giriyor. Ama kimse onlar için tası tarağı toplayıp savaş yapmak için harekete geçmiyor. Teknolojideki gelişmeler, siyasetteki değişiklikler, yeni pazarlar, küreselleşme şu an gündemimize almadığımız başka savaşları hazırlıyor.

Biliyor musunuz; kornea, böbrek ve ciğer en hızla satışı olan ürünler. Müthiş bir pazarı var bu organların.  Her yıl binlerce insan bu nedenle ölüyor ya da öldürülüyor.

ABD’de 70 bin hastanın temel bir organ nakli için sırada olduğu belirtiliyor. Bunlardan ancak 20 bini organ bulabiliyor. Burada işin içine organ mafyası giriyor.
Dünya üzerinde pek çok kişi (sayıları belli değil) satacak hiçbir şeyleri olmadığı için kendi organlarını satıyorlar. Hindistan’da her yıl 2 bin kişinin bir organını sattığı kayıtlarda yer alıyor.

Organ pazarında, organ ticareti her zaman ve hatta çoğunlukla kişilerin kendi rızalarıyla olmuyor. Bazıları gözlerini açtıklarında kendilerini ameliyat edilmiş buluyor. Bazıları bir daha hiç gözünü açamıyor. Ecelinizle ölseniz de geride bıraktığınız bedeninizin tek parça halinde toprakla buluşacağını bilemiyorsunuz. Avrupa’da polis morgları ve tıbbi merkezler bulunan çoğu mülteci, kaçak ve pek çoğu  sahipsiz bedenin organ nakli için kullanıldığı belirtiliyor.

Bu Kimin Savaşı?

Sizi kolay bırakmaya niyetim yok. Yazının girişinde bir anınızı seçin demiştim ya… Yazının sonuna kadar süreniz var ve ben de seçmenize yardım etmek istiyorum.
Dün, yarın ve bugün… Dolanalım bakalım.
Seçin bir anı… Kanlı canlı, tatlı acı… Huzurlu huzursuz… Mutlu umutlu…

Bir tek organ mafyası mı var aklımıza getirmediğimiz. O kadar çok nesnenin mafyası var ki. Nesli tükenmekte olan canlıların mafyası var… Sanat eserlerinin mafyası var… Zehirli atık mafyası var…

Nesli tükenmekte olan pek çok bitki ve hayvan türü; kürkü, derisi, dişleri ve aklınıza gelecek başka özellikleri için katlediliyor. Onlardan mantolar, çanta ve ayakkabılar, müzik aletleri, ilaç üretiliyor…

Tarihi sanat eserleri pazarının her yıl 2 ile 6 milyar dolar arasında bir hacmi olduğu söyleniyor. Pazarın Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle inanılmayacak oranda canlandığı biliniyor.

Greenpeace’in araştırmalarına göre 1970 ile 1990 yılları arasındaki sürede 3.6 milyon ton zehirli atık bir yerden diğerine hareket ediyordu. 1990 yılı sonrasında 5 yıl içinde bu trafiğin 6.7 milyar tona ulaştığı tespit edilmiş. Zehirli atık trafiğinin yüzde 86’sı gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru kayıyor. Bu zararlı maddeler buralara depolanmak üzere, gerekirse yeniden kullanıma sokulması için gönderiliyor. Çoğumuz bir tek kendi canımızı tatlı buluyoruz, başkalarını pek umursamıyoruz.

Hayatımızdaki Uranyum

Savaşta meydana gelen çevresel yıkımın en büyük sorumlusu bombaların büyük bölümünde ve zırhlı araçlarda kullanılan seyreltilmiş uranyum.
Seyreltilmiş uranyum, patladığında havaya uranyum oksit yayıyor. Solunum yoluyla bu maddeyi alan kişinin vücudunda hayatı boyunca devam eden radyasyon etkisi yaratıyor.

1991’de Körfez Savaşı sırasında yoğun olarak kullanılan seyreltilmiş uranyumun, savaşan askerlerde adına Körfez Sendromu denen bir hastalığa, savaş sonrasında ise  binlerce Iraklı bebeğin sakat doğmasına neden olduğu belirtiliyor.

Bu tehlikelerin bilinmesine rağmen gelişmiş ülkeler hala seyreltilmiş uranyumun kullanıldığı silahlar üretiyor.
Irak’ta çıkacak bir savaşta Amerika Birleşik Devletleri’nin Hava Kuvvetleri ile Irak hedeflerine ağır bir bombardıman yapması bekleniyor.

Bu tür saldırılarda kullanılan bombalar patladıkları zaman yaklaşık 3 bin derecelik bir sıcaklık yaratıyor. Bu sadece o bölgedeki hayvanların ve bitki örtüsünün değil toprağın alt katmanlarının da ölümü anlamına geliyor. Toprağın tekrar sağlıklı yapısına kavuşması için en az bin 500 en fazla 7 bin yıl geçmesi gerekiyor.

Savaşın neden olduğu en büyük yıkımlardan biri de devletlerin seçtiği hedefler. Karşı tarafın ekonomik ve teknolojik gücüne son vermek için savaşlarda daha çok sanayi tesislerinin vurulması büyük çevre felaketlerine neden oluyor.
Yayılan kimyasal maddeler hava ve suyu kirletirken bombardımanlar toprak ölümüne de neden oluyor.

Körfez Savaşı sırasında hedef alınan petrol tankerleri ve petrol üretim tesislerinin neden olduğu kirliliğin bölgede 30 bin deniz kuşunun ölümüne, mercanların yüzde ellisinin yok olmasına neden olduğu biliniyor.

Petrol kuyularının yakılmasıyla baş gösteren hava kirliliği ise Suudi Arabistan ve İran’a siyah yağmurun yağmasına, binlerce kilometre ötedeki Keşmir’in ise siyah karla tanışmasına neden oldu.

Savaşların ardından yaşanan nüfus hareketleri de belirli bölgelerde doğal kaynakların normalden çok daha hızla tüketilmesine neden olduğundan doğal yaşamda dengesizlikler yaratıyor.

Maymunlar Yok Oluyor

Savaşlar olmadan da çevremiz giderek kötüleşiyor, ölüyor ve yıkılıyor. Biz bu süreci anlamsız savaşlarla hızlandırıp duruyoruz. BM Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi Raporu’na göre tehditler ve alarm veren bulgular şunlar:

Küresel ısınma sonucu tüm dünyada deniz seviyeleri yükseliyor.
Çok sayıda hayvan ve bitki türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bunların başında, maymunlar geliyor.

Dünya ormanlarının yüzde 2.4’ü 1990’lı yıllarda tahrip edildi. Yok olan orman alanı Venezüella’nın yüzölçümüne eşit.
Hava kirliliği yüzünden her yıl 3 milyon insan ölüyor.
Çevre sorunlarının yarattığı hastalıklardan ölümler, özellikle kalkınan ülkelerde artıyor. Her yıl kirli suların taşıdığı mikroplar yüzünden 2.2 milyon insan hayatını kaybediyor.

Petrol, kömür gibi fosil kökenli yakıt kullanımı ve karbon gazı üretiminin 1990’lı yıllar boyunca artması sonucu Asya ve Afrika’nın bazı bölgelerinde kuraklık başladı.
Günde 25 bin kişi, açlık ve fakirlik sonucu hayatını kaybediyor.  Her yıl, 5 yaşın altındaki 6 milyon çocuk açlıktan etkileniyor.

2003 yılı “Uluslararası Tatlısu Yılı”. Ama dünya nüfusunun yüzde 40’ı su sıkıntısı içinde yaşıyor. Su sıkıntısı çekenlerin sayısı, 1 milyarı aşıyor. Bu sayı 2025 yılında 3.5 milyara çıkacak. Su sıkıntısı, özellikle Kuzey Afrika ve Batı Asya’yı vuracak.
Önümüzdeki 20 yılda, gıda maddeleri üretmek amacıyla dünyanın yüzde 17 daha fazla suya ihtiyacı olacak, toplam su kullanımı yüzde 40 artacak.

Dünyada su kıtlığı yaşayan 21 ülke var. 2025 yılına gelindiğinde toplam dünya nüfusunun üçte ikisi, orta ila ileri derecede susuzluk çeken ülkelerde yaşayacak.
Tatlı su kaynaklarından yararlanamayan nüfusun 2015 yılına kadar yarıya indirilebilmesi için 180 milyar dolar yatırım yapılması gerekiyor.

Bugüne kadar tam 20 milyon insan AIDS nedeniyle hayatını kaybetti. 36 milyon insan ise hala AIDS pençesinde.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de bin 67 AIDS vakası bulunuyor. Ancak bu rakamların gerçeği yansıttığını söylemek çok zor. Çünkü bakanlığın verileri sadece test sonuçlarına dayanıyor.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre gerçek rakamlar resmi verilerin gelişmemiş ülkelerde 30, gelişmiş ülkelerde ise 10 katı. Türkiye’deki rakamları 20’yle çarptığımızda en iyi olasılılıkla 20 bin AIDS’li olduğunu söylemek mümkün.

Yanınızda taşıyacağınız bir anı seçmenize yardımcı olabildim mi?
Seçebildiniz ise, gözlerinizi kapayın. Bir an için. Bugün burada bu anı yaşabildiğiniz için kendinize teşekkür edip mutlu olun.
Sevgilerimle.

“;”20030220″;382;46
1008;”Alüminyum Cennette Özgür Kadın”;””;”İktidarın cinsiyeti olur mu? Olur. İktidar katı bir erkek kimliğine sahip. Bunun temelleri ilk çağlara dayanıyor. Bu cinsiyeti değiştirmek de çağlar sonra sanırım bizlere düşüyor. Çünkü bugünün koşullarında Kül Kedileri, Pamuk Prensesler ve Uyuyan Güzeller’e yaşama şansı yok. “;”

İktidarın cinsiyeti olur mu? Olur. İktidar katı bir erkek kimliğine sahip. Bunun temelleri ilk çağlara dayanıyor. Bu cinsiyeti değiştirmek de çağlar sonra sanırım bizlere düşüyor. Çünkü bugünün koşullarında Kül Kedileri, Pamuk Prensesler ve Uyuyan Güzeller’e yaşama şansı yok.

Son yıllar, son aylar, son haftalar, son günler Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihi açısından tahminlerimin, hayallerimin, ufkumun ötesinde renkli geçiyor.
Bu renk cümbüşü, dünya üzerinde yalnızca Türkiye’ye bahşedilmiş bir zenginlik değil. Dünyanın büyük bölümü, içinde barındırdığı halkların çok da anlam veremediği bir devinim içinde.

Ben diğer halkları zaman zaman bir kenara bırakıp, bencil bir davranış şekliyle kendimize dönmeye çabalıyorum. Tüm çabalarım sonunda bir yere varmadan orta yerde kalıyor. Merak etmeyin, tam yakaladığımı sandığım, tam bundan sonra izlenebilir ve kendini tekrar edeceği için öngörülebilir bir yol bulduğumu sandığımda, ne yol kalıyor ne iz…

Kendimi, yıllar sonra Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yeniden okurken buluyorum.
Bir tür kabus!

Teorik dersleri çok sevmezdim. Öğrenmem gerektiği için bu derslere çalıştığımı bugün gibi hatırlıyorum. Yaşanan olaylar ve yakın tarihimizi ilgilendiren derslere bayılırdım. Çünkü her şeyden önce ben bir gazeteciydim. Geçmişin fazla haber değeri yoktu. Bilinenler biliniyor, bilinmeyenler de kimseyi ilgilendirmiyordu.
Üstelik yakın tarihe ait hiçbir şeyi ezberlemeye gerek yok. Kolay anlaşılabiliyordu ve gözümün önünde akıp geçiyordu. O dönemleri anlatacak bir yakınımı mutlaka bulabiliyor, istediğim kitaba ve kaynağa ulaşabiliyordum. Zaten kaynak ve kaynakça sayısı da sınırlıydı. Hayat daha kolay, daha düz ve daha anlaşılırdı. Bugün ise anlaşılmaz ve zor.

Irak’a operasyon ve yetki tezkeresi uluslar arası siyasetin, ulusal siyasete taahhükümü, devletler arası politikalar ve siyasetçiler…
Kuğu gölü balesi… Başrole sizin canınız kimi çekiyorsa onu koyun.
Gösterideki sanatçılar fiziksel ve estetik açıdan göze hitap etmeseler de, bir sanat eserinin sahnelendiğini görmeyecek kadar kör olamayız.

İktidarın Cinsiyeti Olur mu

Bu haftaki yazımı İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Cemal Bali Akal’ın “İktidarın üç yüzü” başlıklı kitabından esinlenip yazıyorum. Kitapta, sivil iktidar tipleri arasından biri olarak ulus-devlet kavramı; her toplumu yasanın belirleyiciliği altında düzenleyen ilişki açısından; bir de yöneten cinsin yönetilen cinsin üzerindeki baskısı ya da “siyasi iktidarın cinsiyeti” başlıklarıyla ele alıyor.
Ben kitabın son bölümüne sizin ilginizi çekmek istedim.

İktidarın cinsiyeti olur mu?
Siyasi iktidarları anlayamadığıma hükmederken, siyasi iktidar kalıplarını kendime uzak bulduğumu farkettim. Eminim sizler de öyle. Üstelik bu duygunun günümüzde yalnızca kadınlara özgü olmadığını biliyorum. Bunları düşünürken elime geçen kitapta iktidar ilişkisi içindeki cinsiyet boyutu dikkatimden kaçmadı. Belki de yanıt bu.

İktidar erkek, ben kadın.
Belki de bu yüzden anlayamıyoruz birbirimizi.
Kitap piyasaya yeni çıkmadı. Birinci baskı 1998, ikinci baskı Ocak 2003 tarihini taşıyor.
Benimle buluşması yeni.

Aşağıda kadın erkek ilişkileri ile kadının siyasetle ilişkisine dair bir özet bulacaksınız. Kafanızı güç, siyaset, iktidar; seblep sonuç ilişkileri gibi  kavramlarla yoruyorsanız tavsiye ederim bir pencere de “güç, cinsiyet ve iktidar” kavramı için açın.

Sonra mı?
Bu konuda haklı haksız olmayacak… Ortada tarih var. Bugün yaşadıklarımız var. Bunların üzerine olsa olsa sizin zengin yorumlarınız olabilir. Dilerseniz bu sütunda hep birlikte pek de görülmemiş bir tartışma başlatabiliriz. Biliyorsunuz, tartışmak kavga etmek değil, görüşlerimizi paylaşmak. Aslında aşağıda okuyacaklarınız da kadın ve erkek arasında bir tür tartışma kültürü eksikliğinden kaynaklanıyor.
Kim bilir belki biz yakalayabiliriz, yakalayamazsak da yaratabiliriz.

Cinslerin Farkı

Nicole-Claude Mathieu’nun “Differences des sexes” adlı çalışmasından bir alıntıyla başlayalım;

“Siyasi iktidarı hedef alan çalışmaların gözden uzak tutamayacağı bir gerçek şudur; kadınlar, bir erkekler dünyasında, işgücü olarak toplam çalışma saatlerinin üçte ikisini karşılar, buna karşılık toplam gelirin yalnızca onda birini alır ve maddi zenginliklerin yüzde birine bile sahip olamazlar.”

Kadın ile erkek arasındaki güç mücadelesi yakın tarihe ait bir olgu değil. Tabii bazılarınız hangi güç mücadelesi diye soruyor doğal olarak. Ortada öyle bir mücadele görmek mümkün değil. Kadınlar düpe düz erkeklerin egemen oldukları bir düzen içinde yönetiliyorlar.

Şu anda yazarken, kendi kendimi yanlış ifade etmekten de çekindiğimi söylemek zorundayım. Koyu bir feminist olarak algılanmak niyetiyle yazılan bir yazı değil bu. “Feminist misin?” diye soracak olduğunuzda ise yanıtım, “”Evet feministim, hayır neden olayım; bütün bunlara ne gerek var, konumuz bu değil” şeklinde olacak.
Bir kadın ve bir kız çocuğu annesi olarak kadın ve kadın haklarına sonuna kadar duyarlı olmam beni feminist yapıyor, kadınların çalışma hayatında arzu edilen yeri bulmalarını sağlamak için elimden geleni yapmam feminist olma gerçeğini üzerime giydiriyorsa doğrudur, olabilirim, hiç sakıncası yok. Ama körü körüne bir kadın söylemi tutturmak ve bir grubu diğer gruba karşı korumak ve ayırım yapmak ise bunlara zamanım yok. Zaten aktarmaya başladıklarım ve bundan sonra aktaracaklarım yeterince enerjimizi tüketti. Zamanımızı çaldı.

Georges  Balandier ,“Le politique des anthropologues” adlı eserinde ise, Mathieu’nun ifade ettiği gerçekten yola çıkıyor;

“Her toplumda sosyal ve siyasi farklılaşmanın ilk işaretini kadın/erkek ayırımında görenler için, siyasi iktidarı cinselliğe gönderme yapmadan düşünmek mümkün değildir.”

Toplumun uyduğu ilk  yasanın, toplumun toplum olarak kurulmasını sağlayan ilk iki kuraldan birinin haram birleşme yasağı olduğunu savunan Balandier, cinsel ilişkilerin böylece düzene sokulmasıyla, toplum içi ilişkilerin de belirlendiğine dikkat çekiyor.

Ayrılık İlk Çağlara Uzanıyor

İlk çağlardan itibaren erkekler kadınlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmışlar. Bunu da kadınları bir yandan potansiyel bir tehlike, diğer yandan  aşağı bir sosyal katman olarak sunmaya çalışarak ortaya koymuşlar. Tabii kadının doğurganlığı ve bu sayede elde ettiği üstünlük çoğu zaman onu saf dışı etmek üzere yapılan girişimleri engellemiş ama… Her zaman değil.

Tam burada bilim adamlarının ortaya koyduğu bir başka gerçek duruyor. Kadınlara karşı çeşitli sosyal tekniklerle onları denetlemek için kurulan hakimiyetin bir unsuru erkeklerin düşünsel ve bedensel uyguladıkları şiddetse de, bir diğer unsur, kadınların erkek baskısına gösterdiği rıza.

Eugene Enriquez “De la horde a L’Etat (Sürüden Devlete) adlı eserinde kadının erkek hakimiyetine gösterdiği rızayı açıklayabilecek çeşitli nedenleri şöyle sıralıyor;

1. Erkekler gibi kadınlar da, hakim erkek ideolojisinin değerlerini benimsemiş olduklarından, bazen erkek baskısına karşı çıkarak, ama aynı zamanda, hem hayranlık duyabilecekleri hem de lanetleyebilecekleri bu koruyuculara boyun eğmekten mutlu, gönüllü kurbanlara dönüşürler. Bu çerçevede kadın, erkeği erkek rolü içinde tutmayı hedefleyen bir sosyal düzen bekçisi olabilecektir.

2. Kadınlar cinsel silahlarından yararlanmaya, baştan çıkarma, şefkat, terk ve belli ölçüde histerik duygu ifadelerine dayanan bir cinsel iktidarı kullanmaya eğilimlidirler. Böyle bir üstünlüğünse, doğrudan buyurmaya yönelik görevlerde kullanılması zordur.

3. Duygusal ve dünyevi değerlerin taşıyıcısı olan kadınlar, kendileri için çok karmaşık bir sosyal dünyaya karşı kayıtsızdırlar. Bedenlerine ve küçük  çevrelerine kök salıp, uygarlığa karşı çıkarak, ailelerine bağlanırlar. Aile ve çocuklardan oluşan bu çevrenin merkezinde kalabilmek için, bağımlı yaşamayı, nankör ev işlerini ve yorucu bir çalışma yükünü kabul ederler.

4. Kadınlar iktidarı kullanmanın, aile hayatıyla iş hayatı arasında kurulması çok güç bir denge istediğini bilirler. Ayrıca, iktidarın, fallusla özdeşleştiğini ya da kadını cinsel özelliğinden uzaklaştırdığını bilirler. Bu nedenle birbirine aykırı yükümlülükler almaktan, bir tür kimlik bunalımına girmekten kaçınırlar.

5. Kadınlar düpedüz iktidara karşıdırlar. Son aşamada iktidarın güç ve savaş olduğunu sezerler. Onlar için sosyal olan, erkeklerarası bir düzenli çatışma alanıdır. Erkekler kadar deneyimli olmadıkları bir alana girip, kurumsal oyunların tuzağına düşmekten kaçınırlar.

Aynı Mitoslar

Yazıların hepsine katılmak zorunda değilsiniz. Kendinizi mağdur ya da canavar gibi hissetmek zorunda hiç değilsiniz. Tek istediğim kimilerine katıldığınız kimilerine içinizden sövdüğünüz fikirleri görebilmek için camdan dışarı kafanızı uzatıp bakmanız.

Unutmayın tarih daha sonra yazacak… Kadınları ayrıcalıklı kılan yalnızca doğurganlıkları değil. Farklı fikirlere yaklaşımları, onları hazmedebilme yetenek ve olgunlukları…

Cemal Bali Akal, kadın ve erkeklerin aynı mitosları ezberlediklerini söylüyor;

“Bunlar da hayatın yaratılması ve sürdürülmesi işlevinde, kadının tabii gücünü gizler ya da düpedüz inkar ederler. Aslında yaratılış mitoslarının çoğunda, başlangıç aşamasının hayat ve kültür oluşturucu güçleri, kadın güçleridir. Ama erkeklerin sonradan ellerine geçirdikleri bu güçlerle, hayatı yaratma işlevinde öncelik kazandıklarını, üstünlüklerini kadınlara rağmen ve onlara karşı kullandıklarını anlatan dersi, kadın/erkek tüm toplum öğrenir.

Çelişki gibi görünse de bu mitik kurnazlık siyasi açıdan anlamlıdır. Kurulu düzeni ya da erkek hakimiyetini meşrulaştıran mitoslar, kaçınılmaz olarak, bu dönem öncesini bir kaos diye sunacaklardır. Böyle bir karalamadan sonra da erkeğin devreye girmesinin sosyal açıdan ne kadar hayırlı olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Erkek söylemine göre kadın yaratıcılığı yalnızca tehlikeli ve ölçüsüz olabilir. Kadın, hakimiyetini sürdürdükçe bir düzensizlik kaynağı olarak kalır. Öyleyse bu hakimiyetin ondan alınması tüm toplum açısından yararlıdır; şu andaki durum en iyi durum, erkeklerin kurduğu düzen en iyi düzendir.””

Silkelemek ve Silkelenmek

Birbirini takip etmeyen bazı cümleleri yazarın ve alıntı yaptığı düşünürlerin affına sığınarak alıyor sizlerle paylaşmak istiyorum.  Kitaptan alıntılar ilginizi çekecek olursa önünüzde ilginç bir literatür olduğunu unutmayın.

Dipsiz bir kuyuyu anımsatıyor. Kafanızdakileri biraz çalkalıyor, biraz silkeliyor, hani girmesem daha mı iyi olurdu gibi düşünebiliyorsunuz. Olsun, karmaşa her zaman iyidir. Yeter ki yönetmesini bilin.

“….Kadın tabiatının düzen karşıtı özelliğinden kaynaklanmış gibi sunulan erkek korkusu, siyasi ve kültürel kökenlidir. Kadını kadın, erkeği de erkek yapmak için harcanan çabalar, kadınla erkeği birbirinden uzaklaştırmak için başvurulan teknikler, hakimiyetin kadına karşı kurulmasından kaynaklanır. Kadın farklılaştırılır, dışlanır ve  ona yakıştırılan sözde tabiatıyla korkutucu kılınır; kadına karşı kurulan erkek hakimiyeti ancak bu yoldan sürdürülebileceği için…

… Kadın bir erkek hakimiyeti uğruna, insanlık dışına itilir ve orada tutulur.
….Dışlanan her sosyal kümenin, korkutucu tabii özellikler, cinsel farklılıklarla donatılması, hakim olanların yaygın biçimde başvurdukları bir tekniktir. ..
…Ayrımcı, kendisinden ayırıp anormalleştirdiği ötekine bakarak, kurduğu düzeni normalleştirmeye ve meşrulaştırmaya çalışır. ..
…Kadın tabiatı ve cinselliği diye adlandıralan şey ayrımcı bir erkek söylemi tarafından yaratılmıştır. Bu söylemde kadın, erkeğin normalliğini kanıtlama aracı olarak oluşturulmuştur sapkın ve hayvansı bir mitos yaratığından farklı başka şey olamaz.

Elisabeth Batinder’in “Biri Ötekidir” adlı eserinde şu bilgi ve yorumlara rastlanıyor;

“Hiçbir toplum, kadınlarla erkeklerin mutlak anlamda simetrik olmalarını sağlayamamıştır… Kadın düşmanlığı bir hastalık değil, erkeklerin yaratıcı güçlerini sağlama almak için kadınları sistemli olarak karalamalarını öngören bir siyasettir… Erkek hakimiyeti siyasi bir sistemin ifadesi, kadın/erkek ilişkisi ise  sosyal ilişkileri yönlendiren siyasi bir sistemin parçasıdır. Bu doğrultuda siyasi iktidarı tanımlamanın yolu, kadın/erkek ilişkisini belirlemekten geçer…”

Kadın Falan Görmüyorum

Siyasi iktidar kavramına hem kendi ülkemde hem de uluslararası boyutuyla bakmaya çalışıyorum. Ortada kadın falan gördüğüm yok.
“Olsa bir şey değişir miydi?” diye düşünebilirsiniz. Bu düşüncenizde haklı da olabilirsiniz.

“Ben siyasi iktidarın cinsiyeti olur mu?” diye daha önce kafa yormadığımı farkettim. Evet, ulusal mecliste kadın sayı olarak temsil edilmiyor, iş yaşamında kadın karar veren pozisyonlarda yeterli sayıda bulunmuyor… Ancak bu daha farklı bir durum.

İktidarın cinsiyetinin erkek olmasını istemiyorum. İktidarın bir cinsiyeti olacaksa ve ille de iki cinsten birini tercih edeceksem bu pekala kadın da olabilir.
Denenmemiş… Biz denenmemişleri denemeyi, onlara fırsat vermeyi seven bir milletiz. Her ne kadar denenmemişler, tecrübesizliklerini bir artı olarak topluma sunup, bu yolla aldıkları oyları, iktidara geldikten sonra tüm denenmiş yöntemleri kullarak tüketseler de, ben ortada kadın görmüyorum. Onları deneyelim diyorum.

Şu öneriye de açığım; Ne gerek var birini tercih etmeye biz cinsiyetsiz bir iktidar oluşturabiliriz. Herkesin ihiyacını eşit olarak karşılayan ve herkese eşit mesafede; çağdaş.

Oluşturabilir miyiz acaba?…

“;”20030227″;231;54
1037;”İstihdamın Fotoğrafı Çekildi”;””;”Türkiye, Avrupa Birliği’yle bütünleşme yolunda sessiz sedasız önemli bir adım attı; Türkiye İş Kurumu, Avrupa Eğitim Vakfı’nın desteğiyle “AB ile Bütünleşme Yolunda Türkiye’de İşgücü piyasası ve İstihdam” taslak raporu hazırladı. Taslak kısa süre sonra son haline geldiğinde, Türkiye istihdamla ilgili ilk taahhüdünü resmen yapmış bulunacak.”;”

Türkiye, Avrupa Birliği’yle bütünleşme yolunda sessiz sedasız önemli bir adım attı; Türkiye İş Kurumu, Avrupa Eğitim Vakfı’nın desteğiyle “AB ile Bütünleşme Yolunda Türkiye’de İşgücü piyasası ve İstihdam” taslak raporu hazırladı. Taslak kısa süre sonra son haline geldiğinde, Türkiye istihdamla ilgili ilk taahhüdünü resmen yapmış bulunacak.

Geçtiğimiz hafta Türkiye istihdam konusunda şeytanın bacağını kırdı ve Avrupa Birliği standartlarına uygunluk açısından ilk adımı attı.

Türkiye, ilk kez kendi insan ve istihdam fotoğrafını çekti, bunu da, “AB ile Bütünleşme Yolunda Türkiye’de İşgücü Piyasası ve İstihdam Raporu” adı altında sundu. Sunuşa AB temsilcileri de katıldı. Rapor bir nevi görücüye çıkmış oldu.
AB’ye aday üye ülkeler 1999 yılından bu yana dört aşamalı bir şekilde Birliğin istihdam politikalarına uymayı taahhüt ediyorlar. Türkiye de attığı ilk adımla şimdilik kesin bir taahhütte bulunmasa da yakında bulunacağını resmen ilan etmiş oluyor. Raporun önemi şuradan kaynaklanıyor, artık resmi verilere dayandırabildiğimiz  istatistik ve bilgilerimiz oluşturulmuş gözüküyor. Böylece bundan sonra değişik dönemleri kendi aralarında mukayese edebileceğiz. Bununla da kalmayacak Türkiye’deki verileri AB verileriyle karşılaştırabileceğiz. Ortaya parlak sonuçlar çıkmayacak. Karşılaştırmalar hoşumuza gitmeyecek. Ama ulaşmak istediğimiz hedefleri daha net görüyor olacağız.

İstihdam havuzunda arıtma çalışmaları başlandı, çamurlu su yerini, bulanık da olsa daha temiz bir sıvıya bıraktı. İçindekileri görme şansımız eskiye oranla yüksek. Gönlümüz bundan sonra iş gücü piyasasında atılan her adımı daha net bir şekilde görebilmeyi istiyor.

İstihdam Raporu’nu hazırlayan akademik grubun başkanı Doç. Dr. İnsan Tunalı’ya göre, işsizlik oranı Türkiye’nin yakın tarihinde olmadığı kadar yüksek; yüzde 11.8. İstihdam açısından da bunalımlı bir dönemdeyiz, dibe çakılmış bir ekonominin içindeyiz.

Çok önemli bir kaynak olarak gördüğüm bu raporun satır başlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Eminim pek çoğunuz, çalışma içindeki bilgileri  değişik şekillerde kullanacak, yararlanacaksınız.

Ücretlerin Belirlenmesi

Türkiye’de kapsamlı ve merkezi bir ücret belirleme sistemi yok, buna karşın devlet işveren olarak  ücret artışlarını belirliyor. Türkiye’de 16 yaşından küçük olanlarla, 16 yaşından büyük olanlara farklı asgari ücret uygulanıyor.

16 yaşından küçük olanlara tam ücretin yüzde 85’i ödeniyor. 2000-2001 dönemindeki günlük asgari ücret imalat sanayiindeki ortalama günlük ücretin yüzde 25’inde kalıyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre 2002  yılı Ocak ayı itibariyle Türkiye’de 2.6 milyon sendikalı işçi bulunuyor. Bu toplamın yüzde 64’ü, özel sektörde çalışanlar. Sendikalı çalışanlar içinde kadınların payı özel sektörde yüzde 18.6, kamuda yüzde 8.8. Verilere göre Türkiye’de sendikalaşma oranı yüzde 30’larda dolaşıyor.

Rapor sendikasız olan iş gücünün çok yüksek kesiminin alternatif kanallara ihtiyaç duyduğuna, bu alanda değişik kurumların yaratılması için gerekli tedbirlerin alınması, esneklik gösterilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Ücrette farklılık, özel sektörde özellikle eğitimli ve eğitimsiz kesim arasında bariz bir şekilde yaşanıyor. Sendikaların güçlerini yitirmelerini ve kamu kesiminin istihdamdaki payının azalması, 1980’li ve 1990’lı yıllarda ücret farklılaşmasını arttırdığı gözleniyor.

İstihdam

Toplam istihdam yani 12 ve daha yukarı yaşlardaki kişiler 22 milyona yükseldi. Kentlerdeki artış genel ortalamanını iki katı. Kentsel istihdamın toplam istihdam içindeki payı yüzde 45’e çıktı. Bu arada kentsel nüfusunun genel nüfus içindeki payı da yüzde 66’ya yükseldi. Nüfus ile istihdam arasındaki büyük farklılık tarım kesiminden kaynaklanıyor.

Türkiye’de tarımın ekonomideki payı giderek düşüyor. GSMH içindeki payı yüzde 14 olmasına karşın istihdam içindeki payı yüzde 34’lerde dolaşıyor.

Halen en önemli gelişme sektörler arasında, hizmetlerde yaşanıyor. Hizmetlerin payı giderek artacak, bunu biliyoruz, bilmediğimiz hangi hizmetler ne kadar ve ne zaman artacak… Rapor, makro ekonomik sorunlarımızı bir gün çözebilirsek, istihdam yapısında da olumlu gelişmeler yaşayabileceğimizi söylüyor.

Eldeki veriler geçtiğimiz 15 yıl içinde kimin için iş yaratıldığını, ne kadar iş yaratıldığını, ne tür işlerin ne oranda kaybolmuş olduğunu göstermiyor. İstihdamı anlamak açısından çok önemli bir bilgi eksikliği.

Raporun önemle üzerinde durduğu konular, geçmişe ait bilgi eksikliği. Sözkonusu bilgi eksikliği gelecek için de umut vermiyor. Örneğin asgari ücretle ne kadar insan çalıştırıldığını da bilmiyoruz.

Sektörler ve Bölgeler

1975 yılında Türkiye’de toplam işgücü (12 yaş ve üzeri) 15.2 milyonu buluyordu. Bu işgücünün yüzde 60’a yakın bir bölümü tarım kesiminde, yüzde 14’ü sanayide, yaklaşık yüzde 5’i inşaat sektöründe ve yüzde 22 kadarı da hizmetlerde istihdam ediliyordu. 1990 yılında toplam işgücü 19.3 milyona ulaştı. Sektörel dağılıma gelince, yüzde 46 tarımda, yüzde 15 sanayi, yüzde 5 inşaat, yüzde 33 hizmet sektöründeydi. Hizmet sektöründe kadının payı dikkat çekici bir şekilde artıyor.

Türkiye’de yaşamın üçte ikisi kentlerde cereyan ediyor. Kentler çok önemli. Son on yılda kır – kent arasındaki istihdam farklılaşıyor. Kadınların işsizliği erkeklerinkinden daha fazla. Kadınların işsiz kalması geriye dönüp tekrar çalışma hayatına dönmelerini güçleştiriyor. Zaten iş piyasası yapısal olarak da değişiyor. Yeni işe girenler paylarını işini kaybedenlere bırakıyor.

Bölgelere göre istihdama bakıldığında kadınların durumu ile erkeklerin durumu arasında değişiklikler gözleniyor. Erkekler sözkonusu olduğunda ekonomik durgunluğun sonucu olarak istihdam oranlarının her bölgede gerilediği görülüyor. Gerilemenin en fazla yaşandığı bölge Akdeniz Bölgesi. Bu bölgeyi Güneydoğu Anadolu ve Ege bölgeleri izlemekte.

Kadınlara bakıldığında istihdam oranları ulusal ortalamada erkeklere göre düşük olmasına karşın bölgesel farklılıklar daha da yüksek. Doğu ve Güneydoğu Anaolu bölgelerinde kentlerdeki kadın istihdam oranları ülke ortalamasının yarısının altında.

Toplam istihdam içinde kadınların payı, 1988 ile 1998 yılları baz alındığında yüzde 31’den yüzde 29’a geriledi. Kentler genel görünümden daha farklı bir manzara sunuyor. Kadınların kentlerdeki çalışma oranı aynı dönem baz alındığında yüzde 19’dan yüzde 27’ye yükseldi.

Çocuk işçiliğine ait veriler 1999 yılına dayanıyor. 6-17 yaş çocuk işçi sayısı  bir milyon 635 bin. Bu çocukların haftalık ortalama çalışma süreleri 37.4 saat. Çocukların kırsalda daha az saat çalıştıkları, kentlerde çalışma saatlerinin daha uzun olduğu görülüyor. Çocukların ekonomik etkinlikleri incelediğinde ise tarımın açık ara ile öndeki sektör olduğu anlaşılıyor.

Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) rakamlarına göre Türkiye’deki kentsel ekonomide enformel sektörün yeri şöyle açıklanabilir. İlk tahminlere göre erkek işgücünün yüzde 13.4’ü, kadın işgücünün de yüzde 7.9’u kentsel enformel sektörde çalışmakta. Bu araştırmada ev işyerinde çalışan kadınlar bulunmadığı için kadınların enformel sektördeki payının düşük olduğu görülmektedir.
Kayıt dışı ekonominin 1997 yılına ait resmi GSMH’nin yüzde 30’unu oluşturduğu düşünülüyor.

Demografik Yapı

Türkiye’nin 2000 yılı nüfusu  67,803,927’dir. Nüfusun 2002 yılında 70 milyona ulaştığı varsayılıyor. Nüfusun üçte ikisi 20 bin ya da daha fazla nüfuslu kentsel yerleşim bölgelerinde yaşıyor. Türkiye’de nüfusun işgücüne katılım eğilimi 1950’lerden bu yana sürekli düşüyor. Bu düşüşte en önemli etmenin kırdan kente göç olduğu söyleniyor. Kentlerde giderek daha vasıflı kişilerin iş ortamına katılmasını teşvik eden sistem ise işgücüne katılımı düşüren diğer bir etmen olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye’nin nüfusunun 21’inci yüzyılın ikinci yarısından sonra 95-98 milyonda istikrara kavuşması bekleniyor. Avrupa Birliği karşısında çok avantajlı olacağımız bir dönem olarak algılanıyor. Raporda, Türkiye’nin içinde bulunduğu sürecin “fırsat penceresi” olarak algılanması gerektiği ifade edilerek, gelişmiş ülkelerin gelişmişliklerini tamamladıkları ya da en büyük hamleyi yaptıkları dönemlerin nüfus verilerinin ekonomiye olumlu yansıdığı dönemler olduğuna dikkat çekiyor.
Raporda ayrıca eğer Türkiye’de iş yaratılabilirse, potansiyeli olan bir nüfusa sahip olacağımıza dikkat çekiliyor.

Nüfus artış oranında duraklama sayesinde eğitimin niceliğine değil, niteliğine eğilmek gibi şansımız olacağı önemle vurgulanan konular arasında. Raporda eğitim önemli yer tutuyor. Ve eğitimin sayısal üstünlüğünden uzaklaşılarak içerik olarak üstünlüğün yakalanmasının işgücü ve sosyal güvencenin kalitesi açısından önemli olduğu vurgulanıyor.

Gerekli önlemlerin alınmaması halindeyse, işgücü açısından kötü durum derinleşerek devam edecek. Türkiye 1950’lerden bu yana en kötü günlerini yaşıyor. Türkiye insan potansiyelini kullanmakta güçlük çekiyor.

Evli Kadının Kaderi

Durum oldukça dramatik. Oransal olarak işsizliğe katkısı en yüksek olan grup, kariyerlerinin ortasında olanlar. Son krizle bu manzara giderek derinleşiyor.
Kadınlar ekonomide tahmin edilenden daha önemli bir paya sahipler. Ya da şöyle ifade etmek gerekiyor, kadınların ekonomideki önemi bizim onu algıladığımızdan daha yüksek, AB istihdam verilerini yakalayabilmemiz için öncelikli dikkat edeceğimiz grupların başında kadınlar geliyor.

En önemli değişiklik kadınlarda yaşanıyor. Ancak yeterli oranda değil. Kadınlar geçmişe oranla daha fazla sayıda iş gücü piyasalarına yöneliyorlar. Ücretsiz aile işçiliğinden kendi iş yerini kurmuş kadınlara doğru bir gidiş olduğu gözlemleniyor. Kadınların eğitimi yükseliyor, doğurganlıkları azalıyor, evde kullanılan araç gereç sayısı artıyor böylece evde harcanan zaman düşüyor, emeklilik yaşı çıkıyor, tüm bu gelişmelere karşın işgücüne katılım yüzde 20’nin altında kalmaktan kurtulamıyor.

Evlilik işgücüne katılımı etkileyen bir başka olgu. Kadınlar evlilik nedeniyle işgücüne katılımlarını engelliyorlar. Evli olmayan kadınların işgücüne katılımı evli olanların iki katı kadar. Evli olmayan kadınların toplum içinde ulaştıkları en yüksek düzey 30-34 yaşları arasında yüzde 59.2;  evli olan kadınların 35-39 yaş arasında ulaştıkları nokta ise yüzde 18.2. arada ciddi bir uçurum gözlenmekte.

En yüksek ortalama işgücüne katılım oranına sahip olanlar, boşanmış kadınlar. İşgücüne en yüksek katılım yüzde 63.5 ile 35-39 yaşlar arasındaki boşanmış kadınlarda görülmektedir.

Eğitim İşgücüne Girişi Etkiliyor

Yalnızca ilkokul eğitimi görmüş ya da hiç eğitim görmemiş kadınların işgücüne katılım oranı çok düşük. Eğitim düzeyleri arttıkça kadınlar işgücüne gözle görülür bir şekilde katılmayı sürdürüyorlar. Eğitim erkeklerin işgücüne katılımını da etkiliyor. Üniversite mezunu erkeklerin işgücüne katılımı diğer gruplar arasında en yüksek olanı. En düşük ise ortaokul mezunları.

Türkiye, küresel dünyada insan sermayesi açısından çok önemli. Ancak çalışabilir yaşta olanların eğitimi çok düşük.

Erkeklerin ortalama 6.8 yıla eşdeğer eğitimleri; kadınların ise ortalama 5.3 yıla eş değer eğitimleri bulunuyor. Geçtiğimiz on yıl, her yıl eğitim yılı bir yıl artmış. Bu çok yavaş bir ilerleme olarak kayıtlara geçiyor.

Orta eğitimin ülke ekonomisindeki yeri önemli. 1970’lerde meslek eğitimine geçildiği dikkat çekiyor. Meslek eğitimi bireylerin iş piyasasına hazırlanmasında önemli rol oynuyor. Ancak Türkişe’de bu konuda da ciddi araştırmalar yok. Meslek eğitimi teşvik edilmesine karşın, meslek eğitimini tercih eden gençlerin, öngörüldüğü gibi, çabucak meslek sahibi olmaktansa, eğitimlerini uzattıkları ve devam ettikleri görülmüş, Böylece meslek eğitimi konusundaki devlet politikasının bazı yönleriyle iflas ettiği söylenebilir. Türkiye 1970’lerde başlattığı meslek eğitimi uygulamasında daha etkin politikalar izleyebilmiş olsa, kontrol elden bırakmamış bulunsaydı, öngörülere göre her yıl yüzde 1 oranında yeni iş yaratması mümkün olabilirdi.

Çalışan Daha Fazla Çalışıyor

Rapor çalışma saatlerinin de yıllar içinde arttığını gösteriyor. Erkeklerin çalışma süreleri 53.7 saat, kadınların için ise ortalama 44.7 saat olarak gözüküyor.
Yarım zamanlı çalışma haftada 40 saatten daha az olarak ele alınırsa, bu çalışmaya en çok ücretsiz aile işçileri arasında rastlanıyor.

1988’lerden 2000’lere gelindiğinde çalışma saatlerinin bariz şekilde uzadığı görülüyor. Ama biraz daha içine girince daha çarpık bir yapılaşma hemen dikkat çekiyor. Kıdem tazminatı, vergiler gibi konular nedeniyle işveren eldeki işçiyi daha fazla çalıştırıyor.

Türkiye’de şöyle bir durum olduğu da söylenebilir, çalışmayan hiç çalışmıyor, çalışan da öldüresiye çalışıyor.

Başka değişik işaretler de var. Özel sektörde çalışanların sayısı daha hızlı artıyor. Bu durumun bir kısmı yaşanan özelyleştirme operasyonlarından kaynaklanıyor. Ama özel sektördeki artışı yüzde yüz özelleştirmeyle açıklamak mümkün değil. Belediyelerin taşeron kullanmaya ağırlık vermeleri gibi nedenlerin de özel sektörde çalışmayı artıran ve teşvik eden nedenler arasında yer aldığı görülüyor.

Ne Kadar İşsiz Kalındığı Bilinmiyor

Türkiye’de işsizlerin ne kadar işsiz kaldığına dair somut veriler henüz yok. Yuvarlanmış ortalama işsiz kalma üserisi 1996 yılında 14 ay idi. Bu süre 2001 yılında 7.3 aya indi.

2000 yılında işsizlerin dörtte üçünden biraz fazlası 35 yaşın altındaydı.
İşsizlik riski lise mezunu kadınlarda en yüksek, üniversite mezunu kadınlarda en düşük diye adlandırılabilir.

İşsizlik sigortası yasası  2002 Mart ayından itibaren yürürlükte. 5 milyon kişinin bu sigorta kapsamına gireceği söyleniyor. Bu da en fazla, çalışan her dört kişiden biri anlamına geliyor. Sigortanın kapasitesinin artması gerekiyor.

İşsizlik sigortasına göre çalışılan son ücretin yüzde 50’si, 6-8-10 ay gibi sürelerle işsiz kalan kişiye veriliyor. Raporda işsizlik sigortasında esnek davranmak gerekliliği üzerinde duruluyor. Bunun başlıca nedeni, yukarıda da ifade edildiği gibi işsizlik süresinin kesin olarak bilinmemesi.

Türk ekonomisi işgücünün işe giriş ve çıkışı açısından oldukça hareketli. İşgücü stoğunun yüzde 0 ile 40’ı arasında bir bölümü her 6 ayda bir  işe giriş ve çıkış yapıyor.

“;”20030306″;189;23
1050;”Babam okullu oldu”;””;”

Yarın’ı onu hak edene dağıtıyorlar. Bir parça bugün iki parça yarın için kimse kimsenin yaşına başına bakmıyor. Gördüğüm şu; gençler sona kalıp dona kalıyor, tecrübeliler ise yaşamın geri kalanının posasını çıkartmaya and içiyor.

“;”

Yarın’ı onu hak edene dağıtıyorlar. Bir parça bugün iki parça yarın için kimse kimsenin yaşına başına bakmıyor. Gördüğüm şu; gençler sona kalıp dona kalıyor, tecrübeliler ise yaşamın geri kalanının posasını çıkartmaya and içiyor.

2003 yılı ne yılmış kardeşim, inanılır gibi değil!
Kızım bu yıl birinci sınıfa başladı. Böylece resmi okul hayatımıza ilk adımı attık. Parmak hesabı yapıyorum, daha çok yolumuz var. Bitecek gibi görünmüyor.  Akademik yıl başladıktan sonra, birinci sınıf öğrencisi olmayı ne kadar hafife almış olduğumu farkettim. Oysa kızım okul serüvenine 3 yaşında atıldığı için, okul öncesi tüm eğitim türlerinde deneyimli hissetmiştim kendimi. Meğer kendime fazla güvenmişim. Hiç de düşündüğüm gibi bir yıl olmadı, bu yıl. Gayet ciddi, gayet ağır, gayet sorumlu bir akademik yıla girdik.
Ödevle tanıştık, sorumluluk duygusuyla, zaman tasarrufuyla merhabalaştık.
İstemediğinde okula gitmemek diye bir şey olmadı, haftasonu birleştirip tatile çıkmak gibi birşey de… Keyfiyete son.
Devamsızlık olamaz, ödevlerimizi yapmalıyız, sabah erken kalkmalıyız, hem Türkçe’yi hem İngilizce’yi birlikte öğrenmeliyiz.
Biraz bocalıyor tabii.
Sorup duruyor; Neden “spor” yazarken “s” ile “p” arasında “i” yok.
Neden “tren” yazarken “t” ile “r” arasında “i” yok; “Ama anne bu yanlış!”
Hergün günlük yazıyorlar. Geçen gün kontrol ediyorum. Şöyle yazmış; “Sabah kalktım, kahvaltımı yaptım, giyinip okula gittim.. Şunu bunu yaptım, akşam eve geldim. Vörkşitimi yazdım…”  Çok güldüm. İngilizce’yi Türkçe’yi şimdilik karıştırıyor, eminim yakında work-sheet de yazacak.
Size birşey söyleyeyim mi, birinci sınıf bizim zamanımızdaki gibi değil.
Şaşkınım.
Biz okumayı sökünce heyecan ve mutluluk yaşardık, kurdele takardık. Şimdiki çocukların birinci sınıfa gittiğinde okumayı sökmüş olmaları bekleniyor. Okuyamayanların, okuyanları yakalaması isteniyor.
Tuhaf, tuhaf; çok tuhaf!…
2003 eğitim maceram bununla sınırlı kalacak, ben küçük kızımı okula başlatmış olarak diğer tüm anneler gibi tuhaf bir mutluluk yaşayarak bu yılı kapayacağımı sanmıştım.
Ne yanılgı…
Bu yıl beni fena şaşırttı.

Ben ona “Yapma” dedim

“Ne gerek var” dedim…
Hatta yardımcı bile olmadım. Sınav formlarını nereden alacağını bile söylemedim. “İngilizcesi ağırmış” dedi, kulak asmadım. “Girme, ne gerek var… “ diye söylendim. Baktım ikna olmakla olmamak arasında gidip geliyor; “Görmüyor musun, ben yaptım başım göğe mi erdi. Yapacaksan sertifikalı birşey yap. Gidip de tez falan yazma… Bu zor bir şey…. Bak beni iki defa attılar. Bir türlü bitiremedim” dedim.
Doğru… Hayatımda bitiremediğim tek şey doktoram. Nasıl büyük bir acı bu biliyor musunuz… Nereden bileceksiniz. Midemin üzerinde koca bir taş mübarek. Tam iki defa zaman aşımına uğradım. Üstelik tezimi de yazdıktan sonra. Bir yandan hızlı gazeteci olacaksın, öbür yandan yetinmeyip akademik çalışma yapacaksın… Şefkatli anne rolleri.
Yemezler.
Ben onların dilinden onlar benim dilimden anlamıyor.
Ben diyorum ki, “Görünen köy kılavuz istemez, işte tüm doğrular bunlar, bunlar. Şunlar şunlar da yanlış. Niye beni oyalıyorsunuz. Neden boyuna ispat ettirmeye çalışıyorsunuz. Siz de biliyorsunuz ben de…”
Böyle olursa, bu demek; şöyle olursa şu demek…  Onlar diyor ki, ”Doğru dediklerin doğru; yanlış dediklerin de yanlış olabilir. Ama doktora tezini böyle yazmamalısın. Dili akademik, görüntüsü ağır, anlaşılması zor olsun… Sen gazeteci gibi davranıyorsun.”
Ne mi oldu…
Bana göre bitmişti, onlara göre düzeltilmesi gerekiyordu. Olur dedim. Ama hevesim kaçtı. Gazetecilik heyecan işi. Tutup yapacaksın, tutup koparacaksın…
Zaten hayatımda birbirinden ilginç tonlarca şey var… Öyle koşturup giderken, “Bir dakika tezimi bitireceğim” diyemedim. Zaman aşımına uğradım. Zaman aktı, ben tezden uzaklaştım…
O kadar emek, harcanan o kadar zaman da uçtu.
Ben babama bunları tek tek anlatmadım. Gerek yoktu, karnım burnumda tez yazarken gördü zaten… Bana destek verdi… Zaman aşımına uğradığımda, benden çok o üzüldü.

Sosyal antropoloji okumaya karar verdi

Demez mi, ben doktoraya başlayacağım diye.
Ne okuyacaksın dedim.
“Sosyal antropoloji” diye patlattı.
“İnsan bilimi” diye de ekledi.
“İyi” dedim, ne güzel, baba kız insanla uğraşır dururuz.
Fazlaca inanmadım.
Formlardan falan söz etti. İngilizce sınav için ders kitapları aldı.
Bir sabah annemle konuşuyoruz. Babamın bir gün önce sınavlara girmeye başladığını söylemez mi…
Ben öğrendiğimde ilk sınavını vermişti bile…
Sonra her gün bir başka sınava girdi.
Babam bütün sınavları başarıyla geçti.
O artık bir öğrenci.
Annem, “Babana paso çıkaralım” diye gır gır yapıyor.
Türkiye’de insanlara “yaş yetmiş, iş bitmiş” gözüyle bakarlar.
Babam böyle olmadığını kanıtladı.
Tamam daha yetmiş yaşında değil, ama 60’ının ortasında… Şunun şurasında 70’e ne kaldı.
Be adam otur oturduğun yerde değil mi… Bak devletin en üst kademesinden emekli olmuş, görmüş geçirmişsin. O kadar çok çalışmışsın ki, eminim yorulmuşsundur.
Hayır, nerede…
Emekli olduğu günden beri babam kıvrım kıvrım kıvranıyor.
Mutlaka bir şeyler yapacak. Evinin bir odasını ofise çevirdi. Kütüphanesini genişletti. Bilgisayar öğrendi. Önceleri yazılarını elle yazardı sonra bilgisayarı kullanmaya başladı.
Odasında haber kanalları sürekli açık. Bir yandan yazıyor bir yandan okuyor. Sürekli meşgul. Gazetelerin haber merkezleri o kadar ilginç değil.
Yetmedi, iki ayrı üniversitede ders vermeye başladı. Araştırıyor, sınav yapıyor, sınav kağıdı okuyor…
İlle daha fazla okuyacak. Kendini geliştirecek. Bir şeyler öğrenecek. Bir şeyler öğretecek.
Dersleri ikinci dönem başladı. Devam mecburiyeti varmış.
Bazen sabahları öğrenci oluyor, öğleden sonra da öğretmen… Bazen de tam tersi.

Bunlara ne demeli

Bir başka resim getirmek istiyorum şimdi gözlerinizin  önüne. Her ay Türkiye’nin bir ilinde bir üniversitede Kariyer Dünyası programını çekiyoruz. Her ay bir üniversiteye, işadamı, sanatçı, eğitimci, bürokrat sıfatlarını taşıyan kişileri konuk ediyoruz. Konuklarımızın hepsi ya gündemin içinde, ya da gündem yaratan kişiler arasından özenle seçilmiş oluyor.
Peki ne oluyor?..
Her şeyden önce başta İstanbul olmak üzere, Ankara, İzmir gibi büyük illerimizdeki üniversitelerde okuyan genç arkadaşlarım programı izlemeye “lütfen” geliyorlar. Lütfen oturuyor ve lütfen dinliyorlar. Bunlar hayatı lütfen yaşıyorlar.
Rica ediyoruz onlara…
Aralarında programı o üniversitede yapabilmemiz için çırpınanlar da oluyor tabii. Hepsinin hakkını yiyemem. Sayıları az. Onlar okulu bitirdikten sonra bir yerlere gelecek olan gençler… Arkadaşları adına çırpınıp duruyorlar, koca bir TRT ekibini okullarında ağırlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sayıları ne yazık ki iki elin parmaklarını geçmiyor.
Bir de Anadolu’daki gençler. Onları da ayırmak istiyorum. İmkansızlıklarla boğuşuyorlar, ama gözlerindeki pırıltıyı görmeniz lazım. Öğrenmek için, sormak için iştahlarına tanık olmanız gerek. Davetli konuklarımızın posasını çıkarıyorlar. Program bitiyor, biz saatlerce orada kalıyoruz.
Büyük kentlerdeki çoğunluk ise, suskun ya da ağlamaklı. Bu ikisi onları anlatmıyorsa, umursamaz olduklarını söyleyebilirim.
Büyük ilde büyük üniversiteye gittiğimizde ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Soru sormaları için onları delilercesine teşvik ediyorum. “Hadi Allah Aşkına sorun” diyorum. Yok, “”tıs”” yok.
Ekranda izliyorsunuzdur; “Şimdi arkadaşlara dönelim bakalım soruları var mı?” diye sevimli olmaya çalışan ben ve sessiz bir salon…
Bir dolu meraksız, ruhsuz genç. Öyle bakıyorlar.
Akıllarına bir tek soru gelmiyor. Merak ettikleri bir tek şey yok. Öyle bakıyorlar. Bakıyorlar bakıyorlar. Sormadıkları, merak etmedikleri için hiç rahatsız olmuyorlar. Genellikle en ateşli tartışmaları sevgiliyle elele dizdize ve göz göze izliyorlar… Birbirlerinin elini tutup, diğerinin omzuna yaslandıkları o romantik anları bozduğum zaman nasıl suçluluk duyuyorum anlatamam.
Dördüncü sınıfın sonuna doğru telaş başlıyor. “Eyvah ben ne olacağım” telaşı bu. O zaman da sıra ağlama edebiyatına geliyor; ”Benim halim ne olacak?”

Türkiye geleceğini arıyor

Ben üniversitelerin bu haliyle Türkiye’nin geleceğini arayamayacağını, zaten aramadıklarını  düşünüyorum.
Teşhisim net; tartışmayı kavga etmek sanan, umursamaz, sürekli ağlayan gençler yetiştiriyoruz.
Aferin anneler, babalar. Aferin bize… Gerçek hayatı yaşamayan, bir gün yaşadığında şeytan çarpmışa dönecek çocuklar büyütüyoruz.
Bir insanın merakının olmamasını anlayamıyorum.
Bir insanın genç olup merak duymamasını anlayamıyorum.
“Neden” diye sormamanın müthiş bir ızdırap olduğuna inanıyorum.
“Çünkü” diye başlayamayan konuşmaları anlamsız buluyorum.
Bu çocuklar 17 yaşında, bilemedin 27 yaşında…
Yaş 70 değil, ama iş bitmiş…
Türkiye’de 53’ü özel, 16’sı vakıf olmak üzere 69 üniversite var. Bu üniversitelerde 553 fakülte, 200 yüksekokul, 251 enstitü ve 475 meslek yüksek okulu bulunuyor. Türkiye, yurtdışında en fazla öğrencisi olan ülkeler arasında 11’nci sırada yer alıyor. Türkiye’deki üniversitelerin kontenjanları talebin çok altında olması nedeniyle, yurtdışında öğrenim gören öğrenci sayısının giderek artacağı tahmin ediliyor.
Yapılan bir araştırmaya göre üniversite öğrencilerinin yüzde 67’si okuduğu bölümü değiştirmek istiyor. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nin verilerine göre ise, öğrencilerin yüzde 63’ü üniversite sınavında  ilk üç tercihine, mezun olduğu branşı yazmıyor. Halen üniversitede okuyan öğrencilerin ancak yüzde biri istediği bölümde severek okuyor.
Bütün bu veriler genç arkadaşlarımızın tepkisizliğini, meraktan yoksun olmalarını açıklayabiliyor mu?
Bana kalırsa hayır.
Yıllardır genç arkadaşlara söz hakkı veren yayınların ve programların yaratıcısı olarak, ben, onlara inanmak istiyorum, güvenmek istiyorum, ama bir süredir çoğunluğun beni hayal kırıklığına uğrattığını görüyorum.
Üniversitelerde gördüğüm suskun umursamaz gençlerden oluşan manzara, bu gençlerin suçu mu?
Hayır, değil tabii ki.
Onlardan önce benim, benim gibilerin, benim yaşıtlarımın suçu.
Peki her şeyin sorumluluğunu biz mi üstlenmeliyiz.
Hayır.
Bizden öncekiler, onlardan öncekiler, ve onlardan da öncekiler de üstlenmeli…
Peki suçluyu bulmak işimize yarayacak mı?
Hayır.
Suçlu yok. Madur var. Gerçekler var.
Merakını gıdıklamayan, öğrenmek için değil, mantar gibi yatmak için yanıp tutuşan gençler yarının madurları olmaya mahkum.
Kendine sahip çıkmayana kimse sahip çıkmaz. Kendine güvenmeyene kimse güvenmez. Çalışmayana kimse iş vermez. Bilgiye aç olmayana kimse iş teslim etmez.
Sevgili genç arkadaşlarım, birileri gelip “yarın”ı size hediye etmeyecek. Hak ederseniz kıyısından köşesinden bir parça alabileceksiniz.
Unutmayın sizin talip olduğunuz bir parça “yarın”a, sizin gibi talip olan milyonlarca genç var. Hatta size göre yaşlı rakipleriniz de var. Yarın onu tutmak isteyenlere kendini teslim ediyor. Bunun yaşla başla alakası yok.

Sevgili Baba, Allah sana zihin açıklığı versin.
Seninle gurur duyuyorum.

Not: Biliyorum inanmayacaksınız ama, annem de, babamdan sonra bilgisayar kursuna yazıldı. Artık e-maillerini kendisi atmak istiyormuş. Haftada üç gün, her seferinde üç saat ders alıyor. Geçen gün aradı. “Ders nazari benim pratiğe ihtiyacım var” dedi. Öğretmenine de söylemiş. “Öğretmenim, sadede gelelim, bana bilgisayarın içindeki devreleri anlatmayın” demiş. Öğretmen, merak etmemesini çok yakında pratiğe geçeceklerini söylemiş…
Annem bunu bana anlatırken, “Olmaz ki canım, ben bir an önce özgürlüğüme kavuşmak istiyorum. Babana bağımlı kalmak istemiyorum. Hadi canım kapıyorum, kendine iyi bak benim biraz çalışmam lazım” demez mi…
Ne olacak benim halim?…

“;”20030313″;339;40
1076;”Sevişme Savaş”;””;”Savaşın çıkma nedenlerinden biri olarak Amerikan ekonomisinin içine düştüğü istihdam batağına bakmak ister misiniz? Sevişerek bu iş olmuyor. Biraz savaş gerekiyor. Nasıl olsa herkes bir telden çalıyor. Bu yazı, olur ya, bilmecenin eksik parçalarını bulmanıza yarayabilir.”;”

Savaşın çıkma nedenlerinden biri olarak Amerikan ekonomisinin içine düştüğü istihdam batağına bakmak ister misiniz? Sevişerek bu iş olmuyor. Biraz savaş gerekiyor. Nasıl olsa herkes bir telden çalıyor. Bu yazı, olur ya, bilmecenin eksik parçalarını bulmanıza yarayabilir.

Ne konuda yazarsan yaz, kim olursan ol, ne yaparsan yap, dün, bugün, yarın savaş dışında bir şey yazmak ne yazık ki mümkün değil.

Savaş çıkalı birkaç saat oldu. Ben size yazarken TV kanallarının hepsi savaşa ilişkin gelişmeleri aktarıyor, yorum yapıyorlar. Yorumların bazıları kötüsünden bir sosyal bilgiler dersi gibi… Feci bir harita üzerinde ellerini kollarını sağa sola savurarak, savurdukça ağzından çıkan söze daha fazla ağırlık katacağını sanan yorumcular…
Çok feci canım, belli ki okulda tarih dersine girmemiş, sosyal bilgileri kırmış, coğrafyadan çakmış… Bak bak hala işaret parmağını Irak’ın değişik bölgelerine çeviriyor. ABD’nin dünya politikası üzerindeki görüşlerini ve geleceğe ilişkin tahminlerini bizlerle paylaşıyor.

Hani bu ülkede biz yarını tahmin ediyor olsak, TV’deki gazeteci yorumcunun biraz olsun inandırıcılığı olacak. Ama zaten biz değil yarını, birkaç saat sonrasını kendi adımıza tahmin etmekten aciziz.

Diyor ki, “Bu Amerika burada uzun süre kalmayacak…”, cümle bir şekilde bitiyor. “1950’lerden itibaren…” diye söze başlıyor ve Amerika’nın bölgeyi çok ihmal etmiş olduğunu ve buradaki petrol yataklarını istediğini söylüyor… Yorumların sığlığı ve dağınıklığı karşısında içimden dua etmeye başlıyorum, üniversitelerin uluslar arası ve siyaset bilimi bölümlerinden genç arkadaşlarımın bir an önce kendilerini yetiştirmelerini diliyorum. Ama o zamana kadar savaş bitecek!…

Başka Neden Ne Olabilir

Aylardır savaşla yatıp kalkmamıza karşın, pek çoğumuzun kafasında bu savaşın neden mutlaka çıkmak zorunda olduğuna dair net görüş yok.
Çünkü mantığa sığmıyor.
Çünkü tencere dibin kara seninki benden kara.
Çünkü biri kötü, öbürü daha kötü…

Bizim bu oyundaki yerimizle ilgili ise, ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Öylesine tecrübesiz, öylesine cahil, öylesine amaçsız, öylesine beter ki, yıllar sonra bir yerlerde anlatılmaya bile değmeyecek, hiçbir okulda “case study” olarak incelenmeyecek.

Yazının girişine aldanıp kimse bulamamış da savaşın gerçek nedenini ben bulmuşum gibi bir havayla karşınızda bulunduğumu sanmayın. Haddim değil.
Savaşın birden fazla nedeni var. Örtülü nedenleri, açık nedenleri… Yapısal nedenler, konjonktüre bağlı nedenler… Kaçınılmaz nedenler, kaçınılması mümkün nedenler…

Bunlardan bir tanesi istihdam ve bu konuda hiç konuşulmuyor. ABD’nin ekonomi ve istihdama ilişkin sorunları savaşın çıkmasındaki önemli nedenler.

Durum Kötü

Amerika Birleşik Devletleri’nde hayat her zamankinden daha kötü, daha karamsar, daha tehlikeli. Borsa düşük, insanlar güvensiz, terör kapıda, çalışanlar güvensiz, kurumsal çöküşler bitmemiş, hükümet başarısız, canlanma görünmüyor, yaratıcılık dibe vurmuş, işsizlik had safhada, yolsuzluk deseniz o da…

ABD’de yakında güzel günler gözükmüyor.
2001 yılından bu yana Amerikan iş dünyasının kapının önüne koyduğu insan sayısı 3.3 milyon. Bu rakam 1990 ekonomik krizinin dört katı.
Genel olarak sektörlere baktığımızda ABD’de inşaat sektöründe istihdamın yüzde 1.3 gerilediğini, ulaştırma ve kamu hizmetleri alanında istihdamın yüzde 2.8 küçüldüğünü, imalat sanayiinde yüzde 3.5 gerilediğini görüyoruz.

Teknolojinin kalbinin attığı yer olarak bilinen Silikon Vadisi’nde artık pek bir şey atmıyor. Atsa atsa sinirden damarlar atıyordur. Burada son dönemde 127 bin kişinin işine son verildi. Ücretler ortalama yüzde 22 geriledi. Yazılım sektöründe 54 bin kişi sokaklara döküldü.

Sektörün yeniden toparlanacağı konuşuluyor ve hatta toparlanmaya başladığı söyleniyor ama o zaman neden moraller hala bozuk…
Yazılım donanımdan daha iyi. Donanım sektöründe iş yüzde 20 geriledi. Kaybolan iş kollarının önemli bir bölümünün geri gelme olasılığı gözükmüyor.

Biraz da farklı sektörlerden örnek verelim… Reklam sektöründe durum daha değişik. Geçtiğimiz yıl Amerika’da reklamlara ödenen para 2001’den daha fazlaydı. Reklam harcamalarının 2000 yılını yakalamak üzere olduğu söyleniyor. Bu gelişmeye sevinmek yetmiyor, çünkü görünen o ki yeni iş kolları yaratılamadığı için büyüme mümkün olamayacak. 2003 yılında reklam satışlarının yüzde 2 ile 5 oranında artış kaydedeceği tahmin ediliyor. Eğer bu rakam yüzde 2’lerde kalırsa sektördekilerin maaşlarına zam yerine bir bardak soğuk su içmeleri gerektiği söyleniyor.

Yeni mezunların girmek için can attığı telekomünikasyon sektöründe çalışan 587 bin kişi için artık bu sektör meslek kapısı olarak gözükmüyor. Bu insanlar işten çıkarıldılar, yaptıkları işler de büyük olasılıkla Çin’den ya da Hindistan’dan uzaktan kumandayla yapılıyor.

Beyaz Yakalıların Sonu

Ne olmuş yani diyebilirsiniz. Herkes işini kaybediyor. ABD’de son yıllarda yaşanan ve daha önce pek de görülmeyen durum ise şu; eskiden otomotiv sektöründe çalışabilir, konjonktürel nedenlerle işinizi kaybedebilir, otomotiv cenneti Detroit’i ailenizle birlikte bir gecede terkedebilirdiniz. Pılınızı pırtınızı toplayarak, geleceğinizi  bir başka eyalette arayabilirdiniz. Pekala da sıfırdan başlayabilir ve geleceğe ümitle bakmaya devam edebilirdiniz.

O günler bitti.
Amerikalılar için hayat eskisi kadar kolay değil. California’da da iş yok, Washington’da da iş yok, New York’ta da… İşinizi kaybettiğinizde gidebileceğiniz bir yer yok artık.

Amerikan iş piyasalarının yaşadığı çok önemli sorunlardan bir tanesi iş’lerin yok olması. Beyaz yakalı işlerin, geleceğin işi denilen teknoloji mesleklerinin Amerika’da yok olup, deniz aşırı coğrafyalarda yeni kaderler belirlemeleri. ABD iş piyasasında Uzakdoğuyla rekabet edemiyor. Çin belini büküyor. Hindistan, Filipinler de öyle… Meslekler ABD’den dışarı kaçıyor. 2015 yılına kadar 3 milyon 300 bin işin bir başka ülkeye kayması bekleniyor.

Kaç Paralık Adamsın

İlginizi çekeceğini umduğum bir tabloyu da sizinle paylaşmak istiyorum. Türkiye’de daha yolun başındayız. Doğru dürüst hiçbir araştırma yok. Ücretlerle ilgili kulaktan dolma bilgiler edineceğinize, ABD’deki ücretler konusunda fikir edinmeniz daha doğru olur. Biliyorsunuz, bu tür araştırmalara ancak para karşılığı ulaşabilirsiniz. Türkiye’de araştırma yapan şirketler medyaya ellerindeki araştırmaların en önemsiz yerlerini verirler. Zaten ücretler ülkemizde herhangi bir mantık izlemediği için hata oranları da yüksek olur…

Aşağıda sözünü edeceğim meslekler ve bunlara verilen ortalama yıllık ücretler, Business 2.0 Dergisi’nin yaptırdığı geniş kapsamlı bir araştırmadan alınmıştır.

İnşaat sektöründe;
Yönetici ya da bölüm başı pozisyonunda bir kişinin geçtiğimiz yıl yıllık kazancı 77 bin 300 USD. Bu rakamı alanların tatmin oranı düşük. 2003 yılında bu pozisyonda bir kişinin ücretine alması gereken artış yüzde 4.1. Bu sektörde bir mimar yıllık 52 bin 600 USD, bir şehir planlamacı yıllık 54 bin USD alıyor. Her ikisinin de 2003 yılı için tahmin edilen ücret artışı yüzde 4.2 olarak tahmin ediliyor.

Enerji sektöründe;
En yüksek yıllık ücreti alanlar araştırma geliştirmeciler. Arama faaliyetlerinde çalışan yönetici kadrosunun yıllık 163 bin USD kazançları var.

Mühendislikte;
Bu alanda en yüksek ücreti nükleerciler alıyor, en düşük de ziraat  mühendislerine nasip oluyor. Birinin yıllık kazancı 105 bin dolar, diğerinin 69 bin 900 dolar. Fikir vermesi açısında belirtelim bir elektrik mühendisi yılda ortalama 89 bin 100 USD kazanıyor, endüstri mühendisi 85 bin dolar…

Finans;
Üst düzey portföy yöneticisi yıllık 2 milyon 375 bin kazanmış… Diğer meslekler arasında benim dikkatimi çeken en yüksek rakam diyebilirim… Bu araştırmada memnuniyet derecesini de dikkate almışlar. Portföy yöneticileri, diğerlerinden daha fazla kazanmalarına karşın memnuniyet dereceleri orta karar. Portföy yöneticilerinin bu yıl kazançlarının yüzde 4 oranında artması bekleniyor.
Hemen belirtmekte fayda var, genel olarak tüm alanlarda çalışanların ücret artış beklentileri en fazla yüzdelerde görünüyor.

Finanstan sorumlu genel müdür yardımcısının yıllık kazancı 138 bin dolar civarında, hazinecinin yıllık kazancı 125 bin dolar düzeyinde, bir muhasebecinin yıllık kazancı 53 bin dolar dolayında…

Bir hukuk firmasında, deneyimli ortak pozisyonunda çalışanın ortalama yıllık kazancı 569 bin dolar, bir hukuk firmasında beş yıl deneyimle çalışanın geçen yıl ortalama ücreti 115 bin dolar…

İmalat sanayiinde satın alma yöneticisinin geçtiğimiz yıl kazancı ortalama 122 bin dolar, üretim yöneticisinin yıllık kazancı 97 bin dolar, lojistik departmanında çalışan bir uzmanın kazancı ise 44 bin dolar civarında oldu.

Perakendeye baktığımızda gördüğümüz rakamlar ise şöyle özetlenebilir;
Üst düzey satış yöneticisi geçtiğimiz yıl ortalama 60 bin dolar kazanmış, orta derece bir muhasebeci bu sektörde 58 bin dolar kazanmış.

Kim, Nerede, Kaç Kişi İstihdam Ediyor

ABD’den yurt dışına kayan işler çoğunlukla Çin, Filipinler, Meksika, Costa Rica, Güney Afrika, Doğu Avrupa, Rusya ve Hindistan’a kaçıyor.
Aynı durum Avrupa’nın da başında. Avrupa iş piyasası iş yükünün önemli bir bölümünü elinden Çin’e, Güney Afrika’ya, Hindistan ve Doğu Avrupa’ya kaçırmış gözüküyor.

Delta Havayolları, Hindistan ve Filipinler’de 6 bin sözleşmeli eleman çalıştırıyor. Bu insanlar havayolu rezervasyon ve müşteri hizmetleri işleri yapıyorlar.
General Electric, bu yıl sonuna kadar Hindistan’da 20 bin kişiyi istihdam etmiş olacak. Çin için planları daha büyük. Bu coğrafyada istihdam ettiği kişilere yaptırdığı iş özetle finansman, teknoloji destek, tıpta araştırma geliştirme, aydınlatma ve uçak işlerinde yararlanma.

HSBC, halen Çin ve Hindistan’da 4 bin kişi istihdam ediyor. Bunlar kredi kartları ve borçlanma danışmanlığı yapıyorlar.
Intel, 2005 yılına kadar Çin’de 3 bin kişiyi istihdam etmiş olacak. Buradaki istihdamından beklentisi çip dizaynı ve teknolojik destek.
Oracle, Hindistan’daki elemanlarının sayısını iki katına çıkarma kararı aldı. Böylece 4 bin kişiyi istihdam etmiş olacak. Yazılım, müşteri destek hizmetleri ve muhasebe alanlarında bu kişileri kullanacak.

Philips, Çin’de 700 Çinli mühendis çalıştırıyor. Yapılan işin cinsi tüketici ürünleri üretimi ve araştırma geliştirme.
Procter and Gamble, Filipinler’de 650, Çin’de 150 kişi istihdam ediyor. Burada muhasebe ve teknolojik destek işlerini sürdürüyor.

Bu İşin Sonu Savaş

Aynı kalitede işi daha düşük ücrete yapan olduğu sürece, gelişmiş ekonomilerde yeni iş yaratmak mümkün gözükmüyor.
Yeni iş yaratılmadığı sürece istihdam rakamlarını iyileştirmek mümkün değil.
İnsanlar iş bulamayınca moralleri şişirmek, yaratıcılığı artırmak mümkün değil.
Ne yapalım o zaman.
Acaba savaş mı yapsak?…

Sevişmeyip savaşınca tahmin edemeyeceğiniz kadar tüketim oluyor, yeni iş kolları ortaya çıkıyor, kafalar bir şeylerle meşgul olunca daha az kavga, gürültü kopuyor…
Ekonomik çöküşe karşı, silahlı reçete.

Ben yazımı nokta koymaya hazırlanıyorum, kulağım televizyonda siren sesleri duyuyorum, insanların kaçıştığı görülüyor, sivillerin öldüğü söyleniyor, çok sayıda yaralı olduğu…

Sevişme savaş…
Savaşma seviş!

“;”20030320″;870;105
1146;”Irak’a özgürlük kuşlara ölüm”;””;”

Tepeden inme özgürlük bu kadar oluyor işte.
Savaşların haklısı haksızı olmaz.
Savaşların kazananı ve kaybedeni olur.
Savaşlardan kazançlı çıkanlar sayıca az, savaşları kaybedenler ise ne yazık ki sayıca çok…

“;”

Tepeden inme özgürlük bu kadar oluyor işte.
Savaşların haklısı haksızı olmaz.
Savaşların kazananı ve kaybedeni olur.
Savaşlardan kazançlı çıkanlar sayıca az, savaşları kaybedenler ise ne yazık ki sayıca çok…

Bu savaşın adı “Irak’ın Özgürlüğü Operasyonu”,
Güzel bir isim takmışlar.
Derslerde özgürlük kavramı üzerinde çok durmuş, çok okumuş ve çok tartışmıştık. Yazık ki, o zaman pek de bir şey öğrenememişim.
Şimdi daha iyi anlıyorum ki, özgürlük göreceli bir kavram. Benim özgürlüğüm bazen başkalarının tutsaklığı anlamına geliyor. Aynı şekilde başkalarının özgürlüğü de benim tutsaklığım…

Tepeden inme özgürlük bu kadar oluyor işte.
Savaşların haklısı haksızı olmaz.
Savaşların kazananı ve kaybedeni olur.
Savaşlardan kazançlı çıkanlar sayıca az, savaşları kaybedenler ise ne yazık ki sayıca çok…

Savaş, askerlik konusu artık daha önce olmadığı kadar yakın bana… Esir askerleri de gözümü kırpmadan izliyorum. Çocuklar yaralı, kadınlar ağlıyor, adamlar can çekişiyor… Onlara da bakıyorum.
Yemek saatlerimiz, genellikle haber saatlerine denk geliyor. Televizyon açık, biz yemeğimizi afiyetle yerken, haberlerden Bağdat halkının su kuyruklarına girdiğini, tüp gaz kuyrukları yaşandığını izliyorum. Pazar yerine düşen bomba… Hava saldırısının durduğunu sanan halkın birkaç parça yiyecek almaya gittiğinde yakalandığı füze…

Ekranda bir hastabakıcı kadın, Iraklı, yaralıların hepsine yetişemediklerini anlatıyor: “İleride bir adam, bize yalvardı, sesini duyuyoruz  ama yanına gidemiyoruz, tepemizden bomba yağıyor. Yetişemiyoruz. Getirebildiklerimizi tehlike geçince getiriyoruz. Bu adama ulaşamadık.”
Sonra başka bir görüntü. Amerikalı esir çavuş, tamamen şaşkın, korku dolu, öğretilenlerin hepsini unutmuş… Ne duyabiliyor ne konuşabiliyor… Annesi babası binlerce kilometre ötede onu izliyor.
Ben de izliyorum. Dudaklarımdan şöyle bir cümle dökülüyor; “Ehh olacağı buydu…”
Ne bu? Bana mı düşen bunları söylemek?
Acımasız mıyım ben artık?
Duygularımı mı yitirmişim?
Nasıl bu kadar kanıksayabilirim?
Ne biçim iş bu…

Leylek avı harekatı

Mevsim ilk bahar… Doğa canlandı. Çiçekler açmaya, etraf yeşermeye başladı. Bir de kuşlar… Onlar da mevsimsel hareketliliklerini artırdılar. Göç ediyorlar.
Nereden biliyor musunuz?
Bizim üzerimizden…
Çünkü Türkiye ve civar ülkeler kuşların göç rotasında.
Kuşlar yine harekete geçtiler. Ama bu kez canları pahasına…
Göç eden kuşlar uçaklar için büyük tehlike. Uçakların düşmesine neden oluyorlar. Pilotların hayatını, uçağın düşeceği bölgedeki insanların hayatını tehlikeye atıyorlar. Bir de binlerce dolarlık uçakları tehdit ediyorlar.

Kaka kuşlar bunlar!
Kötü şeyler.
Uçacak başka alan bulamamışlar mı…
İnsanoğlu her şeye çare bulur. Uçaklara zarar vermesinler diye kuşlar önceden yok ediliyormuş. Silahla sürülere ateş açılıyormuş…
Aman canım alt tarafı kuş…

Savaşların doğa üzerinde yarattığı tahribat, rakamlarla ifade edilemeyecek kadar yüksek.
Çukurova Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma geçtiğimiz günlerde küçük bir haber olarak kaldı. Bu araştırmaya göre savaşın olduğu bölge, göçmen kuşların uçuş yolunda. Kuşlar uçaklara zarar veriyor. Bu yüzden havada imha ediliyorlar. Kuşlar ölüyor. Sürüler halinde…
Körfez Savaşı sırasında, yüzlerce petrol kuyusu ateşe verilmişti… Ortama salınan dumanların etkisi Ortadoğu ve Türkiye’de günlerce hissedilmişti. Toksik gazlar, atmosferi, toprağı ve bitki örtüsünü  kirletmişti.
Tarih tekerrürden ibaret.
Petrol kuyuları yine sabote ediliyor, gökyüzüne yine toksit gazlar salınıyor… Savaş, toprak, bitki, hayvan ve tüm canlılara yine zarar veriyor. Birçok canlı türü, bombaların, füzelerin ve uçakların sesinden ürkerek alanlarını terk ediyor. Üstelik, yaşama alanları, kirletilen veya yok edilen bu canlıların birçoğu endemik yani doğal olarak yetişen bitkiler ve bir başka bölgede yaşama şansları sınırlı olan türden.
Bilim adamları Toros Dağ sıralarında bulunan doğal hayvanların ölmesi veya ortamı terk etmelerinin yaratacağı dengesizliğin onarılamayacağını söylüyorlar.

Savaşın bütçesi

Milano Teknik Üniversitesi’nde hazırlanmış ilginç bir doküman elime geçti. Başlığı şöyle; “”Neden savaş olur; Amerika’nın 1991 yılında Irak’a giriştiği saldırının perde arkası””.
Bu doküman savaşın mali bilançosunu aktarıyor ve masrafları kimin karşıladığını araştırıyor.
Aşağıda özetle buradan yararlanarak aldığım bilgileri bulacaksınız. Hazin ve ilginç bir tablo.

1991 yılında Körfez Savaşı harcaması 40 milyar USD. Yaklaşık olarak 42 milyar Euro.
Soru; Peki 40 milyar USD’yi kim ödedi?
Akla ilk olarak Amerikalıların ödediği geliyor değil mi… Tabii bir noktaya kadar doğru. Ama hepsini ödemediklerini biliyoruz.

Bu miktarın yalnızca yüzde 25’inin (10 milyar USD) ABD tarafından; yüzde 75’inin ise Arap ülkeleri tarafından ödendiği söyleniyor. Özellikle de Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın adları geçiyor. Nedense Türkiye’nin T’sinden söz eden yok.
Anımsarsanız o zamanlar bizi, “1 koyacaksın 5 alacaksın” diye uyutuyorlardı… Biz de uyuyorduk mışıl mışıl…
Soru: Peki bu kadar parayı nereden buldu bu insanlar?
O günlerde varil başına petrol fiyatı 15 USD idi. Körfez Savaşıyla birlikte varil başına petrolün fiyatı 42 USD’ye yükseldi. Böylece ortaya 60 milyar dolarlık ekstra bir kar  çıkmış oldu.

Soru: Bu paradan kim yararlandı?
Arap ülkelerinde 50-50 kuralı var. Yarısı devlete yarısı da çokuluslu firmalara gidiyor. Böylece 30 milyar dolar petrol şirketlerinin cebine, 30 milyar dolar Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap ülkelerinin kasalarına gitti.
Ortadoğu’da petrol arama çalışmalarının en önemli bölümünü elinde tutan şirketlerin hepsi Amerikan. Bu şirketlerin kazancı olarak gösterilen 30 milyar doların 21 milyarı Amerikan hükümetine, 9 milyarı ise Amerikan özel sektörüne akıtıldı.

Kaç koydun, kaç aldın

Araştırmanın en can alan sayfasında bir tablo yer alıyor.
Tablo özetle “Kim kaç koydu, kaç aldı?” sorusuna yanıt veriyor.

Bu tabloya göre Arap ülkeleri 30 milyar koymuş, 30 milyar almış. Bir şey kazanmasa da kaybetmemiş…
Amerikan Hükümeti 10 milyar koymuş, 21 milyar almış ortaya 11 milyar dolarlık bir kar çıkmış… Hiç fena değil!
Amerikan özel sektörü, hiçbir şey koymamış, 9 milyar dolar almış… Buna da, “Yeme de yanında yat” derler.
Şöyle bir bakınca Amerika’nın, özeliyle kamu sektörüyle 20 milyar doları cebe indirdiği görülüyor.

İyi iş vallahi!
Türkiye raporun hiç bir yanında yok… Yok! Söylemiştim.
İzninizle benim yorumum; biz 5 koymuşuz nal toplamışız. O gün bugündür belimizi doğrultmakla meşgulüz…
Merak etmeyin hesap kitap işi burada bitmiyor.
Soru şu: Körfez Savaşı’nın faturasını kim ödedi?
Yanıt; petrolü kullananlar, yani biz, yani siz, yani hepimiz!
Bu arada araştırmanın başında sözü edilen 40 milyar dolarlık savaş harcamasının nereye gittiği sorgulanıyor.
Yanıt; Amerikan hegemonyasındaki savunma sanayiine.
Benim anladığım şu, savaş ciddi bir ekonomi.

Müthiş bir pasta

Savunma sanayii, ekonominin diğer sektörlerine benzemiyor. Diğer sektörlere benzemeyen en önemli yanı ürünlerinin hemen hemen hepsini hükümetlere satıyor olmaları. Yani müşteriler devletler.

Savunma sanayinin dünya çapında boyutu 200 milyar dolar civarında. Bu pastanın büyük bölümü ABD’ye ait. 11 Eylül’de yaşananlar hayatın pek çok yönünde değişiklikler yarattığı gibi savunma sanayiini de etkiledi.

ABD 11 Eylül’e kadar Amerikan şirketleri dışındaki kaynaklarla da alışveriş ederken, terör saldırısıyla birlikte daha fazla içe kapandı. Anlamı şu, alışveriş daha çok Amerikan firmaları içinde dönüyor. Böylece zenginlik dışarı da çıkmıyor, para içeride kalıyor.
Savunma sanayii ihracatının yıllık büyüklüğü 40 milyar dolar düzeyinde. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) bilgilerine göre bu rakamın yarısı Amerikan. Savunma sanayii üretiminin yüzde 40’ı ABD’ye ait. Bu ülkeyi İngiltere, Rusya ve Fransa izliyor.
Dünya üzerindeki savunma ticareti 1961 yılından sonra artış gösterdi. ABD, 1961 yılında kısaca ILN diye ifade edilen Uluslararası Lojistik Görüşmeleri denen bir zincir başlattı. Bu oluşum silah satışında proaktif davranabilmek üzere kurulmuştu. Yani müşterinin ayağımıza gelmesini beklemek yerine, pazarı biz oluşturalım mantığı…
Silah ticaretinin en kritik noktası, satılan silahların alıcıları. Çoğunlukla devlet isimlerini gördüğümüz listede terör grupları, yasadışı örgütler de yer alıyor. Devletlerin listede bulunması yüreğinize su serpmesin, bazılarının terör örgütlerinden zaten farkı yok.
Savunma sanayiini diğer sektörlerden ayıran bir diğer özellik de rüşvetin yoğun olarak yaşanması. Büyük paraların bu alışverişte söz konusu olması. Bu yüzden bu sektörün gerçek büyüklüğünü bilmek sanırım pek mümkün değil.

Sıprı’nin araştırmasına göre 1996 ile 2000 yılları arasında en fazla silah satın alan ülkeler arasında biz, baştan üçüncüyüz. İlk sırada Tayvan, ikinci sırada Suudi Arabistan var. Bizden sonra sırayla Güney Kore, Çin, Hindistan, Yunanistan, Japonya, Mısır, Finlandiya ve Pakistan geliyor…

İnsanın, Soğuk Savaş Dönemini özleyesi geliyor. Anımsayacak olursanız, dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan’ın kovboy filmlerinden fırlamış görüntüsüyle Şeytan İmparatorluğu diye suçladığı Sovyetler Birliği’nin başı çektiği Sosyalist Blok ile Batı dünyası.
Tamam savunma harcamaları her zamankinden daha fazlaydı o yıllarda. Ama ortada iki kutuplu bir sistem ve beğenelim beğenmeyelim bir denge vardı. Silahı üretenin, satın alanın, kullanacak olanın kimler olduğunu net olarak bildiğiniz bir dönemdi. Tehlikelerine karşın, acaba daha yumuşak zamanlar mıydı o zamanlar…

Peki ya Saddam

Başta bu savaş ve anlamadığım pek çok konu var. Her şeyi anlayan ve bilen birkaç kişi dışında kimsenin çok fazla bir şey bilmediğini biliyorum.
Bir lider neden liderlik eder.
Lider demek, parsayı toplamak demek midir? Lider nalıncı keseri gibi hep kendine mi yontmalıdır?
Lider olmak demek karşılık göstermeden sevilmek midir? Lider demek, önce ben sonra halkım demek midir?
Böyle olmasa gerek!
Şüphesiz ki, Saddam bir lider. Irak halkının lideri. Nasıl bir lider olduğu tartışmalı.
Saddam üzerine pek çok araştırma var. Bunların hemen hepsi, kişi olarak anlaşılmasında zorluk yaratan patolojik özellikleri olduğunu gösteriyor.

İlginç bazı özelliklerini sıralamak gerekirse: Saddam her şeyden önce bir kumarbaz. Risk almasını seviyor. Yaptığı hesapları zaman zaman tersine çevirip, kendisini izleyenleri şaşırtıyor.

Saddam’ın hesaplamalarını yaparken, fikirlerini tuhaf sayılabilecek ve kendisine göre bir anlayışa dayandırıyor.
Saddam’ın kendi dünyası dışındaki küresel yapıyı anlamakta güçlük çektiği belirtiliyor. Belki böyle söylemek hepten yanlış çünkü o dünyanın içinde bir parça olduğunu değil, dünyanın kendi etrafında döndüğünü ve belki de kendi dünyasından ibaret olduğunu düşünüyor.
Böyle bir yaklaşımın attığı adımlar ile verdiği kararların ne kadar sağlıklı olduğu tabii ki tartışılır.

Saddam kararlarını tek başına alan, sağına soluna fazla danışmayan, böyle bir ihtiyaç hissetmeyen biri. Adı üstünde diktatör. Şimdi kafanızdan geçenleri biliyorum, demokratik bir ülkenin seçimle gelmiş başkanlarının da başkalarının sözlerini değil, kendi bildiklerini okuduklarını görünce, Saddam’ın davranış şekli çok da yadırgatıcı gelmeyebilir.

Saddam’la ilgili önemli bir başka bilgi de, bilgiye ulaştığı kanalların sınırlı, eksik ve zayıf olması… Daha da ürkütücü olan Saddam’ın çevresindeki istihbarat kaynakları eksik ve yanlı bilgi vermekle kalmayıp, onun duymak istediği türden bilgileri verme eğilimi gösteriyor.
Siyaset bilimciler Saddam’ın kararlarının bu gibi nedenlerden dolayı yanlış hesaplanmış olduklarını söylüyorlar. 1980 yılında İran’ı işgal etmeye kalkması, 1990’da Kuveyt’i işgal etmesi, 1991 yılında giriştiği Körfez Savaşı, 1994 yılında Kuveyt’i tehdit etmesi..
Peki ya bugün?
Bugün yaşananlarda onun hesapsızlığı yatmıyor mu?
Ölen çocuklar, acı çeken anneler, çaresiz yaşlılar, esir düşen babalar… Hangisi daha suçlu? Bush mu Saddam mı?
İnanın bilmiyorum.

Size notum var

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Sanırım siz ve ben medyada ilk kez müthiş bir platforma imza attık. Yorumlarınız, görüşleriniz; bana katılmadığınızda kendinizi ifade edişiniz, gerekçeleriniz; zaman zaman birbirinize verdiğiniz karşılıklar müthiş.
Bu köşe siyaset köşesi değil. Aslına bakarsanız bu köşe bir platform. Sizin olmasını istediğim bir platform. Dolayısıyla bu köşede büyük laflar ve benim görüşlerimin daha az, bilginin çok, sizin yorumlarınızın yoğun, tartışmanın bol olmasını hedefliyorum. Çünkü yeniye, daha iyiye ve doğruya ancak böyle ulaşabiliriz.
Sizi daha fazla nasıl teşvik edebilirim bilmiyorum, ama bu çok seslilik ve çok renklilik hayatın gerçek tadı. Sizin ve benim başkalarına örnek olmamız gerek.
Dövmeden, sövmeden, hakaret etmeden de karşı çıkılabileceğini; katılmasan da öfkelenmeden karşındakini dinleyebileceğini; katıldığında onun görüşünü paylaştığını söylemekten utanmayacağını; insanların birbirini görmeden de elele tutuşabileceğini; öğrenmenin büyük bir keyif olduğunu göstermeye devam etmemiz gerek.

Sizler benim hayatıma değer ve keyif katıyorsunuz.
Bunu bilmenizi istiyorum.
Teşekkür ederim.

 

“;”20030327″;234;32
1164;”Liderlerin Hırsları”;””;”Hırsın iyisi kötüsü olur mu? Hırsın dozu olur mu? Olmalı mı? Hırs kontrol altında tutulmalı mı?”;”

Hırsın iyisi kötüsü olur mu? Hırsın dozu olur mu? Olmalı mı? Hırs kontrol altında tutulmalı mı? Sanırım soruların hepsine “Evet” diye yanıt vermeliyim. Geçmiş, hırslı liderler ve onların hatalarıyla dolu. Bugün hırslı liderler ve onların dünyayı algıladığı kadar yaşıyoruz. Yarın, hırsını kontrol edenleri başa getirmek zorundayız.

“… Amerikan askeri kayıtlarına göre Körfez’de MI Abrams tanklarından oluşan bir bölük, günde 600 bin galon fuel-oil tüketiyor. Bu rakam, Amerikalı General Patton’ın komutasındaki Üçüncü Ordu’nun Fransa’yı katederken harcadığı yakıtın iki misli! Körfez’de iki haftalık hava harekatında Irak ve Kuveyt’e atılan patlayıcıların miktarı İkinci Dünya Savaşı’nda atılan bombalardan daha fazla! İstatistikler Körfez Savaşı’nın ilk 12 saatinde atılan bombaların Vietnam Savaşı’nın 17 günlük hava akını saldırılarından daha fazla olduğunu söylüyor. Körfez’de ki savaşın şu ana kadar olan seyri ABD’deki askeri planlamacıları şaşırtmışa benziyor. Hepsindeki ortak kanı, bu savaş bundan önceki hiçbir savaşa benzemiyor… ”
Tarih 5 Şubat 1991.
Yukarıdaki paragraf Körfez Savaşı sırasında, o dönem çalıştığım Güneş Gazetesi’nde yazdığım üç günlük yazı dizisinin bir paragrafı.
Fark göremiyorum… Ya siz…
Fark göremiyorum…
Okurken insan paragrafın bazı yerlerinde bir gariplik olduğunu düşünüyor tabii. Ama sonuna kadar da, rahatsızlık duymadan okuyabiliyor. Çünkü bugün de aynı şeyleri konuşuyor ve düşünüyoruz… Haberlerimize yine aynı üslup ve benzer bilgilerle başlıyoruz.
Sanki tarih durmuş ya da her şey sil baştan yaşanıyor.
Yine yığınlarla bomba atılıyor. Olay yine Ortadoğu’da geçiyor. Biz yine etkileniyoruz. Oyuncular yine aynı. Ölümler benzer. Acılar sonsuz…
Yakın Doğu üzerine yaptığı çalışmalarla tüm dünyada tanınan Bernard Lewis Körfez Savaşı’nın hemen ardından, genel kanının, “Her şey değişti. Hiçbir şey bundan böyle eskisi gibi olmayacak. Artık karşımızda yeni bir Ortadoğu ve yanıt bekleyen farklı sorunlar var” şeklinde olmasına karşın; savaşın ardından rüzgar gibi geçen birkaç hafta, birkaç ay ve birkaç yılın yeni bir dünya düzeninin hayal olduğunu gösterdiğini söylüyor: “Hiçbir şey değişmedi. Her şey bıraktığımız gibi… Aynı oyuncular oynuyor,  aynı replikler çalışılıyor, aynı oyunları sahneliyorlar…”

Hırsla aranız nasıl

Arşivimi talan ettim. Saddam’a, Ortadoğu’ya, Amerikan stratejik planlarına ilişkin bir şeyler bulur muyum diye… Önce umutsuzdum. Ama çok geçmeden anladım ki, “Bulur muyum?” diye sormak hata. Çoktan unuttuğum bir hazinenin içine düştüm. Ne yazık ki, her şey aynı, hiçbir şey değişmemiş.

Birkaç noktada revizyon var tabii… Ama ana dengeler, temel beklentiler hep aynı, gerisi de boş. Bu arada değişimin bazı açılardan radikal bir şekilde yaşandığı, ancak baktığınız yere bağlı olarak, zamanın durduğu coğrafyanın, aslında Ortadoğu değil, ABD olduğunu kavramak için büyük yeteneklerinizin olması gerekmiyor.
Gerçi, ABD başkanlarının görev süreleri en fazla iki dönem olduğu için tarihin uzun bir safhasında etkili olamayabiliyorlar. Örneğin Saddam gibi ülkesinin kaderine uzun yıllar sahip olamayabiliyorlar. Ama unutmamak gerekir ki, ellerindeki imkanlarla kısa dönemde çok fazla etki bırakmayı başarıyorlar.
Kriz zamanlarında, büyük başarıların doruğunda; tarihin herhangi bir diliminde önemli olaylar yaşanırken, dönemin oyuncularını incelemek hiç de fena olmuyor biliyor musunuz. Yaşananlara ilişkin yabana atılmayacak ipuçları veriyor. Türkiye’de biyografi yazarlığı ya da kişilerin üzerinde siyasi ve ekonomi tahlilleri yapmak popüler bir yazım şekli değil ne yazık ki… Ben olmasını çok arzu ederdim.

The Arc of Ambition

Aklıma gelmişken, James Champy ve Nitin Nohria’nın birlikte yazdıkları “The Arc of Ambition” adlı kitabı okumuş muydunuz. Tavsiye edebilirim. Yukarıda sözünü ettiğim türden çok farklı. Bir konsepti işliyor; hırs.

Hırsla aranız nasıldır?
Ben, hırsı severim, hırsı olan insanlara sempati duyarım, ama hırstan korkarım, hırsı iyi anlamak gerektiğine inanırım, hırsın iyi yönetilmesi gerektiğini bilir ve söylerim.
Kitap, hırsla aranızı düzeltir mi, bozar mı bilmiyorum. Hırs olmadan hiçbir yeri fethedemeyecek; yeni yerler keşfedemeyecek; yeni işler yaratamayacağız diye düşünürüm…

Belki siz tam tersini düşünüyorsunuzdur. Örneğin;
Hırs olmasa az beklenti ile geçireceğiz günleri… Ama kim bilir belki daha mutlu.
Hırs olmasa belki başkalarının canını yakmayacak, yakınlarımızın başına bela da olmayacağız….
Ne senle ne sensiz durumu. Ya da sendromu.
Hırsın fazlası zarar, azı beter, ortası karar. Sahip değilseniz yüzünüze bakan olmaz.
Tarih hırs küpü liderlerle dolu. Kimi iyi anılıp, kalplerde yaşatılıyor; kimi tarihin sayfalarına kan ve nefretle geçiyor.
Günümüz liderleri nasıl geçecek? Tarih gelecek kuşaklar için bugünlerde hızla ve hırsla kaleme alınıyor. Birlikte yaşayarak göreceğiz.

W. Bush’un Hırsı

Çevrenize biraz daha farklı bir gözlükle bakmak ister misiniz bugün? İsterseniz hırsı birlikte deşifre etmeye çalışalım ne dersiniz?

Hırslı mısınız? Hırsı sever misiniz?
Tanıdığınız en hırslı kişi kim?
Hırsın yararına inanır mısınız?
Çocuğunuz varsa ya da olsa hırslı olmasını ister misiniz?

Siz yanıtları düşünün, evimizin baş köşesine çöreklenip oturan bazı uluslararası şahsiyetlere bakalım.
George W. Bush’a ne dersiniz bilmem.
George W. Bush’un çocuk yaşlardaki hırsı, başarılı baseball oyuncusu Willie Mays gibi iyi bir oyuncu olmakmış. Ne yazık ki başkan olmuş diyebiliriz…
George W. Bush, aralarındaki yaş farkından dolayı, kardeşlerine rağmen tek çocuk gibi büyümüş. Kendisinden bir küçük olan kardeşi Jeb’den 7 yaş büyük.
İster istemez yalnız bir çocukluk yaşamış. Zengin ama tek başına. Bir petrol kasabasında tek başına geçen çocukluğun W. Bush’u agresif yaptığını ileri sürenler var.
Bush’la ilgili çocukluk anılarından biri zeki bir çocuk olarak anılması. Ama nedense çevresindekilerin hiç biri George W. Bush deyince akademik başarı anımsamıyor. O çevresinde daha çok sporcu kişiliğiyle tanınıyor. Bu arada hakkını yememek gerekiyor, çok çalışkan olduğunu bilmeyen yok. Okuduğu okullarda popüler olduğu da bir gerçek.

Baseball Yıldızı

Liseyi yatılı erkek okulunda okuyor. Ardından Yale Üniversitesi’ne gidiyor. Hani şu pek çok gencin hayallerini süsleyen üniversiteye…
Okul bitince, yaşıtlarının pek çoğunun yaptığı gibi orduya katılıp, savaş pilotu oluyor; ama nedense savaş süresince Vietnam’a gönderilmiyor. Savaş’ı Houston semalarında F-102 kullanarak geçiriyor.
Zengin bir ailenin çocuğu ve pek çok şeye sahip bir genç olarak, o yıllarda iyi vakit geçirdiğini, yıllar sonra kendisi de itiraf ediyor. Hatta o dönem kendisini alkolün kucağına atmış olduğunu, ama bu durumdan çok çabuk sıyrıldığını artık ağzına bile sürmediğini, ikiz kızlarına örnek bir baba olmak için elinden geleni yaptığını aktardığını hepimiz anımsıyoruz.

W. Bush için hayat 1973 yılında değişiyor. Eski bir futbol yıldızı olan John White’ın öncülüğündeki bir yardım programına katılıyor. Program yoksullukla mücadele etmeyi hedefliyor. W. Bush için önemli bir fırsat, bilmediği bir dünya. Bush burada canla başla çalışıyor hatta, o sırada iş dünyasında yakalayamadığı ruhu, başkalarına yardım ederken yakaladığını düşünüyor. Bir anlamda hayatın anlamını keşfediyor… Sanırım içindeki politika ateşi de bu zamanlarda yanmaya başlıyor.

Toplumsal bir şeyler yapmak…
Bush nedense özel sektöre bir türlü ısınamıyor. Kahramanı White ise Harvard’a gidip MBA yapmasını öneriyor, hatta ısrar ediyor.
Bush White’ın önerilerini can kulağıyla dinliyor. Yıllar sonra MBA’li ilk ve tek ABD başkanı olarak tarihe geçiyor. Tarihe geçmesi için aslında pek çok neden var. O yıllarda kimse ileride ne olacağını bilmiyor tabii…

Bush, bir röportajda, Harvard’da okumanın kendisine önemli derecede güven aşıladığını, bir sürü ekonomist ve iş dünyası temsilcisinin bulunduğu salona girecek olduğunda, hiçbir korku yaşamadığını belirtiyor.

Harvard, yönetim becerilerini geliştirmek üzere geliştirilmiş bir okul. Dünyanın sayılı iyi okullarından biri. Girmek de zor, çıkmak da… Hedef kitlesi siyasetle uğraşmıyor, iş dünyasının oyuncuları. Amerikalıların deyimiyle şahin yöneticiler yetiştirse de bunları Washington’a göndermektense Wall Street, Silicon Valley gibi bölgelere yolluyor.

Ona Herkes Bayılıyor

Harvard’da herkes W. Bush’u sever, bayılır. Bush Teksaslı kovboy kimliğini yitirmemek için elinden geleni yapar. Örneğin tütün çiğneme alışkanlığını Harvard’da sürdürür. O dönemi anımsayanlar, tütün çiğnerken yanında tükürüp atacağı bir kutunun mutlaka bulunduğunu, tükürük kutusuyla dolaştığını  söylüyorlar.
Bush 1975 yılında Harvard’dan mezun olur, memleketine döner. Artık iş dünyasına adım atacaktır. Dedesi, babası gibi siyah altın denen petrolle oynayacak ve iş dünyasına ısınmaya çalışacaktır.
Bugün petrole olan merakı aslında aileden gelen bir durum olarak açıklanabilir. Gelmiş geçmiş başkanlar içinde Kennedy’lerden sonra, en zengin Amerikan ailesine mensup olduğunu söylemeliyiz.
Bush iş hayatına atılır atılmaz, kendi petrol arama şirketini kurar: Arbusto Enerji. Arbusto, İspanyolca “bush”  demek. Bu arada İspanyolca’yı çok iyi konuştuğunu anımsatmalı.

Bush ilk zamanlar sevmediği iş dünyasında, sonraları hiç de fena sayılmaz. İyi işler yapar. Hatta daha sonra üzerinde çok konuşulacak konularda adı geçmeye başlar. Bush ailesiyle ilişkili petrol şirketlerinin, yurtdışında çalışma deneyimleri bulunmamasına karşın Ortadoğu’dan ihaleler almaları gözden kaçmaz.

O zamanlar kimse, yıllar sonra hem baba Bush’un hem de oğul Bush’un, Ortadoğu’yu daha o zamanlar keşfettiklerini bilmiyor. Bu bölgeye olan ilgilerini tam olarak anlayamıyor.

Mutlu Evlilik Başarısız Siyaset

W. Bush, 1977 yılında mesleği kütüphanecilik olan Laura Welch’le evlenir. Ardından da Kongre’ye girmek için ilk siyasi yarışına katılır.
Evlilik iyi, siyaset ne yazık ki o kadar iyi gitmez. Hatta seçimlerin Bush için bir fiyasko olduğu söylenebilir. Kazanan adayın üç misli para harcamış olmasına karşın, Bush oyların yüzde 47’sini alır. Bu hezimet onun birkaç yıl daha petrol işinde kalmasına neden olur. Ama çok değil. Siyaset yapmak içindeki en önemli arzudur. Babasının kampanyasında çalışmak üzere kolları sıvar, hatta bir süreliğine bile olsa tüm ailesini peşine takıp, Washington’a yerleşir. Bu sırada belki ileride Başkan sıfatıyla oturacağı bu kentin dokusuna ve havasına alışmaya çalışır.
Bush, 1989 yılında Texas Rangers baseball  takımını satın almaya karar verir.  Bu öyle gözükmese de, ticari olduğu kadar siyasi bir manevradır.
Kendisine sorulduğunda, “Benim açımdan iyi bir ticari fırsattı ve değerlendirdim” diyerek açıklayacaktır. Rangers’ı 1998 yılında sattığında gerçekten de kendisi için iyi bir ticaret olduğunu ele güne kanıtlar… Çünkü 600 bin dolara satın aldığı takımı, 14.9 milyon dolara satmayı başarır. Yalnızca kar etmekle kalmaz, Rangers’ı satın aldıktan sonra popülaritesi artığından siyasete girmek konusunda önündeki tüm engelleri yıkmayı başarır.

Çocuk Büyütürken Dikkat

Bundan bir kaç yıl önce Fast Company’de yayınlanmış bir makaleyi saklamışım. Biliyorsunuz gazeteciler aynı zamanda kirli çıkındır. Makalenin konusu Hırs… Bir gün işime yarayacağını biliyormuşum demek. Aslında kimsenin tanımadığı bir kişinin yaşam öyküsünü anlatan bir hikaye.

Yazı şöyle bir soruyla başlıyor: Her ağladığında çocuğun her istediği yapılırsa ne olur?

Yanıt da şöyle; çocuğu annesi değil, bir şeytan olan hırs yönetmeye başlar. Sürekli talep eden biri olarak büyür, sürekli rekabet içine girer, hırslarını beslemeye başlar.
Yazar, bu küçük örneğin aslında bugün 50’lerinde bulunan bir kuşağın hikayesi olduğunu iddia ediyor. İddiasını yürüttüğü yer ABD…

Hiçbir şeyle mutlu olmayan, sürekli daha fazlasını isteyen, her şey çok kolay elde edilince hep daha fazlasını istemek zorunda kalan bir kuşak…
Benim dikkatimi ve ilgimi çeken yanı ise, Başkan Bush’un kuşağını tanımlıyor olması.

‘Hırs’ın İngilizce karşılığı ‘ambition’. Ambition, “ambient” kelimesiyle aynı kökten geliyor. Ambient, özgürce hareket etmek demek. Kelime 14’üncü yüzyılda politikacılara atfen ortaya atılmış, onların daha fazla oy ve yandaş toplamak için gezmek zorunluluğunu ifade ediyor. Buradan hareket edecek olursak, ambition ya da hırs için, hayatımızın yolculuğu diyebilir miyiz acaba?

Kelimenin oluştuğu dönemde bugünkü gibi tek yanlı ve tek taraflı bir düşünceyi; bir saplantıyı; başkalarının sırtına basmayı ya da başkaları pahasına bir yerlere gitmek anlamına gelmiyor. Orijinal anlamı daha masum.

Sizce George W. Bush nereye gidiyor?
Sizce hırsın sınırları olabilir mi?
Ya da sorumu şöyle sormak istiyorum, kötü hırs, çok hırs, gereğinden fazla hırs olabilir mi…
Hepsine ortak bir yanıt: Evet!
W. Bush’la ilgili soruyu ise bilmiyorum.

Hep Kuzeye, Hep Kuzeye

James Champy’nin kitabına “u” dönüşü yapmak istiyorum. Kitap, çalışmaya da  ismini veren hırs eğrisinden söz ediyor. Hırsın belli bir noktaya kadar kişiyi ya da kurumu ya da beraberindekileri ileriye götürdüğüne inanıyor. Kuzeye çıkacaksın diyor. Kuzeye çıktıkça, eğri yukarı doğru harekete geçiyor. Ama eğrinin en yüksek noktasında durmak gerektiğini söylüyor. Çünkü orada düşüş başlıyor. Güneye doğru ciddi bir kayış… Hırs eğrisinden düşmek de başka bir şeye benzemiyor.
Hırsa yenik düşmemek gerekiyor. Çünkü eğride yukarı doğru tırmanırken sürekli karar vermeniz bekleniyor. Doğru kararlar, yanlış kararlar… Doğru kararların  maliyetinin daha ağır, yanlışların  ise doğrulara göre daha kolay alınabilen kararlar olduğundan söz ediliyor. Yanlış kararları almanın, hırs eğrisinde daha sık rastlanan bir durum olduğunu anlıyoruz.

Hırslı Liderler Çöplüğü

Amerikan Başkanı’nın da Irak Devlet Başkanı Saddam’ın da hırslı bireyler olduğunu düşünmemek herhalde saflık olur. Bu koltuklarda, pek çok şey pahasına oturmak başka duygu, düşünce ve kavramlarla da açıklanabilir. Ben hırsın önemli rolü, tarih sayfalarına geçecek etkisi olduğuna inanıyorum.

Bireylerin çocuklukta yaşadıklarından, göz ardı edilen pek çok hayat deneyimine kadar, büyüyüp adam olduklarında aldıkları kararlara etki ettiğini düşünüyoruz ama bunları hiç incelemiyoruz. Kendimizi onların ellerine teslim ediyoruz, ama teslim ettiğimiz elleri tanımıyoruz.
PsycoBiography ile yıllar önce Atatürk hakkında yazılan bir çalışmayı okurken tanıştım çok etkilendim. Biyografilerin psikolojik neden-sonuç ilişkilerine dayandırılarak, tarih süzgecinden geçirilmesi… Geriye dönük olarak bireyin neyi, niye yapmış olabileceğinin tahlili… Tabii bu tür çalışmalar, liderler koltuklara oturmadan önce değil, koltuğu bir şekilde bıraktıktan çok sonra kaleme alınıyor. Daha önce alınsa ne olacak sanki, Başkan seçmeyecekler mi diye düşünebilirsiniz…
Haklı da olabilirsiniz. Ama siyaset de bilimsel olmalı, insanlara da bilimsel yaklaşılmalı. Elinizdeki güçle orantılı olarak kullandığınız hırsınız bazen bütün dünyayı, bazen daha küçük bir parçasını etkiliyor.
Ama etkiliyor işte.
Söylemek istediğim, geçmişte yaşadıklarımız, gelecekte yaşatacaklarımızın habercisi. Geçmişi ne yazık ki iyi bilmiyoruz. Öğrensek de unutuyoruz. Geçmiş hırslı liderler çöplüğü gibi. Bu çöplükte keşke bir tek onlar olsaydı. Beraberlerinde götürdükleri masum insanların ne günahı var…

“;”20030403″;308;43
1171;”İki kişinin olduğu her yerde bir kişi mutlaka liderdir…”;””;”Yaprak Özer’le kariyer yolculuğunda kendisini başarıya götüren özelliklerini, liderliği ve “”Yarının Küresel Liderleri””ni konuştuk…”;”

Kariyerinizde, sizi diğerlerinden farklı kılarak başarıya götüren unsurları bizimle paylaşır mısınız?

Böyle düşündüğünüz için teşekkürler. Ben kendimi diğerlerinden farklı ya da başarıya ulaşmış görmüyorum. Kendimi ulaşmak istediğim yolda, ciddi yol kat etmiş biri olarak görüyorum. Ama hedefler hep biraz daha ileriye taşındığı için, önümdeki yol bir türlü bitmiyor.

Kendimle ilgili birkaç şey söylemem gerekirse, okul yıllarında da, mesleğe atıldığım ilk günlerde de, bugün de; hep ileriyi düşündüm. O günlerde bu düşüncelerim belki bugünkü kadar sistematik değildi.

Hayatımda birkaç yıl sonra ne yapacağımı bilmediğim ya da “bundan sonra” ne yapacağım konusunda fikrim olmadığı çok az an olmuştur. Kendime sürekli bir hedef ya da  hedefler koydum. Kendi koyduğum hedeflere yüzmek için de sürekli plan yaptım.

Hayal kurmasını çok severim. Aslında beni tanıyan biri asla hayal kurmadığımı düşünebilir. Çünkü inanılmaz gerçekçi dururum. Öyleyim de. Çıtayı yükselten düşüncelere hep bayılmışımdır. Olmayan şeyler,  yeni hedefler, olmaz denilen şeyler ve “hayır”lar beni hep çekmiştir. Ben bunun adına ‘hayal’ diyorum. Belki başkaları için hayal kurmak anlamına gelmiyordur.

Kariyerimde yol alırken, vizyoner olmaya çalıştım. Gelecekte içinde bulunduğum alanların beni ya da genel olarak herkesi nereye taşıyacağına dair bilgi topladım, hangi alanların açılacağı konusunda uyanık olmaya çalıştım. Yani oturup bir şeylerin olmasını beklemedim.

Sanırım eğer herhangi bir şey beni diğerlerinden ayırıyorsa, farklı kılıyorsa, bunu hayal gücüme, isteklerime ve çalışkanlığıma borçluyum. Bir de disiplinli olmak.

Geçtiğimiz günlerde uzun yıllar önce birlikte çalıştığım bir arkadaşımla ilk kez telefonda konuşuyorduk. Bana medyada insanların birbirine pek etmediği kadar iltifat etti. Yıllar önce birlikte çalışırken, sürüden ayrı durduğumu, ancak gerçekleri onlardan daha önce görüp, kendimi yetiştirmek için çok zaman ve çaba harcadığımı söyledi: “Sen yatırımını kendine yaptın, kendini konumlandırdın ve haklı bir yer edindin.”

Genellikle genç arkadaşlarla konuşurken, sizin sorduğunuz soruya benzer sorular geliyor. Vereceğim yanıtı gözlerinin içi parlayarak beklediklerini biliyorum. Onlara hayatlarının sırrını vereceğimi sanıyorlar. Ben çok çalışmak dediğimde müthiş bir hayal kırıklığı yaşadıklarını da biliyorum. Gözlerinin içi sönüyor.

Kendimle ilgili söyleyebileceğim başka bir şey de şu; ben geriye dönüp bakmam.

Geçmiş benim ders aldığım, hatırlamakta fayda olan ama takılmaya değer bulmadığım bir zaman dilimi. Bazıları geçmişte yaptıkları hataları midelerinde ağrıyla anımsar, benim de hatalarım var ve bundan sonra da olacak. En azından bir süre ben de mide ağrısı çekiyorum, ama sonunda hatalarımla barışıp onları sevmeye çabalıyorum. Seviyorum da.

Sizin de aralarında yer aldığınız “Yarının Küresel Liderleri”nin ortak nitelikleri nelerdi?

Davos’da Yarının Küresel Liderleri 2003 sınıfı ve bir önceki yıl lider seçilmiş olanlarla karşılaştığımda tuhaf şeyler hissettiğimi söylemeliyim. Küçük havuzun büyük balığı olmak ve büyük havuzun normal balığı olmak gibi bir şeydi bu… Ben burada kendimi bir şey sanıyordum, oraya gittim gerçeği gördüm gibi anlaşılmasın.  Küresel Liderlerin hemen hepsinin benimle benzer duygular içinde olduklarını gördüm. Zaten orada dost olduklarım bunu söylediler.

Ama bir odaya girdiğinizde karşınızda sizin yaşlarınızda bir sürü kadın ve erkeğin yaptıkları, başardıkları ve potansiyel olarak görüldükleri kriterlerle lider olduğunu bilmek ilginç bir duygu. İlk etapta bu… İkinci saniyede ise konuşmaya başladığınız herkesin çok kısa zamanda çok şey yapmış olduğunu görüyorsunuz. Herkes yaptıklarını ve başardıklarını sıradan ve yapılması gereken şeyler gibi aktarıyor. Bana ilginç geldi. Geçmiş kuşaklardan farklı olduğumuzu hissettim.

Yapılan ve başarılan şeylerin büyütülmeden zaten olması gereken konular olduğu varsayımıyla yola çıkan ve geleceğe dair bolca hayal kuran bir sürü insan…

Yapmış olmak için değil, yaptıklarını ve yapacaklarını yapmak istedikleri için yapan insanlar gördüm. Bazı konularda kendimi yalnız hissettiğim olurdu. Orada yalnızlık hissetmedim. Aynı dili konuşmasanız da birbirini anlayan insanlar topluluğuydu. Bir de gördüğüm ve içinde bulunmaktan mutluluk duyduğum özellik, kendisini ön plana çıkarmak için çalışmak yerine toplumsal fayda için bir şeyler yapmaya çabalama arzusu herkese hakimdi…

“Yarının Küresel Liderleri” arasında yer aldığınızı öğrendiğinizde hissettiklerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Yarının Küresel Liderleri arasında olduğumu, bu gruba seçildikten neredeyse bir ay sonra tesadüfen öğrendim. Gönderim yaptıkları yer, bir önceki işyerim. Türkiye’nin en büyük medya kuruluşu. İşi iletişim, ancak iletişilmediğini gösteriyor. Ben haberi, New York mahreciyle Anadolu Ajansı’nın servise alıp,  TRT tarafından fark edilince öğrendim. TRT haberi almış, ayrı bir haber yapmak üzere  neler hissettiğimi sormak için telefon etti. Ne sorduğunu anlamadığım için, “Elinizdeki metni okur musunuz” dedim. Önce onlar bana metni okudu; “Yarının Küresel 100 Lideri belli oldu, içlerinden biri, bir Türk gazetecisi” diyordu…  Dediğim gibi önce onlar okudu sonra ben ne hissettiğimi aktardım. Ardından Anadolu Ajansı aradı. Onlara “Bayram Şekeri oldu” demişim. Arife günüydü. Şeker Bayramı’na girmek üzereydik ama biz harıl harıl çalışıyoruz… Ekip arkadaşlarımla birlikte önce çok çok şaşırdık. Sonra çok sevindik. Ardından şimdi ne olacak diye birbirimize baktık. Biraz çılgın bir gündü. Zaten zamana karşı yarışıyorduk, insanlar tatile çıkacak, biz de son işleri bitirmeye uğraşıyoruz. O gün gelen telefonlarla heyecanlı bir gün geçirdik. Tam bir bayram şekeri oldu. Daha ne söylenebilir bilmiyorum.

Yaptığınız çalışmalarla insan kaynakları konusunun medya gündeminde sürekli bir yer edinmesine de olanak sağlıyorsunuz. Bu konuya eğilme nedenleriniz ve gerçekleştirmeyi planladığınız hedefler nelerdir?

Hayatımda yaptığım en güzel şeylerden biri; hobimi çalışma alanım, çalışma alanımı hobim yapmak. “İnsan” benim hobim, ilgi alanım, uzmanlığım… Oysa, insan, böylesine büyük bir nüfusa sahip Türkiye’nin gündeminde bile yok.

İnsan kaynakları konusunun medyada gündeme getirilmesini sağladığım için çok mutluyum. Sağlamaya devam ediyorum. Bunun için de mutluyum. İlerideki yıllarda da çalışmalarımı sürdüreceğim.

İnsana en fazla boş verilen sektörlerden biri medya… Oysa baş tacı etmesi gerekir. Örnek olması gerekir. Doğrusu medyada bu işi gündeme getiriyor olmam, medyaya insan kaynaklarında anlamlı bir politika yerleştirmek için değil. İnsan kaynakları konularının daha hızlı ve daha geniş alanlara yayılabilmesi için. Medya için yapılabilecek pek bir şey yok. İnsana bağımlı ama ona boş vermiş bir sektör. Kendi bindiği dalı kesmeye devam ediyor. Uzmanlığa inanmıyor, kaliteye sözde değer veriyor… Ama iletişim sektör olarak dünyanın en heyecanlı iş alanı. Bana istediğimi, istediğim kitlelere duyurma fırsatı sağladı. Sonra okurlarla birlikte fikir geliştirdik. Birlikte çalıştık.

Liderliği nasıl tanımlıyorsunuz? ‘Lider ruhlu’ olarak tanınan insanların özellikleri nelerdir?

Lider ve liderlik konusunun kavram olarak çok popüler olduğunu düşünüyorum. Bu popülarite, kavramın tanınırlığıyla eşit oranda değil. Liderlik kavramını çok geride kalmış eski bilgilerle dolu, içi şişirilmiş buluyorum. Bize göre lider kurtarıcıdır, lider kahramandır, lider biraz hayal ürünüdür. Liderlik kavramının zaman içinde değiştiğini düşünmeli ve bunu benimsemeliyiz. Çünkü artık büyük bir kurtarıcı lider yerine, liderlerden söz etmek gerekiyor. Lider tanım olarak esastan bir şey yitirmiş değil. Ancak günün şartlarına uyarak bir tek lider ve onu izleyen yığınlar yerine birçok lider ve liderlerini izleyen gruplar konumuna geçmiş durumda…

Çocuğunuz sınıfta lider olabilir, siz spor yaptığınız klüpte lider olabilirsiniz, eşiniz bir çalışma grubunun lideri olabilir, ülkenin ekonomiden sorumlu bir lideri olabilir, gençlerin üniversitede bir lideri olabilir… Toplumun çevre konusunda lideri olabilir…
Tek lider kavramına inanmıyorum, gerekli bulmuyorum, yeterli görmüyorum. Bu kadar çeşitlenmiş ve karmaşa içine girmiş bir dünyada sınırlı sayıda insanın, lider olarak tüm vasıfları üzerinde toplayabileceğini sanmıyorum. Zaten hepimizin gördüğü gibi, etki alanı büyük lider, dünyanın başına büyük tehlikeler de açabiliyor.

“Liderlik, Yönetim, Türkiye” adlı kitabınızda; batıdaki liderlik kriterlerinin Türkiye’deki liderlik tanımına uymadığının altını çiziyorsunuz. Hangi öğeler bizdeki liderlik anlayışını batıdan farklı kılıyor?

Yapılan araştırmalar bizde liderliğin daha duygusal bazda ele alındığını ve liderliğin yine duygularla icra edildiğini gösteriyor. Lidere babavari bir rol yakıştırıyoruz. Onu her şeyden önce saygıyla izliyoruz. İcraatı ikinci, hatta üçüncü sırada geliyor. Böyle olduğu için sorgulamadan, itaat etmek gibi bir yaklaşım içinde buluyoruz kendimizi.
Batı kültüründe babavari bir anlayış zaten yok. Duygusallık bizim anladığımız boyutuyla yaşanmıyor. Liderin liderlik vasıflarının ölçülmesi batıda daha yaygın olarak görülen bir durum. Bizde ise ölçüm zaten itibar edilmeyen bir değer olduğu için liderlik gibi ulvi bir konunun ölçülebileceği de düşünülmüyor. Tabii tüm bunları aktarırken batıdaki liderliğin iyi, bizdeki liderliğin kötü olduğu anlaşılmamalı. Tam tersine belki pek çok durumda bizim liderlerimiz daha etkili olabiliyor.

Lider tanımını biraz evvel sorduğunuz soruda biraz açmaya çalıştım. Temel ayrılığımız aslında buradan kaynaklanıyor.

Biz lideri biraz ağlamaz, acıkmaz, kokmaz, buruşmaz, demir gibi ayakta bir figür olarak algılıyoruz. Bu figüre bir cinsiyet yakıştırmak zorunda kaldığımızda ise bunun da erkek olabileceğini düşünüyoruz. Eğer aramızda bir fark varsa, lider batıda insan gibi algılanıyor denebilir. Yani hatası olan, günahı olan, sevabı olan, etten kemikten yaratılmış bir canlı. Sizin benim gibi.

Orada bir liderin kadın da olabileceği daha az şaşırtıcı olabilir. Bu onlarda daha çok sayıda kadın lider var olduğu yönünde bir bilgi değildir. Yanlış anlaşılmasın.

Ülkemizde liderlik genellikle birilerini ödüllendirmek üzere verilirmiş gibi algılanır. Bir de bizim ülkemizde lidere tapınma gibi bir durum söz konusudur. Lider tuhaf bir yaşama sahiptir. Yürürken etrafından anlamsız kalabalıklarla yürür, söz söylerken ağzından çıkan kanun gibi algılanır… Oysa lider sizin benim gibi çalışması gereken biridir. Liderin liderliği hak etmesi gerekir. Bu bir paye değil, çalışmalarının sonucudur. Lider hak ettiği için liderdir. Öyle olmalıdır. Birilerini öyle ya da böyle korkuttuğunuz için lider olduğunuzda, uzun ömürlü olmanız mümkün değildir. (Siz şimdi içinizden bizim ülkemizde böyle değil gelen gitmez diyorsunuz, biliyorum) Kaldı ki, lider vasıflarıyla, çalışmasıyla ve başarılarıyla da örnek olması gereken biridir.

Herkes lider olabilir mi? Liderlik öğrenilebilir mi?

Ben mesleğe girdiğim ilk günler, bana gazeteci doğulacağını, gazeteci olunamayacağını söylemişlerdi. Uzun zaman, “Acaba nasıl doğdum genlerim müsait mi” diye düşündüm. Ben bunu söyleyenlerin haklı temellere dayandığına inanmakla birlikte bu cümlenin yüzde yüz doğru olduğunu düşünmüyorum. Benim mesleğim duygu yüklü bir meslek, sevilmezse yapılamaz. Sevmesini öğrenmek zor iştir. Doğduğunuzda sevmiş olmanız tercih edilebilir.

Bu örnekten yola çıkarak evet bazı insanlar doğuştan liderlik vasıflarına sahip olabilirler. Nedir bu vasıf, dikkat çekerek öne geçmek ve yığınları ya da çevresindekileri peşinden sürükleyebilmek, karizmatik olmak ve başka unsurlar…
Bunlar sonradan öğrenilemez mi?

Kim demiş? Ben her şeyin sonradan öğrenilebileceğini, geliştirilebileceğini düşünüyorum.  Türkiye’nin başına gelenler, kendilerini zaman içinde geliştirip eğitenlerin değil, kendilerini doğuştan lider sanıp, yığınları onları izlemeye mahkum bırakanların eseri…

Tarihteki liderlerden örnek alabileceğimiz isimler…

Tarihteki liderlerden söz edeceksem, kimse etmediği ve edilmesi nedense pek prim yapmadığı için Atatürk’ten söz etmeyi boynumun borcu biliyorum. Bana göre şartlar da insanları lider yapar. Atatürk lider vasıflarına sahip olan ancak içinde bulunduğu şartların onu lider yaptığı bir insandır. Örnek alınması gereken önemli özellikleri olduğunu düşünüyorum. Kendisini zamana uydurmuş, öğrenmiş ve öğretmiş bir liderdir. Kendisini geliştirmiştir. Bu çok önemlidir. Zaman zaman değişmiştir.  Liderlik  bir sanattır. Onun da bu konuda iyi bir sanatçı olduğuna inanıyorum.

Hiçbir zaman buruşmaz, kırışmaz bir görüntü vermemiştir. Elini her zaman taşın altına koymuş, başkalarından bir şey istemeden önce kendisi yapmanın yollarını aramıştır. Bu çok önemlidir. Çünkü  lider olduğunu sanan pek çok kişi, elini kirletmeden kenardan  izlemeyi tercih eder.

Eklemek istedikleriniz…

Çocuklarımıza, üzerinde dokunulmaz, hatta bakılmaz, önünde saygıyla eğilmek gerekir diyen  lider tanımları yapmayalım. Onların da bizim gibi insan olduklarını anlatalım. Zaman zaman hata yapabildiklerini söyleyelim ki, hata yaptıkları zaman hayal kırıklığına uğramasınlar. Liderliğin birilerine verilen bir paye bir rütbe olmadığını, çalışarak hak edildiğini anlatalım ki, bunun babadan oğula geçen bir şey olduğunu sanmasınlar. Çocuklarımıza herkesin lider olabileceğini söyleyelim, çünkü iki kişinin olduğu her yerde bir kişi mutlaka liderdir. Lider olmak böbürlenecek bir şey olmadığı gibi utanılacak da bir şey değildir. Çocuklarımızın lider vasıflarını geliştirmeleri için elimizden geleni yapalım. Ve tek lider değil, pek çok lider arasından bir lider olmanın güzelliğini aktaralım.

Sayın Yaprak Özer verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyoruz…

“;”20030410″;478;80
1172;”Kral Öldü Yaşasın Kral”;””;”Bir kaç haftaya kadar herşey daha farklı olacak. Heyecan bitecek. Saddam unutulup gidecek. Bakalım asıl bundan sonra ne olacak. Seyirci olduğumuz savaşın ardından gelen günlerde, ciddi bir yeniden yapılanma, çok önemli bir insan kaynakları operasyonu ve müthiş bir mücadele olacak. Başka türlü bir savaş yaşanacağından kuşkunuz olmasın.”;”

Bir kaç haftaya kadar herşey daha farklı olacak. Heyecan bitecek. Saddam unutulup gidecek. Bakalım asıl bundan sonra ne olacak. Seyirci olduğumuz savaşın ardından gelen günlerde, ciddi bir yeniden yapılanma, çok önemli bir insan kaynakları operasyonu ve müthiş bir mücadele olacak. Başka türlü bir savaş yaşanacağından kuşkunuz olmasın.

Halatı Saddam’ın boynuna geçirmeye çalışıyor…
Tamam şimdi geçirdiler…
Birazdan Saddam’ı sallandıracaklar.
O hiç istifini bozmadan öyle duruyor.
Aaaa biri aşağıda elinde balyozla Saddam’a vurmaya başlıyor.
Onlarca kişi halatı çekip duruyor, Saddam kıpırdamıyor.
Birileri de halatı yakalamış, yukarı tırmanmaya çalışıyor.
Şimdi merdiven getirdiler ama merdiven Saddam’ın ayaklarına bile ulaşmıyor.
Yaklaşamayanlar ya da ona tırmanamayanlar Saddam’a taş atıyor.
Bu sırada bir İngiliz televizyoncu sürekli görüntüleri kesiyor. Turistik bölgede gezer edasıyla, “Hadi gidelim bir de şu tankın üzerindeki askerlere nasıl olduklarını soralım” diyor…
Askerler sanki Cote D’Azur’da: “Anne dönüyorum. Yakında oradayım” diye el sallıyor biri. Diğeri “Evdekilere selam” diyor..
Aşağıda itiş kakış var… Ne oluyor demeye kalmadan biri diğerinin elinden balyozu kapıyor.
Tamam kendi aralarında çatışma başladı. Bu Saddam taraftarı olmalı, şimdi balyozu diğerinin kafasına indirecek derken, o, adamı eliyle itip betona kendisi saldırmaya başlıyor.
Üzerinde kocaman “press” yazan İngiliz muhabir yine ekranda, “Şimdi de sokaktaki halkla röportaj yapalım” deyip, bir Iraklı genci ya da orta yaşlı bir adamı hatta bir Iraklı kadını yakalamaya çalışıyor. “Neler hissediyorsun?” diye soruyor. Yanıt alamazsa, “Dil bariyerine çarptım” diyor. Birkaç anlamsız söz alırsa, bize dönüyor “Evet çok mutlular” diye kendi yorumunu yapıyor.
Balyoz çok kıymetli, herkes bir kere betona vurmak istiyor. Bu çirkin alet kapanın elinde kalıyor.
Heykelin hemen yakınlarında Amerikalı askerler Iraklı çocuklara çikolata veriyor.

Yer; Irak’ın başkenti Bağdat’ın ünlü Firdevs Meydanı.
Tarih; 9 Nisan 2003.
Yerel saat; 17:44
Canlı yayın yapan televizyon ekipleri olay yerinde…
Bütün dünya, saatlerce Saddam’ın eliyle Kudüs’ü gösterdiği dev ve çirkin heykelinin civarındaki olayları izliyor.
Olan hep heykellere oluyor. Heykeller dövülüyor, yıkılıyor, indiriliyor, yakılıyor.

Kıssadan hisse; “Düşmez kalkmaz bir Allah”.

Gömülü Gazetecilik

Embedded yakın zamana kadar yalnızca teknoloji alanında kullanılan bir terimdi. Gömülü, iliştirilmiş demek. İçine yerleştirilmiş…
Sözcük artık gazetecilik için kullanılıyor. İkinci Körfez Savaşı ve sonrası yalnızca yeni dünya düzenine damgasını vurmuyor. Bazı meslekleri yerinden oynatıyor. Biri gazetecilik, diğeri askerlik.

Amerikan Genel Kurmayı henüz detaylarıyla analiz edilemeyen, bana göre kısa bir süre sonra üzerinde çok tartışılacak bir pazarlama stratejisi geliştirdi. İş dünyasına ve benzer olağanüstü olaylara uyarlanacak olan bu stratejinin özünde yeni geliştirilmiş iletişim modeli var.
Dünyanın önde gelen pazarlama uzmanları Pentagon’un iletişim/pazarlama/halkla ilişkiler stratejisini savaşın kendisinden daha profesyonel ve daha başarılı buluyor.
Savaş sırasında, savaş alanına 400 gazeteci yerleştirildi. Pentagon bunlara ‘Embedded Reporters’ dedi: Gömülü Gazeteciler.
Pentagon savaş alanından çıkan tüm mesajlarda önemli bir başarı elde etti. Gömülü gazetecilerin haberleri ne fazla müdahale gördü ne de tam anlamıyla serbest bırakıldı…
“Reklamın Sonu ve Halkla İlişkilerin Yükselişi” başlıklı kitabın yazarı ve son yılların önde gelen pazarlama uzmanı Al Ries’e göre, hepsi birbirini atlatmaya çalışan bu kadar gazeteciyi kontrol etmek çok zor olmasına karşın başarılı bir operasyondu.

Gazetecileri kontrol edemeyeceğini anlayan Pentagon, savaş alanına gazetecileri gömdü ve daha önceki savaşlarda olmadığı kadar da onları serbest bıraktı. Böylece tüm iletişimi en ince ayrıntısına kadar kontrol etti.
Gömülü gazeteciler, savaşın gördükleri kısmında, Amerikan askerlerini tanıdılar, onlarla konuşup onlarla daha yakın ilişkide bulundular. Hallerini anladılar duygularını kavradılar.

Bu ayrıcalık için farkında olmadan Pentagon’a müteşekkir oldular ve savaşa başka bir gözle bakmaya başladılar.
Önümüzdeki günlerde daha fazla tartışılacağını umduğum durum ise Stockholm Sendromu. Gömülü gazetecilerin, zaman zaman kendilerini kaçıranlara karşı koymak bir yana onlara sempati duymaya başlayan tutsakların yaşadığı Stockholm Sendromu diye bilinen ruh halini yaşadıklarını ileri sürenler de var.
Pentagon’un yeni iletişim ve pazarlama atağından çıkarılacak derslerin başında korkusuz olmak, açık olmak, riski göze almak gerekiyor.
Farklı mesajlar verecek sözcüler yaratmak ve bu sözcüleri iyi kullanmak konusunda gösterdiği performansla da askerlerin iletişim anlayışı uzun süre tartışılacak.

Lider Baba

Türkiye Cumhuriyeti’nin dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den uzun zamandır haber almamış olabilir onu gazete sayfalarında görememiş olabilirsiniz. Eskisi gibi medyada görünmüyor. Ama inanılmaz bir tempo içinde, yaşına aldırmadan sağa sola koşturup duruyor. Konferanslar veriyor, yorumlar yapıyor… Geçtiğimiz hafta Demirel’i bu konferanslardan birinde izledim. Türkiye’yi, dünyayı yorumladı. Gelecekle ilgili ipuçları verdi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin üçte birlik ömrüne değişik sıfatlarla damga vurmuş bir lider. Beğeneni var, beğenmeyeni var. Eleştireni var, öveni var…
Ama bir gerçek var o da inanılmaz tecrübesi. Deneyimli bir lider o.
Konu olarak liderlik temasının işlendiği bir yayın organında, bir liderin yorumlarının anlamlı olacağını düşündüm.

Ben, Süleyman Demirel’den çok ama çok küçüğüm yaş olarak. Ben dünyaya gözümü açtığım zamanki günlük hayat temposu, onun dünyaya gözünü açtığı zamanla kıyaslanamayacak kadar hızlıydı. Benim bu hıza ondan daha fazla alışık olmam beklenir. Beklenir ki, ben olana bitene ondan daha fazla hakim olayım. Değişimin başımı döndürmemesi beklenir. Ama nerede… Baba gayet sakin, yorumluyor, başının döndüğü, eğer dönüyorsa tabii, hiç belli olmuyor…

Sizinle, Baba’nın düne, bugüne, yarına ve diğerlerine ilişkin görüşlerini paylaşmak istedim. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, o ayrı… Zemin ayağınızın altından kayıyorsa, Baba biraz durdurabilir.
Biz, ‘Başkaları zengin, biz değiliz’ diye yakınıp duruyoruz.
Demirel’e göre, böyle diyenler önce dönüp bir kendine bakacak. Çaresi yok. Bakmayanlara o hatırlatmasını biliyor.

Dün, Bugün, Yarın

Dün;
Yıl 1965 Süleyman Demirel yüzde 53 oyla başbakan. Türkiye’nin o gün 465 milyon döviz geliri var. 2002 yılında Türkiye 37 milyar dolar ihracat yapıyor, 10 milyar dolar turizm geliri, 3 milyar dolar diğer cinsinden gelire sahip…
Yıl 1923 Türkiye’nin nüfusu 12 milyon, kişi başına düşen gelir 50 dolar. Aynı yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde elektrik yok.
Yıl 1950 nüfus 21 milyon, kişi başına düşen gelir 166 dolar. Aynı yıl Türkiye’nin 35 bin köyü var. 35 bin köyünün yalnız 13’ünde elektrik var.
Yıl 1960 27 milyonluk Türkiye’de kişi başına 300 dolar düşüyor.

Bugün;
Yıl 2000 Türkiye’nin nüfusu 70 milyon, bir Türkün ortalama geliri 3 bin dolar.
Bugün Türkiye’nin 35 bin köyü ve 75 bin mezrasında elektrik var. Türkiye’de 130 milyar kilovat/saat elektrik üretiliyor.

Yarın;
Bu kalkınmanın müthiş bir şey olduğunu ama bize yetmediğini söylüyor. Köylü Sülo, nüfusunun yüzde 44’ü tarımla uğraşan bir ülkenin kalkınmasının zor olduğunu itiraf ediyor: “Girmek istediğimiz AB’de tarımla uğraşan kesim nüfusun yüzde10’u, ABD’de bu oran yüzde 3. Uygar, medeni ve zengin bir Türkiye istiyoruz. O zaman tarımdaki ağırlığı azaltacağız.

Ekonomi;
Demirel’e göre ödemeler dengesi denen olay bir ülkenin bağımsızlığı kadar önemli. Eğer bir ülke döviz kazanacak şekilde mal üretebiliyorsa, ödünç para bulur. Ödünç para veren parasını geri alıp alamayacağına bakar. Geri alabilecekse verir.
Demirel’e göre bugün dünyada birkaç çeşit ayakta kalabilme yolu var. Bunlardan biri de kendi yağınla kavrulma durumu. Ama bugün kendi yağınızla kavrulmanız mümkün değil.

ABD;
Kimsenin dur diyemediği bir ülke. Bizim en iyi dostumuz, müttefikimiz. Ama bu dostluk zarar gördü. Türkiye’nin ABD’ye başta olmaz demesi gerekirdi. Belki yine zarar görürdük ama  bugünkü gibi verdiği sözü tutmayan ülke durumunda olmazdık.

BM;
ABD’ye dur diyecek hali yok. Dur dese, dur dedikten sonra ne yapacağı belli değil. 55 yıldır dünya düzenini koruyan BM bugün acınacak bir halde.

AB;
Kıbrıs konusunda anlaşmazsa sağlanamaz ve Rum kesimi AB’ye girerse AB Türkiye’yi işgalci sayacakmış… Demirel soruyor; “Ne zamandır AB tapu müdürlüğü yapıyor?”

Kıbrıs;
Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri. ”Kıbrıs’ta Çözümsüzlük Çözümdür” diyemezsiniz. “Adama gel sen çöz” derler. Ada’yı tamamen Yunanistan’a verirsek sorun kalmaz. Onun dışında tatmin olmaları mümkün değildir. Ancak tarihi iyi bilmek gerek. Kıbrıs 1570’de fethedildi. Öncesinde Venediklilerindi. Hiçbir zaman Yunanlıların olmadı. 300 yıl boyunca Osmanlı egemenliğinde yaşadı.

Ada halkına;

Kim çıkıp ta ‘ben Kıbrıslıyım’ diyorsa yalan söylüyor. Kıbrıslı diye bir millet yoktur. Ya Türk ya da Yunanlısındır. Eğer birileri Türküm diyemiyorsa, bırakın demesin, zaten onun Türklüğünden kimseye hayır gelmez.

Herkese;
Herkes eğri otursun doğru konuşsun.

Bundan Sonra Ne Olacak

Aşağıda okuyacaklarınız ismini açıklayamayacağım bir Amerikalı yetkilinin ağzından Irak’ın geleceğine ilişkin olası senaryo.
Senaryo etap etap. İlk etap ilk altı ay.

Bakın yakın gelecekteki Irak resmi nasıl olacak?
ABD, Irak’taki yönetimi çoktan oluşturdu. Atamalarını yaptı. Hatta yerel liderlerini seçti. Herkes görev yerini ve görev tarifini net olarak biliyor.
Önümüzdeki 6 aylık dönem içinde öncelikli olarak Irak’ta yer yer çıkacak çatışmaların tamamen sona erdirilmesi hedefleniyor.

Su kaynaklarının yeniden kullanılabilecek hale getirilmesi ve yerli halkın su sıkıntısı çekmesinin önüne geçilmesi;
Gıda konusundaki sorunların sona erdirilmesi, 6 ayın temel icraatı içinde;
Yanan petrol kuyularındaki yangının söndürülüp yeniden kullanılabilir hale getirilmesi…
Ülkenin yeniden imar edilmesi için gerekli adımların atılması… ABD aslında Irak’ta görevlendireceği siyasi, askeri ve mülki yetkililer gibi bu ülkenin yeniden imarında görev alacak şirketleri de çoktan belirlemiş gözüküyor. Bazı konuların ihalesi tamamlandı.
Mayınların tamamen temizlenmesi çok önemli, çünkü Iraklılar özellikle petrol kuyularının çevresini sofistike bir mayın tarlasına çevirmişler;
ABD’nin kısa vadeli hedefi sürgündeki Iraklıları ülkeye döndürmek. Yurtdışında yaşayan Irak vatandaşlarına kapıları açmak. Geriye dönüşün başladığı söyleniyor;
Necef, Kerbela ve Bağdat’ın güneyinde mülk alım satımının hızlandığı, Şiilerin savaş sonrasına yatırımlarını neredeyse bitirdikleri biliniyor.
Türkiye savaş ertesinde Irak’ın yeniden yapılandırılmasında kendisine verilecek pay kadar aktif olabilecek.

Almanya, Fransa ve Rusya… Onlar ABD’nin kara listesinde. Gelecek altı ay içinde bu ülkelerin Irak’ta işi olmayacak.
Tarih boyunca savaşlarda birileri kazandı, birileri kaybetti. Modern savaşlarda da durum aynı.
Tek fark, daha hızlı… daha büyük… daha kazançlı… daha maliyetli… müthiş pazarlıklı…
Demirel’e göre Türkiye girmediği bir savaşı, savaşa girmediği halde kaybetti.

Merak ediyorum siz ne düşünüyorsunuz?
 

“;”20030410″;1482;171
1188;”Canın Sağ Olsun”;””;”Günlük yaşantımız, aşk, macera, nefret, kan, göz yaşı ve ölümler… Pahalı bir prodüksiyon sanki. Giderek daha sık, giderek daha yoğun ve her seferinde beklenmedik bir şekilde yaşıyoruz. Yaşadıklarımızın hiçbiri, yalnızca tanımadığımız insanların hayatını etkilemiyor. Hepimizinkini ayrı ayrı 12’den vuruyor. “;”

Günlük yaşantımız, aşk, macera, nefret, kan, göz yaşı ve ölümler… Pahalı bir prodüksiyon sanki. Giderek daha sık, giderek daha yoğun ve her seferinde beklenmedik bir şekilde yaşıyoruz. Yaşadıklarımızın hiçbiri, yalnızca tanımadığımız insanların hayatını etkilemiyor. Hepimizinkini ayrı ayrı 12’den vuruyor.

Ne kadar hazırsınız?
Beklenmeyene, bilinmeyene, kötüye, şaşkınlığa, krize ne kadar hazırsınız?
Ana haber bültenlerinden biri… “Bilmem kaç milyon dolarlık bir fabrika alevler içinde…” diye sözlerini sürdürürken spiker, görüntüler arasında başını ellerinin arasına alarak çaresizlik içinde ağlayan işyeri sahibini görebilirsiniz.
Yabancı görüntüler değil bunlar.

Ani bir deprem… Olmadı mı oldu… İşçiler enkaz altında kalmadı mı… Tüm fabrika yerle bir olmadı mı… Fabrikaya bir şey olmadığı zaman işçi depreme ailesiyle evinde yakalanmadı mı… Pek çok üretim merkezi çalışanını mışıl mışıl uyurken yitirmedi mi…

Ansızın meydana çıkacak bir krizde ne yapabilirsiniz?
Çaresizlik içinde ağlamak… Sağa sola saldırmak… Öfke kusmak…
Siz hala tüm krizlerin yangın, sel felaketi, deprem gibi doğal afetlerden oluştuğunu düşünmüyorsunuz inşallah.
Umarım yangın alarmı; deprem tatbikatının yeterli olacağına inanıp rahat rahat oturmuyorsunuz o koltukta.
Yoksa siz gazetelerde okuduklarınızın yalnızca başkalarının başına gelen inanılmaz olaylar olarak mı görüyorsunuz?

Hani sizi panik manik yapmak niyetinde değilim, ama olsanız fena olmaz… Çünkü doğal afetler normal krizlere giriyor. Biraz beklenen türden… Hafife alındıklarını sanmayın ama hazırlık yapılabilen kriz türü… Bir de yapılamayanlar var, tahmin edilemeyenler… Onlardan sakınacaksınız!

Gamlı Baykuş

Böyle düşünmüyor olabilirsiniz. Sizi hiç haksız bulmuyorum. Çoğumuzun, gece gündüz başımıza gelebilecek kötü olayları düşünmediğimizin farkındayım. Düşünenlere olumsuz baktığımızı da biliyorum… Ne yani gamlı baykuş gibi oturacak halimiz yok, değil mi ama…

Peki ama olumlu düşünmek hep güzel şeyleri düşünmek anlamına mı gelir? Sanmıyorum. İyimser olmakla hayalperest olmak; kötümser olmakla hazırlıklı olmak… Aralarında ciddi çizgiler olduğunu biliyor ve bunların aslında birbiriyle iç içe olduğunu fark ediyorum.

Bu kilo aldığınızı bilmek, kilo vermek istemek ama bir türlü harekete geçmemek gibi bir şey.
Geçtiğimiz hafta içinde okuduğum sıradan bir haberde adını sanını duymadığım bir işadamı ve şirketinin ansızın düştüğü kriz ortamı dile getirilmişti. Irak’tan sipariş almış. Belki de hayatının işini… Iraklı çocuklar için okul önlüğü. Numunelerini hazırlamış, kumaşları sipariş etmiş, üretim hattını planlamış. Sonra… Savaş! Siparişler yok oldu.

Bu bilinen bir şey diyebilirsiniz. Doğru aylardır hatta daha da ileri gidelim yıllardır bir gün ABD’nin Irak’a saldıracağını biliyorduk. Kim somut önlemler aldı, öne çıksın. Bırakın şirketinizi, hanginiz bireysel yatırım kararlarınızı çok akılcı aldığınızı söyleyebilirsiniz. Eğri oturup doğru konuşalım. Zaman zaman “Yok belki de saldırmaz” demedik mi…

Araştırmada Bir Türk

Kimse mecbur kalmadıkça kendisini en kötüsü ve en olmayacak olaylar için hazırlamaz. Doğamızda yok. Ama işler böyle olmuyor işte. Aklınıza gelmeyen başınıza geliveriyor. Krizler konusunda yapılan bir araştırmadan söz edeceğim. İlginç bir araştırma. Ama ilginç olan bir özelliği daha var. Araştırmayı  kaleme alanlardan biri Türk: Murat C. Alpaslan. Diğeri Ian I. Mitroff. Mitroff, Marshall School of Business’da İş Siyaseti dersleri veriyor. Center for Strategic Public Relations Direktörü, University of Southern California, Anneberg School of Communication’da gazetecilik derslerine giriyor. Yayınlanmış 22 kitabı olan tanınmış bir bilimadamı.  Murat C. Alpaslan doktorasını henüz tamamlamış bir Türk genci. O da Marshall School’dan. Hakkındaki bilgi bu kadar. Tahminim Mitroff’un öğrencilerinden. Araştırmayı birlikte hazırlamışlar. Araştırma her ikisinin imzasıyla Harvard Business Review’da yayınlandı. Alpaslan başarı hanesine kuvvetli bir çentik attı. Kendisini tanımıyorum, Harvard Business Review dergisinin kapağında bir Türkün ismini görmek nasıl hoşuma gitti anlatamam. Herkesin takip ettiği bir yayın değil. Dili ağır konuları ağır, eğlence yok. Ciddiyetiyle ünlü, saygın ve kalıcı bir yayın… Böyle yayınlarda Türk’e rastlamak… Çok hoş çok…

Tanıdığımız ve Tanımladığımız Krizler

Araştırmaya göre işdünyasında şirketlerin önemli bir bölümü yalnızca tanımladıkları krizlere, ya da tanıdıkları krizlere hazırlar.
Büyük olasılıkla siz de öylesiniz. Ortaya çıkan bulgular çoğumuzun bildik krizleri cilalayıp durduğumuzu, tozunu alıp en değerli köşeye koyduğumuzu, kendimizi döne döne onlara hazırladığımızı gösteriyor.

Buna da şükür diyebilirsiniz. Hiç yapmayanlar olduğunu söyleyebilirsiniz. Çok da haklı olabilirsiniz, ama modern zamanlarda krizin yalnızca adı kriz. Krizler bile eskisi gibi değil. Daha farklı, daha şiddetli, daha yıkıcı, çok sarsıcı, her an her yerde, kapı ardında yanıbaşınızda, içinizde… Krizin kendisini kriz oldu.

University of Southern California Center for Crisis Management, Fortune 500 şirketlerine kriz testi yapmış. Aslında merkez, kriz üzerine çalışmalarını 20 yıldır  sürdürüyor. Ortaya ilginç sonuçlar çıkıyor. Çalışmada şirketleri iki kategoriye ayırmışlar: ‘Krize hazırlıklı olanlar’ ile ‘Krizle yüzyüze olanlar’… İlki proaktif diğeri, reaktif davranış kalıplarına sahip.

İlk grup krizi beklemiyor, krizi öngörmek için çabalayıp duruyor. Hatta bu konuda büyük paralar harcıyor, masraftan kaçınmıyor. ‘Ya olursa’ diye paranoyak bir edayla dolaşıyor. Diğer grup, ‘olsun da bakarız bir çaresine’ diyenlerden. Bakmıyorlar mı? Elbette! Kim bilir belki daha bile iyi ama ya bir anlık gecikme, gafil avlanma, gerekli kişinin olmaması, basiretin bağlanması… Olmaz mı böyle şeyler sanki!

İşin bilimsel yanı şu, krize hazır şirketler parmakla sayılacak kadar az.
Geçmiş 20 yıl boyunca yapılan araştırmalar iş dünyasının yalnızca yüzde 5 ile 25 arasında kalan bir bölümünün krize hazır olduğunu gösteriyor. Yüzde 75 tanımadığı krizle başa çıkmasını bilmiyor, yüzde 95 hazırlıksız kabul ediliyor.

Buraya kadar anlattığım her konunun yurt dışında yapılmış araştırmalardan, özellikle de Amerikan kaynaklarından geldiğini hatırlatmama gerek yok herhalde. Bizde ne olduğunu ise, tahmin etmekten başka çare yok.
Benim tahminim onlarda hazırlıklı olanlar yüzde 5 ile 25 ölçeğinde dolaşıyorsa, bizde yüzde 5’lerde takılıyordur.

“Hor görmeyelim” diyorsunuz, biliyorum. Bizim ne krizler atlattığımızı da… İki günün biri, falanca yabancı şirketin müdürünün Türkler’den daha iyi kriz yöneten yok dediğini de… Ama ben bunlara pek prim vermiyorum, söyleyeyim.

Önceden Hazırlanın

Krize hazır olmakla kriz çıktığında verilen kayıplar arasında ciddi bir ilişki olduğu kanıtlanmış görünüyor. Krize hazır şirketler daha az fire veriyor. 1998 ile 2001 yılları arasında izlemeye alınan şirketler arasında krize hazır olup proaktif kabul edilenlerin bu süre içinde ortalama 21 kriz atlattıkları, diğerlerinin aynı dönemde ortalama 33 adet krizle başa çıkmaya çabaladıkları görülüyor. Patlak veren kriz sayısını azalttığınızda, krize ayırdığınız insan gücü, beyin gücü ve zaman da çoğalıyor. Üstesinden gelmek kolaylaşıyor. Sizi bir duvardan diğeri vurup durmuyorlar.

Araştırmanın bir başka bulgusu da, proaktif şirketlerin ayakta kalma sürelerinin diğerlerine göre uzun olması. Krize hazırlıklı şirketler ortalama 83 yıl yaşayabiliyor. Diğerlerinin ayakta kalma süresi ortalama 67 yıl.

Şirketlerin finansal yapıları da bu araştırmada incelemeye alınmış. Proaktif şirketlerin ekonomik açıdan daha iyi oldukları, kriz zamanlarındaki maddi kayıplarının diğerlerine göre az olduğu ortaya çıkıyor. 2001 yılında Fortune Dergisi’nin en beğenilen şirketler araştırmasına bakıldığında krizde proaktif davranış gösterebilen şirketler daha yukarılarda. Bu şirketler 8’lik not cetveli üzerinden ortalama 6.2’lik bir performans göstererek “en beğenilen şirketler” arasında yer alıyor. Diğer grubun ortalaması 5.6’da kalıyor.

Tüm Dünya

Mitroff ve Alpaslan’ın araştırması yalnızca Fortune 500 sıralamasını kapsamıyor. Toplam 150 değişik iş alanını ve aralarında 60 çok uluslu şirketin bulunduğu, uluslararası bir platformu taramışlar. Şirketlerin her krizi düşünmelerinin her türlü krize karşı kendilerini  hazırlamalarının kolay olmadığı hatta mümkün olmadığını kabul ediyorlar. Ancak hazırlıklı olunabileceğini iddia ediyorlar.

Üç temel kriz türü belirlemişler.
İlk kategoride yer alanlar doğal afetler; yangın, deprem, kaza… Nasıl ve ne zaman geleceği belli değil ama, bugüne kadar olma olasılıkları ve yarattıkları hasar  düşünülecek olursa en fazla hazırlıklı olunan kriz türü. Mitroff-Alpaslan 1979 ile 2003 arasındaki kriz haritasını çıkarmışlar. Dünyayı sarsan doğal krizler arasında 17 Ağustos Marmara Depremi de yer alıyor.

İkinci kategori normal kazalar olarak adlandırılıyor. Bu grup teknolojideki gelişmelere paralel olarak artan kazalar. ABD’de Three Mile Island, Sovyetler Birliği’nde Chernobil gibi felaketler herhalde en popüler örnekleri.

Ne yapılabilir diyecek olursanız, bazı şirketler belli aralıklarla uzmanları, dizaynır, mimar, mühendis, operatör ya da konuyla ilgili kim/ler varsa getirip araştırma yapmalarına, tartışma açmalarına zemin hazırlıyormuş. Başka firmaların konuyla ilgili deneyimleri ya da yeni uygulamalarını dinleyip, önlem alma yoluna gidiyorlar.
En korkutucu olan üçüncü kategori; bombalamala, sabotaj, terör, adam kaçırma, siber saldırı…  Antraks paniği, İkiz Kuleler’e ve Pentagon’a saldırı… Az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde faaliyet gösteren şirketlerin önemli ölçüde bu tür beklenmedik büyük tehlikelerle karşılaştıkları biliniyor. Ama işin kötüsü, bu tür tehlikeler bugüne kadar hiç olmadığı kadar yüksek. Bu tür krizlere “anormal” kazalar deniyor.

Anormal olaylar hayatımızı mayın tarlasına çevirmiş gibi duruyor. Normal ve normale yakın kazaların olma olasılığı diğerlerinin arasında görece olarak giderek azalıyor. Anormal adı verilenler ise dur durak bilmiyor…

Araştırmacılar 1980’leri normal kazaların, 1990’ları anormalliklerin hüküm sürdüğü yıllar olarak nitelendiriyor.
2000’lerden sonra yaşadığımız savaşlar ve onların hayatımızın değişik alanlarına yansıması olsa olsa “kaymaklı anormalik” diye adlandırılır…

Çarkıfelek

Peki ne yapılabilir?
Hemen söylemeli yeni bir endüstri doğmuş gözüküyor. Kriz danışmanlığı, kriz doktorluğu… Eminim ehil olanlar ve olmayanlar yine ortalığı kasıp kavuracak. Olmayanlar çok can ve cep yakacak. Şanslı ve titizseniz doğrusunu bulacaksınız. Şirketlerin karşılaştıkları krizler yedi değişik kategoride toplanıyor. Mitroff ve Alpaslan’ın çalışmasında Kriz Çemberi olarak anılıyorlar. Aslında bir simülasyon.
Sözü edilen yedi kriz kategorisinde karşımıza çıkanlar şunlar;

1. Fiziksel krizler: Şirketin içinde bulunduğu sanayide meydana gelecek sorunlar, ham madde tedariğinde çıkacak aksama ya da sorunlar, üretimde meydana gelen sorunlar…
2. Çalışanlardan kaynaklanan ya da onlara dair krizler: Grev, kritik poziyon/larda çalışanların aniden işi terketmesi. Bir tür sabotaj. İşyerinde çalışanlardan kaynaklanan can yakan, kanlı olayların meydana gelmesi.
3. Adi suçlar ve kriminal olaylar: İşyerinden birinin kaçırılması. Terör olayları.
4. Bilgi – İletişim krizleri: Bilgi hırsızlığı, şirket bilgilerinin rakibe sızdırılması, satılması, kaçırılması… Sibersaldırılar. Sistemlerin çökmesi.
5. Algı – İletişim krizleri: Şirketle ilgili çıkarılan söylentiler, yerli yersiz bilgilerin sağda solda dolaşması, kamuoyuna yansıyan skandallar… Logoya ya da kurumsal bilgi ve görüntülerin saldırıya uğraması.
6. Doğal krizler: Deprem, sel, yangın…
7. Ekonomik krizler: Durgunluk, borsanın çökmesi; satın alma, ele geçirme operasyonları.

Çember Rus Ruleti gibi. Daha bile tehlikeli. Çevirdiğinizde boş yok. Bir krize mutlaka yakalanıyorsunuz.
Tepe yöneticisi, patron ya da insankaynakları yöneticisiyseniz, şirket üst yönetimini toplayıp, Rus Ruleti oynayağınızı söyleyin. Merak etmeyin gülmezler. Onlara bunun çok moda bir oyun olduğunu anlatın.
Southern California Üniversitesi’ne bağlı kriz merkezinde de benzer çalışmalar yapılıyor. Çember etrafına diziliyorsunuz.

Çarkıfelek programına çıktığınızı düşünün. Çevirin. Çemberin size düşen tarafında karşınıza çıkan kriz türüne göre senaryo geliştirmek zorundasınız. Herkes bahtına çıkan krizle ilgili olabilecek en garip, en tehlikeli, en az beklenen, hiç olmamış, çok olmuş olayları sıralamak durumunda… Yetmez, ne zaman olabileceği, nasıl olabileceği, sonuçlarına ilişkin öngörü, ne yapılması gerektiği konusunda kafa yormalısınız.

Hayat hiç de kolay değil.

İçimizdeki Teröristler

Kriz hazırlığı oyunlarına ısınıp, daha fazlasını isteyecek olursanız, şöyle bir öneriye ne dersiniz;
Orta ve üst yönetim gruplarınızın içinden küçük bir takım oluşturun. Bu takımın görevi sabotaj planlamak, şirketi yerle bir etmek, birilerini ortadan kaldırmak, yok etmek.

Aranızdan teröristleri seçin. Unutmayın kimsenin itiraz etme hakkı yok. Görev görevdir, gereğince yerine getirilmelidir. Unutmayın en etkili teröristler sizin  içinizdekiler. Daha iyisini bulamazsınız. Bu oyunun özü, içinizden birilerini kullanıp, şirketin en hassas bilgileriyle, en zor kriz ortamlarını buluşturup, ortaya yere bir canavar yaratıp, sonra da başa çıkmaya çabalamak.

Yapılan deneyler şirket içinden seçilen teröristlerin, boşlukları daha iyi görebildikleri, şirketin zayıf noktalarını bildikleri, zarar vermek istendiğinde en etkili yerin neresi olduğunu teşhis edebildiklerini gösteriyor.

Tabii her iki taraf için de şaşırtıcı ve belki de zaman zaman yıpratıcı bir süreç. Kendinizi teröristin yerine koyun. Göreviniz kendi şirketinizi sabote etmek. Zayıf noktalarını bulmak. Oysa yakın zamana kadar pek böbürleniyordunuz. Şirketinize bir şey olmayacağını söylerken mangalda kül bırakmıyordunuz. Şimdi masanın karşı tarafında oturuyorsunuz. Açık bulmak zorundasınız.
İlk anda kolay olmuyormuş. Araştırmacılar böyle söylüyor.

Sonra… Bu kadar zayıf noktamız mı vardı? Bunu nasıl görmemiştik? Biz bu güne kadar tesadüfen mi yaşadık? Peki şimdi ne olacak?.. İsterseniz bu oyunu daha da ileri götürebilirsiniz. Hiç yabana atmayın olmaz mı. Dünya üzerindeki pek çok tanınmış şirket uyguluyor çünkü. Bir terör takımı oluşturmak yerine aynı anda birden fazla terör takımı oluşturabilirsiniz. Hepsine de farklı görevler verebilirsiniz. Kimi sizi ekonomik yönden sabote etmenin yollarını arayabilir, diğer grup üretim hattını çökertmek için uğraşabilir. Birileri insan kaynağına çomak sokabilir… Biriyle ya da hepsiyle başa çıkmak bakalım nasıl bir şey…

Kendi içimizde böyle şey olur mu…
Olur olur bal gibi olur.
Hem de elalemin teröristinden daha iyi olur.

Kağıt Üzerinde Kriz Olur mu…

Batıda şirketlerin bir bölümü, içeriden tehlike yaratmaktansa dışarıdan tehdit ve tehlike satın alıyor. Gazeteciler, emekli istihbaratçı, polis  ve hatta bazı şirketlerin sabıkalılarla çalıştığı biliniyor.

Çoğu firma üst düzey yönetcilerini belli aralıklarla kriz yönetimi ve hatta kriz imalatı seminerlerine yolluyor. Amaç başkalarının başına gelenleri öğrenmek, onları kendilerinde uygulamak. Bu tür seminer ya da çalışma gruplarında, içinde bulunduğunuz sektörün dışına çıkmanız istenebiliyor. Elektronik sektöründe faaliyet gösterebilirsiniz ama gıda alanında krizler kurup kaldırmak farklı düşünmek ve düşünmeyi teşvik etmek yararlı olabiliyor.
Unutmayın krizler kağıt üzerindeki gibi çıkmıyor. MBA programlarında da anlatılmıyor.

Savaşlar yalnızca askerlerin başa çıktığı olaylar değil. İş dünyası da kendi çapında bir savaş alanı. Herkesin, hepimizin, biraz asker gibi olması gerekiyor herhalde. Askerlerin ömrü barış zamanında, savaş zamanını hayal etmek ve ona hazırlanmakla geçer. Bu da ona benziyor.

Güzel günlerde yayılıp oturmak ve biz ne kadar büyük ve başarılıyız demekle olmuyor. Uzun yaşamak istiyorsanız, şirketinizde başta siz ve sizinle birlikte herkes paranoyak olmak zorunda.

“;”20030417″;407;53
1196;”Susma, sustukça sıra sana gelecek”;””;”Yalnız değilsiniz. İş yerinde çoğunluğu kadın olmak üzere pek çok çalışan öyle ya da böyle tacize uğruyor. Bunu da hayatının sonuna kadar yüreğinin bir yerinde bir taş parçası gibi saklıyor. Deşifre olup, kendinizi feda edin demiyorum, ama tacizi önleme konusunda en azından susmayın diyorum.”;”

Yalnız değilsiniz. İşyerinde çoğunluğu kadın olmak üzere pek çok çalışan öyle ya da böyle tacize uğruyor. Bunu da hayatının sonuna kadar yüreğinin bir yerinde bir taş parçası gibi saklıyor. Deşifre olup, kendinizi feda edin demiyorum, ama tacizi önleme konusunda en azından susmayın diyorum.

“…Topluma açık bir yer, çalıştığım yer, satış elemanıyım. Her tür insan geliyor, kadın olduğun için sorun yaşıyorsun. Asılıyor, kötü şeyler söylüyor. Mesela, müşteri her zaman haklıdır diye bir zihniyet var. Haksız da olsa… Sarhoş geliyor, güler yüz göstermedin diye laf işitiyorsun müdüründen…”

“… Ben ona yüz vermeyince kudurdu. Beni karalamaya, müdürüme şikayet etmeye kalkıştı. Telefonlarımı dinledi. Beni ezmeye, elinden gelen her türlü kötülüğü yapmaya çalıştı. Ben dul ve çocuklu bir kadın olarak zor iş buldum. İşi kaybetmemek için amirimi şikayet etmedim. Başka bir yere tayinimi bile istemedim. O kendi isteği ile bankadan çekip gidene kadar bu eziyete katlanmak zorunda kaldım…”

“… Sadece bayanların yer aldığı bir departmanda çalışıyordum. Üstüm olarak çalışırken, farklı nedenlerle aramızdan ayrılan bir kadın yönetici, şirketin içinde bulunduğu krizden istifade ederek, ekibin dağıtılmasına aracılık yaptı. İnsan kaynakları alanında yayıncılık yapan bu şahıs, insan kaynaklarından beş gün önce bize ‘müjdeli’ haberi verdi. Bununla da kalmadı, binaya giriş çıkışımızı, bilgisayar kullanımımızı engelledi. Ekipte kalması için baskı yaptığı iş arkadaşımın adına istifa mektubu yazarak insan kaynakları müdürüne gönderdi. Son olarak, eşyalarımızı güvenlik görevlisinin utanarak yaptığı gözetim altında topladık. Ve tüm bu olanların sonucunda, insan kaynakları müdürümüz; “krizin böyle şahsi hırslar için araç haline geldiğini” söyledi. Hanımefendi davranışımız için bizi tebrik etti. Hayalkırıklığına uğradım. Tabii ki bu benim için hayatın sonu olmadı ama bir daha asla o grupta çalışmayacağım…”

Üç kadın… Üç canlı örnek… Üç değişik şikayet… Üç değil otuz üç adet, üç bin adet, üç milyon adet de olabilirdi. Zaten kaç üç olduğunu kimse bilmiyor.

Kol Kırılır Yen İçinde Kalır

Bunun adına ‘kol kılır yen içinde kalır’ deniyor.
Tacizin en büyük mağduru kadınlar. Çünkü onların uğradığı taciz türünün başında, cinsel ve fiziki taciz geliyor. Ancak taciz bu kadarla sınırlı değil tabii, değişik türleri var.

Tacize uğrayanların hepsi kadın da değil. Kadın da erkek de çalışma hayatında her gün öyle ya da böyle tacize uğruyor. Ancak kadınlar açık ara farkla!

insankaynaklari com’un hazırladığı bir araştırmadan yola çıkıyorum; “İş’te kadın olmak”. (Bu araştırma Platin Dergisi’nin Mayıs sayısında detaylı bir şekilde yer alacak.) Araştırmanın içinde birbirinden ilginç sonuçlar var, aralarından bir tanesi benim özellikle ilgimi çekti.

Araştırma soruyor; “Kadınların iş hayatında karşılaştıkları en önemli ilk üç sorun nedir?”. Kadınlar ve erkekler yanıtlıyor. Kadınlara göre en büyük sorun fiziksel ve sözlü cinsel taciz. Buna kadınlardan yüzde 20.84 oy çıkmış. İkinci en önemli sorun kendini ispatlamanın zorluğu, üçüncü sorun ise terfi olanaklarının kısıtlı olması.
Aynı soruya erkeklerin verdiği yanıtlara baktığımızda ilk sorun sıralamasında değişiklik yok. Onlar da kadının bir numaralı sorununun fiziki ve sözlü cinsel taciz olduğunu söylemişler. Yüreklerinden buna yüzde 28.50 oy vermek gelmiş. Onlara göre ikinci önemli sorun, kadının iş ve özel yaşam arasında denge kurmakta zorluk çekmesi ve üçüncü olarak da kendisini ispatlamak konusunda yaşadığı zorluk…

Benim takıldığım nokta ise her ikisinin de birinci sıraya oturttuğu fiziki ve cinsel taciz. Anlamadığım nokta neden kadınların bu soruna yüzde 20 oyla, erkeklerin yüzde 28 oy oranıyla sahip çıktığı…

Neden kadınlar daha az sahip çıkıyor sorunlarına…

Kariyer Dünyası

Konuyu gündeme getirmek istememin bir başka nedeni bu hafta TRT 2’de yayınlanacak olan Kariyer Dünyası programının konusu: “İşyerinde Taciz”.
Pazartesi gecesi saat 21.10’da izleyin lütfen, uzman konukları dinleyin ve başınıza gelenleri, başkalarının başından geçenleri bir bir gözlerinizin önünden geçirin.

Sonra da “Susma, sustukça sıra sana gelecek“ deyin içinizden. Sonra bunu daha güçlü söylemeye çalışın olmaz mı, çünkü sustukça, böyle bir şey yaşanmıyormuş gibi sayılıyor ve işte bu yüzden kadınlar cinsel tacize uğradıklarını bile erkeklere kıyasla daha az ifade edebiliyorlar. Cinsel tacizi uygulayan erkek, kadının cinsel tacize uğramasını daha rahatlıkla ifade edebiliyor.

Yukarıda sözünü ettiğimi araştırmaya katılan erkeklerin yüzde 63,36’sı rakiplerinin erkek ya da kadın olmasının önemli olmadığını belirtirken; yüzde 21,55’i erkek, yüzde 15.09’u kadın olmasını tercih ettiğini söylemiş.

Araştırmaya katılan kadınların yüzde 47,60’ı rakibinin kadın ya da erkek olmasının önemi olmadığını belirtmiş. Geri kalan kadınların yüzde 44,98’i rakiplerinin erkek olmasını, yüzde 7,42’si ise kadın olmasını tercih etmiş.

Kadınların verdiği yanıtlar erkeklerle kıyaslandığında daha az yere basıyor. Bu nasıl perhizdir anlayabilmiş değilim.

En Yoğun Yaşanan Taciz Türü

Yapılan araştırmalara göre, cinsel taciz en yoğun yaşanan taciz türü. Değişik ülke verilerinde de böyle çıkıyor:
ABD’de 250 bin iş kadını üyesi olan Ulusal Kadın İdareciler Derneği’nin yaptığı bir araştırmada kadınların yüzde 53’ü;
Avusturya Federal Çalışma ve Sosyal İlişkiler Bakanlığı tarafından yapılan bir ankete katılan kadınların yüzde 30.5’i;
Danimarka Gallup Enstitüsü tarafından yapılan ankete katılan kadın çalışanların yüzde 30’u;
Fransa’da Kadın ve Tüketici Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın yaptığı ankete katılan kadınların ise yüzde 21’i cinsel tacize uğradıklarını ifade ediyorlar.

Türkiye’de Kadın Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü tarafından yapılan araştırmalarda çok sayıda sektör incelenmesine rağmen, oranlama yoluna gidilmemiş. Ancak tüm erkek yöneticilerin yüzde 47’si taciz olaylarını kabul ediyor.

Sağlık sektöründeki erkek yöneticilerde oran yüzde 70’e çıkıyor. Kadın yöneticilerin yüzde 56’sı, sağlık sektöründeki kadın yöneticilerin yüzde 33’ü aynı fikirde. 12-19 yaş grubundaki konfeksiyon işçilerinin yüzde 12’si cinsel tacize uğradıklarını dile getirmişler.

Fiziki ve Sözlü

Cinsel taciz denilince yalnızca fiziksel anlamda düşünmek doğru değil aslında. Ancak konu neredeyse bir tabu şeklinde ele alındığı için fiziki cinsel tacizin ne olabileceği konusunda bile bir fikrimiz yok. Aynı şekilde ‘fiziki olmayan bir cinsel taciz olabilir mi’ diye de düşünemiyoruz.

Zaman zaman o kadar bastırılmış o kadar susturulmuş ki kadınlar, çevrelerinde olup bitenin, kendilerine uygulanan sözel ya da fiziki saldırının tacize girip girmediği konusunda da fikri olmayabiliyor.

Bakın neler cinsel taciz davranışlarından sayılıyor: Gereksiz dokunma, vurma, çimdikleme, sürtünme, ırza geçme vb.

Cinsel nitelikli sözsel davranışlar ise: Söz atma, sarkıntılık, hakaret, küfür, edebe muhalif hareketler, cinsel ilişki için baskı, rahatsız edici flörtleşmeler, müstehcen sözler, yakışıksız yorumlar, cinsiyet temelli davranışlar, cinsiyetinden ötürü yöneltilen aşağılayıcı veya alay edici davranışlar…

Başka taciz türleri yok mu? Olmaz mı…
Meslektaşlarınızın ya da iş arkadaşlarınızın orada yokmuşsunuz gibi davranması, hakkınızda kötü konuşulması ya da dedikodu çıkartılması, taklidinizin yapılması, politik düşüncelerinize, dininize veya milliyetinize ilişkin sözel saldırılar…

Neden Rakamlar Yüksek

Neden cinsel tacizde bu kadar yüksek istatistikler çıkıyor karşımıza?
Türkiye’de cinsel tacize ya da farklı konularda tacize uğrayanlar, haklarını genellikle aramıyorlar. Çünkü arayamıyorlar. Her şeyden önce utanıyorlar, ağır olan sonuçlarına katlanmak ve her şeyin sonunda hiçbir şeyi ispat edememe korkusunu yaşıyorlar. Çünkü tacizin dillenmesi halinde çoğu zaman yaşananlar şöyle özetlenebilir; mağdurla çalışmama, çalışmasına ilişkin eleştiriler, mağduru çalışma arkadaşlarının yanında küçük düşürme, sözle sataşma, mağdura aşırı iş yükleme, az iş verme ya da hiç iş vermeme, hakkında dedikodu yayma, eğitimlere göndermeme, terfi etmeme, referans vermeme…

Bu listeyi uzatmak mümkün. Dikkatinizi çekmek istediğim bir iki başlık var. Çünkü bazıları insan kaynakları uygulamaları açısından önemli. Hepimizin üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Görüşlerini aldığım pek çok insan kaynakları yöneticisi ya da yönetim danışmanına göre; kurumsal hayatta kadınlar başarılı olmak için tacizi katlanılması gereken bir süreç olarak görüyorlar ve buna katlanmaya çabalıyorlar.

Kadınların sessiz kalmasının yine insan kaynakları açısından çok önemli ve tartışmaya açılması gereken nedeni, tacize uğramasına karşın işini kaybetme sorunuyla yüz yüze kalacak olanın kadın olması… Çifte darbe anlayacağınız. Hem tacize uğra hem işinden ol.

Yapılan sınırlı sayıdaki araştırma da zaten böyle olduğunu gösteriyor.  Kadınlar, cinsel tacize uğrama korkusuyla bir işe girmekten kaçınıyor; cinsel tacize karşı çıkmaları nedeniyle işe alınmıyor, işten ayrılmak zorunda bırakılıyor ve nihayetinde, işten çıkarılıyor.

Neler Yapılıyor Neler Yapılabilir

Doğrudan doğruya cinsel tacizi yasaklayan düzenlemelere sahip devlet sayısı sınırlı. Son yıllarda yapılan bazı düzenlemeler ise düş kırıklığı yaratacak kadar yetersiz. Bu konuda üç değişik yaklaşım görülüyor.

İlki, işyerinde cinsel tacizi cinsiyet ayrımcılığı olarak kabul eden sistem. Bu sistemde ABD, Avustralya, Kanada, İngiltere, İrlanda, İsviçre ve Yeni Zelanda yer alıyor.

İkincisi, işyerinde cinsel tacizi kişilik haklarının ihlali olarak kabul eden sistem. Bu sistem içinde görünen ülkeler Almanya, İtalya, İspanya…

Üçüncü sistemde ise işyerinde cinsel tacizi, cinsel çıkar sağlamak amacıyla yetkinin kötüye kullanılması olarak kabul eden anlayış gözleniyor. Uygulama yalnızca Fransa’da hayatta ve son derece sınırlı bir koruma getiriyor.

Türkiye’de doğrudan doğruya işyerinde cinsel tacizle ilgili araştırmalar henüz yapılmıyor. Türk İş Hukuku’nda işverenin hizmet akdinden doğan, iş ilişkisi içinde çalışanı gözetme borcunun kapsamı; sağlık ve güvenlik önlemlerini alması ve tehlikelere karşı koruması yönünde inceleniyor.

Türk hukuku, konunun ceza hukuku boyutunu mevcut çalışmanın dışında bırakıyor. Anayasa’nın 50. maddesi gereğince, kadınların cinsel tacize karşı korunması ise Anayasal bir hükümlülük.

Tacizin Kanıtı Olur mu

Davacının ifadesi, ifadeyi destekleyen veya yalanlayan doğrudan ve destekleyici kanıtlarla birlikte değerlendirilmelidir. Doğrudan tanıkların bulunmadığı durumlarda taciz olayının hemen arkasından mağdurun olayı anlattığı bir meslektaşı veya doktoru gibi bir kişinin tanıklığı destekleyici kanıt oluşturabiliyor.
Tacizin oluşmasından sonra işleyecek ceza mekanizması kadar, tacizin oluşmasını engelleyecek önlemler alınması da önemli.

Volkswagen Almanya, işi alırken işçilerle bir sözleşme yapıyor. Buna göre işe başladıktan sonra geçen üç yıl içinde hakkında taciz şikayetleri alınan çalışanlar hakkında soruşturma yapılabiliyor ve suçlu bulunması halinde önceden haber vermeksizin işine son verilebiliyor.

İtalya ve İspanya’da taciz bir iş kazası olarak tanımlanıyor ve sendikalarla ortak çalışmalar yürütülüyor.
İsveç, Norveç, Finlandiya ve Avusturya gibi ülkeler, taciz kurbanlarını psikolojik danışmanlar aracılığıyla tekrar iş ortamına kazandırmaya çalışıyor.

Türkiye’de bu tür uygulamalara ben rastlamadım. Varsa bildiğiniz, yazın bu köşede başka kuruluşlara örnek olabilmesi için paylaşalım.
Ama lütfen ‘kağıt üzerinde olup da uygulanmayanları var’ diye yazmayın olmaz mı…

Size kanlı canlı bir örnek vereyim ne demek istediğimi daha iyi anlatayım;
Adının açıklanmasını istemeyen bir insan kaynakları yöneticisi, çalıştığı şirketin insan kaynakları politikaları arasına tacizle ilgili bir madde koyup  genel müdüre mail atar. Maillere yanıtlarını her zaman geç veren genel müdür, beş dakika sonra insan kaynakları yöneticisinin odasına iner; şaka yoluyla “Arkadaşım, sen ne yapıyorsun yahu, başımıza iş açacaksın”” der. Buradaki örnek şirket yabancıdır. Ama nedense onlar da Türkiye’ye gelince Türkleşmeyi boyunlarının borcu bilirler.
Sonuç; bu şaka bir daha yapılmaz, konu bir daha gündeme gelmez. Taciz ve tacize karşı önlemler Türkiye’de yerleşik yabancı bir şirkette bile uygulamaya geçemez .

 

“;”20030424″;484;57
1220;”Bir adım ileri iki adım geri”;””;”Hem çok yakın, hem çok uzak…
Bir adım ileri, iki adım geri…
Tünelin ucundaki ışık hep yeni bir kriz kadar uzakta…
İşte size Türkiye
Ekleyeceğiniz bir şey var mı?…”;”

Hem çok yakın, hem çok uzak…
Bir adım ileri, iki adım geri…
Tünelin ucundaki ışık hep yeni bir kriz kadar uzakta…
İşte size Türkiye
Ekleyeceğiniz bir şey var mı?…

“ …Türkiye 1990’ların başından bu yana, cesaret verici büyüme atılımları ile güven sarsıcı daralmaların gölgesinde görünmez hale gelmiş bir ülke. Uluslararası kuruluşların ülkeye yardım etmek için aktardıkları enerji ve kaynaklar bir borç tuzağı tarafından yutulmuş bir ülke… Yatırım düzenlemeleri açısından dünyanın en yatırımcı dostu ülkelerinden biri olmasına rağmen, doğrudan yabancı sermaye yatırımları sıralamasında 90’ncı sıranın etrafında dolanan bir ülke… Potansiyel bakımından, gelişmekte olan ülkeler arasında sürekli ilk 10 arasında yer aldığı halde, 1990-2000 arasında kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasılasını (GSYİH) yılda ortalama yüzde 2’nin altında büyütebilmiş bir ülke… Son on yılda lise ve yüksekokullardan mezun olanların yüzde 40’ından fazlası kadın olduğu halde, kadınların işgücüne katılım oranı karşılaştırılabilir ülkelerin neredeyse tamamının gerisinde kaldığı bir ülke…”
Okuduğunuz paragraf McKinsey and Company tarafından “Türkiye; Verimlilik ve Büyüme Atılımının Gerçekleştirilmesi” başlıklı raporunun “Eylem Çağrısı” adlı giriş bölümünden alındı.

Verimlilik Düşük
“Türkiye; Verimlilik ve Büyüme Atılımının Gerçekleştirilmesi” başlıklı çalışmadan çıkan belki de en önemli sonuç şu; Türkiye ekonomisi verimsiz! Çalışmada Türk ekonomisine farklı bir perspektifle bakılıyor. Sektörler inceleniyor ve hepimizin bildiği ekonomik sorunlarımızın temelinde yatan problemlerden birinin hayata katma değer üretmemek olduğunu vurguluyor.
İşin özü şu, bir kısmımız ciddi çalışıyor, başarılı oluyor ancak onun kadar çalışmayan, çalışmaya da niyeti olmayanların performansı yüzünden ayaklarından aşağı çekiliyor. Bir kısmımız çalışmak için teşebbüs dahi etmiyor. Sanıyorum ki, çalışmaktan hoşlanmıyor. Önemli bir kısmımız çalışıyor gibi yapıyor ama aslında ya çalışmıyor ya da yeterince çalışmıyor. Sonuç olarak rakamlara baktığınızda, diğer ülkelere kıyasla daha az insan çalışma hayatında aktif, bu çalışanların çoğu da diğer ülke çalışanlarına göre verimli çalışmıyor. Sonuç olarak Türk ekonomisi cepten yiyor. Bunu yıllardır yapıyor.

Türkiye ekonomisinin verimliliği, ABD ekonomisinin bugünkü verimliliğinin yüzde 40’ı seviyesinde. Türkiye ekonomisinin verimliliği, kendi potansiyelinin yarısının biraz üzerinde.

Bu çok önemli bulgu bir başka gerçeği gözler önüne seriyor. Türkiye’de ikili bir yapı söz konusu: Modern ve geleneksel kesim.

Çalışma sırasında incelenen sektörlerde işgücünün yaklaşık yarısını istihdam eden ve verimlilik seviyesi ABD’deki verimlilik seviyesinin yüzde 62’sine ulaşan bir modern kesim söz konusu.

Aynı çalışma sırasında incelenen sektörlerde ortaya çıkan bir başka gerçek de, iş gücünün diğer yarısını istihdam eden ve ABD’deki seviyenin dörtte birinden düşük verimlilik seviyelerinde çalışan geleneksel kesimin varlığı.
Sermaye yoğun sektörlerin dışındaki tüm sektörlerde, modern operasyon ve pazarlama tekniklerinin çok az tanındığı bir geleneksel kesim bu. Bu geleneksel oyuncular, gıda perakendeciliğinde bakkallar ve açık pazarlar, süt ürünlerinde mandıralar, demir çelikte ise haddehaneler olarak karşımıza çıkıyor.

Geleneksel kesimin işgücü verimliliği kıstas alınan ülkelerin verimlilik düzeylerinin yalnızca yüzde 20’si kadar. Buna karşılık, bu kesim çoğu örnekte, sektördeki işgücünün yarısından fazlasını istihdam ediyor.

Modern kesim, girdi birim başına geleneksel kesimden neredeyse iki buçuk kat daha fazla katma değer yaratıyor. Yaşanan bu dengesizlik yüzünden Türkiye’deki toplam verimlilik ABD’deki seviyelerin yarısının altında kalıyor.
Geleneksel kesimin son derece düşük olan verimliliği ve aynı zamanda toplam çıktı içerisindeki yüksek payı, modern kesimin elde ettiği sonuçları bastırıp Türkiye’nin toplam performansını hayal kırıklığı yaratacak seviyelere çekiyor.

Peki neden?
Bu çelişki, büyük ölçüde, geleneksel kesimin kayıt dışı faaliyet göstererek, yani kayıt altına girmesi halinde önemli maliyetler getirecek olan kanuni yükümlülüklerini yerine getirmeyerek, adil olmayan önemli avantajlar elde etmesinden kaynaklanıyor.
Çalışmada, verimli oldukları, kendilerinden büyük, modern rakipleriyle aynı kurallara uydukları sürece, gelişmiş bir ekonomide küçük işletmelerin çok önemli rolü olduğuna dikkat çekiliyor. Örneğin, ABD ekonomisinde küçük ve orta boy işletmelerin (KOBİ) ekonomideki payının yüksek olduğunu görüyoruz.

Buna karşın Türkiye’de KOBİ’lerin çoğunun kayıt dışı ekonomi içinde faaliyet gösterdikleri saptanıyor. Bu saptamanın tercümesi şu; katma değer vergisi ya da gelir vergisi ödemeyen, sosyal güvenlik yükümlülüklerini yerine getirmeyen, ürün sağlık ve güvenlik standartlarına uymayan bir kesimle karşı karşıyayız.

Araştırmaya göre bu kesim, kayıt dışı ekonomide faaliyet göstererek ayakta kalabiliyor. Ancak madalyonun diğer yanında bu kesimin, yükümlülüklerini yerine getirmeme özgürlüğü yüzünden, gelişmiş ekonomilerde görülen mekanizmalarla modernleşmeye yöneltecek teşviklerden yararlanamadığına dikkat çekiliyor. Geleneksel kesimin sorunları olduğu kadar modern kesimin de verimliliği artırmakta yaşadığı sorunlar var.

Modern kesimde verimin düşük olmasının nedeni makroekonomik ve siyasi istikrarsızlığın, yüksek reel faiz oranlarına ve ekonomik dalgalanmalara yansıması… Türkiye’deki toplam verimlilik eksikliğinin en az yüzde 50’si bu etkenden kaynaklanıyor.

Yüksek faiz oranları, özellikle nakit akışı yüksek iş alanlarında, yöneticilerin operasyonel verimlilik artışından çok nakit değerlendirme yöntemiyle kar etmeye odaklanmalarına neden oluyor.

Ne yapılması gerekiyor?
Her şeyden önce, siyasi karar vericilerin modern ve geleneksel kesimlerin iç dinamiklerini ve aralarındaki ilişkileri anlamaları, Türkiye’deki verimlilik artışını azamiye çıkarmak için adım atmaları gerekiyor.
Çalışmada, siyasi merciler tarafından, 24-36 ay içinde bu doğrultuda atılması gereken ve “bakanlar kurulu” düzeyinde üç adımdan söz ediliyor:
Birincisi, siyasi karar mercileri, kanuni yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlayarak kayıt dışı faaliyetleri önemli ölçüde azaltacak olan hem caydırıcı hem de ödüllendirici mekanizmalar geliştirmek zorunda.
İkincisi, hükümet tekelci piyasaların, verimliliğin en üst düzeye çıkması için gerekli zemini yaratacak olan açık ve net bir düzenleme ve kanun çerçevesi içinde serbestleşmesini güvence altına almak zorunda.
Üçüncüsü, hükümet makroekonomik ve siyasi  istikrarı sağlamak zorunda. Çünkü, istikrar, verimlilik artışı üzerinde olumlu ve doğrudan bir etkiye sahip.
Araştırma ne yazık ki ortaya içimizi güldüren ve ferahlatan sonuçlar bulgular çıkarmamış. İçinde bulunduğumuz durumun parlak olduğunu iddia etmek mümkün değil. Ancak çalışmanın bütününde özellikle beğendiğim bir yaklaşım söz konusu. Veriler ve gerçekler ortaya konduktan sonra, çözüm yollarına ilişkin ipuçlarının paylaşılması ve atılması gerekli görülen adımların birer birer gerçekleştirilmesi halinde ortaya çıkacak sonuçlar da kapsama alınmış.

6 milyon iş
Çalışma, toplam faktör verimliliğindeki ve girdi seviyelerindeki potansiyel artış göz önüne alındığında, 2005-2015 yılları arasında üretimde yılda yüzde 8 buçuk büyüme sağlanabileceğine ve bu sayede 6 milyon kişiye yeni iş temin edilebileceğine işaret ediyor.

Bu gelişme hızı Türkiye’nin bugün AB (AB) ortalamasının yüzde 30’u seviyesinde olan kişi başına düşen GSYİH’sini 2015 yılında AB’ne girecek olan 10 ülkenin ortalamasının üzerine çıkarmasını sağlayacak.

Gözlemler, verimlilik artışı ile üretim artışı arasındaki ilişkinin ötesinde, verimlilik artışı ile istihdam arasında da kuvvetli bir bağlantı bulunduğunu gösterip, işsizlik artışıyla ilgili endişelerin yersiz olduğuna işaret ediyor.
Yalnızca Türkiye’de değil, dönemsel inceleme altına alınan diğer ülkelerde de verimliliğin arttığı yıllarda istihdamın da ona paralel olarak arttığı gözleniyor.
Çalışmada son derece çarpıcı olduğuna inandığım bir nokta da şu; 1980 ile 1990 yılları arasındaki 10 yıllık dilim ele alınmış Türkiye, İspanya, Kore ve İrlanda incelenmiş. Bu ülkelerin hepsinde istihdam edilen kişi sayısı elde edilen verimliliğin altında kalmış.

Tabloları bozan bir tek ülke var: Türkiye. Bizim ülkemizde istihdam edilen insan sayısı çok yüksek, ancak bu insanlardan elde edilen verimlilik hem diğer ülkelerin altında hem de istihdam edilen insan sayısının altında.

Toplam işgücüne katılım oranı son 40 yılda sürekli azalmış ve bu azalış kadın nüfusta çok daha çarpıcı bir seyir izlemiş. Ülke genelindeki işgücüne katılım oranının bu kadar düşük olmasının ana nedeni kadın nüfusundaki katılımın düşüklüğü. Son on yıldaki azalmanın üç önemli nedeni var; birincisi, kırsal kesimlerden, kadın nüfusun işgücüne katılım oranlarının nispeten düşük olduğu kentlere göç; ikincisi, orta öğrenim kuruluşlarına ve üniversitelere kayıtların artması ve üçüncüsü,1992 ile 1999 yılları arasında yeniden tanınan erken emeklilik imkanı.

Yüzde 8.5 büyüme
Çalışmada, Türkiye’de kişi başına düşen GSYİH’nin 2015 yılı itibariyle iki katına çıkarılabileceği görüşüne yer veriliyor.

Bu, kişi başına düşen GSYİH’nin 2002-2004 yılları arasında ki, bu dönem reformların başlatılması için gereken süre olarak tanımlanıyor, yılda ortalama yüzde 5.0, sonraki 10 yıl boyunca da yani 2005-2015 arasında yüzde 8,5’lik bir hızla büyümesi mümkün olabilecek.

On yıllık bir süre içinde yüzde 8,5’lik bir büyüme oranını tutturabilmek zor bir hedef gibi görünse de Türkiye’nin ekonomik gelişme düzeyi ve Kore ve Şili gibi ülkelerin yakaladığı büyüme hızları göz önüne alındığında, sıra dışı bir performans olarak değerlendirilmiyor.
Verimlilik artışı hedefine ulaşılması için gerekli olan işgücü girdileri sermaye girdilerinden daha da pozitif bir görüntü sergiliyor.
Birincisi, Türkiye’deki işgücü pazarının esnek olduğu ve istihdamın işgücü arz yokluğu nedeniyle kısıtlanmadığı gözleniyor.
Türkiye’de işgücünün ekonomiye katılımı oldukça düşük, bu durum özellikle de  kadınların iş bulma imkanları olsa da işgücü piyasasından çıkmayı tercih etmelerinden kaynaklanıyor.
Az gelişmiş ülkelerde kadınların tarımda çalışması nedeniyle kadın nüfusun işgücüne katılım oranı yüksek seviyelerde seyrediyor. Bu oran gelişmekte olan ülkelerde görece düşük. Gelişmiş ülkelerin deneyimleri incelendiğinde, ülkelerin refah düzeylerinin yükselmesiyle beraber kadın nüfusun işgücüne katılım oranı da artıyor.

Hizmet sektörü büyüyecek
Yapılan analizler istihdamın ağırlıklı olarak hizmet sektörleri kanalıyla artacağına ve imalat sanayiinde de bir istihdam artışı yaşanacağına işaret ediyor. Bu sonuç, Türkiye’nin kadınları işgücüne çekerek toplam işgücü girdisini artırması gerektiği saptamasıyla tutarlılık gösteriyor.
Türkiye özellikle hizmet sektöründe kadınların katılımını sağlamak konusunda geride kalıyor. Kore’de yaşanan deneyimler de hizmet sektörlerinde yaratılan iş imkanları ancak belli bir noktaya ulaştıktan sonra kadınların işgücüne katılımının ivme kazandığını gösteriyor.

Türkiye’de 16,7 milyon kadın çalışma yaşında ancak işgücüne katılmıyor. Kadın nüfusun yüzde 8’i hasta yaşlı ya da özürlü; yüzde 7’si öğrenci; yüzde 4’ü aile ve kişisel nedenlerden dolayı çalışmıyor; yüzde 3 emekli; yüzde 1 iş aramıyor ancak çalışmaya başlamaya hazır; yüzde 72 ise ev kadını.

Yapılan projeksiyonlarda Türkiye’de artan eğitimle birlikte kadınların işgücüne katılımının 2015 yılında somut bir şekilde artması bekleniyor.

Diğer önlemler
Rapor, Türkiye AB ilişkilerine de ışık tutuyor. Bu başlık altındaki gözlemler şöyle özetlenebilir;
Türkiye bugünkü haliyle AB için sindirilmesi zor bir lokma. AB’ye 2004 yılında katılacak 10 ülkenin, AB’nin kişi başına düşen ortalama GSYİH’si üzerindeki toplam etkisi, Türkiye’nin tek başına yaratacağı etkiden sadece biraz daha fazla.

Türkiye’nin istihdamının yüzde 35’i tarımda. Bu rakam AB için yüzde 4.5. Yeni katılacak ülkeler için de yüzde 14 seviyesinde. Türkiye’de tarım işçisi başına yaratılan katma değer Avrupa’dakinin dörtte birinden daha az. Buna karşın Türkiye’deki tarım işçisi sayısı AB’deki toplam tarım işçisi sayasından fazla.

Rapor, verimliliği artırmak üzere ağırlıklı olarak istihdam çerçevesinde önlemler getiriyor. Verimliliğin önündeki engelleri kaldırmak üzere geliştirilen önerilerin bazıları şöyle;

Uzun vadeli konut kredisi pazarı kurulmalı,
Bireysel bankacılıkta alternatif kanalların kullanılmasını artıracak kanuni düzenlemeler getirilmeli,
Bireysel bankacılıkta kredi başvuru işlemlerinin verimliliğini artırmak için ortak bir kredi puanlandırma alt yapısı kurulmalı,
Mobil iletişim sektöründeki yüksek vergi oranları azaltılmalı,
Belediyelere arazi geliştirme teşvikleri sağlanmalı,
Kusurlu kiracılar karşısında mülk sahibi/yatırımcıların hakları korunmalı,
İş güvencesi yasası benimsenmeli,
Büyük ölçekli perakendecilerin şehir merkezlerine yerleşmelerini engelleyen kısıtlamalardan kaçınılmalı.

 

“;”20030501″;241;31
1248;”Analog musunuz Dijital mi?”;””;”

İnsanları ve içinde bulunduğumuz durumları daha iyi anlayabilmek için, bazen bölmek, kategorilere ayırmak, somut tanımlar yapmak işinizi kolaylaştırabilir. Uygulanabilir bir metod olduğu söylenebilir. “”Her yer ve koşulda işe yarar mı?”” diye soracak olursanız eğer, her zaman yaramayabilir demek zorundayım.

“;”

İnsanları ve içinde bulunduğumuz durumları daha iyi anlayabilmek için, bazen bölmek, kategorilere ayırmak, somut tanımlar yapmak işinizi kolaylaştırabilir. Uygulanabilir bir metod olduğu söylenebilir. “”Her yer ve koşulda işe yarar mı?”” diye soracak olursanız eğer, her zaman yaramayabilir demek zorundayım.

Türkiye’de liderlik şablon cümlelerle anlatılmaya ve anlaşılmaya çalışılır. Liderler, liderdir çünkü onlar liderdir… Nasıl lider oldukları ise kimsenin ilgisini çekmez. Niye lider oldukları da… Belki düşünce tembelliğimizden belki tarihsel itaat/saygı duygumuzdan kaynaklanıyor, kabulleniriz. En kötü açıklama, nasıl olsa onlar lider doğmuşlardır.

Buraya kadar işin bir yönü… Diğer yönü ise bizim ülkemizde liderler öyle ya da böyle başa geçmiş ve o başı hiç bırakmamış insanlardan oluşur.
Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan buna örnektir.
Lider deyince anladıklarımız şablon olduğu için, verdiğimiz örnekler de şablon olacaktır. Şaşırmayın lütfen.

Adlarını saydığım siyasi liderlerin ardından genç kuşak yönetici ve adına lider denen siyasi parti başkanları da gördük  tabii. Onlar, bir önceki nesile  yaş olarak fark atmalarına karşın,  kaderde fark atamadılar. Çünkü icraat- tavır-hal ve davranışta bir değişiklik gösteremediler. Kendilerinden yaşça çok büyük olan geçmiş liderlerin kaderini onlar da üzerlerine giydiler ve tasfiye oldular.
Biri diğerinin dedesi, biri öbürünün torunu olabilecek; haydi bilemediniz, biri diğerinin babası, biri öbürünün oğlu ya da kızı olabilecek kadar büyük yaş farkı olsun ve arada bir fark olmasın…

Aynı dönemde yaşamadılar, aynı çocukluktan geçmediler; birileri savaş gördü, diğerleri görmedi; birileri kıtlık nedir bildi, öbürleri anlamadı…
Bazıları mahallede büyüdü, diğerleri korumalı ortamlarda; kimileri devlet okuluna gitti, kimileri özel okula…
Ama fark yaratamadılar…
Ya da biz anlayamadık. Anlamadık!

Türkiye yine anlaşılması zor bir dönemde. Şu an iktidarda olanlar ise geçmişte birbirlerinden yaşlarıyla ayırdığımız liderlerin hiç birine benzemiyor. Denenmemiş bir grup insan. Onlar da bu memleketin evladı değil mi, doğrudur öyle. Ama uzaylı gibiler. Onları tanımıyoruz onun için yukarıdaki gibi bir sınıflandırmaya sokamıyoruz.

Ben, kendi adıma, yeni siyasi liderleri, anlamak için gösterdiğim ciddi çabaya rağmen anlamakta güçlük çekiyorum. Ama denemeye devam edeceğim.
Bu arada siyasi liderler böyle de işdünyasındakiler farklı mı… Nasıl olur… Tabii ki değil.

Nereden geliyor bunlar?
Bu hafta içinde yayınlanan bir habere dikkatinizi çekmek istiyorum. Haberde kimileri için şaşırtıcı hiçbir şey yok; kimileri için, haberde “”artık”” şaşırtıcı bir şey yok.

Okuduğum zaman, “”Olmamalı böyle bir şey”” dedim içimden. Şimdi açık açık söylüyorum. Yakıştıramadım ne kendime, ne de Türkiye’ye…
Okuduğum zaman “”Nereye gidiyoruz”” diye düşündüm, sizin de düşüneceğiniz gibi. Ama ardından bir başka soru geldi ve onu silip attı: “” Nereden geliyor bunlar? “”
Haber şöyle;

“”Recep Akdağ… AKP Erzurum Milletvekili ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Sağlık Bakanı. Recep Akdağ, bakanı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli Eğitim Sistemi’ni reddediyor. 14 yaşındaki türbanlı kızı Cemile’yi Türkiye’de okula göndermiyor. Cemile ilköğretimi Erzurum’da bitirdi. 8 yıllık zorunlu eğitim diplomasını aldı, türbanı taktı, Türkiye’de okula gitmeyi bıraktı. Şimdi, evinden çıkmadan, internet üzerinden Amerika’daki Citizens’ High School’da lise eğitimi alıyor. Ayrıca, Türkiye’de televizyondan eğitim veren Açık Lise’de eğitimini sürdürüyor. Cemile Akdağ’ın internet üzerinden eğitim aldığı okulun adresi şöyle ‘www.citizenschool.com/start.htm’.

Bakan Recep Akdağ, ‘Kızım Cemile türbanlı olduğu için Türkiye’de normal okullarda okuması mümkün değil. Bu yüzden, ABD’deki Citizens’ High School’da internet üzerinden eğitim görüyor. Aynı zamanda Türkiye’de de açık lisede eğitim görüyor. Böylece, iki okulu da okumuş olacak ve iki diploma alacak. ABD’den alacağı diplomayla yurtdışında bir üniversiteye kayıt yaptırabilecek…’ dedi.

Bakan Akdağ’ın 5 çocuğu var. 3 erkek, 2 kız. Büyük kızı Cemile. Küçük kızı Havva Nur. 8 yaşında… Erkek çocuklara gelince… Ramazan Erzurum’da, Muhammed İstanbul’da eğitim görüyor. Küçük Yahya ise henüz okula gitmiyor. AKP hükümet kurduktan hemen sonra Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın eşi Şeyma Hanım’ın kara çarşaflı olduğu iddiaları ortaya atıldı. Bakan Akdağ eşini ve çocuklarını bakanlığa getirerek gazetecilere poz verdi. Eşinin çarşaflı değil, türbanlı olduğunu anlattı ve çocuklarını tek tek tanıttı.

Evlendiği için Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni ikinci sınıfta bırakan 37 yaşındaki anne Şeyma Akdağ, ‘Kızınızı neden Türkiye’deki bir okula göndermediniz?’ sorusuna şu yanıtı verdi: ‘Malum sebeplerden dolayı. Türbanlı olarak Türkiye’deki okullara gidemiyor.’ “”

Liderliklerinde Nelerden Etkileniyorlar?
Akdağ bir lider mi?
En azından bir bakanlığa hükmediyor, sağlığımızı eline geçirmiş yönetiyor… Daha ne olabilir değil mi?
Liderse nasıl bir lider.
Bugünün şartlarına, dünyanın konuştuklarına ve benim kafama uymadığını söyleyerek noktalamak yeterli olabilir.

Kızı bir gün lider olur mu?
Neden olmasın,babası olduktan  sonra…
Olursa nasıl olur?…
Bugün yaşadıklarının birikimi, bugün yaşadıklarının iziyle… Hayatına damga vuran yasaklar ve yoğrulduğu türbanıyla. Kendisine sınırsız bir dünya sunan interneti ve onu tecrit eden babası ve türbanıyla…

Akdağ mensubu olduğu siyasi partinin içinde büyük farklılıklar gösteren bir milletvekili ya da bakan mı?…
AK Parti içinde pek çok bakan ve milletvekili ya da parti üyesi benzer anlayışı ve koşulları taşıyor. Partinin başkanı da, çocuklarını bu ülkede okutmuyor.
Bu yazının konusu aslında türban ve AK Parti’nin icraatları değil.
Bu yazının konusu liderlik.
Lider, nasıl lider olur?
Lideri lider yapan içinde bulunduğu şartlardır.

Ben de içinde bulunduğum ortamı içime sindirmeye değil, anlamaya çabalıyorum. Aynı mekanda farklı dünyaların insanları gibi yaşamak bugüne kadar öyle ya da böyle mümkün olmuş olabilir, mümkün olduğu sanılmış olabilir, ben kendi adıma ne kendimin ne de başkalarının uzaylı gibi yaşamasını istemiyorum.

Geeks and Geezers
Bu duyguları ve düşünceleri size aktarmamı sağlayan bir anlamda bu hafta okuduğum bir kitap; Geeks and Geezers.  Tavsiye ederim.
Geeks and Geezers, Harvard Business School yayınlarından çıktı. Warren G. Bennis ve Robert J. Thomas tarafından kaleme alındı.

Tabii tavsiye ettiğim kitap ve kendi tavsiyelerim üzerine sizi uyarmalıyım. Okuduğum kitapları farklı okumaya  çalışırım, satırları okuduğum kadar satır aralarını okumaya çabalarım. Bazen yazılmayanları da okurum. Burada size aktardıklarım zaten önemli ölçüde satırların arasında kalanlar.

Yazarların yanıt bulmaya çalıştığı soru basit; “”Liderlerler nasıl lider oluyorlar?”” Konuya bugüne kadar incelenmemiş bir yönüyle bakıyorlar. İddiaları, liderlerin içinde yaşadıkları dönemin koşulları tarafından şekillendirildikleri ve o nedenle birbirinden büyük farklılıklar gösterdikleri.

Doğrusunu isterseniz kitap tek bir satırında bile benim yukarıda verdiğim örnekler, bizim siyasi hayatımızla ilgili ipucu vermiyor. O kadar farklı ki, benzerlik dahi kurulması mümkün değil.
Yapmanız gereken araldığı küçük pencereden kafanızı uzatıp bakmanız. Soru sormak serbest.

35’likler ile 70’likler
Geeks 35 yaş ve altı ile Geezers 70 ve üstü grubu ele alıyor.
Biri torun diğeri dede…
Dedeler analog, torunlar dijital.
İlginç bir çalışma.
Bilimsel değil. Örneğin baba Bush ile oğul Bush’un birbirlerine bu kadar benzemelerinin gerekçesini ortaya koyamıyor. Ikisini de şekillendiren farklı ortamlar olmasına, birbirlerine benzemelerini beklemememize rağmen, bu kadar aynı politikalar üretmiş olmalarına bir açıklama getiremiyor.

Söylenen özetle şu; İster siyaset, ister iş dünyası ya da toplumsal hayat… Liderleri, liderin karekteriyle anlamak, anlamaya çalışmak demode bir yöntem. İçinde bulunduğu dönem, dönemin özellikleri, liderin dünya görüşü ve icraatlarına ilişkin daha fazla ipucu veriyor.

Düşünsenize geçtiğimiz 20 yıl pek çok anlamda küresel değişim yaşadı, anlayışlar farklılaştı koşullar değişti. İletişim  ve teknoloji hayatımızı farklı bir eksene taşıdı. Soğuk Savaş bitti. Doğru bildiğimiz her şey yıkıldı. 11 Eylül’de yaşanan terör saldırısıyla büyük küçük, yaşlı genç, Amerikalı Türk, kadın erkek herkes tarihin farklı bir dönemine adım attı.

Yaşananlar hepimizin hayatına damga vuruyor. Bizi şekillendiriyor. Başka bakıp, başka konuşmamızı sağlıyor. Bu yaşananlar hepsinin büyük savaşlar olması da gerekmiyor, büyük salgın hastalıklar da…
Kaybettiğiniz çocuğunuz; attığınız önemli bir adım; isminizi altın harflerle yazdırdığınız bir başarı; ailenizi silip süpüren bir trafik kazası; ansızın kazandığınız servet….

Kitap yukarıda özetlemeye çalıştığım  tema etrafında dönüyor. Benim sizi döndürmek istediğim tema ise, çevrenizdekilere, ister patronunuza, ister başbakanınıza, ister okul müdürünüze her kimse sizi yönetenler ya da yönetilmenizde aktif rol oynayanlar, onlara artık daha farklı bir gözle bakıp anlamaya çalışın. İpuçlarını yakalamaya çalışın.

Kim bunlar?
Biraz da kitabın gerçek teması üzerine…
Geeks and Geezers yerine Anolog ve Dijital kelimelerini kullanacağım.
Analoglar, deneyimleriyle hayata damgalarını vuranlar. Bugün 70 yaş ve üzerindeler. Hayata atıldıkları alanı daha sonra değiştirmiş olabilirler . Hemen hepsi bugün emekli ancak pek çoğu hala ısrarla ve inatla  çalışmaya devam ediyor.

Sözel kültürden geliyorlar. Hiyerarşiye inanıyorlar. Emir komutayı benimsiyorlar. Tecrübe ve uzmanlığı baş tacı ediyorlar. Dünyaya biraz mekanik bakıyorlar. En fazla dünya savaşlarından korkuyorlar.

Sorularına somut yanıtlar bulmaya çabalıyorlar, hayata biraz daha gerçekçi bakıyorlar. Ömür boyu düşündükleri ve yanıt bulmaya çabaladıkları konu, geçim. Kadınların ekonomik hayata tam olarak katılmadıkları bir dünyadan geliyorlar. Çok çalışıyor, çok çabalıyor, bütün bunları yaparken çoğunlukla önce kendilerini, sonra ailelerini unutabiliyorlar.

Ekonomik ve sosyal hayatta hala aktif olan bu anolog adamların kendi içinde en önemli özellikleri, bedenlerini koruyamasalar da ruhlarını koruyabilmeleri. Diğer bir ifadeyle  genç kalabilmeleri.  Canlı ve heyecanlı; azimli ve korkusuz olmaları. Enerjiyle dolu ve sıcak yaklaşım içinde bulunmaları. Böylece fizik yaşları ne olursa olsun bir türlü yaşlanmamaları.

Dijitaller 35 yaş ve altı. Son dönemin ürünü onlar. Büyük olasılıkla çok genç yaşta başarıyla tanıştılar. Teknoloji alanında çalışmaları gerekmiyor ancak teknolojiyle içli dışlı yaşıyorlar. Makine ve teknolojiyle en az  insanlarla anlaştıkları kadar iyi anlaşıyorlar.

Yaratıcılığa tapıyorlar; tecrübeye, analoglar kadar sahip çıkmıyor, onlar kadar önemsemiyorlar. Tecrübeden çok denemeyi seviyorlar. En fazla terörden ve yarattığı belirsizlikten korkuyorlar. Dünyaya dedelerinden daha farklı bakıyorlar. Dünyayı yaşayan bir organizma gibi algılıyor sürekli değişiyor olmasını içlerine sindirmeye çabalıyorlar.

Hiç bir konuda müthiş uzmanlıkları yok. Uzman sayıldıkları konu genelleme. Ama onda da inanılmayacak kadar derine inebiliyorlar.
Çok hırslı oldukları söylenebilir. Geçim derdinde olmadıkları da… Dünyayı nasıl değiştirebileceklerini düşünüyorlar… En büyük hedefleri tarih yazmak.
Onları özetlemek için sabırsız oldukları, hız kavramına taptıklarını söylemek mümkün. Hayatın, fırsatların bütününden oluştuğunu düşünüyor, fırsatları kendileri yaratıyor, onu tutup almak için hiç bir çekingenlik göstermiyorlar. Risk almaya bayılıyorlar…

Kadınların da ekonomik olarak aktif rol oynadıkları bir dönemde yaşıyorlar. Hırslı olmaları iş ve ev dengesini gözetmedikleri anlamına gelmiyor. Buna karşın dedelerine oranla geç evleniyor, sık boşanıyorlar.
Kahramanlara ve büyük liderlere inanmıyorlar.  Kendileri için bir idol gösteremiyorlar.

Farklı olmadıkları yönler
Birbirlerinden   geceyle gündüz kadar  farklı olsalar da, analoglar ile dijitallerin  ortak bazı özellikleri var. Yaşları ne olursa olsun öğrenmek için büyük bir azim içindeler. Limitleri zorlamasını seviyorlar.
Kitapta, yaşı ne olursa olsun tüm liderler için ortak olduğu düşünülen bir özellik var; liderler hayatlarının bir döneminde başlarından çok önemli hatta dramatik büyük olasılıkla yaşamlarını değiştiren bir olay yaşamış olmaları. Liderlerin hayatlarını,  bu dönüm noktasından sonra çok farklı bir rotaya oturttukları gözleniyor.

Anologlar küresel anlamda İkinci Dünya Savaşı’ndan çok etkilenmiş, bu etkiyle hayatlarını değişik noktalara sürüklemiş gözküyorlar. Dijitallerin en önemli etki noktaları ise ansızın vuran terör olayları, biyolojik saldırılar.
Analoglarla dijitaller birbirinden ayrılıyor. Tarihsel sürece bakıp nerede ve niye ayrıldıklarını anlamak mümkün. Örneğin büyük ekonomik krizlerin yarattığı etki, savaşların getirdiği farklı koşullar…. İnsanların hayatlarına etki edebiliyor. Ettiği de kanıtlanabiliyor. Karşınızdakinin hareketlerini bu şekilde daha anlamlı bir zemine oturtabiliyorsunuz.

Peki ya bizim liderlerimiz? Birbirinden farklı olması gerekenler birbirine benziyor; birbirine benzemesi gerekenler geceyle gündüz gibi ayrılıyor. Liderliğe yeni soyunmuş olanlar mı..  Onlar nerede yetişmiş, neden etkilenmiş, ne sever ne sevmez ne düşünür ne düşünmez….
Tanımıyoruz, bilmiyoruz.
Düşündüklerini söylüyorlar mı?
Söylediklerini düşünüyorlar mı?
2003 yılında çocuğunu okula göndermeyen baba bakan mı gerçek; türban bizim meselemiz değil diyen baba başbakan mı…
Neden böyle düşünüyorlar?
Görüntüleri aldatıcı mı? Sahte ve maske mi?…
Geeks and Geezers sosyolojik ya da  antropolojik bir çalışma değil. Bizim sistemimizi de anlatmaya çalışmıyor. Bir araştırmaya dayandığı doğru. Araştırmayı yapanlar deneyimli işadamları. Anlatmaya çalıştıkları özellikle işdünyasındaki başarılı liderler.

Kitap belli noktalarda başarılı gözlemler yakalıyor. Ama hızla okuyup bitirdikten sonra bana benim çevremdekileri anlatmadığını farkettim.
Biraz hayal kırıklığı tabii. Türkiye Cumhuriyetinin bir bakanı, idaresinde bulunduğu devletin okuluna kız çocuğunu göndermiyor. Neden, 13-14 yaşlarındaki kız çocuğunun artık kapanması gerekiyor. Saçının bir teli gözükürse vay haline…
Eve kapatılan çocuklar, eve kapayan babalar…
Çocuklarımızın fizik ve ruh sağlığından da sorumlu olan bir baba, bir bakan, yeni bir dünya, teknoloji, gelişmişlik, yüzyıllar öncesine ait düşünceler, korkular, korkutmalar…

Kızı sonra eğitimini ABD’de tamamlayacakmış. Hani şu karşı oldukları her şeyin bulunduğu şeytani  dünyada… Fuhuş da var, çıplaklık da var, alkol de var, aşırılık da var…. Aklınıza gelen gelmeyen her şeyin cenneti de sayılabilecek bir ülkede saçının bir teli gözükmeden eğitim almak…
Bir yerde bir terslik var.

“;”20030508″;696;138
1258;”Falına bakayım… Kız gel gitme! Bakayım falına işte…”;””;”

Neden düşünmüyoruz? Neden dinlemiyoruz? Neden istemiyoruz? Neden çalışmıyoruz? Neden çabalayanlara engel oluyoruz? Neden soru üretemiyoruz?
Neden?…

“;”

√Neden düşünmüyoruz?
√Neden dinlemiyoruz?
√Neden istemiyoruz?
√Neden çalışmıyoruz?
√Neden çabalayanlara engel oluyoruz?
√Neden soru üretemiyoruz?
√Neden?…

Fala inanma ama falsız kalma derler. Doğru de söylerler.
Fala inanmam ama bulduğum zaman da falsız kalmam. Fal baktırma konusunda, sağda solda göğsünü gere gere fal baktırdığını anlatmayanları çok gördüm. Ama ben geleceği okutmaktan hoşlanmayanına rastlamadım.
Dünü biliyoruz. Bugünü yaşıyoruz. Peki yarın nasıl olacak? İşte bütün mesele bu. Ama ben bu meseleye küçük bir ekleme yapmak istiyorum izninizle; gelecek, artık “yarın” kadar uzak değil, “bugün” kadar yakın. Hatta şöyle de söylenebilir; “Gelecek hemen şimdi”.
Önümüzdeki 10-15 yıllık perspektif içinde hangi sanayi ve iş kollarının öne çıkacağını bilmeden, hangilerinin ortadan kaybolacağını öğrenmeden kariyer çizginizi belirlemeniz mümkün olabilir mi?
Gelecekte nasıl bir toplum içinde yaşayacağımızı bilmeden çocuklarımızın geleceğini planlayabilir miyiz?
Emekli olduğunuzda elinize geçecek gelir ve daha önceki birikimlerinizi nasıl değerlendireceğinizi bilmediğiniz zaman yaşlılık günlerinizde sizi rahatlık değil, endişe beklemeyecek mi?

Size bu soruların yanıtlarını bulabilmeniz için fal baktırmanız gerektiğini söylemiyorum. Fala ihtiyacımız yok, ama geleceği öngörmeye var. Fal baktırmak yerine, bilimsel yöntemlerle geleceği okumalıyız.
Gelecek, zamanı aşımına uğrayarak bizi yakalamadan, bizim geleceği yakalamamız daha iyi olmaz mı?

Geçtiğimiz hafta Türkiye’nin Davos’u olacağı varsayımıyla yola çıkılan bir toplantı düzenlendi: Forum İstanbul. Hedefi büyüktü, toplantı küçüktü. Konuşulanlar çok önemliydi, çoğunluk ne yazık ki, birkaç popüler noktaya takıldı. Toplantının asıl gündemi, popüler siyasi şahsiyet ve kişilerin gölgesinde kaldı. Körler sağırlar birbirini ağırlar misali, yine aynı insanlar konuştu, yine aynı insanlar dinledi, bilgi bir avuç insan içinde paylaşıldı. Gelecek endişesi taşımayanlar zaten toplantıda yoktu…
Forum İstanbul, tüm organizasyonel eksikliklerine ve talihsizliklerine karşın olması gereken toplantılardan biriydi.
Tartışmalar sırasında ortaya çıkan anafikir şuydu;

Türkiye’nin işi biraz fala kalmış. Dünü yaşıyor. Gelecek zamanda yaşayabildiği en ileri nokta, bugün. Gelecekle ilgili endişeleri olmasına karşın, ne yapması gerektiği konusunda beyin jimnastiği yapmıyor, nasıl yapılacağını bilmiyor.
Ama istemeye gelince istiyor, şikayet etmesi gerektiğinde ediyor. Hayal kurmak söz konusu olduğunda en güzel hayaller ona ait oluyor…

Böyle olunca, bizim burada kendi içimizde yaşadıklarımız, başkalarının başka yerlerde yaşadıklarına benzemiyor; bizim isteklerimiz çoğu zaman başkalarının arzularını aşıyor; geleceğe dair kaygılarımız kimselerle örtüşmüyor.
Sizinle bu hafta biraz dünü, bugünü ve yarını tartışmak istedim.
Gelin birlikte bir tur atalım ve görelim; onlar ve biz ne tartışıyoruz, dünü nasıl yaşamış, bugünü nasıl algılıyor, yarına nasıl bakıyoruz:

Dünyanın yarını
√ Dünya nüfusu 2023’te 8 milyara ulaşacak. 2032’de 10 milyardan fazla olması bekleniyor.
√ Nüfus en çok ekvator coğrafyasında ve güney yarım kürede artacak.
√ 2030’da gelişmekte olan ülkeler dünya nüfusunun yüzde 87’sini oluşturacak.
√ Gelişmiş ülkelerin nüfusunda yaşlanma şiddetle hissedilecek. Bu yüzden tıp ve biomedikal teknolojilerde ilerleme kaydedilecek. Gelişmiş ekonomilerde yaşam süreleri uzayacak, gelişmekte olan ülkelerde genç ve orta yaşlı nüfus daha fazla olacak.
√ Devletlerin tekelinde bulundurdukları yetki alanlarına başka oyuncular da girecek. Bu oyuncular arasında mafya ya da suç örgütleri önemli bir yere sahip olacak. Suç şebekelerinin devletlerle çatışmaları artacak. Halen 1 trilyon dolar kar payına sahip olduğu tahmin edilen mafya, dünya ekonomisinin yüzde 4’ünü elinde tutmayı başarıyor. Bu oranın gelecekte artması bekleniyor.
√ Dünyanın Gayrısafi Milli Hasılası 2023’te şimdikinin iki katı olacak.
√ ABD ekonomisi 2023’te dünyanın en büyük ekonomisi olmaya devam edecek. Ancak dünya Gayrısafi Milli Hasılası içinde yüzde 22’lik payı düşecek.

√ En büyük devrimlerin yaşanacağı alanlardan biri sağlık olacak. İnsanın gen haritasının tamamen deşifre edilmesinden sonra yeni tıbbi teknolojilerle tanışacağız. Kellik ve kırışıklık tarihe karışacak.
√ Dünyanın petrol ihtiyacı 2020’ye kadar yüzde 60 artacak. 2020’ye kadar enerjiye yapılan yatırım 1992 fiyatlarıyla 30 trilyon dolar olacak.

√ Dünyanın enerji stoklarının dörtte üçü Orta Doğu’da. Bu bölge dünya petrolünün yüzde 31’ini üretti. 2020’ye kadar yüzde 63’ünü üretecek.
√ Dünya enerji kaynakları hızla tükenecek, özellikle de fosil yakıtların süratle tükenmesi nedeniyle alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarına kayış hızlanacak.
√ Uzaydan enerji ve hammadde kaynakları elde etmek için dev adımlar atılacak.
√ Çevresel krizler insanların biyolojik dengesini bozacak. Ebola ya da SARS gibi virüsler daha hızlı yayılabilecekler.
√ Nüfus artışının en güçlü yaşanacağı yoksul ülkelerde, çevre kirlenmesi vahim boyutlara ulaşacak. Bazı bölgeler aşırı iklim değişiklikleri yaşayacak. Su ve gıda üretim kapasitesi düşecek. Tarihte yaşanan toplu göçler yaşanabilecek.

√ Zengin ve yoksullar arasındaki uçurum büyüyecek.
√ Dünya bugünkünden daha barışçıl ve istikrarlı olamayacak. Şiddet ve terör, teknolojideki ilerlemeler yüzünden daha büyük boyutlarda yaşanabilecek.

√ Varlıklı ülkeler, bilginin kullanımıyla vatandaşlarının refahını artırmaya çalışacak ancak aynı hassasiyeti diğer ülkeler için göstermeyecek.
√ Devletler, bölgesel konfederasyonlar çerçevesinde gevşek örgütlendikleri çok kutuplu bir dünya yaratacaklar. AB, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği, Amerikan Devletleri Teşkilatı, NAFTA gibi örgütlerin bu bağlamda önem kazanmaları bekleniyor.
√ ABD’nin en azından 21nci yüzyılın ortalarına kadar dünya üzerindeki süper güç konumunu koruyacağı tahmin ediliyor.

Türkiye’de bugün
√ Türkiye’nin iç borcu 90 milyar dolar, dış borcu 110 milyar dolar. Türkiye’nin borçları Gayrısafi Milli Hasılası’nın yüzde 86’sına eşit.
√ AB’nin 2004 yılında 10 yeni üyesi olacak. Türkiye’nin AET’ye başvurusunun üzerinden bu tarihte 40 yıl geçmiş olacak. Türkiye’nin AB’ye girişi bugün belirsizliğini koruyor.

√ Türkiye sürekli fakirleşen halkıyla, dünyanın rekabet edilebilir 49 ülkesi arasında, 1999’da 38’inci; 2002’de 46’ncı oldu.
√ Geçtiğimiz yıl düzenlenen Yolsuzluğu Önlemek Üzere Şeffaflık Araştırması’na göre, Türkiye 91 ülke arasında 64’üncü, bir yıl önce ise 54’üncü sıradaydı.

√ Türk ekonomisi 2001’de yüzde 9 küçüldü, buna karşın 2002’de yüzde 7.8 büyüme gerçekleştirdi. Ancak Gayrısafi Milli Hasılası ancak 180 milyar dolara ulaştı. Bu rakam, dünya Gayrısafi Milli Hasılası’nın yüzde 0.6’sı.
√ Türkiye 1993 ile 2002 arasında kamu ve özel sektör toplamı 422 milyar dolarlık yatırım yaptı, ancak aynı dönemde borç faizi olarak 211 milyar dolar ödemek durumunda kaldı.
√ Türkiye’de tarımsal ve endüstriyel verimlilik ile emeğin verimliliği dünya standardının çok altında.
√ Enflasyon yüzde 35 (Mart 2003) ile üyesi olmak istediği toplulukların ortalamasının hala çok üzerinde. Bütçe açığı Gayrısafi Milli Hasıla’nın yüzde 11’ine eşit.
√ Sürekli büyüyen işsizler ordusuna karşın Türkiye her yıl 700 bin yeni iş yeri açmak zorunda.
√ Türkiye’nin Muş, Ağrı, Bitlis gibi en fakir illerinde yıllık ulusal gelir 600 doların altında.

√ Türkiye’ye doğrudan yatırım olarak gelen yabancı sermaye hiçbir yılda 1 milyar doları aşamıyor. Bu oran Polonya’ya giden doğrudan yabancı sermayenin dörtte biri.

√ Türkiye’de son 50 yıldaki yabancı sermaye girişine bakıldığında 17 milyar doları bulduğu görülüyor. 1990-2002 yılları arasında, Brezilya yabancı yatırımını 0.9 milyar dolardan 32 milyar dolara, İspanya 14 milyar dolardan 22 milyar dolara, Polonya 0.09 milyar dolardan 9 milyar dolara, Türkiye ise 0.7 milyar dolardan 3 milyar dolara çıkardı.

√ UNCTAD Yatırım Endeksi’ne göre, Türkiye potansiyelinin onda birini kullanıyor.
1988-1990 yılları açıklanan endekste 83. sıradayken, 1998-200 yılı endeksinde 123. sıraya düştük. (Potansiyel kullanımında düşük potansiyele sahip diğer ülkeler İran, Yemen, Umman gibi zaten kapalı ekonomiye sahip olanlar.)
√ 2023’de Türkiye’nin nüfusunun 92 milyon olacağı öngörülüyor. Yani ortalama olarak her yıl 1 milyon istihdam zorunluluğu, kişi başına düşen yatırım miktarı ise 35 bin dolar civarında, ve her yıl eklenen ilave istihdam için ilave yatırım yapmak gerekiyor, eklenecek 20 milyon istihdam için 700 milyar dolar yeni yatırım yapmak gerekiyor.

Aslında Türkiye
√ Türkiye, satın alma gücü açısından incelendiğinde, hala dünyanın en gelişmiş 17 ekonomisinden biri.
√ Türkiye, işlenilebilir topraklar açısından bakıldığında dünyada 10’uncu sırada.
√ Türkiye nüfus açısından bakıldığında dünyada 17’nci sırada.

√ Dünya ölçeğindeki her bin 100 vatandaştan biri Türkiye’de yaşıyor.
√ Türkiye genç nüfusuyla, pek çok gelişmiş ülkenin duyduğu yaşlılığa bağlı demografik kaygılara sahip değil.
√ Türkiye nüfusunun 2010’da 74-77 milyon; 2023’de 92 milyon olması bekleniyor. OECD ülkelerinin yaşlı nüfusu 1990-2023 arasında ülke nüfusunun yüzde 13-25’i oranında olacak.

√ Türkiye, Avrupa’nın genç beyin ve işgücü potası haline gelecek.
√ Jeostratejik olarak, Balkanlar’ı Ortadoğu’yu, Akdeniz’i ve Kafkasya’yı birleştiren anahtar ülke.
√ NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip.
√ Elindeki su rezervleriyle geleceğin belki de en büyük zenginliğine sahip.
√ Doğu-Batı Avrasya enerji koridoru üzerinde.
√ Turizm varlıkları, zengin kültür mirası, doğası ve ılımlı iklim yapısı…
√ Türkiye artık ağırlıklı tarım ülkesi değil. Büyük şehir sayısı artıyor, metropolitan kültürü oluşuyor.
√ Türkiye 2010 yılına kadar yılda yüzde 64’lık, ondan sonra 2023 yılına kadar da yılda yüzde 9’luk bir büyüme gösterebilir.
√ Türkiye dünyanın en önemli tüketim pazarlarından biri olmaya aday.

√ Gayrısafi Milli Hasıla’nın 2023’e kadar 1.2 trilyon dolara çıkacağı hesaplanıyor. Bu tarihte Türkiye nüfusunun 92 milyon kişiye ulaşacağı varsayımıyla, kişi başına gelirin 13 bin dolar olması bekleniyor. Yunanistan’ın 1999’da sahip olduğu kişi başına gelire, biz çeyrek asır sonra ulaşabileceğiz.

√ Türkiye, Azerbaycan kadar performans gösterse, yani potansiyelinin 3 katı, 1998’de 30 milyar, 1999’da 24 milyar, 2000’de 51 milyar dolar yabancı yatırım çekebilirdi.
√ 1994’de ABD Ticaret Müsteşarlığı, Türkiye’yi, yabancı yatırım çekme potansiyeli açısından, Çin’den sonra 2. sıraya yerleştirmişti.
√ Türkiye’nin yabancı yatırım performansını iki misline çıkarırsak 2023’de 760 milyar dolar yatırım yapılacağı öngörülüyor.

Dışarıdan Türkiye nasıl görünüyor?
‘Dışarıdan Türkiye nasıl görünüyor?’ sorusunun yanıtını, OECD Uluslararası Yatırım Küresel Forumu Başkanı Mehmet Öğütçü çok net, özet ve doğrudan veriyor;
“”Türkiye hala yerli yerine oturmamış, uzun yıllardır kronik şekilde ‘kritik’ ve ‘geçiş süreci’ dönemleri yaşayan, Avrupa Birliği’ne katılım süreci belirsiz, nereye ait olduğuna dair ulusal kimlik tanımını henüz netleştirememiş, kendisiyle ve çevresindeki ülkelerle barışık olmayan, genç nüfusuna gelecek umudu ve istikamet duygusu aşılayamamış, kaynaklarını rasyonel olarak kullanamayan, iç ve dış borç sarmalına düğümlenmiş, yenilenip dünyaya ayak uydurmak yerine ayak diremeyi esas almış bir ülke görüntüsü veriyor.
Türkiye, dünya değişirken, hem de süratle değişirken, gereken tempoda ve çapta değişememenin sancılarını yaşıyor.””
Sizin bu konuda paylaşmak istediğiniz fikirleriniz mutlaka vardır. Paylaşırsanız sevinirim. ‘Neden?’ diye başlayan sorular da; ‘Çünkü!’ diye başlayan gerekçeler de üretebilirsiniz. Tartışalım, soruları ve yanıtlarını birlikte üretelim.

“;”20030515″;615;86
1287;”Bana doğruları söyleme, ben bir deve kuşuyum”;””;”

Ben sizi gerçekleri bilmeye, ama umudunuzu ve azminizi yitirmemeye davet etmek istiyorum.
Neden mi?
Eeee… biz deve kuşu muyuz ayol!!!!!!

“;”

Ben sizi gerçekleri bilmeye, ama umudunuzu ve azminizi yitirmemeye davet etmek istiyorum.
Neden mi?
Eeee… biz deve kuşu muyuz ayol!!!!!!

Geçtiğimiz haftalarda izlediğim bir tartışmada, katılımcılar Türkiye ve dünya ile geleceğimiz konusunda değişik fikirler öne sürerken; bir yandan da uluslararası kuruluşların verilerinden söz edip, kıyaslayarak ülkemizin nerede durduğunu göstermeye çabaladılar. Kimsenin kötü niyeti yok, ama Türkiye’nin yerini yurdunu göstermeye kalktığınız zaman nedense rakamlar iyi konuşmuyor. Bir bakıyorsunuz ana tema yağmur, çamur, soğuk  ve kış günlerini anımsatıyor. Panelin başkanı konuşmaların ardından ortaya dökülenleri toparlamak istedi. Rakamlar hiçbir yanından tutulur gibi değildi. Nereden baksanız Türkiye’nin son dönem performansını izah etmeye yarayacak bir durum ortada gözükmüyordu. Baktı ki olacak gibi değil, raporu hazırlayan uluslararası kuruluşta bir ya da birden fazla Türk olduğundan emin olduğunu söyledi. Herkes gülüşürken oturum başkanı; “Çünkü Türkleri Türkler’den başka kimse bu kadar yerden yere vurmaz” dedi. Bu yaklaşıma da ben çok güldüm doğrusu.

Konunun üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gerektiğine inanıyorum.
Sizi düşünmeye davet etmemin nedeni, zaman zaman kendimi böyle bir pozisyonda buluyor olmam değil şüphesiz.

Ancak vatan haini gibi algılanmak doğrusu da çok keyifli bir durum değil. Geçmişten gelen beylik sözlerle durumu izah etmek de mümkün; “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar”

Doğrudur, doğrular biraz can yakar.
Ama can yakacak diye doktora gitmediğiniz oldu mu?
Canınız yanacak diye dişinizdeki çürüğü tedavi ettirmediğiniz?…
İsterseniz ettirmeyin, sonra çekip alıyorlar!

İkisinin Arası

Tanıdığım ve çok sevdiğim bazı insanlar, olumsuz ve negatif şeyler duymaktan hiç hoşlanmazlar. Çoğu akıllı, ileri görüşlü ve aydınlık kişiler. Ama ikide bir durum vaziyetlerini hatırlamak onları boğar. Böyle ortamlarda bulunmamaya özen gösterirler. Çok sıkıldıklarında ya ortamı terkeder ya da haydi artık deyip konuyu değiştirirler…

Bazı tanıdıklarım, eleştirir de eleştirirler. Ağızlarından çıkan olumlu bir tek cümleyi yakalamak mümkün olmayabilir. Kaçacak yer arasanız iyi olur. İçiniz kararır, ruhunuz bunalır. Yapacak hiçbir şey yoktur, onların durumu doğuştandır.

Acaba ikisinin arasında bir yerlerde durmak mümkün olamaz mı? Sabah kalk akşam yatana kadar aymaz vaziyette… Yüzünde güller açarak dolaşmanın bir anlamı olmadığı gibi, sabahtan akşama kadar sağa sola sövüp, küfredip ve kadere lanet ederek dolaşmanın da bir gereği yok.

Buraya kadar sizi güzelce hazırladığımı varsayıyorum. Bundan sonraki satırlarda karşınıza ne çıkacağını iyi tahmin ediyor olmalısınız.

Beni biraz olsun tanıyorsanız, yorganı kafama çekip büzüşüp yatmayacağımı da biliyorsunuzdur.

Yılmadan ve korkmadan size sevimsiz konulardan söz etmeye devam edeceğim. Üstelik moralimi bozmadan. Üstelik ümidimi yitirmeden. Üstelik sağa sola küfür kıyamet bulaşmadan.

Belki moralinizi bozacağım yine ama ne gam. Benim burada moralim bozulurken sizi rahat bırakacağımı düşünmüyorsunuz herhalde.

Küresel Rekabet Raporu

Küresel Rekabet Raporu 2002-2003 yayınlandı. Peter K. Cornelius’un editörlüğünü üstlendiği raporun iki tanınmış direktörü var, Michael E. Porter ve Klaus Schwab.

Araştırmaya toplam 80 ülke katılmış. Bir kaç ülke düşmüş, Mısır Hükümeti kendi isteğiyle gerekli bilgileri vermediği için sıralamaya alınmamış. Bu yılki rapor geçtiğimiz yıllara göre daha kapsamlı bir çalışmadan oluşuyor.

Rapor editörün özetiyle açılıyor. Ve Türkiye de ilk sayfada yerini alıyor. Pek gururlandıracak bilgilerle değil ne yazık ki.

Raporda, Arjantin ve Türkiye’nin içine düştükleri ekonomik bunalımın bu iki ülke için yüksek faturası olduğu, ama neyse ki, bulaşıcı bir hastalık gibi sağa sola yayılmadığı belirtiliyor.
Genel olarak rekabet endeksine bakacak olursak Türkiye 2002 yılı performansıyla 80 ülke arasında 69’uncu olabilmiş.

Endeksin bizden sonraki 10 ülkesini burada sıralamazsam kendimi rahat hissetmem. Bu 10 ülke, kötüden çok kötüye doğru şöyle: Guetamala, Nijerya, Paraguay, Ekvador, Bangladeş, Nikaragua, Honduras, Ukrayna, Bolivya, Zimbabve ve Haiti.

Pes Doğrusu!!!

Benim buna itirazım var kardeşim.
Kimsenin Türkiye’yi bu kadar beter ülkelerin arasına itmeye hakkı yok.
Birileri çıkıp, “Ne demek beter ülke” diye bana ders vermeye kalkabilir. Zahmet etmesin almayacağım. Rakamlar ortada, isterseniz siz böyle buyrun.
Benim yerim, sizin yeriniz, kızımın yeri, oğlunuzun yeri, annemin babamın yeri, dayınızın teyzenizin yeri… Hiçbirimizin yeri 80 ülke arasında 69’uncu değil. Peki öyleyse neden Türkiye’nin yeri 69.
Elini sallasan bir girişimciye çarpıyorsun, kolunu kıpırdatsan bir başarı öyküsü duyuyorsun; kafanı çevirsen ihracat şampiyonu var…
Tamam anladım, herkes değil ama azımsanamayacak bir grup başarı hikayesi var! O zaman bu ülkenin hali ne?
Bireyi iyi, ülkesi kötü olur mu?
Olmaz!
Ülkesi kötü, bireyi iyi olur mu?
O da olmaz!
Ben bıktım, her siyasetçinin çıkıp, onu yapacağım, bunu yapacağız, şöyle olacak, buraya geleceğiz demesinden.
Elinizi tutan mı var?
Yok!
Buyrun yapın o zaman. Buyrun kararları alın o zaman…
En azından bizim elimizi bırakın!

Sürekli Geriliyoruz

Türkiye geçtiğimiz yıl genel rekabet sıralamasında 54’üncüydü. Raporda mikro ekonomik rekabet gücü ayrı bir endeks olarak sunuluyor. Buna göre, Türkiye 80 ülke arasında 2002 yılı için 54’üncü sırada. Bu sıralamada, 2002 için kullanılan  formülle hesaplandığında Türkiye 2001 yılı için mikro ekonomik rekabet gücü sıralamasında 35’inci sırada yer alıyordu.

Genel rekabet gücü sıralamasını destekleyen diğer endekslere göz atmakta fayda var. Türkiye’nin genel rekabet sıralamasında 69’uncu olduğunu tekrar anımsatalım önce. Teknoloji endeksine göre Türkiye 54’üncü; kamu kurumları endeksine göre 63’üncü; makro ekonomik göstergelere göre ise 78’inci sırada yer alıyor.

Mikro ekonomik Rekabet Endeksi’nde 54’üncü sırada yer alan Türkiye’de şirketlerin operasyonu 80 üzerinden 56’ncı sırada; ulusal iş yapış çevre değerlendirmesine göre 55’inci sırada.
Beşten şaşma formülüyle çalışan, tembelin bir üstü öğrenci profili gibi.
Tabii bir fark var, bu endekse göre karne sıfırla dolu.
Rapor, tablolarla dolu. Hangi birine bakacağımı şaşırmıyorum.
Hepsine tek tek bakıyorum.
Tablolaların hepsi bir sayfa uzunluğunda ve küçük küçük rakamlar… 80 ülke başka türlü sığmıyor.
Ben yine şaşırmıyorum. Çok rahat her şeyi buluyorum. Zaten aradığım, Türkiye.

İstediğin tabloya gel. Gözünle tablonun ortasını bul. Oradan aşağı in in in in in… İşte Türkiye orada bir yerde. Daha kolayına gidiyorsa, İstediğin tabloyu aç, gözünü listenin en altıyla hizala. Sonra bir çık, bir daha çık… İşte Türkiye tam orada.

Bazılarınız böyle olumsuzluklardan çok sıkılıyor. Tamam siz buraya kadar zahmet etmişsiniz. Kenarda sağda duruyorum bir zahmet inin.

Geride kalanlar, var mısınız devam etmeye?

Rekabet edebilmek

Rekabet edebilme özelliği, ülkelerin, şirketlerin ve bireylerin ekonomik değer olarak ölçümlenebilmesi için son yıllarda çok sık başvurulan bir değer. Genel olarak tüm dünyada üzerinde ortak bir anlaşma sağlandığı gözlenmekle birlikte rekabet edebilme ve rekabet konsepti her zaman her yerde doğru algılanamayabiliyor.

Harvard Üniversitesi öğretim üyelerinden ve yönetim literatüründe guru olarak kabul gören Michael E. Porter’a göre yakın zamana kadar ülkelerin gelişmişlik düzeylerini ölçümlemek üzere uygulanan rekabet kavramının, ülkelerin makro ekonomik kalkınmışlığı üzerine bina edilmiş olduğuna dikkat çekiyor.

Porter, IMF’nin, politikalarını üzerine inşa ettiği makro ekonomik değerlerin, ne yazık ki bir ülkenin gelişmesini sağlamak açısından yüzde yüzlük bir başarı sağlamadığını savunuyor. Porter’a göre mikroekonomik dengeleri, makro ekonomik dengelerden daha fazla gözetmek gerekiyor.

Mikro ekonomik rekabet endeksi başlığı altında yazdığı makalede, Porter; “Düzgün bir yargı sistemi, kurumsallaşmalarını tamamlamış kamu kurumları ve sosyal yapılar, sosyal adalet, dengeli para piyasaları ve dengeli bütçenin, ülkenin kalkınmasına etkisi yadsınamaz. Bu genel ve makro tanımlar ne yazık ki yeterli değil. Bu makro yaklaşımlar zenginlik yaratılması için gereken ortamı hazırlamakta yardımcı olabilir ancak zenginlik yaratamaz. Zenginlik bir ekonomide mikro ekonomik düzeyde elde edilebilir” diyor.

Gelişmekte olan ülkelerin mikro ekonomik dengeleri tutturabilmek konusunda ciddi sorunlar yaşadığını biliyoruz.

Bir ülkenin rekabet gücünü artırabilmesi için tek yönlü bir çaba yerine aynı anda pek çok değişik yönden saldırıya geçmesi kaçınılmaz.

Porter’a göre, rekabetin anlamını bulmak için durulacak ilk durak, zenginlik. Bir ülkenin yaşam kalikesi o ülkenin ürettiklerinden oluşur. Bir ülkenin ürettiği mal ve hizmetlerin sayısı ve bu mal ve hizmetlerin dış pazarlarda yakaladığı fiyat o ülkenin rekabetini gösteriyor.

Anlayacağınız, Hedef Üretim

Mikro ekonomik düzeyde rekabet iki düzeyde ölçülüyor. Bunlardan birincisi yerli ve yabancı firmaların iş yapabilme kabiliyetleri, bu kurumların birbirleriyle rekabeti; ikincisi, mikro ekonomik iş çevresinin kalitesi.

Rekabet analizi firmaları üçe bölmüş. Bunlardan ilki az gelirli ülkeler, ikincisi orta gelirli ülkeler, üçüncüsü ise üst gelir grubundaki ülkeler.

Türkiye bu üç grup içinde az gelirli ülkeler kategorisinde yer alıyor. Bu grupta bulunan diğer ülkelerde örnek vermek gerekirse; Tunus, Namibya, Tayland, Kolombiya, El Salvador, Çin, Ürdün, Endonezya, Hindistan, Zimbabve, Fas,  Filipinler yer alıyor.

Az gelirli ülkelerin temel özelliği rekabet avantajını yoğun olarak ucuz iş gücü ve ucuz doğal kaynak üzerine bina etmeleri. Bu düzeyde şirket bazında bakıldığında müşteriye dönük ürünler göze çarpıyor ancak paralel olarak aynı düzeyde teknolojik gelişme gözlenmiyor. Az gelirli ülkeler pek çok mikro ekonomik değer açısından  sıranın sonunda yer alıyor.

Düşük insan gücü maliyeti, düşük hammadde fiyatlarıyla rekabet edilebilecek dönemler geride kaldı. En az girdiyle en fazla gücü elde eden ülkeler rekabette ayakta kalabiliyor. Öncelikle rekabet edilebilecek alanların seçilmesi, ardından mevcut durum analizinin yapılması, geliştirilmesi, yaratılması planlanan coğrafi alanlara karar verilmesi, oyuncuların yaratılıp geliştirilmesi ve oyuncular arasında iletişim sağlanması gerekiyor.

Bu sıralanan gerekli şeylerin hiçbiri bizim ekonomimizde yok.
Moralinizi sıfırlamayı başardım mı?
Buraya kadar gelen birinin moralinin bozulacağını sanmıyorum.
Olsa olsa gücüne güç katmış olabilir.
Biliyorsunuz başarmak zorundayız.
Sevgiyle kalın.

 

“;”20030522″;142;17
1336;”Başlarken Şık Ayrılırken Hırt Olmak”;””;”Neden başlangıçlarda gösterdiğimiz performansı, ayrılırken gösteremiyoruz. Neden ayrılıklar acılı urfa gibi olmak zorunda?
Neden medenice el sıkışıp, “Allahaısmarladık, her şey gönlünüzce olsun” diyemiyoruz?
Neden başlarken şık, ayrılırken hırt oluyoruz?
Neden geçtiğimiz yollarda sağa sola dökülmüş insanlar bırakıyoruz?
Neden bir gün bir yerde karşılaşacağımızı unutuyoruz?
Neden ayrılırken kötülük yapmayı meziyet sanıyoruz?
Neden efendice konuşamıyoruz?”;”

Neden başlangıçlarda gösterdiğimiz performansı, ayrılırken gösteremiyoruz. Neden ayrılıklar acılı urfa gibi olmak zorunda?
Neden medenice el sıkışıp, “Allahaısmarladık, her şey gönlünüzce olsun” diyemiyoruz?
Neden başlarken şık, ayrılırken hırt oluyoruz?
Neden geçtiğimiz yollarda sağa sola dökülmüş insanlar bırakıyoruz?
Neden bir gün bir yerde karşılaşacağımızı unutuyoruz?
Neden ayrılırken kötülük yapmayı meziyet sanıyoruz?
Neden efendice konuşamıyoruz?

Geçtiğimiz günlerde endüstri mühendisleriyle yoğun bir temasım oldu. Endüstri mühendisliğinin aslında tam olarak ne iş yaptığını bilebilmek çok mümkün değil. Mezunlarını hemen hemen her iş kolunda görmeniz mümkün. Endüstri mühendisleri farklı disiplinlerde ilginç bir başarı grafiği çiziyorlar. Kendilerine sorarsanız, hayata dokunan bir mühendislik olduğunu, böyle olduğu için de başarı şansının yükseldiğini söylüyorlar.
Aslında her disiplin öyle… Ne kadar uzak durursa dursun. Mutlaka hayata dokunmalı. Bir de hayata dokunması gereken disiplinler var. Zaman zaman dokunduklarını söylemek mümkün olmuyor. Teyet geçtikleri çok oluyor.
Yönetim bilimi bunlardan biri. İçinde birbirinden farklı insan unsurunu, tatlısıyla acısıyla, iyisiyle kötüsüyle hayatın pek çok değişik yanını barındırıyor. Hayatı teyet geçtiğini düşünmemin nedeni, o kadar hayatımızın içinde ve kendisini o kadar bizden soyutlamış durumdaki anlaşılır gibi değil. Sanırsınız ki bizler birer makine, yönetim bilimi de bir kontrol panosu. Oysa evde geçirdiğiniz zamanın misliyle fazlasını iş yerinde tüketiyoruz. Yönetilmesi pek de kolay olmayan bir dünya.
Son zamanlarda üzerinde yoğun olarak düşündüğüm iki küçük kavram var. Aslında hayatımızı yönlendiren ve ipotek altına alan iki büyük kavram.
Dikkat ettiniz mi bilmem, havasından mı suyundan mı yoksa başka meziyetlerinden mi bilinmez; Türk insanı “başlamayı” çok sever, “ayrılmaktan” nefret eder.
Başlamasını becerir, ayrılmayı beceremez.
Başlangıçta şıktır, sonlandırırken hırttır.
Başlangıçta ateşlidir, tutkusundan yanından geçilmez; ayrılırken nedense hem kendisini, hem de başkalarını hüsrana boğar.
Başlarken verdiği sinyalleri, nasıl yaparsa yapar, ayrılırken bozar…
Hayatın çok içinden bu iki kavramı bir disiplin içinde işleyebilmek gerekir. Başlamayı yönetebilenlerin, ayrılmayı da yönetebilmeleri gerekir. Ayrılmak yönetilebilen bir süreç olabilmeli.
Başlangıç ve ayrılıklarla ilgili bakın bakalım çevrenize, ne göreceksiniz. Bakın bakalım kendinize, başlarken gösterdiğiniz performansı sonlandırırken gösterebilmiş misiniz. Sonra dilerseniz bir iki dakika düşünün. Nasıl iyi başlar ve iyi sonlandırırım diye kafa yorun. Başlamayı nasıl becerebiliyorsak, sonlandırmayı da o kadar iyi becerebiliriz.
Damarlarımızda dolaşan kıskançlık virüsünü, benden sonra tufan anlayışını, kötülüğü, zaman zaman çeresizliği kendi ellerimizle söküp atabiliriz.
Başlangıçlar ve ayrılıklar yalnızca iş hayatının tekelinde olan konular değil. Ya da yalnızca çalışanın başlangıcı ve sonu olarak da bakılamaz.

***

Kız henüz 16’sında, kaptırmış gönlünü bir oğlana. Anne baba karşı. Olsun o istiyor. Dünya umurunda değil. Oğlan reşit ama evlenecek yaşta değil. Onun da ailesi karşı. Ama olmaz, onlar müthiş bir başlangıç yapmak istiyor. Tutkulu ve kararlı gözüküyorlar.
Sonunda ya olacak ya olacak deniyor. Olmazsa kaçılacak. Aileler çaresiz ele güne rezil olmak da var, çocukların mutluluğu da öbür tarafta duruyor…
Peki ne olacak… Ne yapılmalı…
Bu müthiş ve masalsı başlangıç gençlerin istediği gibi olur.
Aileler, “kaçacaklarına, birlikte olsunlar ama bizimle olsunlar” kararı verir.
Mutlu son; onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…
Mutlu başlangıç da denebilir.
Su gibi akıp geçen yılları bir çırpıda özetleyebilmek için; Başlangıç görkemli, Gelişme sönük, Final ise trajik olur.
Kavga kıyamet, gürültü patırtı… Nedense olay yaratmadan ayrılmayı beceremezler. Üstelik yönetilmesi gereken bir durum varken. Çünkü artık onlar yalnız değildir. Ortada çocuklar… Hayır yönetemezler, yönetmek istemezler. Bildiklerini yapar, yalnızca kendi hayatlarını değil başkalarınınkini de karartmaya kararlı bir şekilde mutsuz ayrılık yaşarlar.
Onlar ayrılığın iki kişi arasında yaşandığını sanırlar. Ama bu ayrılıktan en fazla etkilenen çocuklardır. Ayrılığı yönetebilmek kimsenin aklından geçmez.

***

Ortak proje çalışması yaptığımız bir kamu kuruluşunda uzun zamandır görmediğim kişileri tekrar karşımda görünce sevindim. Hoşbeşten sonra, “Nerelerdeydiniz” diye soruyor insan. “Bir hastalık ve yaramazlık yoktur inşallah” gibi sözler çıkıyor ağızlardan… Derken anlıyorsunuz ki, devlet emekli etmek istemiş, onlar emekli olmak istememiş.
Bir ayrılık öyküsü daha. Yönetilememiş ayrılık öyküsü.
Malum Türk ekonomisinin en önemli sorunlarından biri verimsizliğe çare bulamamak. İnsan kaynağını planlayamamak. Kamuda çalışan personel sayısının kontrol edilmesi ve ilk etapta aşağı çekilmesi gerekiyor. Bu doğrultuda geçtiğimiz haftalarda erken emeklilik gündeme geldi ve hızla uygulamaya kondu. Biraz patırtı gürültü koptu ama diğer tüm patırtılı olaylar gibi o da söndü.
Bütçeye büyük yük olan insanlar 61 yaşında emekli edilmek istenerek apar topar iş yerleriyle ilişikleri kesildi. Ayrıldılar.
Bir sürü mutsuz insan. Devlete bir kez daha güvenlerini yitirmiş olmaları, düzenlerini sıfırlamış olmalarının yarattığı öfke de cabası.
Sonra ne oldu?… İtirazlar, mahkemeler ve geri adım. Dönebilecekleri söylendi. Hepsinin dava açması gerektiği ifade edildi.
Binlerce insan emekli olup, kuşa dönen maaşına talim etmek yerine, görece dolgun maaşı ve ikramiyesine doğru bir hamle yaptı. Ayrılmak istemediler.
Konu burada haklılık ve haksızlık değil. İstihdam yönüyle de tartışmak istemiyorum.
Burada ayrılığa takılın yeter.
Sizce dönenler çalışacak mı?
Ben hiç sanmıyorum. Onlar artık sürekli beklemedeler, bugün yarın ama çok yakında bir gün yine ayrılabilirler, ayrılmaları gerekebilir. Zaten hepsi 60’larının başında… Sizce mücadele edip, hırsla geri dönmüş, zaten kendisinin olduğunu düşündüğü ve ondan haksızca alındığına inandığını geri alan kişinin işinden hayır gelir mi…
Gelmez!
Gördüğünüz gibi devlet de ayrılıkları yönetemiyor. Eline yüzüne gözüne bulaştırıyor.

***

Genç kız üniversiteden sonra, soluğu yurt dışında aldı. Ne yaptı etti, yurt dışında kendisine iyi bir okul ayarladı. Anne baba biraz şaşkın, biraz çaresiz gidiş hazırlıklarını izlediler.
Aslına bakarsanız, gidebileceğine kimse inanmadı. O sabah kalkıp, yatağını bile toplamayan, kahvaltıda hala ağzına yedirilen, adına planlar yapılan, iyi okusun diye rahat ortamlar geliştirilen mutlu bir çocuktu. Ekmek elden su gölden…
İyi okuyordu. İlk orta ve lise böyle bitmiş Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde zorlu bir bölümü de evdeki tüm tembelliğine rağmen ciddi bir performans göstererek başarıyla sonlandırmıştı.
Sonra pek çok arkadaşının kurduğu beş yıldızlı hayaller gibi ver elini yurt dışı.
Ne olup bittiğini idrak edemeyen aile, onu havaalanında yolcu ederken, ayrılığı kafasına balyoz gibi yedi.
Ailenin yediden yetmişe tüm fertleri Türk filmlerinin en acılısı, Brezilya dizilerinin en mantıksızı, Hint yapımlarının en duygulusuna taş çıkartırcasına saatlerce havaalanının en tehlikeli bölümlerinde dolaşıp, çocuklarını bir kez daha görmek uğruna hem ağlayıp hem el salladılar. Ağlamak hiç durmadı. Sürkeli ağlandı. Sanırdınız ki, bir matem vardı.
Onlar ayrılmanın acılısını seçmiş ve bu tür ayrılıkları sevdiklerine karar vermişlerdi.
Nasıl suçlayabilirsiniz ki, genlerimizde var. Biz ayrılırken ağlarız. Karşımızdaki dünyanın en iyi yerine, en iyi görevine, en mutlu evliliğine gitse bile biz ağlarız. Olayların içinde mutsuzluk yaratacak bir kırıntı yakalarız.
Neyse ki, zaman su gibi akıp geçiyor.
Sözünü ettiğim bu aile içinde öyle oldu.
Arada hatırlananlar tüm gelişlerde tutkulu sarılma ve öpüşmeler, ayrılıklarda göz yaşı…
Eğitim bitti, bizim küçük kız büyüdü, tam artık ülkesine dönecek derken o ikinci bir hamle daha yaptı ve yurt dışında iyi bir işe girdi… Ailede değişen bir şey yok. Çocukları zaman zaman tatil, zaman zaman iş için geliyor. Herkesin bu duruma yıllar sonra alışmış olması gerekiyor.
Olsun anne ve baba için hiçbir şey değişmiyor. Ayrılığın en acılısı her seferinde yaşanıyor.
Ayrılmak bir türlü mümkün olmuyor.

***

Çok yıllar önce, bir gün iş aradığını söyleyerek, geldi. Ona göre iş olmadığını söylemek, kendisini ikna etmeye yetmedi. Kararını vermiş ne yapacak yapacak ama orada işe girecekti. Çünkü gelişmesi için iyi bir başlangıç yapmak istiyordu. Eğitimi vasat, hatta vasatın altındaydı, dünya görüşü yok denecek kadar az, aileden de şanssız sayılırdı, ama azimli bir gençti. Çok çalışacağını ne gerekiyorsa yapacağını söylüyordu. Gelecekten beklentisi o güne kadar yarattığı ve kendisi için yaratılan koşullar yüzünden fazla olmayan ama derinlerde bir yerde sınıf atlamak için yanıp tutuşan küçük bir çocuk.
İyi bir başlangıç yapmayı kafaya koymuştu.
Hiçbir yöneticinin dayanabileceği bir durum değil. “Al beni çalıştır. Al beni yoğur, adam et” diyen birine, “Tamam sen git” denmiyor.
Bu çocuk içinde böyle olur. İyi bir başlangıç yapar, bu arada şanslı olduğunu da söylemek gerekir. Başlangıcı ne kadar iyiyse, gelişimi için ortaya konan ve öne sürülen fırsatlar da iyi olur. O çalışır, karşılığını, ailesinde görmediği bir şekilde iş yerinden alır. Öğrenir durur.
Günün birinde ayrılmak ister. Olur ya… Dünyanın en doğal şeyi,
Kafası karaşıktır, artık yararlı olamadığını düşünür. Bir şeyler iyi gitmiyordur… Oturulur konuşulur. İlk etapta planlı bir ayrılık olacağı tahmin edilir.
Her şey yoluna konur, yerine bir başkası bulunur. Yeni bulunan kişiyle şartlar ve çalışmanın düzeni konuşulur. Devir teslim başlar. Dokümanlar teslim edilir… Fakat o da ne?…
Salya sümük. Bizim çocuk ayrılmak istemediğini farkeder.
Bir hata yapmıştır. Aslında işini sevmektedir. Anlayış ve ilgi ister. Yine yeni bir başlangıç, bir sürü vaad, bolca söz…
Türk filmleri yine devrede…
Bol duygu, az disiplin. Ben geri dönmek istiyorum, yaptığımın hata olduğunu biliyorum. Lütfen affedin.
Affedilir… Bu zor bir karardır. Çünkü ortada becerilemeyen bir ayrılık, Hint kumaşı olmasa da geriye dönmek isteyen, emek verilmiş biri…
Yılların birlikteliği… Bol vicdan… Sıfır profesyonellik vardır.
Yerine alınacak kişiyle yeniden görüşülür. Onun kendisini  kötü hissetmemesi için sözüm ona elden gelen her şey yapılır.
Tuhaf bir ayrılma hikayesidir.
Biraz hastalıklı.
Yönetilememiş ayrılık, herkesi mutsuz etmiş. Ayrılık yaşanmadığı için hayatları esir almış, daha sonra yaşanacak daha başarısız bir ayrılığa ön hazırlık…

                                                        ***

On yıllık evlilik, 15 yılı aşan birliktelik bir gün ansızın sona erer. O kadar kolay o kadar çabuk olur ki, aslında taraflar da ne olduğunu anlamaz. Başlangıcı anımsayanlar sonun böyle olacağını hiç ama hiç tahmin edemez. Onların ki fakir kız, zengin çocuk ya da tam tersi bir ilişki değildir. Türk filmi sendromu yoktur.
Ekonomik durumu iyi olan iki genç insanın birbirini severek flört etmesi ve bir gün evlenmesi… Bundan daha doğal ne olabilir.
Onların hikayesi de bu.
Ama her şey planlanıp, arzulandığı gibi gitmiyor.
Medeni insanların medeni ve sessiz ayrılışları da zaman zaman yönetilemeyebiliyor. Onlar bir süredir hiç konuşmuyor. Ağızlarından çıkacak her kelimeyi ayrılığa zarar verir diye telaffuz edemiyor. Korkuyor. Ne yapacağını bilemiyor.
Aslında şanslı olabilirler, çünkü kavga gürültü, küfür kıyamet yok. En azından şimdilik. Medeni olunabiliyormuş dedirtiyor insana…
Bu dıştan görüntü, içinden ise yakıyor.
Ayrılığın söze ve şiddete dökülmemiş bir yanı var. Ama iyi yönetildiği söylenemez.
Bir başka hikaye. Sonu aynı. Başı da öyle… Arası değişik. Ayrılıktan sonra yaşananlar daha farklı.
Bir başka çift.
Yine on yıllık evlilik. Büyük hayallerle kurulmuş bir birliktelik. Olmuyor gitmiyor. Bir gün artık mutsuz olunduğu tam olarak saptanıyor. Ayrılmaya karar veriliyor. Taraflardan biri razı olmasa da, ayrılık gerçekleşiyor.
Ayrılık kararına kadar herkesin sevip saydığı, örnek aldığı ilişkinin rengi ve ruhu değişiyor.
Kavga gürültü, tehdit, istekler…
Onlar da ayrılığı yönetemiyor.

***

Büyük umutlarla getirilmiş bir bürokrattı.
Bu vatan, bu topraklar ondan çok şey bekliyordu.
Görevine geldiği gün, geçmişte yaptıklarıyla iyi bir gelecek ve iyi bir performans sergilemek üzere elinden geleni yapacağını söyleyerek, halkına teşekkür etti. Makam koltuğuna otururken mutlu ve gururluydu. Bu memleketin ona verdiklerini, artık onun geriye vermesinin zamanı gelmişti. İçi sevinç kaplıydı. Heyecanı midesinin üzerine oturmuş olan “Ya yapamazsam” korkusunu unutturuyordu. Güzel bir başlangıçtı, ailesi, arkadaşları ve ülkesi onunla gurur duyuyordu.
Hemen kolları sıvadı, önce o güne kadar yapılanları tanımaya çalıştı, sonra yapılması gerekenleri ortaya koydu. Buraya kadar iyiydi. Henüz kimsenin ayağına basmamış, arkasına aldığı rüzgarla olumlu görüntü veriyordu.
Sonra o ana kadar planladığı icraatları başlattı.
Zaten ondan sonra ne olduğunu da anlamadı. Birden sağdan soldan vızıltılar, ordan buradan uğultular, derken gazetelerde haberler çıkmaya, sesler yükselmeye başladı. Yakın çevresi iyi yolda olduğunu söylüyordu. Birilerinin ayağına bastıkça ses yükselmesi doğaldı. Aldırmayıp devam etmeliydi. Zaten artık yavaş yavaş tecrübe de kazanıyordu. İlk başta kendine dert ettiği konuları fazla umursamıyor, doğru bildiğini yapıyordu.
Ancak nasıl olduysa oldu, kimse anlam veremedi, bir gizli el ortalığı öyle bir karıştırdı ki, nereden tutacağını, nereden başlayacağını bilemez oldu. Gazeteler başlangıç yaptığı o pırıltılı günleri anımsamaz olmuştu. Ayrılık çanları susmuş, ortalığı hakaret ve iftiralar dökülmüştü… Her şey pek çirkindi.
Tabii ki ayırıldı.
Masasından kazıdılar.
Ne yaptığını şu an bilen yok. Ayrılığı hazmetmeye çalışıyor olabilir. Kim bilir. Hazmedecek mide kaldıysa. İyi başladı kötü bitti.
Ayrılık yine yönetilemedi.

***

Bir gün patrona, “Biraz konuşabilir miyiz” diye sordu. “Tabii” yanıtını aldığında, “Sanırım artık ayrılmak istiyorum” deyiverdi. Patron olacakları tahmin etmişti, “Tamam” dedi. “Ayrılabilirsin. Nasıl bir plan düşünüyorsun?” “Sizin uygun göreceğiniz zaman” deyiverdi. Bir iki küçük ricası vardı. Örneğin acaba bu arada long weekend yapıp küçük bir tatile izin verilir miydi, sonra İngiltere’den arkadaşı gelecekti yıllardır görmemiş, onunla heyecanlı hayalleri var… Acaba biraz da tolerans olabilir miydi?
Her şeye “Tamam” yanıtını aldı.
Her şey yolunda. Ayrılık gerçekten planlandı. Tolerans, tatil, hangi iş ne zamana kadar devredilir, geri kalanlar için neler yapılabilir… Sorun yok. Ama biliyorsunuz memlekette sorun olmaması sorunun biraz sonra çıkacağı anlamına gelir. Başlangıcını iyi yapanların sonunu iyi getirmediği bir ülkede, profesyonelliğin kol gezmediği bir çalışma ortamında ayrılıklar hep kötü yaşanır. Yıllarca tanıdığınızı sandığınız insanlar, her nedense gerçek kimliklerini buluverir. Tahmin edilmeyeni yapar.
Buarada yapılan konuşmalar ve elemanın ileriye dönük aktardıklarında elle tutulur bir şey yoktur, ipe sapa gelmez planlardan söz eder… Sözlerde bol yalan, çok dolan ve anlamsızlıklar vardır.
Bizim ülkemizde bu gibi durumlarda varsayılan genellikle, ben nasıl bir bulunmaz Hint kumaşıyım ki,benden vazgeçilmiyor. O zaman ben ayrılmalı ve yeni müthiş başlangıçlar yapmalıyım. Ne gerek var ayrılığımı planlamaya… Dünya beni bekliyor. Bırakalım yıllar geride kalsın, profesyonellik uçup camdan kaçsın, yaptığım tüm işler ortada kalsın, pisliğimi başkaları temizlesin, yarım bıraktıklarımdan kimseye haber vermeyeyim…
Bu da bir başka ayrılık öyküsü. Sanki böyle bir insan yaşamamış… Sanki böyle biri çalışmamış.
İnsan kaynaklarından bilindik bir Türk çalışanı hikayesi… Ayrılığını planlamamak üzere başlangıç yapmış, ailesinden ve çevresinden hep yakmak ve yıkmak gördüğü için hayatın ancak çalınarak, kırılarak geçeceğini sanmış.
O hep başlangıçlar yapacak ama kötü ayrılıklara mahkum kalacak.

***

Genç kız iyi bir üniversitenin iyi bir bölümünden mezun olmak üzeridir. Ders aldığı öğretim görevlilerinden biri, kendisini, ilgisini çektiğini düşündüğü bir işe girebilmesi için ön ayak olur. İyi de olur. Değişik bir iş geleceğe dair güzel planlar… Çok geçmeden kafası karışır. Daha yeni mezun olmuş, iş hayatının cilveleriyle henüz tanışmamıştır. Ancak içine girdiği ortam, kafasının tam ortasında bir tuhaf çorba yaratmıştır.
İşyeri yoğun bir çalışmanın yaşandığı ancak az insanın çok katma değer ürettiği türdendir.
Çalışan az sayıdaki insanlardan biri bir süredir mutsuz ve ayrılmayı evirip çevirmektedir. Yeni elemanın gelmesi onun hareketini hızlandırır. Çünkü yeni gelen ayna gibidir, diğerine tüm eksiklerini ve asla olamayacağı şeyleri gösterir.
Neyse, adet olunduğu gibi mutsuzluğu başkalarına taşımak gerekir. Efendice ayrılmak mümkün değildir.
Madem ayrılıyorum o zaman iz bırakmalıyım gibi durumlar olmalıdır. Yeni gelene senin özgeçmişini ben sağa sola yollayayım, sana iyi bir iş bulalım… gibisinden tuhaflıklarla yaklaşır.
Ayrıldığında, arkasında, sabote edilmiş bir iş yeri bırakmalı ki, kıymeti anlaşılsın diye düşünür. Nedense şirkete ait eşyaları da bırakmayı hiç akıl etmez.
Yeni mezun eleman, olanı biteni uzun süre anlamaz ama aldığı eğitim ve sağ duyusu “Sanırım öğrenmeye başladım” demeye yeter.
O kötü bir ayrılığı uzaktan seyrettiğini bilir ama ileride daha ne kadar kötüsüyle tanışacağını bilmez.

***

Benim sağdan soldan derlediğim ayrılık hikayelerinin hiçbiri başlangıç hikayeleriyle tutmuyor. Bu konuda bugüne kadar yapılmış bir araştırmayla karşılaşmadım. Exit Strategies olarak anılan, ayrılıkları daha çok işveren açısından planlayan modeller mevcut tabii…
Görünen şu ki, ayrılık ve başlangıç toplumdan topluma değişiyor. Kültür, gelenek ve görenekler hayatın bu iki değişik karesini fena halde etkiliyor. İnsan kaynakları açısından yapılabilecekler, kurumsal yapının tamamlanarak duygusallıktan arındırılmış ve standart başlangıçlar ile ayrılıklar yaratmak.
Sizin benimkilerden daha fazla, daha değişik, daha renkli, daha güzel başlangıç ve trajik ayrılık öyküleriniz mutlaka vardır.
Belki paylaşırsınız da… Kimbilir.
Ama düşünmenizi istediğim ufak bir nokta var; neden başladığımız gibi noktalayamıyoruz?
Neden başlangıçlarda gösterdiğimiz performansı, ayrılırken gösteremiyoruz. Neden ayrılıklar acılı urfa gibi olmak zorunda?
Neden medenice el sıkışıp, “Allahaısmarladık, her şey gönlünüzce olsun” diyemiyoruz?
Neden başlarken şık ayrılırken hırt oluyoruz?
Neden geçtiğimiz yollarda sağa sola dökülmüş insanlar bırakıyoruz?
Neden bir gün bir yerde karşılaşacağımızı unutuyoruz?
Neden ayrılırken kötülük yapmayı meziyet sanıyoruz?
Neden efendice konuşamıyoruz?

“;”20030529″;680;150
1375;”Sevimsiz Haberler Listesi”;””;”İşsiz sayısı 2,5 milyon. İşsizlik oranı yüzde 10.6, atıl işgücü yüzde 16. Bu  üstün performansla, AB üyesi ülkeler arasında şampiyon olduk.”;”

İşsiz sayısı 2,5 milyon. İşsizlik oranı yüzde 10.6, atıl işgücü yüzde 16. Bu  üstün performansla, AB üyesi ülkeler arasında şampiyon olduk.

Enflasyon rakamlarının ansızın eksi göstermesi hepimizi şaşırttı. Ne yapacağımızı bilemedik, bütün hafta tartıştık. “Acaba fiyat artışları devam ederken, enflasyon nasıl düşebilirdi?” Pek çok vatandaşın kafasındaki soru buydu. Yüreklerindeki umut da acaba bundan sonra aynı mal ve hizmeti daha düşük fiyata almak mümkün olur muydu… Ya da hiç olmazsa, fiyat artışı yaşanmasaydı…
Ekonomistler umut vermedi.
Düşüşün çok az, trendin de sürekli olmayacağı yolunda uyardılar.
Üzülmeyin, düşmeyip, yükselen göstergelerimiz de var.
İşsizlik bunların başında.
Durum iç açıcı değil.
Aşağıda, son haftalarda yayımlanan istihdam haberlerinden cımbızla ayıkladıklarımı bulacaksınız.
Bu rakamları unutmayalım, unutturmayalım, çünkü Türkiye’nin en büyük sorunu, istihdam!

1. Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından açıklanan işsizlik rakamları sonrasında Türkiye; hem Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, hem de aday ülkeler arasında işsizlik oranı, bir önceki çeyreğe göre en fazla artan ülke oldu. Geçen yılın son çeyreğinde yüzde 11.5 olan işsizlik rakamı, bu yılın ilk çeyreğinde 12.3’e çıktı. AB üyesi 15 ülkedeki ortalama işsizlik oranının Nisan ayında yüzde 8.1’e çıktığı görülüyor.

2. Özelleştirme kapsamındaki kuruluşlardan 8 bin kişi, Temmuz’dan itibaren, yüksek yaş dilimi esas alınarak emekli edilecek. Uluslararası Para Fonu’na (IMF) geçtiğimiz yıl 18 bin kişinin tasfiye edileceği sözü verilmiş, ancak bugüne kadar sadece 10 bin kişi emekli edilebilmişti.

3. KİT’lerde bulunan istihdamın yüzde 50’sinin atıl olduğunu belirtiliyor. Yapılan hesaplamada bu durumdaki çalışanların ortalama ücretinin 2 milyar liraya yakın olduğunu kaydettiler.

4. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Türkiye’de genel liseye giden mezunların aldıkları eğitimin iş dünyasının aradığı vasıflara sahip olmadığını, bu nedenle işsiz kaldıklarını söyledi.

5. DİE verilerine göre, işsiz sayısı 2 milyon 412 bin, işsizlik oranı ise yüzde 10.6’dır. Eksik istihdamla birlikte toplam atıl işgücü oranı da yüzde 16’dır. İşsizliği azaltmanın ve istihdamı artırmanın en etkili yolu, ekonomik büyümedir.

6. AB üyesi 15 ülke ve aday 10 ülke arasında Türkiye’den sonra en yüksek işsizlik artışı görülen ülke Portekiz. Almanya’da resmi işsizlik oranı Nisan ayında ise yüzde 9.4’e yükseldi.

7. AB’ye giriş tarihi kesinleşen 10 ülke arasında, işsizlik açısından Türkiye’den çok daha kötü durumda olanlar da var; Polonya, yüzde 20.2’lik işsizlik oranıyla OECD ülkeleri arasında dahi işsizlik oranı en yüksek ülkelerden biri. Bu ülkeyi, yüzde 16.9’luk işsizlikle Slovakya izliyor. AB’ye girişi kesinleşen Letonya’da ise resmi işsizlik rakamı yüzde 12.4. Türkiye resmi rakamlar açısından bu ülkelerin gerisinde kalsa da, yüzde 17.1’lik tarım dışı işsizlik rakamı dikkate alındığında aday ülkeler arasında üst sıralara tırmanıyor.

8. Euro Bölgesi’nde işsizlik oranı Mart ayında Şubat 2000’den bu yana en yüksek düzey olan yüzde 8.7’ye yükseldi. Bölgede hizmet sektörü Mart ayında daralmaya devam etti.

9. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yeni raporuna göre, 2002 yılı sonunda dünyadaki toplam işsiz sayısı 180 milyona ulaştı. ILO’nun “Küresel İstihdam Eğilimleri” başlıklı raporunda, dünya ekonomisini iki yıldır etkileyen durgunluk sonucunda dünyadaki işsiz sayısının daha önce görülmemiş bir artış gösterdiği bildirildi.
Rapora göre, 2000 yılı başında 160 milyon olarak belirlenen dünyadaki toplam işsiz sayısı, iki yılda 20 milyon artarak 2002 yılı sonunda 180 milyon oldu.

10. Dünyadaki istihdam durumu “dramatik” bir biçimde kötüye gidiyor. 2003 yılı istihdam durumunda herhangi bir gelişme olasılığı gözükmüyor, işgücü piyasalarındaki zayıflıklar yüzünden “çalışan yoksulların” sayısında 1990’larda sağlanan azalma eğilimi de tersine dönüyor.

11. Dünyadaki ekonomik durgunluktan, özellikle kadınlar ve gençler, çalıştıkları işlerin ekonomik şoklardan zarar görmesi nedeniyle olumsuz biçimde etkileniyor. Bugünkü eğilimin sürmesi halinde işsizlerin ve düşük ücretle çalışmak zorunda kalanların sayısı çarpıcı bir biçimde artacak.

12. Genel olarak değerlendirildiğinde de sanayileşmiş ülkelerdeki işsizlik oranı “kararlı” biçimde artıyor. Kuzey Amerika’da işsizlik oranı 2001 ve 2002 yıllarında hızla artıp yüzde 5.6’ya, Kanada’da da yüzde 7.6’ya ulaştı.

13. Çok düşük ücretle çalışanlar ya da günde 1 dolardan az kazananların sayısı artarak, 1998 yılında görülen 550 milyonluk düzeye tekrar ulaştı.
Ekonomideki küresel durgunluk ve 11 Eylül’le birlikte meydana gelen gelişmeler tüm dünyadaki işsizliği artırırken, bu durumdan en olumsuz biçimde Latin Amerika ve Karayipler etkilendi. Bu ülkelerde işsizlik oranı yüzde 10’a kadar yükseldi.

14. İşgücü piyasasına yeni katılanlara iş sağlayabilmek, işsizliği ve yoksulluk sınırı ücretinde çalışanların sayısını düşürebilmek ve BM’nin “2015 yılına dek aşırı yoksulluğu yarı yarıya azaltabilme” hedefine ulaşılabilmesi için, önümüzdeki on yıl içinde en azından bir milyar yeni iş yaratılması gerekiyor.

15. Türkiye’nin en önemli sorunları sıralamasında, terör ve enflasyon ilk sıralara yerleşirken, son yıllarda işsizlik bir numaralı sorun olarak karşımıza çıkıyor.

16. İşsizlik arttıkça ekonomik ve toplumsal sorunlar da giderek yoğunlaşıyor. Siyasal bunalımları besleyen ortam oluşuyor ve anti demokratik popülist eğilimler güçleniyor.

17. AB’nin, Türkiye’nin üyeliğine olumsuz bakmasının en önemli nedenlerinden biri, Türkiye’de işsizliğin halen yüksek düzeyde olması ve gelecekte de yükselme riski taşıması.

18. Hem büyümeyi kolaylaştırmak hem de gerekli büyüme hızını yakalamada meydana gelebilecek gecikmeleri ya da yetersizlikleri telafi etmek için mikro düzeyde de önlemler gerekiyor: Başta işgücü maliyetlerini düşürmek ya da diğer bir ifadeyle istihdam vergilerini azaltmak olmak üzere ‘yarım gün iş’in yasallaşması ve yaygınlaştırılması, vasıf uyumsuzluğunu azaltıcı kurumsal düzenlemeler gibi mikro politikalar, işsizliği azaltmada yararlı olacak.

19. İşsizlikle topyekun bir mücadele bir an önce başlamak zorundayız. Kaybedilen her yıl işsizliğin tetikleyeceği toplumsal sorunları daha da ağırlaştırıyor. Türkiye AB perspektifinden uzaklaşmaya başlıyor.

20. Türkiye ekonomisi yılda ortalama yüzde 4 büyümeye devam ettiği takdirde, yaratılması beklenen toplam net istihdam yılda ortalama 566 bin kişi olabilecek. Bu koşullarda yıllık net istihdam artışı yaklaşık 850 bin olacak ve işsiz sayısı da 2010’da 1.5 milyon kişinin altına inebilecek.

21. Bu yıldan itibaren büyümenin aksamadan devam etmesi için enflasyonun ve borç yükünün düşmeye devam etmesi ve istikrar programının tavizsiz uygulanması gerekiyor.

22. İşgücü maliyetinde yüzde 15 oranında bir düşüş sağlanması halinde, özel sektör kayıtlı ücretli istihdamında yüzde 3.4’lük artış gerçekleşebilecek. İşgücü maliyetinde düşüş sağlanabildiği takdirde de işsizlik oranı yaklaşık 0.8 puan aşağıya çekilebilecek.

23. Başbakanlığa bağlı, 1985 yılında kurulmuş bir İstihdamı Geliştirme Yüksek Koordinasyon Kurulu var. Amacı istihdamı geliştirmek, işsizlik sorununa çözüm yolları bulmak ve bu konuda eşgüdümü sağlamak. Bu kurul gerektiği şekilde faaliyet gösteremiyor, koordinasyon sağlanamıyor.

24. İşsizliğin gelişimini izlemek için esas alınması gerekenin tarım dışı işsizlik oranı 2002’nin son çeyreğinde, yüzde 16.1 gibi çok yüksek bir orana ulaştı. Oysa bu oran, yüzde 9 ile 2000 yılında olması gerekenden yüksek ama çok daha mütevazı bir düzeydeydi. İki yıl içinde devasa bir işsizlik sorunu yarattık.

25. İşsizliği kabul edilebilir bir düzeye düşürebilmek için özel sektörün gelecek 8 yıl boyunca her yıl yaratmak zorunda olduğu net istihdam miktarı 700 bin. Geçen yıl özel sektör sadece 350.000 net istihdam yaratabildi. Bu kadar işi yaratabilmek için hızla ve istikrarlı bir şekilde büyümek zorundayız. Gerekli ekonomik büyüme hızı yüzde 6 olarak tahmin ediliyor.

“;”20030605″;345;40
1399;”İnsan bunun neresinde”;””;”Bu hafta konumuz; “Kamuda Etkili İnsan Kaynakları Yönetimi”
Bir… iki… üç… dört… tam beş kelime. Birbirinin ardı sıra gelince etkiyeci.
Kamuda etkili bir insan kaynakları yönetimi yok…
Çünkü olamaz.”;”

Bu hafta konumuz; “Kamuda Etkili İnsan Kaynakları Yönetimi”
Bir… iki… üç… dört… tam beş kelime. Birbirinin ardı sıra gelince etkiyeci.
Kamuda etkili bir insan kaynakları yönetimi yok…
Çünkü olamaz.

Sizler bu yazıyı okurken ben Ankara Kalder tarafından düzenlenen 4’üncü Kamu Kalite Sempozyumu’nda bu başlıkta bir paneli yönetiyor olacağım.
Çok önemsiyorum. Çok insanın önemsemediğini görüyorum. Bir avuç insan tarafından tartışılıyor olmasına bozuluyorum. Bize, kamuda etkili insan kaynakları yönetimi uygulamamız gerektiğini başkalarının hatırlatmasına öfkeleniyorum. Bunu, “Neden mecbur kalmadan, önce biz düşünemiyoruz” diye dert ediyorum, başkalarının bize bakıp, hiçbir hareket göstermediğimizi fark ettiklerinde, söylemekle kalmayıp aba altından sopa gösterip bizi zorlamalarına sinir oluyorum.
Düşündüm de madem ben zamanımı böyle bir konuya ayırıyorum. Sizin de zamanınızı bu konuyla ilgili olarak çalıyorum.
Ve çaldım!!!!!!
Türkiye kamuda insan kaynakları yönetimi sistemini bir an önce yerleştirmek zorunda.
Çünkü istihdam/insan kaynakları hepimizi birleştiren ortak payda. Hepimize dokunuyor. Bir de biz ona dokunsak. Bir de bu işi başkalarının düzelteceği fikrinden sıyrılsak da kolları sıvasak.
Kamuda etkili insan kaynakları yönetimi oluşturmak ve yerleştirmek çok önemli.
Bakın neden… Size bugün çıkan bir iki haber örneğini sunacağım. Bazılarınız bu haberlerin şu anki hükümetle ilgili olması nedeniyle benim yanlı davrandığımı düşünebilirsiniz. Böyle bir niyetim bu yazı için yok.. Aşağıda okuyacağınız alıntılar tamamen tesadüfi şekillerde yapılmıştır. Bu hükümet değil, bir başka hükümet olsaydı, bakanların isimleri değişik olacaktı, ama merak etmeyin aynı haberler çıkacaktı.
Bugünkü hale nasıl geldiğimizi sanıyorsunuz?

İnsan bunun neresinde
Haber 1: “Bakan, Adalet ile Maliye bakanlıklarının birleştirilmesini önerdi!”
(Artık ne kadar şaka, ne kadar ciddi bilinmez tabii… )
Haberin devamı şöyle;
“Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Lüksemburg’da Adalet ve Hazine’nin aynı bakana bağlı olduğunu öğrenince, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’a birleşme çağrısında bulundu. Çiçek, ‘Bizde adalet var para yok, sizde ise para var adalet yok. Başbakan’a söyleyeceğim Lüksemburg’da olduğu gibi iki bakanlığı birleştirsin’ dedi.

Haber 2: “Diyanet için 1600 yeni kadro istendi”
Diyanet İşleri Başkanlığı taşra teşkilatında kullanılmak üzere 1600 kadro ihdas edilmesine ilişkin tasarı TBMM Başkanlığı’na sunuldu. Başbakan Erdoğan imzasıyla TBMM’ye sunulan tasarıya göre, 150 Kuran Kursu öğreticisi, 850 imam-hatip ve 600 de müezzin-kayyım kadrosu ihdas edilmesi öngörüldü. Tasarının gerekçesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın şu andaki kadro sayısı ise mevcut ihtiyacı karşılayamadığı bildirildi.

İnsan bunun neresinde
Önce biraz tarihe bakalım.
Cumhuriyetin ilk anayasası olan 1924 Anayasası’nın 92, 93 ve 94’üncü maddelerinde memurlarla ilgili hükümler yer almış, ama herhangi bir tanım ya da tanımda esas olabilecek ölçüt verilmemiş. 1929 yılında çıkarılan 1452 sayılı Barem Kanunuyla memurların maaşları, özlük hakları düzenlenmiş.
Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) ile ilgili ilk kanun 1938 yılında çıkıyor: 3460 sayılı Sermayesinin Tamamı Devlet Tarafından Verilmek Suretiyle Kurulan İktisadi Teşekküllerin Teşkilatiyle İdare ve Marakebeleri Hakkında Kanun.
Aradan 65 yıl geçti. Bu zaman içinde pek çok yeni düzenleme yapıldı, kaldırıldı, tekrar yapıldı, bozuldu, tekrar yapıldı…
Ve bugün eldeki manzarayla kalakaldık.
KİT’ler 1980’li yılların başında 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yeniden ve kapsamlı bir şekilde düzenlendi. 233 sayılı KHK ve yine aynı konudaki 308 sayılı KHK’nin özellikle personel rejimine ilişkin bazı hükümlerinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi üzerine ortaya çıkan boşluk 22 Ocak 1990 tarih ve 399 sayılı KHK ile dolduruldu. Bu kanun hükmündeki kararnamenin bazı maddeleri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Bunun üzerine 1992 yılında 3771 sayılı yasa ile Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesindeki hususlar gözönünde tutularak 399 sayılı KHK’de yeni düzenlemeler yapıldı. Bundan sonra da çeşitli düzenlemeler ve iptaller sözkonusu oldu.
Uzun lafın kısası KİT personelinin mevcut hukuki statüsü, anlaşılması zor bir halde.
Örneğin, 3771 sayılı yasadan sonra 1999 yılında çıkartılan 4483 sayılı yasa ve ayrıca 408,549,562 sayılı KHK’de de 399 sayılı KHK’de bazı değişiklikler ve EK’ler yapıldı.
Bunlar yetmezmiş gibi 1994 yılındaki 4046 sayılı özelleştirme kanunu da kendince değişiklikler getirdi. 1993 yılında Türkiye Cumhuriyeti 87 ve 151 sayılı ILO sözleşmelerini onayladı.

İnsan bunun neresinde
Devletin ilk göze çarpan özellikleri büyüklüğü ve karmaşası. Bir örnek  vermek gerekirse, sadece bugünün başbakanlık örgütüne bakmak  anlamak için yeterli.
Başbakanlık devletin temel politikalarını belirleyen kurulları bünyesinde barındırıyor. Bunlar; Milli Güvenlik Kurulu,Yüksek Askeri Şura, Savunma Sanayii Koordinasyon Kurulu, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu, Yüksek Planlama Kurulu, Para-Kredi Koordinasyon Kurulu, Sermaye Piyasası Kurulu, Özelleştirme Yüksek Kurulu, Yüksek Hakem Kurulu.
Bunun dışında doğrudan yürütme süreci içinde yer alan birçok kuruluş doğrudan başbakanlığa ilintilenmiş. Bunlardan bazıları şöyle; Genelkurmay Başkanlığı, Toplu Konut İdaresi, GAP Başkanlığı, MİT Müsteşarlığı, Hazine Müsteşarlığı, Dış Ticaret Müsteşarlığı, Dil ve Tarih Kurumu, Gümrük Müsteşarlığı, SHÇEK Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü, Aile Araştırma Genel Müdürlüğü, Vakıflar Genel Müdürlüğü, DİE, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Milli Piyango Genel Müdürlüğü…
Böyle bir yapı nasıl düzenlenir, nasıl yürütülür…

İnsan bunun neresinde
Türkiye’de kamu kesimi binlerce farklı beceri ve uzmanlığa sahip insan çalıştırıyor. Bu insanları birbirinden farklı düzenlemelere bağlıyor.
Kamu kesiminin toparlanması ve  küçülmesi gerekiyor, ama geçmişte yapılan düzenlemelerle bu kısa vadede ve birkaç adımla mümkün gözükmüyor. Kamunun rahatlaması gerekiyor ancak siyasetçinin ilgi ve güç kullanma alanında olduğu için kendisini kurtarması ne yazık ki, en azından şimdilik bir hayal gibi duruyor.
Bu karışıklığın meyveleri çalışma biçimine de yansıyor. KİT’lerde çalıştırılan personelin istihdam türlerini 399 sayılı KHK’nin 3’üncü maddesi üç ana başlıkta topluyor. Bunlar; memurlar, sözleşmeli personel ve işçiler.
Bu üç tür çalışan kendi içlerinde de dallara ayrılıyor. Örneğin memurlar; devlet memuriyet kanununa bağlı memurlar ve 399 sayılı KHK’ye bağlı memurlar olarak ayrılıyor.
Sözleşmeli Personel’e gelince, bu grup da ikiye ayrılıyor: 657 sayılı DMK’nun 4/B maddesine bağlı olarak sözleşmeli çalışanlar ile 399 sayılı KHK’ye bağlı sözleşmeli personel…
İşçiler de iki değişik kategoride; kapsam içi personel, kapsam dışı personel…
Sizce bu kadar çeşitli statülere sahip insanlar bir arada uyum içinde çalışabilir mi?
Bu insanlar arasında bir adalet olabilir mi?
Verim sağlanabalir mi?
Peki sürekli birleştirilip ayrıştırılan sonra tekrar birleştirilen bakanlıklara ve burada çalışanlara ne demeli? Örneğin Tarım Bakanlığı ile Orman Bakanlığı; Örneğin Kültür Bakanlığı ile Turizm Bakanlığı…
Peki madem çeşitlikten söz ediyoruz, ya Üst Kurullar… Bu kurullarda kimlerin çalışacağı, ne kadar maaşa, hangi yan olanaklara çalışacağı her zaman ayrı bir tartışma konusu…
Son yıllarda yaşadığımız bir başka olay… Fona devredilen bankalar. Bu bankaların personeli hangi statüde çalışmaktalar, statüleri ne olmalı?…
Yerel yönetimler istihdam yaratılan önemli alanlardan biri. Kim, nereye, nasıl alınır; kim, nereden, nasıl atılır hiç bilinmez…

İnsan bunun neresinde
Buraya kadar ifade ettiklerim, kamuda insan kaynakları sorununun bir yüzü. İşin diğer bir yüzü de en az bu kadar acımasız.
Diğer yüzde kurumsallaşamamak ve güvensizlik var.
Bu yazıyı yazarken bir yandan kulağım radyoda, gözüm televizyonda, sürekli internet ortamında gelişmeleri izliyorum.
Erken emeklilik konusunda yalnızca bugün birden fazla haber yayınlandı. Bunlardan bir tanesi, er ya da geç yeniden erken emekliliğin uygulanacağını söylüyordu. Biliyorsunuz emekli edilen binlerce kişi toplu halde işlerine geri döndüler. Keşke zahmet etmeseydiler. Önümüzdeki 6 ay içinde kademeli olarak emekli edilecekler.
Alınan ilk karar doğruysa neden değişti?
Doğru değilse neden alındı?
Bu kadar insanın hayalleri neden bir gün şişirilip bir gün söndürülüyor.
Bu arada farklı kanal haberlerinden farklı sesler yükseliyor. Örneğin mahkeme kararıyla bazı meslek dallarında erken emekliliğin sözkonusu olmayacağı söyleniyor…
Peki onlar neden muaf tutuluyor?
Türkiye’de hangi yasayı çıkartırlarsa çıkartsınlar, birileri yani birilerimiz geri dönüşü olduğunu mutlaka biliriz. Güvenmeyiz.
Demokrasilerde itiraz edebilme, hakkını aramak, sesini yükseltmek çok güzel uygulamalar. Ancak demokrasiyi keyfiyetle karıştırmamak gerekiyor. Bir hükümetin işine gelen, diğerinin işine gelmediğinde, ortada uzlaşılmış bir karar bulunmadığı sürece yasalar, kanun hükmünde kararnameler, tasarılar arap saçına dönüşüyor.

İnsan bunun neresinde
Kamuda insan kaynaklarına ilişkin tüm sorunları teşhis etmek, alt alta sıralamak mümkün olmasa da bazılarından söz etmek mümkün: İşçi ve sözleşmeli personel ayırımı;
– İşçilerin esnek çalışma usullerinin kanuni bir dayanağı olmaması,
– Süreklilik gösteren işlerde taşeron kullanılması,
– KİT’lerde aynı işi yapanlar arasında ücret dengesizlikleri yaşanması,
– Kamuda işe alma, yükseltme, görevden alma konularında kayırmacılık, kollamacılık,
– Kamuda personel kalitesini geliştirecek adımlar atılmaması,
– Kamuda verim sözcüğünün telaffuz edilmemesi,
– Bağımsız idari otoriteler genel idari yapıdan ayrı ve özerk bir yapı içinde çalışması,
– Özerk kurumda görev yapan personel ayrıcalıklı ve göreceli rahat imkanlara kavuşması,
– Özerk kurumlarla diğer kamu kurumları arasında personel ücretlerinin ciddi farklılıklar göstermesi, kadrosuzluk ve terfi edememe sorunlarının yaşanması…
Sorunlara bir reçete yazmak da mümkün değil, ama biraz beyin jimnastiği yapabiliriz. Şöyle çözümler üretsek yanlış mı olur acaba;
– Kamu personel yönetimi sisteminde liyakat ilkesini geçerli kılmak,
– Kamusal örgütlerde izlenen istihdam politikalarını, söz konusu örgütlerin etkinlik ve verimlilik  ölçütleri içinde faaliyet gösterecek şekilde belirlemek,
– Kamu hizmetlerini gerçekleştiren kamu örgütlerinin, işgücü pazarında yarışmacı olabilmelerini olanaklı kılmak,
– Kamu personel sistemini saydamlaştırmak,
– Kamu çalışanlarının katılımcı olabilmelerini, örgütlenmelerini sağlamak…

Yazdığım her satır insan kaynaklarına ilişkindi. Ama kelimelerin hiç birinde insana dair bir şey yazmış gibi hissetmedim kendimi. Kamuda insan kaynakları yönetimini düzeltirken, yalnızca mevzuatla değil biraz da duygularla ilgilenmek gerekebilir.
 

“;”20030612″;280;37
1438;”Beni Hasta Etme”;””;”Midem ağrıyor, migrenim tutuyor… İçim bulanıyor, canım sıkılıyor… Korkularım var, tedirginim. Yiyorum yiyorum, şişiyorum şişiyorum… Ben bunu sürekli yapıyorum . Kendimi hep kötü hissediyorum. Peki bana ne oluyor?”;”

Midem ağrıyor, migrenim tutuyor… İçim bulanıyor, canım sıkılıyor… Korkularım var, tedirginim. Yiyorum yiyorum, şişiyorum şişiyorum… Ben bunu sürekli yapıyorum . Kendimi hep kötü hissediyorum. Peki bana ne oluyor?

Yaz geldi, havalar  ısındı, kazakları ceketleri attık. Soyunduk dökündük, hafifledik, rahatladık… Herkes gibi o da soyundu dökündü. Ama o soyunup dökününce  dirseklerindeki kızarıklar ortaya çıktı. “Nedir bu halin?” dedim. Biraz yavaş konuşayım diye yüzünü eğdi büktü: “Sedef” dedi. Bilirsiniz sıkıntı hastalığıdır. “Neye sıkıldın bu kadar” dedim. Sanırsınız ki, ben otorite o da hastam. Sanırsınız ki ben sıkıntıya karşı mucizevi bir formül biliyorum da o bilmiyor… “İki yıl önceydi, bir olaya çok üzüldüm, ardından bir başka üzücü olay daha başıma geldi. Sonra da bu…” “Değer mi üzmeye canını” deyince, “Bilsem üzmezdim, ama artık iş işten geçti. Geç öğrendim” dedi.
Kendisini yemekten alamıyor. Kilosu vücudunun taşıyabileceği yükü çoktan aştı. Yemek yemesi herkesi rahatsız ediyor. O yiyor insanlar ondan kaçıyor. Ne yazık ki önleyemiyor. Aklında hep yemek var. Buna “Obesite” deniyormuş. Batı’da yaygın. Hatta derhal önlem alınması gereken hastalıklar arasında. Bazı ülkeler şişmanlık vergisi çıkardılar. Bazı hava yolları koltuklarını bu şişman insanları taşıyabilecek şekilde ayarladılar. İşe alınmaları sorun oluyor. Sosyal hayata adapte olmaları da… Ama onlar yiyor, yiyor ve yiyor.
Sürekli midesi ağrıyor. Sürekli midesi yanıyor. Bilip bilmeden, olur olmadan ilaçlar alıp duruyor. Patron bir şey söylediğinde yüzü gözü bembeyaz kesiliyor. Son zamanlarda arada bir ortadan kayboluyor. Meğer kendini tuvalete zor atıp sürekli kusuyormuş. Ülser deniyor. Büyük olasılıkla stresten kaynaklanıyor. Çaresini bulmak için doktor doktor dolaşıyor. Verdikleri ilaçlar bir süre iyi geliyor. Sonra… Yine aynı şeyler.
Yüzünden sivilce eksik olmuyor. Aslında onunki artık sivilce değil. Başka bir şey… Ne denir bilmiyorum. Sürekli eli yüzünde, oynuyor da oynuyor. Bir de sürekli o doktor senin bu doktor benim dolaşıyor. Son zamanlarda bu turlara güzellik salonları, ehil olan olmayan bir sürü uzman da eklendi. Çare bulamadılar. Zaman zaman evden çıkmayacağını çok utandığını söylüyor. O kadar sorun ediyor ki… O sorun ettikçe yüzündekiler daha çok azıyor.
İkide bir kalbi sıkışıyor. Ya da o öyle sanıyor. Kalp krizi geçirdi geçirecek geçiriyor diye panik halinde. Kalbi ağzından çıkacak kadar düzensiz ve seri çarpabiliyormuş. O an dünya duruyor. Gitmediği doktor, aramadığı çare kalmadı. Kalp çarpıntısının onu nerede yakalayacağını, ne o ne de başkaları bilmiyor.
Başta Çin, tüm Uzakdoğu, hatta Batı dünyasının önemli coğrafyaları SARS yüzünden kabus yaşıyor. Neden olduğu, neden şimdi ortaya çıktığı, daha ne kadar süreceği, niye ve nasıl bulaştığı tam olarak bilinmiyor. Ama o can almaya devam ediyor. Ölümlerin yaşanmadığı günler sevinçle karşılanıyor, ama ertesi gün, o açığı doldurmaya yetiyor.

Bizim hayvanat bahçemiz

İşte böyle. Durum parlak sayılmaz.
İnsanlardan oluşan “hayvanat bahçemize” hoşgeldiniz.
Çok yiyoruz, hareket etmiyoruz, sürekli stres altında yaşıyoruz, çok içiyoruz, sigara tüketiyoruz.
Vücudumuzun dengesini bozuyoruz. Biyolojik açıdan olmamız yerlerde gitmemiz gereken mekanlarda bulunuyoruz. Sonunda hasta oluyoruz.
Aslında kendimizi tüketiyoruz.
Ve evet çoğumuz hasta.
Hastalıkların hemen hepsine tıp gözlüğüyle bakıyoruz. Tıptan medet umuyoruz. Doktorlara başvuruyoruz.
Doğru tabii, başvurulması gereken nokta onlar. Çarenin aranması gereken adres orada…
Ama onlar da bilmiyor ki çoğunlukla.
Son yıllarda hastalıklarımızın önemli bir bölümünün nedeni biziz. Biz kendi kendi kendimizi hasta ediyoruz. Ya da bırakıyoruz başkaları bizi hasta ediyor.
Yukarıdaki örnekler yetmez biraz daha saymamı ister misiniz?
Günde kaç saat bilgisayar başında oturuyorsunuz? Ekran koruyunuz da yok Allah bilir.
Size bu satırları yazarken, benim bir laptop kullandığımı, en olmayacak pozisyonlardan birinde oturduğumu itiraf etmeliyim. Hatırladıkça, sırtımı dik tutuyorum, doğanın tüm kurallarına karşı koyup hafif öne doğru, kollarım garip bir şekilde duruyor kafam aşağıdaki laptop ekranını görecek şekilde ayarlanmış. Ama bu duruş normal değil. Sonra sırtım ağrıyor, belim sertleşiyor. Zaman zaman oturup kalkmakta zorlanıyorum.
Bazı günler kaç saat bu koltukta oturduğumu ben de bilmiyorum. Bilsem ne olacak yapmayacak mıyım. İş bekliyor diye oturmayacak mıyım. Hani aleme verir talkını kendi yutar salkımı derler ya. Böyle olmasın diye biraz da kendime vurayım dedim…

Hayvanlar ve Biz

Bilim adamları bir süredir bizi neyin hasta ettiğini araştırıyor. Bu araştırmayı yaptıkları yer ise genel anlamıyla hayvanlar dünyası. Yapılan araştırmalar sonucu, bazı hayvanların diğerlerine göre daha çabuk hasta oldukları görülüyor.
Örneğin, genç olanlar diğerlerine göre daha çabuk hastalanıyor. Bağışıklık sistemleri henüz yeterince yerleşmediği için. Yaşlı olanlar da en az gençler kadar çabuk hastalığa yakalanıyor. Üçüncü olarak en sık hastalanan ya da hastalığa yakalananlar genetik özellikleri anormallik gösterenler. Dördüncüsü, herhangi bir şekilde tesadüfen vücudunun bir yerinde bir kırık, çıkık ya da yarası olanlar, o an bir hastalığa yakanmaları daha yüksek bir olasılık.
Uzmanların hastalığa yakalanması daha kolay diye tanımladıklarının listesi burada son bulmuyor. Beşinci grup belki de en önemlisi. Bu kategoridekiler sosyal sisteme uyum sağlayamayanlar.
İnsanların da aynen doğadaki diğer canlılar gibi olduğu söyleniyor. Hayvanat bahçeleri aslında insanoğlunun yaşadığı  pek çok sorunu anlayabilmek için mükemmel bir laboratuar. Her yeni hayvan türü bir hayvanat bahçesine getirildiğinde ciddi sorunlarla karşılaşırmış. Doğal olmayan bir ortama, bilmedikleri bir yere geldiklerinde hastalıktan kurtulamazmış. Yapılan araştırmalar hayvanları hasta edenin, yeni girdikleri ortamda onlara musallat olan ya da tanımadıkları bazı parazitler olmadığını ortaya koyuyor. Hayvanlar da stres yaşıyor. Tabii bizden farklı oldukları pek çok yönleri var. Bazı hayvanlar kendi doğal ortamlarında üzerlerinde onlarla birlikte yaşayan parazitlerle yaşıyor. Ancak aynı hayvanı kendi doğal ortamından çıkardığınızda her şeyden önce doğal ortamda denge içinde yaşadığı parazitlerin ona savaş açtığı ortaya çıkmış.

Bizim bahçemiz

Düşünecek olursanız, bizim hayatımız da hayvanat bahçesindeki bu zavallı hayvancıklara benzemiyor mu?
Kendimizi çalışmak için tıktığımız küçük hücreciklerimiz.
Yeni iş yerinize adım attığınız ilk günü hatırlasanıza… Kimse kimseyi tanımaz. Bir masa, boş duvarlar… Herkes bakar, siz bakamazsınız. Midenizde sıkıntı, baş edemiyorsanız bir ağrı… Ama yüzünüzde hep o tebessüm ve merakla bakan gözlere karşı sizin saklamaya çalıştığınız korkularınız.
Küçük bir örnek. Sıradan ve hatta yaşanan diğer Bizans oyunlarının yanında hoş ve boş… Ama stres yapmaya yetiyor. Siz bir de diğer halleri düşünün.
Sosyal çevre ve sosyal ilişkiler insanları en fazla hasta eden durumlar.
Bizim hücrelerimiz hayvanatbahçesindeki hayvanların yaşam alanlarından daha dar. Bizim dünyamız onlarınkinden daha kalabalık. Onların hayatta kalmak için verdiği mücadele, bizim hayatta ve ayakta kalmak için verdiğimiz mücadeleden ne yazık ki daha yalın ve sevecen. Bizim yarışımız daha acımasız.
Eminim hiç düşünmemişsinizdir ama hayvanlar alemindeki hiyerarşi bizimkinden daha az. Kıskançlıklar daha basit. Duygular daha az karmaşık. Hiçbir hayvan türü, bizim kadar hırslı değil. Hiçbir hayvan grubu bizim kadar kalabalık değil. Hiçbir hayvan topluluğunda mutlaka bir kazanan ve binlerce kaybeden olmak zorunda değil. Hiçbir hayvan topluluğunda aile içi ilişkiler bizimkisi kadar karmaşık değil.

Büyücü doktorlar iş başında

Bu yazıya okuyanlarınızın hemen hepsi kentte yaşıyor. Hemen hepiniz gün içinde başta kendi çalışma ortamlarınız olmak üzere, mikrop yuvası başka ortamlara giriyor, orada çalışıyor, yemek yiyor, sosyalleşiyorsunuz. Çevremiz mikroplarla dolu. Modern hayat bize bu mikropların kafasını ezecek değişik türde ilaçları sunuyor.
Sonbahar geldiğinde olduğunuz grip iğneleri, her hapşırık ya da tıksırıkta elinizi attığınız kafa koparan nezle grip ilaçları… Mideniz her ağrıdığında onu rahatlacak şurup ya da haplar.
Çocuğunuz her gün okuldan hem kendisine hem de size hediye edilmiş pek çok mikropla dönüyor. Onların da çaresi var… Yerli ve ithal ilaçlar. Daya çocuğa, daya kendine. O rahat, sen rahat.
Modern tıp sayesinde ortaya bir grup tuhaf hasta insanlar çıkmış. Buna inanmayacaksınız ama büyük olasılıkla siz ben çevrenizdeki pek çok kişi bu kategoriye giriyoruz. Bizim girdiğimiz kategorideki insanlar hastaneye gitmiyor, doktor yüzü görmüyor.
Onlar, kendileri bir büyücü doktor. Hastane ve doktor yüzü görmedikleri için istatistiklere girmiyorlar. Ama sayılarının çok olduğu sanılıyor.
Bu büyücü doktorların bütün işi eczanelerde. Onlar ne alacaklarını, nasıl alacaklarını çözmüşler. Gerekirse eczacıya akıl danışıyorlar. Zaten modern hayatın hediyesi olarak ortaya çıkan yeni vitamin, mineral ve türevleri neredeyse süpermarketlerde satılacak. Belki o zaman eczane derdi bile ortadan kalkacak.
Peki bu büyücü doktorlar nelere çare buluyorlar dersiniz. Örneğin nezle grip onların uzmanlık alanı. İshal, baş ağrısı, kızarıklıklar kaşıntılar… Ülser bile…
Çok mu şaşırdınız?
Bence haksızlık ediyorsunuz. Çantanızdaki o vitaminler ne? Ecza dolabınızdaki tüm ilaçları rutin olarak gittiğiniz doktorunuzun vermediğini hepimiz biliyoruz.
Canım ayıp bir şey değil, ne yapacağını, nasıl yapacağını bil yeter.
Yapılan bir araştırmaya göre hastalıkların üçte ikisi doktor gerektirmeyecek düzeye inmiş. Büyücü doktorlar kafi geliyormuş.

Nazar etme, çalış senin de olur

Gelelim işin en önemli kısmına… Hepimiz, atalarımızın fiziki olarak bizden çok daha hareketli olduğunu biliyoruz.
İçinizden kıs kıs gülebilirsiniz ama yemek bulmak için avlanmak, pişirmek için ateş yakmak ciddi fiziki hareketlermiş. Ben, yemek bulmak için artık zorlanmıyorum. Bir iki adım kafi. Yemek pişirmek üzere ateşi yakmak için yalnızca bir düğmeye basmak yeterli. Hadi bilemediniz bir kibrit çakmak… Daha fazla bir hareket istemiyor.
Hepinizin özel bir arabası olmayabilir. Ancak aracı olup olmamaktan söz ederken utandığımız ve dikkatli davrandığımız dönemler geride kaldı. O kadar çok kişinin kendi aracı var ki… Söylemek istediğim hiçbirimiz yürümüyoruz. Yine kendime batırayım iğneyi yürümüyorum. Arabadan inip arabaya biniyorum. Spor yapmaya giderken (eğer gideceksem tabii) arabaya binip arabadan iniyorum.
Sizin de kilo durumları mı arttı, akşam yemeklerini kes… Olmuyor değil mi… Günün en keyifli anları. Onu da alacağız elinden?.. Can boğazdan gelirmiş sen ye. Ben sana şimdi birkaç bitki çayı önereceğim. Acil ishal yapıyor, olmazsa mideni parçalıyor. Daha olmazsa pek moda olan zayıflama setlerinden al…
Sabahları o bulamacı yiyeceksin. Öğlen için de yanında götür. Kimselere göstermeden ye. Başkalarının da midesini bulandıracaksın.
Senin miden mi? Şimdi onunla ilgilenmiyoruz. Biliyorsun kilo vermen gerekiyor.
Bak sonra söylemedi deme… O kadar çabalayıp kilo vereceksin ya… Ben çok eminim hiç çabalamadan o kiloları geri alacaksın.
İstersen iddiaya girelim!
Nesine?

Ne yaparsan yap öldüresiye yap

Arkadaşım yurtdışında, iş seyahatinde. Türkiye’deki eşini arıyor. “Merhaba nasılsın” falan derken… Ortada bir tuhaflık. “Hastanedeyim.”
“Niye” diyor arkadaşım panik içinde…  “Ne oldu?…”
Döndüğünde öğrendiğine göre, eş spor yapıyor. Ama öylesine abartıyor ki kaldırdığı ağırlığı ve yaptığı süreyi… Buz gibi dondurucu havada spor salonunda iki adım ötedeki arabasına binerken göğsündeki ağrının ne olduğunu anlayamıyor. Acaba ben kalp krizi mi geçiriyorum derken arabayı bırakıp bir taksiyle acile gidiyor. Doktorlar da ilk anda kalp krizi geçirdiğini sanıyor ama ortaya çıkan gerçek şu ki, kasları tutulmuş…
Bir başka tanıdığım kızını evlendirecek. Kendisini kilolu bulduğu için, düğünle ilgili hain planlar yapıyor. Bir anda zayıflamalı, düğünde güzel gözükmeli. O anne, ama olsun. Gelinin annesi o. Kimse, “Gelinin annesi de topluymuş canım, anasına bak kızını al” demesin. Acil diyetler bulunuyor, mucizevi Amerikan diyet setleri alanıyor. O iğrenç şeyler sabah akşam içiliyor. Kilo verilmeye başlandıkça, anne çok mutlu. Gözlerini aynadan alamıyor. Hakikaten çok daha hoş oluyor. Ama yakın çevresi de gözünü ondan alamamaya başlıyor. Anne söylediklerini, yaptıklarını unutmaya başlıyor. Tuhaf hareketler. Gelin evlenme derdinden annesinin derdine düşüyor. Çünkü yetersiz beslenme nedeniyle güzelleşen vücut, büzüşen bir de beyin hediye ediyor. Neyse yemin billah ediliyor anne diyetten vazgeçiyor. Herkes mutlu mesut evleniyor…
Türk’üz ya öldüresiye yapmayı seviyoruz.
Kısa yollara da bayılıyoruz.
Üstelik yaz gelmiş. Bütün kış yemiş içmiş ve şişmiş. Tabii hiçbir bikini ve mayo türüyle hoş değil. Biliyorsunuz şimdi moda olan ancak baktığınız zaman engizisyon aletlerine benzeyen vücut şekillendiriciler çok moda. Üstelik deli gibi korkutuyor. Çünkü bunlar vücuda elektrik veriyor. Sarıyorlar, bağlıyorlar, düğmeye basıyorlar aman yarabbi o ne tuhaf titreşimler. Öldürecek gibi. ‘Dayan’ diyor içinden. Şekle gireceksin. Bacakların bir o yana bir buyana dalgalanmayacak, popon hop hop oynamayacak, birilerine profilden karnını içine çekmek zorunda kalmayacaksın. Bu arada seans bitene kadar elektrik çarpmasın  diye dua etmeyi de unutmuyor.

Modern hayatlar… Yaşamasını bilmezsen o sana bildiriyor.

“;”20030619″;518;72
1478;”Çıngır Mıngır Kitleyiverdim”;””;”Konuşuyoruz… Biz bunu hep yapıyoruz. Bazen boş, bazen de hoş konuşuyoruz. Kimi zaman da dolu dolu… Biz, bu eylemi, kendimizi bildiğimizden beri yapıyoruz. Ama, nerede ne konuşmamız gerektiğini, nerede susup nerede başlamak gerektiğini çoğu zaman bilemiyoruz. Bazen bir kelimeyle bir çuval inciri berbat ediyor, bazen bir tek sözcükle dünyaları fethedebiliyoruz.  “;”

Konuşuyoruz… Biz bunu hep yapıyoruz. Bazen boş, bazen de hoş konuşuyoruz. Kimi zaman da dolu dolu… Biz, bu eylemi, kendimizi bildiğimizden beri yapıyoruz. Ama, nerede ne konuşmamız gerektiğini, nerede susup nerede başlamak gerektiğini çoğu zaman bilemiyoruz. Bazen bir kelimeyle bir çuval inciri berbat ediyor, bazen bir tek sözcükle dünyaları fethedebiliyoruz. 

Küçüktüm… Anımsıyorum, annemle sık sık bir oyun oynardık. Çıngır mıngır kilitledim. Kilitlediğimiz şey dudaklarımız. Böylece bir süre konuşmam engellenebiliyordu. Sanırım fazlaca konuşan bir çocuktum. Çok soru sorardım. Çıldırtan sorular. Neden, niye, nasıl, nerede… Çıngır mıngırların sonunda her seferinde anahtarı da gömleğimizin göğsündeki sol cebe koyardık. Gömlek yoksa, cep yoksa önemli değil, biz yine koyuyormuş gibi yapardık. Ben bu oyunu, özellikle de elimi şöyle hafiften burkup kilitlediğim ve sanal anahtarı cebime koyduğum kısmı severdim.

Susmak kısmında başarılı olduğumu sanmıyorum. Çünkü benden iki de bir çıngır mıngır sesleri yükselirdi. Kapı bir açılır bir kapanırdı.

Sanırım böyle bir oyun oynadığı için annem çoğunlukla pişman olurdu.

Çıngır mıngır çıngır mıngır çıngır mıngır çıngır mıngır…

Gel zaman git zaman, ben büyüdüm, benim de bir kızım oldu. Zaman zaman ben de aynı çıngır mıngır hikayesini kızıma yapmaya kalkıştım. İlk seferinde ilginç geldi, ikinci de yüzüne bile bakmadı. Zaten hiç de susmadı.

Zamane çocukları.

En temel gereksinimlerimizden biri kendimizi ifade edebilmek. Fiziki bir engelimiz yoksa kendimizi en iyi ifade edebildiğimiz yöntem konuşmak. Bu çok bildik, sürekli kullandığımız yöntem hakkında pek konuşmayız. Fazla da bir şey bilmeyiz.

Konuşmak ya da susmak çocukken öğrenilen bir şey.

“Sus oğlum, sen konuşma”,

“Sen sus  kızım”,

“ Kapa çeneni… kes sesini”,

“Gelirsem fena yaparım o ne biçim söz öyle!”

 “Öyle şey söylenir mi hiç, ne ayıp…”

Bizler içinde bulunduğumuz eğitim sisteminde sormaya değil, kabul etmeye; konuşmaya değil susmaya, farklı olmaya değil kabullenmeye, cesaret göstermeye değil korkmaya zorlanıyoruz. Çocukların bildiklerini bile söyleyemedikleri, bilseler de parmak kaldırmaya cesaret edemedikleri sınıflardan çıkıp, iş hayatında çok değişmelerini beklemek mümkün olmasa gerek.

Çocukken soru sormasını öğrenemeyen, yalnızca susmak gibi bir tehlikenin pençesine düşmekle karşı karşıya değil. Düşünsenize soru sormayı bilmemek, soru sormak adına abuk subuk konuşmak da ayrı bir tehlike. 

Doğru, zaman zaman birileri için geveze, zevzek dediğimiz olur. Zaman zaman başkaları için de ‘dilini yutmuş’ deriz.

Konuşsan bir türlü, sussan bir türlü….

Susmak ve konuşmak yönetim alanında da ciddi olarak ele alınan konulardan.

Şirketiniz susuyorsa, sayın yönetici, sizin orada bir problem var demektir. Çaresine baksanız iyi olur.

Şirketiniz konuşuyor, konuşuyor, konuşuyorsa, sakın sizde de yanlış giden bir şey olmasın. Bu konuşulanların bir kısmı yıkıcı dedikodular olmasın?…

Yapılan araştırmalar susan şirketlerin susmayanlara kıyasla ciddi hastalık işaretleri verdiğini  ortaya çıkarıyor.

Susmak mı konuşmak mı

İlginçtir, uzun zamandır yazmayı düşündüğüm bu yazıda beni tetikleyen bir anekdotu sizinle paylaşacağım. Geçen gün eskiden yöneticisi olduğum bir arkadaşıma rastladım. O zaman  küsüp işi bırakmıştı. İlk konuşmayı ben başlattım, meğer bunu beklermiş. İyi ki susmamışım. Sonra ayaküstü konuştuğumuz birkaç dakika içinde, önce, “Hayır ben haklıydım” dedi. Sonra , “Evet hatalıydım susmamalıydım, ama kendimce çok kızgındım, bir tek şey söylemeye kalksaydım o zaman kötü bir şey söyleyebilirdim. Onun için sustum” diye devam etti.

İyi ki susmuş mu, yoksa keşke konuşsamıymış…

Ben o gün konuşmuş olmasını isterdim. Hikayenin benim ve diğer arkadaşların  tarafında yalnızca elde olmayan hatalar vardı. Anlatabilirdik, anlatamadık. O yalnızca çantasını alıp çıktı. Hiç konuşmadı. Aradan neredeyse 6 yıl geçmiş ilk kez konuşuyor ve “evet keşke konuşsaydım” diyebiliyor. Çok güzel ama geçen 6 yıla yazık değil mi…

O kadar çok susmak ve susamamak örneği var ki, bir başkası daha işte; onun derdi de susamamak. Kendisi öyle söylüyor. Aklına geleni söylüyor, bunun dürüstlük olduğunu sanıyor. Yanlış gördüğü her şeyi… Eksik gördüğü her şeyi…. Aklına yatmayan her şeyi… Ona sorarsanız, eleştiri değil yaptığı. Doğruları söylemek. Ama bir şikayeti var; anlaşılamamak. Bir yöneticisi için, “Defterimi çoktan dürmüş” dedi. “Oysa gerek yoktu, gösterdiği gerekçeler çok da makul değildi. Zaten benim bir problemim yoktu. Ama ben de hiçbir zaman susmam. Doğru bildiğimi söylerim.”

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar derler…

Sizce de öyle mi. Var mı sizin de benzer hikayeleriniz. Tam 12’den mi vurdum yoksa sizi.

Alın size bir örnek daha… Canlı bir örnek… Pamuk gibi bir adam. Asla konuşmaz, hep güler, hiç kızmaz, kimsenin hakkında kötü söz söylemez.

Arkadaşları tarafından hep çok sevildi. Üstleri tarafından da… Ama nedense ne uzadı ne de kısaldı. Hiçbir şeye baş olamadı. Ben kendisini çok severdim, çok da sinir olurdum. Eline vur ekmeğini al cinsinden biri. Konuş be adam. Senin yerine ben mi konuşacağım?…  Söyle be adam, senin yerine ben mi şikayet edeceğim?…

Önceleri ona haksızlık yapıldığını sanırdım, sonra gördüm ki, o kolay yolu seçiyor. Herkesle iyi oluyor. Kimseyle kötü değil. Böylece kendisine bir çeşit koruma duvarı örüyor. Arasının herkesle iyi olmasını istiyor. Takdir edilecek bir durum ama, acaba iş ortamlarında böyle bir durum ne kadar geçerli? Peki ama madem bu kadar takdir ediliyordu, neden ömrü hayatında bir tek kademe bile yukarı çıkmadı?

Kendisi istememiş olabilir mi?

Sanmam, herkes daha fazlasını ister. Anımsıyorum, o da bir gün daha fazlasını aldı. Alırken hiç itiraz etmedi. Hoşuna gitti. Ancak bir süre sonra onun yönettiği yerde yönetim  zaafiyeti belirdi, işler yolunda gitmedi. Çünkü o yine susuyordu. Altındakiler fazlaca konuşmaya başladılar. O sustu ve güldü. Onu yeniden eski görevine çektiler. Hiç sesini çıkartmadı. Neden diye sormadı. Belki de yanıtını bildiği için… Kim bilir?

Sus da seni efendi sansınlar

Susmak dış görüntü itibariyle çoğu zaman ağır başlılık, mütevazı olmak, doymuşlukla özdeşleştirilir. Bu yargı, çoğu durumda doğru da olabilir. Ancak ben her susmanın iyi ve takdir gören bir meziyet olmadığı kanaatindeyim. Nerede susup nerede konuşacağını bileceksin.

Konuşulmayan bir kurumda yeni fikirler gelişmez, konuşulmayan bir kurumda sorunlar çözülmez, konuşulmayan bir kurumda insan kaynakları olmaz, konuşulmayan bir firmada yönetim demokratik olmaz. Konuşulmayan bir firmada hayat olmaz!

Bir de madalyonun diğer yanı…

Çok konuşursan da, sustururlar… Söylemedi demeyin.

Akıllı olacaksın. Üzüm mü yiyeceksin bağcıyı mı döveceksin? İyi düşüneceksin.

Kimse eleştirilmekten hoşlanmaz. “Ben biraz doğrucu Davutumdur, her şeyi aklıma geldiği gibi söylerim” demek övünülecek bir meziyet değil, ne yazık ki. Yerinde konuşacak, gerektiği kadar söyleyeceksin, eminsen konuşacak, boş laf etmeyeceksin. Bunları yapmak da her babayiğidin harcı değil.

Benden söylemesi!

“Söz gümüşse, sükut altındır” demiş büyüklerimiz. Böyle terbiye edilirdi gençlik eskiden. Büyüklere saygı duyulur susulurdu. Anneye, babaya, öğretmene, doktora, hakime, savcıya, konuşulmazdı. Sustururlardı seni.

Hala susmak hayatın değişik noktalarında sık sık hatırlatılır. Saygı göster, sus!

Susmak, iş yerlerinde modası geçmiş bir kavram.

Uygulayanlar yok mu?

Olmaz mı…

Ne yazık ki, yapılan araştırmalar işyerlerinde çalışanların  çoğunluğunun susmayı tercih ettiklerini; çoğu çalışanın üstleriyle, astlarıyla ya da kendi ayarlarıyla meydana gelen anlaşmazlıklarda “değmez şimdi huzur bozmaya” diyerek konuşmama yolunu benimsediklerini gösteriyor. Susmak en çok da ekonomik kriz ortamlarında, kapının önüne konma korkusu yaşayanlarda gözleniyor.

Yönetici ve susmak

Yönetim konsepti içinde kaldığımızı düşünecek olursak, konuşan gruplar, konuşan şirketler yaratmak tamamen olmasa da büyük ölçüde liderin elinde ve ona ait bir meziyet. Korku salıp, konuşulmasını önlediğinizde gerçekten suskun bir işyeriniz olabilir. Dışarıdan güllük gülistanlık, içinden kaynayan.

Fortune 500 listesi baz alınarak yapılan bir araştırmada, aralarında farklı sektör, farklı hiyerarşik yapı ve hatta kamu kuruluşlarının da bulunduğu bir gruptan gelen yanıtlar, susmanın yönetim açısından değerlendirildiğinde ağır bir faturası olduğunu göstermiş.

Susan organizasyonlar yaratmak, çalışanların üzerinde psikolojik sorunlar yaratabiliyor.

“Susma sustukça sıra sana gelecek!” diye bağırmanız gerekmiyor ama konuşmaya başlayabilirsiniz.

Suskunluk, değişimden kaçmanın, değişik olandan saklanmanın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Tabii böyle bir organizasyonda düzenlenen toplantıları hayal etmek için, çok film seyretmek gerekmiyor; genellikle konuşan bir patron ya da müdür, onun söylediklerini onaylayan diğerleri. Dönüp dolaşıp ortaya atılan aynı görüşler… Değişik yüzler fakat aynı şarkıyı mırıldanan dudaklar.

Sonuç; yaratıcılıktan uzak bir şirket, memur zihniyetiyle çalışan elemanlar, her ay başı ödenen ücretler, böyle gelmiş böyle gider şeklinde yapılan üretimler, nerede yanlış yapıyoruz diye gürleyen bir patron…

Konuşmak cesaret işi

Sürüden ayrılanı kurt kapar. Herkes bir telden çalarken sizin başka bir notada olmanız cesaret ister.

Şirketlerin tepesinde ya da üst kademelerinde konuşmayı çok sevenler olduğunu hepimiz biliyor ve görüyoruz. Bazılarının, sonunun iyi gelmediğini de izliyoruz. Unutmayın, olur olmaz konuşan ya da hemen her fırsatı değerlendirip, aslında hiç de fena konuşmayan herkesin sonu çok iyi bitmiyor. Konuştuğunuz zaman rahatsız ettiğiniz birileri var mı, dikkat edin. Heyecanlanıp, birilerinin önüne geçmeyin ya da dikkatlerin hepsini üzerinize çekmeyin…

Konuşmak ve konuşan organizasyonlar yaratmak bir meziyet ancak söylenecekleri, en uygun zamanda dile getirmek bir başka meziyet. Ve asıl meziyet, konuştuğunuz konularda yaptırım sağlayabilmek. Ölçebilirsiniz. Kaç söylediğinizi gerçekleştirdiniz, söylediğiniz kaç şeyi yaptırabildiniz?…

Geriye dönüp düşünün; geçmişte kaç kez, çok iyi bir fikriniz olmasına rağmen, zamanında ve doğru yerde telaffuz etmediğiniz için, pırıldayan düşünceniz uçup gitti, herkesin bir kulağından girdi öbür kulağından çıktı.

Fikir sizin olmaktan çıktı, anonim oldu.

Geriye dönüp düşünün, kaç defa toplantılarda aman yine bir şey söyleyecek de havayı berbat edecek, yine eleştirecek, yine konuşacak, batıracak diye size baktılar ya da siz başkalarına baktınız.

Unutmadan, benim konuşmuş olmak için konuşup ama her cümlesine “”hayır”” ile başlayanlara da ciddi bir alerjim var. Konuşup da, negatif konuşanları sevmiyorum. Her cümleye “hayır” diye başlayanlardan haz etmiyorum. “Ama” diye devam edenleri siliyorum. “Peki” demek; “Deneyip görelim” demek bu kadar mı zor?… Madem konuşacaksın, bayramlık ağzını açacaksın, söze olumlu başlasan fena mı olur… İncilerin mi dökülür?

Özel hayatınızda neler oluyor?

Biliyorsunuz konuşmak ve susmak yalnızca iş hayatının önemli bir parçası değil.

Ya özel hayatınızda konuşamadıklarınız, konuşmadıklarınız.

Söylemesi kolay, yapması zor. Bir sürü duygular da giriyor işin içine. Susmak ya da konuşamamak özel hayatta bir başka acıtıyor.

Kırmayayım, kırılmayayım…

Yok yok ben en iyisi susayım derken… Aslında yitirilen onca şey. Kaybedilen zaman. Her konuşmama fiili, bilerek ya da isteyerek olmayabiliyor. Örneğin, bazıları, farkında olmadan da gelişiyor. Bilinç altına itilen ve susmanın yararlı olacağına inandırılan durumlar. Haydi canım hiç mi yaşamadınız?.

Peki ya sonra…

Benim bildiğim şu; her susulan an, misliyle fatura edilmektedir.

Her şeyden önce içinize attıkça biriktirdikleriniz sonra bir çığ gibi dönüyor size, bir şelaleye dönüşüyor coşuyor da coşuyor. O ana kadar kontrol ettiğiniz, susup bastırdığınız tüm duygular bir an da sizi tam can evinizden vurup ortalara dökülmüyor mu…

Ya sonra?

Kontrol edilemeyen sözcükler, sözcüklerden oluşan kontrolsüz cümleler!

Peki normal zamanlara konuşmaya, konuşturmaya nasıl teşvik ederiz, nasıl motive olabiliriz?

Yönetim pozisyonunda olanlar için belki hep duyduğunuz, belki pek umursamadığınız beylik bir tek sözcük var; cezalandırmayın.

Cezalandırmayın lütfen, ne çalışanlarınızı ne de çocuklarınızı. Bırakın konuşmayı öğrensinler ve sonuçlarına katlanmayı. Sonuçlarına katlanmayı öğrendikleri an, konuşmayı becereceklerinden kuşkunuz olmasın. Konuşmak tek yönlü bir yol değil. Böyle durumlara monolog deniyor. Arzu edilen konuşma şekli ise diyaloglar.  

“;”20030626″;326;40
1506;”Madalyonun Diğer Yüzü”;””;”Avrupa yaşlanıyor, biz hala genciz. Yaşlı Avrupalıları, genç Avrupalılar beslemeye çabalıyor. Bizde genç nüfus ne yazık ki çoğunlukla işsiz olduğu için kendi kendisini bile besleyemiyor. Avrupa’da emeklilerle gençler arasında meydan savaşları yaşanıyor. Biz de savaşlar başka eksen üzerinde yapılıyor.”;”

Avrupa yaşlanıyor, biz hala genciz. Yaşlı Avrupalıları, genç Avrupalılar beslemeye çabalıyor. Bizde genç nüfus ne yazık ki çoğunlukla işsiz olduğu için kendi kendisini bile besleyemiyor. Avrupa’da emeklilerle gençler arasında meydan savaşları yaşanıyor. Biz de savaşlar başka eksen üzerinde yapılıyor.

Başkalarıyla ilgilenmek ilginizi çeker mi? Başkalarının başına gelenler… Yaşadıkları…
Çok emin olmamakla birlikte, aramızda demokratik olmayan bir ilişki olduğunu  varsayıp, ve buna güvenip, ben yine de yazacağım ve sizin de okuyacağınızı ümit edeceğim.
Bu hafta, zorla da olsa ilginizi çekmesini istediğim bir konuyu aktaracağım.
Konu bizim dışımızda gerçekleşiyor, şu an için bize dokunmuyor gibi gözüküyor.
Avrupa’da bizim anlayamadığımız bir sürü şey oluyor. İncelemeli, anlamalıyız. Hatta dönüp kendimize, “Bunun nesi, ne kadarı ve ne zaman bizi ilgilendirir?” diye sormalıyız.

Bu başkalarıyla ilgilenme durumu aslında, yazının ilerleyen bölümlerinde de ortaya çıkacağı gibi, inanılmaz bencil bir durum. Çünkü başkalarıyla ilgilenmemiz halinde kendimizle de ilgilenmiş olacağımıza inanıyorum.

Geçtiğimiz hafta Fransa Başbakanı Jean Pierre Raffarin, Paris’in grevcilere boyun eğmeyeceğini açıkladı. “”Buna asla izin vermem ben gelecek nesillerin bekçisiyim”” diyen  Raffarin’in bu sert açıklaması Liberation’da yer aldı.
Yine geçtiğimiz haftalarda Almanya Başbakanı Gerhard Schroder Sosyal Demokratları istifa etmekle tehdit etti. Başbakanın bütün derdi bir kaç yasa değişikliğini meclisten geçirmekti.
Ne oluyor? Neden hiddetli bu adamlar?
Avrupa’da gençlerle yaşlılar arasında ciddi bir mücadele  başladı. Bu mücadele kısa bir süre içinde amansız bir savaşa dönüşecek.

Ürküten Senaryo

Business Week’te yer alan bir haberden alıntı yapmak istiyorum. Yazıyı yazan  muhabir biraz olsun geleceği hayal etmeye çalışmış. Yazdıklarına hayal denebilirse tabii… Çünkü daha çok kabusa benziyor. Bakın yazıda geleceği çizilen Avrupa nasıl bir yer;
Yıl 2050.
Yer Berlin.
Bir zamanların canlı ve heyecanlı metropolü. Artık herkes o günleri yüzünde buruk bir tebessümle anıyor. Eski kentin yerinde yeller esiyor. Şehir sanki hayalet kent. Arada bir ortaya çıkan yaşlı insanlardan başka kimse sokaklarda gözükmüyor. Kafanızı çevirdiğiniz her noktada huzur evi tabelaları dikkatinizi çekiyor. Berlin’in yaş ortalaması 50’yi devirmek üzere. Genç insanların sayısı giderek azalıyor. Evlenenlere artık neredeyse hiç rastlanmıyor. Gençler çocuk yapmaz olmuşlar… Sürekli çalışmak zorundalar. Çünkü sistem çöküyor. Emekli olanların sayısı artıyor, çalışanların sayısı azalıyor ve ortaya çıkan tabloya göre her bir emekliyi bir çalışan besliyor. Avrupa’da hayat bir tür köleliğe doğru uzanıyor. Her emeklinin bir genç kölesi bulunuyor…
İşte size yeni Avrupa!
İçi seni dışı beni yakıyor.

Avrupa’nın geleceği hakkında yapılan yakıştırmaların hiç biri insanın yüreğini ferahlatmıyor. Avrupa ve Avrupalılar için “Giderek Yaşlanan Vampirler Ordusu” deniyor.

Kimse böyle anılmak istemez herhalde.
Peki ne oluyor?
Olay nüfus yapısıyla ilgili. Demografik yapının çalışma hayatına olumsuz etkileri nedeniyle bu tür tatsızlıklar yaşanıyor.
Bizim coğrafyamızda benzer bir dert, tasa, düşünce olmadığı için biz Türkler koca göbeklerimizi kaşıyarak başka şeyler düşünebiliriz. Başka yerlere bakmaya ne gerek var. Bizim başımızda zaten yeterince dert ve tasa var. O Avrupalılar önce bizim işsizlik sorunumuza çare bulsunlar…
Peh peh…
Değil mi yani..
Ne yazık ki, böyle oranı buranı kaşıyıp sonra da büyük büyük konuşmalar yaparak olmuyor.
“Bana göre bir şey yok” demekle hayat geçmiyor, çünkü bugün onları yakan, unutmayın yarın bizi yakacak, ama bütün bu olanın bitenin içinde önemli bir fırsat var ki o da bizim genç ve cahil ve işsiz nüfusumuza karşılık, onların yaşlanan, eğitimli bir nüfusu var. Önlemimizi hemen bugün alabilirsek önemli fırsatlar yaratabiliriz.

Gençler Yaşlılara Karşı

Avrupa’da yaşlılarla gençler arasında fark giderek derinleşiyor. İnsanların hayatta kalma süreleri uzuyor. Doğum oranları hızla düşüyor. Dünyanın hiç bir yerinde bu kadar hızlı nüfus azalışı yaşanmıyor. Avrupa başı çekiyor, Japonlar da ikinci sırada…

Örneğin Almanya’nın önünde şöyle bir gelecek gözüküyor; Almanlar gelecek 30 yıl içinde her yıl 500 bin genç yabancı işçi almak ya da doğum oranlarını ikiye katlamak zorundalar. Bu ikisini de yapmayacak olurlarsa, bu yüzyılın ikinci yarısına ulaşmadan Almanya’nın nüfusu 83 milyondan 70 milyona düşecek. Alman nüfusunun ortalama yaşı da 41’den 49’a fırlayacak.

Ölümlerden ölüm beğenmek gibi bir şey.
İtalya’da da durum farklı değil. 60 yaşına gelmiş İtalyanların nüfus içindeki payı, 20’li yaşlarını süren İtalyan vatandaşlarını çoktan geride bırakmış gözüküyor.  Yapılan araştırmalara bakacak olursanız, tüm Avrupa nüfusu gelecek 50 yıl içinde 40 milyonluk düşüş yaşayacak.
Geçtiğimiz hafta İtalya, Fransa ve Avusturya’da yaşanan grevler bu ülkelerin günlük hayatını felç etti. Grevin nedeni yaşlılar cenneti halini alan Avrupa’da gençlere yaşam hakkı tanınmamasıydı.
Bu cümlenin tercümesi şu; her çalışan, artan emekliler ordusunu besleyebilmek için ücretinden giderek artan oranlarda kesilen vergilere katlanmak zorunda. Kendisine yaşama alanı yaratabilmek, hayatını sürdürebilecek kaynağı sağlayabilmek için daha fazla çalışmak zorunda.
Genç  Avrupalı nüfus, “Bu haksızlık” diyor. Hatta bağırıp çağırmaya, itiraz etmeye, grev düzenlemeye, kavgaya tutuşmaya başladı. Avrupa’da tehlike çanları çalıyor.
Almanya’da, artan yaşlı nüfus nedeniyle sağlık sektöründeki harcamalar roket hızıyla yukarıya doğru yol alıyor. Buna karşılık, genç nüfusun yetişmesi için gerekli eğitim sistemi, kaynak aktarılamadığı için ciddi bir ekonomik kriz içinde debeleniyor. Her geçen yıl çalışandan daha fazla vergi kesintisi yapılıyor.

Yapılan hesaplara göre 2006 yılında Fransa’da ilk kez çalışma hayatına yeni atılan gençlerin sayısından daha fazla insan emekliye ayrılmış olacak. Bu tarihi biraz olsun öteleyebilmek için Fransız hükümeti çalışanların ortalama 37.5 yıl çalışıp emekli olması yerine 40 yılını doldurmasını talep ediyor.

Çalışanlar bu konuya hükümet kadar sıcak bakmıyor. Özellikle kamu kuruluşlarında çalışanlar, ortaya konan iki buçuk yıllık ekstra çalışmaya hiç de niyetli gözükmüyorlar.
Alman Emekli Sandığı geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada 1 milyar Ecu’lük açığının olduğunu açıkladı. Emekliler Alman gayrisafi milli hasılasının yüzde 28’ni alıp götürdüğü için AB ile Alman hükümeti arasında Birlik kurallarına uyma konusunda önemli tartışmalar yaşanıyor.

Nasıl Düşünmek İşinize Gelir

Bütün bunlardan bize ne?
Baksınlar başlarının çaresine!
Bize mi sordular.
Zaten zavallı Türklere kötü muamele ediyorlar.
Bizi adam yerine koymuyorlar.
Bak Avrupa Birliği’ne de almıyorlar. Her geleni önümüze alıyorlar!
Böyle de düşünebilirsiniz….
Ya da
Acaba Türkiye’deki demografik yapıyla Avrupa’daki bu sorun nasıl karşı karşıya getirilebilir.
Bizim ülkemizde ciddi bir işsizlik var. Yeni iş kolları yaratmakta aciz ve geç kalıyoruz. Acaba bizim işsizimizi bu ülkelere transfer etmek mümkün olabilir mi?
Bizim işsizimiz hangi alanlarda çalışabilir, vasıfları nerelere, nelere uyar?…
Biz gençlerimizi hangi alanlarda eğitmeliyiz.
Avrupa’da hangi iş kollarında daha ciddi sorun yaşanıyor…
Gibi düşünmek de mümkün…
Tercih sizin
Şimdi biraz da Türkiye;

Bizde de Nüfus Yaşlanıyor

Türkiye’nin nüfusu, Avrupa’yla kıyaslandığı zaman çok farklı bir görüntü ortaya çıkıyor. Bizim nüfusumuz yaşlı Avrupa karşısında çoluk çocuk. Buna karşın, önemli demografik gelişmeler bizde de kendisini hissettiriyor.
Bu durumda bizlerin farklı düşünce metodları geliştirmesi gerekiyor. İlki kendi içimizdeki demografik gelişmeleri izlemeli ve kayda geçirmeliyiz. İkincisi genç nüfusumuzla boş boş övünmekten vazgeçip, bu nüfusu nasıl işler ve işe yarar hale getirebiliriz diye plan yapmalıyız. Çünkü Avrupalı’ya göre genç olan nüfusumuz, yeterince eğitimli değil, gerekli olan yetkinliğe sahip değil. Kısacası aranan bir yanı yok.
Bakın Türkiye’de neler oluyor;
Yaşlı olarak sınıflandırılan 65 yaş ve üzeri nüfus, 0-4 yaş grubu çocuk sayısını, kadın sayısı da 1940’dan bu yana ilk kez erkek sayısını geçti.
5’er yıllık gruplar itibarıyla 20-24 yaş grubunda 7 milyon 309 olan nüfus, 0-4 yaş grubunda 5 milyon 534 bin 328’e kadar indi. Bu da nüfus artış hızının 20 sene önceye göre oldukça hızlı bir şekilde düştüğünü gösteriyor.

Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün 7 Şubat 2003 tarihli ve Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 1990 yıl verilerinden yapılan karşılaştırmalara göre, 0-4, 5-9 ve 10-14 yaş grubu nüfuslarda büyük düşüşler görülürken, 70-74, 75-79 ve 85 yaş ve üzeri nüfusta çok büyük bir artış yaşandı.

1990-2003 döneminde toplam nüfustaki yüzde 24.9’luk artışa karşın, 0-4 yaş grubu nüfus yüzde 7.1, 5-9 yaş grubu yüzde 4.9, 10-14 yaş grubu yüzde 6.2 oranında azaldı. Bu dönemde 0-4 yaş grubu nüfus 420 bin azalışla 5 milyon 534 bine, 5-9 yaş grubu 339 bin azalışla 6 milyon 560 bine, 10-14 yaş grubu 429 bin azalışla 6 milyon 463 bine indi.
Buna karşın aynı dönemde 85 yaş ve üzeri nüfus 5 katına çıktı. 1990 yılında 85 yaş ve üzeri nüfus 174 bin 937 iken, 2003 yılında bu rakam yüzde 411.3 artışla 894 bin 528’e yükseldi ve 5 katına ulaştı. Bu dönemde 70-74 yaş grubu nüfusu yüzde 182.7, 75-79 yaş grubu nüfusu yüzde 152.2, 80-84 yaş grubu nüfusu yüzde 76.7 arttı.

90 Yaş ve Üzeri Nüfusun Yüzde 70.8’i Kadın

2003 yılında 65 yaş ve üzerindeki nüfusun 5 milyon 664 bin 684 olduğu Türkiye’de, 95 yaş ve üzerinde 73 bin 901’i erkek, 179 bin 4’ü kadın olmak üzere 252 bin 905 kişinin olduğu dikkati çekti.
65 yaş ve üzeri nüfusun (3 milyon 341 bin 962) yüzde 59’unu kadınlar, yüzde 41’ini ise erkekler oluşturdu. 50-54 yaş grubuna kadar erkek nüfustan az olan kadınlar bu dilimde öne geçerken, 90 yaş ve üzerindeki nüfusta kadınların payı yüzde 70.8’i geçiyor. 90 yaş ve üzerinde 401 bin 153 kadın varken, erkek sayısı sadece 165 bin 317’de kalıyor.

İlginç gelişmelerden biri de kadın ve erkek nüfusunun birbirine oranı. Sonunda kadın nüfusu erkek nüfusunu geride bıraktı.
Trablusgarp, Balkan, 1. Dünya ve Kurtuluş savaşları nedeniyle erkek nüfusunun azaldığı Türkiye’de, 1935 yılında 7 milyon 937 bin erkek, 8 milyon 221 bin de kadın vardı. Erkek nüfusu 1941 yılında kadın nüfusu geçti.

1940’da Türkiye’de 8 milyon 899 bin erkek, 8 milyon 922 bin de kadın vardı. Bu rakamlar 1941 yılında 9 milyon 85 bin erkek, 9 milyon 56 bin de kadın olarak değişti. Bu tarihten itibaren erkek nüfus sürekli kadın nüfustan fazla oldu. 2003’e geldiğimizde (7 Şubat 2003 itibariyle) nüfus 70 milyon 534 bin 746’ya ulaşırken, bu nüfusun 35 milyon 362 bin 782’sini kadınlar, 35 milyon 171 bin 964’ünü ise erkekler oluşturdu.
Yaş grupları itibariyle 1990 ve 2003 yıllarında erkek ve kadın nüfusları, toplamda değişim miktarı ve değişim yüzdesi şöyle:

Kentlerde Okumuşların Yüzde 29.5’u İşsiz

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) belirlemelerine göre bu yılın ilk üç aylık döneminde ülke genelinde işsizlik oranı yüzde 12.3’e ulaştı. Bu oran Cumhuriyet tarihinin en yüksek işsizlik oranı. Bir yıl önce aynı dönemde işsizlik oranı yüzde 11.0 idi. DİE’nin verilerine göre:
– Türkiye’de sivil nüfus 69.0 milyon.
–  Bu 69.0 milyonun 48.5 milyonu, 15 yaş ve daha yukarı yaştaki nüfus.
– 48.5 milyonun tamamı çalışmıyor. Bunlar içinde ev kadınları, öğrenciler, emekliler, yaşlılar, çalışmak istemeyenler var. İşgücüne dahil olmayanların toplamı 25.5 milyon.
– Geriye çalışabilir 23.0 milyon kalıyor.
– 23.0 milyon kişinin yüzde 12.3’ü, yani 2.8 milyonu işsiz. 20.2 milyonu bir işte çalışıyor veya çalışır görünüyor.
– Bir işte çalışan veya çalışır görünen 20.2 milyonun 10.3 milyonu maaşlı ve ücretli. 69.0 milyon sivil nüfustan düzenli maaş ve ücretle çalışanların sayısı işte bu kadar.
– 6.3 milyon kişi kendi hesabına çalışıyor.
– 3.6 milyon ücretsiz aile işçisi var. Yani bunların çalışıp çalışmadıkları belli değil.
– Çalışan 20.2 milyonun yüzde 18.2’si (3.7 milyonu) imalat sanayiinde, yüzde 32.8’i tarımda, yüzde 3.3’ü inşaat kesiminde ve yüzde 45.2’si hizmet sektörlerinde… Türkiye’de çalışan nüfusun üçte biri hala tarım kesiminde… Buna karşılık milli gelirde tarımsal üretimin payı yüzde 14’lerde, imalat sanayii üretiminin payı yüzde 29’larda dolanıyor. Tarımda çok insan az üretiyor. Sanayide az insan çok üretiyor.
– İstihdam edilen 20.2 nüfusun 10.1’inin hiçbir sosyal güvenlik kuruluşuyla bağı yok. Bunlar kayıtsız… 5.3 milyonu SSK’ya, 2.3 milyonu Emekli Sandığı’na, 2.4 milyonu Bağ – Kur’a kayıt yaptırmış.
– Türkiye genelinde çalışabilir nüfusa göre işsizlerin oranı yüzde 12.3. Ama eğitimli genç işsizlerin oranı yüzde 27.9.
– Kentlerde çalışabilir nüfusa bakıldığında, kentlerdeki işsizlik oranı yüzde 15.4’e, eğitimli genç işsizlerin oranı yüzde 29.5’a yükseliyor.

İşgücü tablomuz

Sivil nüfus    69.074
15 ve yukarı yaş nüfus    48.586

İşgücüne dahil olmayanlar    25.498
– Erkek    7.336
– Kadın    17.962

İstihdam edilenler    20.244
– Ücretli    10.298
– Kendi hesabına    6.299
– Ücretsiz    3.047
– Tarımda    6.639
– Sanayide    3.769
– İnşaatta    676
– Hizmetlerde    9.160
– SSK üyesi    5.381
– E. Sandığı üyesi    2.313
– Bağ – Kur üyesi    2.444
– Kayıtsız    10.106

İşsizler    2.844
– İşsizlik oranı    12.3
– Eğitimli işsizler    27.9
– Kent işsizleri    15.4
– Kent eğitim işsiz   29.5
(2003 yılı birinci üç aylık dönemde durum) (bin kişi)
Kaynak: Devlet İstatistik Enstitüsü

Sonuç

Rakamlara bakıp ağlamayın.
Rakamlara bakıp düşünün.

“Bana ne?” demekten vazgeçin.
Siz bankacı olabilirsiniz, ben de gazeteci… Öbürü ev kadını, beriki  doktor…
Biliyor musunuz hiç bir şey farketmiyor.
İşsizlik sorunu hepimizin sorunu.

Devletten beklenecek bir şey yok. Tabii ki yeni iş kollarını yaratmak, eğitim olanaklarını arttırmak ya da planlama yapmak devletin görevi.
Bizim görevimiz ise kendi geleceğimizi yaratmak.
Bunun için düşünmek, uyanık olmak, bilgili olmak gerekiyor.
Amuda kalkmaya gerek yok.

 

“;”20030703″;274;32
1527;”Hem Ondan, Hem Bundan Hepsinden ve Hiçbirinden”;””;”Saçma sapan bir cümle, tuhaf bir başlık… Ama siz, biz, hepimiz böyle davranıyor, böyle konuşuyoruz. Siz, “öyle-böyle-şöyle” değil misiniz. Haydi canım… Siz Türkseniz bizdensiniz. Bizdenseniz, her şeyden-hiçbir yerden-hepsinden-herhangi bir şeyden olabilirsiniz. Geçmiş olsun! “;”

Saçma sapan bir cümle, tuhaf bir başlık… Ama siz, biz, hepimiz böyle davranıyor, böyle konuşuyoruz. Siz, “öyle-böyle-şöyle” değil misiniz. Haydi canım… Siz Türkseniz bizdensiniz. Bizdenseniz, her şeyden-hiçbir yerden-hepsinden-herhangi bir şeyden olabilirsiniz. Geçmiş olsun!

Ne öyle olsun, ne de böyle…
Öyle olmasın ama böyle de olmasın…
İstiyorum ama, tam olarak da bilmiyorum…
İstemiyorum ama, düşünüyorum da olabilir…
Düşünmüyorum ama “evet” diyebilirim…
Yabancısı olmadığınızı düşündüğüm cümleler ya da cümle başlangıçları…
Biz Türkler, hem ağlarım hem giderim halinden bir türlü kurtulamıyoruz.
Avrupa Birliği’nin bir parçası olmak istiyoruz ama…
ABD’yi seviyoruz fakat…
Demokrasiye inanıyoruz, oysa…
Bir sürü ikilemi hayatımızın baş tacı ediyoruz.

Nerede Duruyoruz

Kuzey Irak’ta Türk askerlerine düşman muamelesi yapılıyor, ne diyeceğimizi bilemiyoruz.

Ortadoğu’da söz hakkı istiyoruz ama sonuçlarına katlanmıyoruz…
ABD’nin yardımını istiyoruz ama karşılığını vermek istemiyoruz…
Çok zengin olmak istiyoruz, ama çalışmayı sevmiyoruz…
İyi bir hayat istiyoruz ama mücadele etmiyoruz…

İki insan birbirini delicesine seviyor fakat biri ya da her ikisi de aldatıyor…
Erkek kadın için çıldırıyor, ama onu dövüyor…
Anne çocuklarını seviyor ama, onları hırpalıyor…
Kadın özgürlük nutukları atıyor, ama erkeğe kul köle oluyor…
Omuz hizasına kadar tessettür, bele kadar orta karar, belden aşağı süper seksi…
Kadın, “en modern benim diye yırtınıyor” ama imam nikahı olmadan “hayır” diyor…

Neye İnanıyoruz

Buna, nerede duracağını; niye orada duracağını bilememe hali denebilir mi acaba?…
Buna, kim olduğunu, niye olduğunu ve ne olduğunu, hatta ne olmak istediğini düşünmeme sendromu denebilir mi?…

Türkiye’de her gün birbiriyle çelişen pek çok şey oluyor. Çelişen olayların sayısını bilmek, bulmak mümkün değil. Garip olaylar içimizde, dışımızda ve aramızda her an patlak verdiği için, hangisine odaklanacağımızı şaşırıyoruz.

Ne düşüneceğimizi, niye böyle düşüneceğimizi zaman zaman karıştırıyor, çoğunlukla bilemiyoruz.
Üzülürken seviniyor, sevinirken ağlamaya başlayabiliyoruz.
Ayıplarken ansızın tasvip ediyor, korkarken birden aslan kesiliyoruz.
Algıladığımızı düşünüyor, düşündürüyoruz; ama çok geçmeden eylemlerimizle hiçbir şey anlamamış olduğumuzu kanıtlıyoruz.

Biz Bir Garip Toplumuz

“Neler oluyor ve niye bunlar oluyor?…” diye düşünürken, televizyonu açıyorum ve yukarıdaki örneklere taş çıkartan kareler izlemeye koyuluyorum.
Bir açık oturum. Son günlerin en önemli konuları hararetle tartışılıyor. Uzman konuşuyor. Alt yazıda konuşan kişinin titri geçiyor, profesör bilmem kim diyor. Profesör bilmem kim ağzını açıyor, “Aslında ben bu konuyu bilmiyorum, bilmediğim için cahil cesaretiyle konuşuyorum” diyor.

İçimden, “mütevazı bir adam” diyorum. Diğerleri gibi bilmişlik taslamadığını düşünüyorum. Ama bir iki dakikaya kadar beni yanıltıyor. Bir söylediği bir söylediğini tutmuyor, düşünceleri bir disiplin göstermiyor. Ve profesör konuyu bilmediğini tekrar ediyor, ama susmuyor. Mikrofonu yakalamış konuşuyor. Yorum yapmayı sürdürüyor; “”… Hem öyle olsun hem böyle olsun, ama şu da olsun…”” diyor.
Bu nasıl bir şey?…
Neden tek bir fikrimiz yok?
Acaba tek düze olmaktan mı korkuyoruz.

Ne kadar çeşitli olursak, o kadar iyi midir sizce?
Sizin için, bu konuda “beyaz”; şu konuda “siyah” düşünür demelerini istemez misiniz?
Yoksa, “Onun ne düşüneceği belli olmaz” demeleri daha mı iyi olur?
Hal böyleyse haber verin, biz de yapalım.
Moda buysa söyleyin, uyalım.

Dayanamayıp, zap yapıyorum…
Bir başka oturum karşıma geliyor. Yine engin bilgisinden yararlanılmak istenen bir başka uzman kişi. Dinliyorum ve ne diyeceğimi ne düşüneceğimi bilmiyorum. Çünkü o da bilmiyor. Her şeyi söylüyor, her şeyi kınıyor, hepsini istiyor, kimseye bir şey vermiyor… Konuşanın hali daha çok beyin jimnastiği yapan birine benziyor. Çok şey biliyor ama bir araya getiremiyor. Bir senteze ulaşamıyor. Sonuç olarak nasıl bir fikire sahip olması gerektiğini bilmiyor. Kendi kendine konuşurken, elaleme ahkam keserken bir de fikir oluşturayım tavrında.

Bir Araştırma Yapmışlar

“Değişim Süreci İçinde Türk Toplumu” başlıklı araştırma geçtiğimiz yıl yapıldı. İnput Araştırma ile Yüksek Strateji Merkezi’nin ortak ürünü. Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesindeki büyük kentlerde 2007 kişiyle yüz yüze gerçekleştirilmiş bir çalışma. Araştırma evvelsi gün, dün ya da bugün olan olaylara ışık tutmuyor. Ya da ben böyle algılamıyorum. Her zaman güncel sayılabilecek, kronikleşmiş konularda sorular sormuş, yanıtlar almışlar. Yanıtların hepsi ayrı telden çalmış. “Türk insanının değişim süreci” adını taşıyan bu araştırma başka bir bakış açısıyla “Türk insanının ikilemli hali”ni ortaya koymuş.
Küreselleşme, Avrupa Birliği, Yeni Devlet Anlayışı, Ekonomik Reformlar ve Değişim başlıkları altında Türk halkının ne düşündüğü araştırılmış.

Ortaya net bir sonuç çıkmıyor. “Biraz ondan biraz bundan; hem ondan hem bundan; hepsinden ve hiçbirinden” hali neredeyse her konuda kendisini gösteriyor.
İsterseniz biraz araştırmanın bulgularından söz edeyim sizlere. Böylece neden aslında biz Türkleri tuhaf bulduğumu anlayacaksınız. Belki şöyle demem daha iyi bir ifade  olur; neden biz Türkler’in tuhaf davranışlar sergilediğini sonunda yapılmış araştırmanın sonuçlarına bağlı kalarak aktarabileceğim. Böylece birazdan okuyacağınız her satırda, en ciddi konularda hepimizin ve hiçbirimizin net bir fikri olmadığını göreceksiniz.

Küreselleşmeyle Aramız

Türk toplumu küreselleşmeye karşı katı bir tutum içinde. Anlayacağınız, karşıyız küreselleşmeye… Araştırma sonuçlarına göre, küreselleşmeye karşı çıkıyoruz ama, küreselleşmenin yaratacağı yeni iş ve çalışma olanaklarına “hayır” demiyoruz. Hatta ılımlı bakıyoruz.

İşsizlik rakamlarındaki artış, istihdamdaki daralma nedeniyle yabancı şirketlerde çalışma konusunda daha istekli daha bir hevesli duruyoruz. Bu boyutuyla küreselleşmenin yanında duruyormuş gibi yapıyoruz.

Bu sonuca aldanıp, yabancı şirketleri sevdiğimizi söyleyemiyoruz. Biz Türkler, aslında, ülkemizde yabancı şirketlerin olmasını o kadar yoğun duygularla istemiyoruz. Ama bu kuruluşların yeni iş alanları açacakları varsayımı karşısında bizim için akan sular duruyor. Bununla birlikte, yabancılara toprak satmak, şirket satmak gibi konulara uzak duruyor, hatta direniyoruz.

Küreselleşme karşısında yer alan, içe kapanmak, sınırlamalar koymak gibi düşünceler hoşumuza gitmiyor. Böyle bakıldığında yine küreselleşmenin yanındaymış gibi duruyoruz. Ama sıra küreselleşmenin şartlarını yerine getirmeye geldiğinde, “oynamıyorum” deyip işin içinden çıkıyoruz.

Yeri gelmişken, küreselleşme konusunda fazla bir bilgimiz de yok. Küreselleşmeyi yoksulluk ve dünyadaki sorunların kaynağı olarak görüyoruz.

Avrupa Birliği ve Biz

Türk insanı, Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’yi üye yapmayacağına kendisini inandırmış. Araştırmada, bu fikrin bir ümitsizlik ve bezginlik ifadesi olduğuna dikkat çekiliyor. AB’nin Türkiye’yi günün birinde üye yapacağına inanlar, bu sürenin 10 yıldan az olmadığına kesin gözüyle bakıyor. Hani piyangodan çıkarsa, seviniriz ama kendimizi iyiye alıştırıp sonra hayal kırıklığı yaşamayalım gibi bir tavır sergiliyorlar.
İnanmayacaksınız ama Güneydoğu Anadolu ile Akdeniz bölgesinde yaşayanlar büyük çoğunlukla ve yoğun duygularla Türkiye’nin AB üyesi olmasını istiyorlar.

Biz Türkler AB’den ümidimizi kesmiş olmamıza karşın (Türk toplumunun yalnız yüzde 24’ü olumlu inanca sahip), toplumun yüzde 64’lük bir kesimi Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasını istiyor. AB’ye tam üyelik isteyen Türklerin kafasının bir tarafında serbest dolaşım hakkı ile iş olanakları ve çalışma fırsatları gibi faktörler yer alıyor. Bir de AB’ye üye olursak daha demokratik oluruz diye düşünenler çoğunlukta. Buna karşın ne kadar AB üyesi olmak istesek de, tam üyeliğin beraberinde getirdiği sonuçları ve öngördüğü bazı kayıpları göğüslemek gibi bir niyetimiz yok. Bu tür hazırlıklara karşı sabrımız neredeyse sıfır.

Bu arada, AB’ye karşı kuşkucu bir tavır sergiliyoruz. AB üyeliği sözkonusu olduğu andan itibaren Türkiye’nin ekonomik ve siyasi alanda kanun yapma, politika üretme, hatta egemenlik kullanma yetkilerini kısmen ya da tamamen AB organlarıyla paylaşmak zorunda kalacak.

Oysa biz hiçbir şeyi paylaşmak istemiyoruz. Ama ille de paylaşacaksak en kolay vazgeçebileceğimiz değerimiz para birimimiz. Okulda bize bayrak ve kendi ulusal parası olmayanın egemenliğinin olamayacağını okutmamışlar mıydı, ben mi yanlış anımsıyorum… Biz kolayca TL’den vazgeçebiliyoruz.

Düşüncemizdeki ikilemler bu kadarla kalmıyor. Türk insanının önemli bir bölümü AB’ye girmeyi, oralara gidip iş bulmak için isterken, bir gün tam üye olduğumuzda, Türkiye’den ayrılmayı düşünmediğini söyleyenlerin oranı yüzde 53.

Devlet Anlayışımız

Devlet anlayışımıza ilişkin de tuhaflıklar var. Örneğin bir yandan devletin rolünün sınırlanmasını istiyoruz, bir yandan da eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlerin sunumunda ücretsiz hizmet talep ediyoruz.

Devletin, hem sosyal hem de ekonomik varlığına yönelik kuvvetli bir istek duyuyoruz, ama vatandaş olarak devlet karşısındaki ödevlerimizi yerine getirme konusunda hiçbir heves taşımıyoruz.

Enteresan bir örnek de askerlik yükümlülüğüyle ilgili. Askerlik devlete karşı bir görev olarak algılanıyor ama bu görevin yapılmasındaki farklılaşma talebindeki yükseklik gözden kaçmıyor.
Vatandaş olarak devletle olan ilişkimizde aldıklarımızı korumak istiyoruz, verdiklerimizde ise tenzilat talep ediyoruz.
Ekonomik reform başlığının altını doldurmak da zor değil. İkili yapımız, birbiriyle çelişen düşüncelerimizle burada da harikalar yaratabiliyoruz.
Mali reformların önündeki en büyük engel aslında halkın kendisi.

İlginç bir örnek daha; halk, mevduatını bankada tutmak istemiyor. Parasını bankada tutmayacakların oranı yüzde 27. Bu tercihi yapanların 34 yaşın altında olması ise bana göre çok ilginç.

Parasını bankada tutabileceğini ifade edenlerin ilk tercihini kamu bankalarından yana kullanıyor olmaları da şaşırtıcı. Kamu bankaları, son yıllarda yaşanan türlü olumsuzluk ve yolsuzluğa rağmen vatandaşa güven telkin etmeye devam ediyor. Halkın sadece yüzde 12’si mevduatını özel bankalarda tutmak istiyor.

Biz Yine Hep Aynı Biziz

Toplumda geçmişteki klasik sağ ve sol ideolojik eğilimlerde önemli bir gelişme gözleniyor. Toplum sağ ve soldan başka istikametlere kayıyor. Tuhaf olan, nereye kaydığının tam olarak belirlenememesi. Toplumun değişime açık olan kısmı yenilikçiliği destekliyor. Kişisel niteliklere ilişkin değişimin başladığı görülüyor. Ama daha fazla hoşgörülü olmak konusunda kimse adım atmıyor.
İşdünyasında satın alma ve birleşmelere karşı ciddi isteksizliklik hakim. Ortak olmak sanki genlerimize aykırı.
Toplumun alt grupları içinde konuşulan kendi dillerini kullanmalarına yönelik ilginç bir esneklik gösterebiliyoruz.

Bundan yaklaşık 20 yıl önce ortaya atılan özelleştirme konsepti ise hala kendisine yeterli yandaş bulabilmiş değil. Halk özelleştirmeyi anlayamıyor. Bu nedenle toplumun yarısı özelleştirmeye destek verirken diğer yarısı karşı çıkıyor.

Meslek tercihlerinde ve seçiminde hala anne babalarımızın sözünü dinliyor, yıllar öncesinin, “oğlum mühendis, kızım doktor olsun” yaklaşımları arasında yaşamımızı sürdürüyoruz
Kendimizi Avrupalı değil, dünyalı görüyoruz.
Nazara inanıyor, değişimin olmasını bekliyoruz.

Biz yine hep aynı biziz.
Dünya değişse de, yıkılsa da kendimize özgü düşünce ve davranış şekilleriyle biz böyleyiz.
Biraz ordan biraz burdan, hem ondan hem bundan, hepsinden ve hiçbirinden.

“;”20030710″;504;59
1547;”Konya’dan Emre, Kebapçının Oğlu Harun”;””;”Çocuğu olanlar izlemiştir, çocuğu olmayanlar büyük olasılıkla atlamıştır, aynı yaş grubunda çocuğu olmayanlar ise şimdilik ilgilenmemiş olabilir…”;”

Çocuğu olanlar izlemiştir, çocuğu olmayanlar büyük olasılıkla atlamıştır, aynı yaş grubunda çocuğu olmayanlar ise şimdilik ilgilenmemiş olabilir…
Bu haftanın en önemli olayı üniversite sınav sonuçlarının açıklanmasıydı.
Tuhaf gelecek size biliyorum. Ne Türk Amerikan ilişkilerindeki “özür” krizi, ne Türkiye AB macerasının sonuçsuz ve umutsuz yüzü…
Hiçbir mesele, eğitim kadar ilgimi çekmiyor. Çünkü hepsi birer sonuç.

Eğitimi iyi olmayan ülkenin dış politikası iyi olmaz.
Eğitimi iyi olmayan ülkenin ekonomisi iyi olmaz.
Eğitimi olmayan ülkenin ileriyi gören kadroları olmaz.
Eğitimi olmayan ülkenin geleceği olmaz.

Çocuğunuz olsun olmasın, sizinle ilgili olsun olmasın, bu hafta açıklanan üniversite sınav sonuçları ile arada sıkışıp kalan bilgilerin, gözünüzden kaçmış olabileceğini düşünerek, dikkatinizi çekmek istedim.
Türkiye’nin insan kaynağı ne yapıyor, bu kaynak nasıl ve nereden yaratılıyor?…
Kaynağımızın profili ne?…
Sorunları neler?…
İnsan kaynağı deyince belli bir yaş grubunu mu ele almalıyız, yoksa dikkatlerimizi herkese ve her şeye mi yönlendirmeliyiz…
Ne dersiniz?

Lise ve lise çıkışındaki gençlerimiz bir türlü ilgi odağımızda hak ettikleri yeri alamıyorlar. Ne yazık ki, bu çocuklar çok ama çok sonraları bizim ilgimizi çekiyor… O zaman da iş işten geçmiş oluyor.

Nedeni basit, ya artık kurtarılamayacak noktalarda bulunuyor, kaybedenler saflarında yerlerini almış oluyorlar, ya çok iyi oldukları için onları kurtarmış bulunan başka ülkeler bulunuyor ve iyi olanaklar yaratıldığı için artık Türkiye’ye gelmek istemiyorlar; ya da şu anda olduğu gibi ülkenizin vasatlarla idare ediyor olduğunu acıyla görüyorsunuz.

Önemsemek gerek

Şimdi, bütün bunların bir sınav sonucuyla ne kadar ilgisi olabilir diyorsunuz değil mi…
Ne de çok abarttığımı düşünüyorsunuz…
Doğrudur, abartılmayan hiçbir şey Türk halkının gözüne batmıyor.
Hayır, hiç abartmıyorum, bu her yıl tekrarlanan ve yalnızca “ne kadar saçma” olduğu söylenip ama hiçbir iyileştirme yapılmayan bir sınav.
Siyasilerin ellerinde oyuncak olmuş, gençleri ve gençlerin geleceğini düşünmekten çok, başka kaygıları olan kişilerin seçim yatırımı olarak görülmek istenen bir sistem.
Evet çok önemsiyorum, çünkü bu yıl sınavı kazanıp dört yıl bir eğitim kurumunda okuyanlar belki eğitimlerini biraz daha uzatacaklar ama şunun şurasında dört ile altı yıl arasında bir noktada, iş hayatına atılmış olacaklar. O andan itibaren kararlar verecek ve uygulayacaklar. Çalışacak ya da çalışmayacaklar. Kazanacak ya da kaybedecekler…
Nasıl önemsemem, nasıl önemsemezsiniz…

Bu yılın çarpıcı tablosu

Öğrenci Seçme Sınavı’nda sayısal puan türüne göre dereceye girenler;
Meram Fen Lisesi’nden Emre Kacar (300.000)
İzmir Özel Akyazılı Lisesi’nden Fatih Mehmet Doğu (299.785)
Adana Seyhan Kurttepe Anadolu Lisesi’nden Turusan Kolcuoğlu (299.352)
İstanbul Eminönü Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nden Halil Serhan Mercan (299.352)

Öğrenci Seçme Sınavı’nda sözel puanla türüne göre dereceye girenler;
Meram Fen Lisesi’nden Emre Kacar (300.000)
İzmir Fen Lisesi’nden Onur Ertürk (298.584)
Özel Akyazılı Lisesi’nden Fatih Mehmet Doğu (298.435)

Öğrenci Seçme Sınavı’nda eşit ağırlıklı puan türüne göre dereceye girenler;
Meram Fen Lisesi’nden Emre Kacar (300.000)
Özel Akyazılı Lisesi’nden Fatih Mehmet Doğu (299.322)
Adana Fen Lisesi’nden Ögem Boymul (298.795)
Aydın Fen Lisesi’nden Hatice Ümran Evren (298.795)

Yabancı Dil Sınavı sonuçlarına göre dereceye girenler;
Mersin Mut Anadolu Lisesi’nden Harun Şahin (300.000),
İstanbul Özel Alman Lisesi’nden İlker Şatıroğlu (300.000),
İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi’nden Anıl Telcioğlu (300.000)
İstanbul Galatasaray Lisesi’nden Burak Yurtsever (299.995)
Tarsus A. Kerim Bengi Anadolu Lisesi’nden Ayşegül Nihan Bolatkale (299.840)
İstanbul Pendik Lisesi’nden (YDA) Zeynep Şengül (299.840)

Beklentilere aykırı

Sanırım Türkiye’yi, eğitimi, sorunlarını ve bizim eğitimle hiç ama hiç ilgili olmadığımızı anlatan daha çarpıcı bir tablo olamaz.
Genel kanı nedir?
Genel kanı ya da beklenti, en başarılı öğrencilerin, büyük illerden, özellikle de İstanbul’dan çıkmasıdır. Aynı beklenti, size en pahalı okulun en iyisi olduğunu söyleyebilir. Aynı beklenti size, en iyi okulların devlet okulları arasında bulunmadığını, tam tersine özel okullar olduğu izlenimi verecektir. Bu genel kanı ve beklenti sonucunda siz, çocuğunuzu yukarıdaki tablo dışında kalan tüm seçeneklere sokmak için uğraşırsınız, didinir, çocuğu paralar ve netice alamayabilirsiniz.

Sakın yanlış anlamayın, vah vah en başarılı öğrenciler devlet okullarından çıkıyormuş diye üzülmüyorum.
Tam tersine çok seviniyorum.
Umuyorum ki, bu çocuklar denizdeki birkaç damla olmasın.
Ama üzüldüğüm bir temel konu var, o da; neden burnumuzdaki gerçeği görmüyor, ya da bilmemiz gerekenleri bilmiyoruz.

Kızlar ve Anadolu önde

Son yıllarda üniversite için öğrenci seçme sınavı sonuçlarından çıkan tablo üç aşağı beş yukarı aynı. Son birkaç yıldır devlet okulları birinci, ikinci, üçüncü çıkartıyor. Biz de “Helal olsun” diyoruz. Ama aradaki detayları tam yakalayamıyoruz.
Bu yıl Öğrenci Seçme Sınavı ve Yabancı Dil Sınavı’na 1 milyon 502 bin 605 aday başvurdu. Sınavı geçerli sayılanların sayısı, 1 milyon 451 bin 811. Bunların arasından da 1 milyon 171 bin 719’u 160 puan ve üstünde alarak, sınavda başarılı oldu. Sınava giren bir buçuk milyon genç arkadaşımızdan ancak 888 bin 647 aday ise 185 ve üzerinde puan alarak lisans (en az 4 yıllık) programlarını tercih etme hakkı kazandı.
Bu sınav sonuçlarında geride kalanların hali yok. Tablo onları göstermiyor.

Sınav sonucuna bakıldığında kız öğrenciler erkeklere göre daha başarılı. Sınavı geçerli sayılan adayların yüzde 42’si kızlar, yüzde 57.9’i erkeklerden oluşuyor. Kız adayların yüzde 85.9’u, erkek adayların da yüzde 76.9’u sınavı kazandı. Kızların yüzde 66.2’si, erkeklerin ise yüzde 54.5’i 185 barajını aşabildi.

Başarılı liseler sıralamasında geçen yıllarda olduğu gibi yine devlet liseleri ilk sıralarda yer aldı. En başarılı lise türü Devlet Fen Liseleri. Fen Liselerinin ardından, sırasıyla Anadolu Liseleri, Özel Fen Liseleri, Askeri Liseler ile Öğretmen Liseleri geliyor. Onları da yabancı dil ağırlıklı liseler izledi. Yüzde 77 başarı oranı elde eden özel liseler ise açık farkla geride kaldı. Endüstri meslek liseleri, akşam liseleri ve çok programlı liseler ise listenin son sıralarında yer aldılar.
Sınavı kazanma oranına göre ilk üç il; Antalya, Kırşehir ve Aydın. İllerin başarı durumuna bakıldığındaysa, ÖSS-Sayısal puan ortalamalarına göre ilk üç il Ankara, Konya ve Antalya.
ÖSS-Sözel puan ortalamalarına göre Kırşehir, Aksaray, Antalya; ÖSS-Eşit Ağırlıklı puan ortalamalarına göre Antalya, Konya ve Kırşehir en başarılı 3 il oldu.

Neden bu sistem çarpık

Yukarıdaki sıkıcı verilerin arasında hem devletin hem de bireyler olarak bizlerin hataları yer alıyor.
Yatırımın ağırlıklı bölümü kentlere yapılıyor, ama büyük kentlerdeki okullar nal topluyor. Nal toplayan okullar her bir öğrenci için servet denecek kadar büyük paralar alıyor, kimse dur demiyor ama sonunda bu okulların sınav sonuçlarında aldığı başarı oranıyla ölçüldükleri görülmüyor.
Adı sanı duyulmamış okullar, hiç beklenmeyen illerden çıkıp, kendilerini gösteriyor. Hatta bazıları üst üste bir kaç yıl sınavdan başarıyla öğrenci çıkarıyor ama kimse bu okulların yüzüne bakmıyor.
Devlet okulları iyi çıkıyor, devlet okullarına kimse çocuğunu vermek istemiyor..
Özel okulların başarısı sıfır, iki kuruş parası olan çocuğunu özel okula veriyor.

Devlet, meslek liseleri yapıyor. Türkiye’nin istihdam tablosunda en büyük açığı ara kademede çalışanlar oluşturuyor ama kimse meslek liselerine gitmek istemiyor. Bu liseler zaten doğru dürüst başarı elde edemiyor. Bu liselerden başarıyla çıkan öğrenciler de, devletin planladığı gibi iş hayatına kısa yoldan atılmak yerine, üniversiteye devam ederek, diğer arkadaşlarının izlediği yolu izliyor. Üniversite sonrasındaki yığılmaların üzerine ilave oluyorlar.

Şampiyon Emre

2003 ÖSS’de 300 tam puan alarak şampiyon olan Emre Kaçar’ın Matematik Öğretmeni Mustafa Koç, Emre’nin, öğretmenlerinin bile yanlışlarını bulacak kadar zeki bir öğrenci olduğunu, çok planlı çalıştığını, verilen görevleri ve ödevlerini günü gününde yapmasıyla tanındığını söylemiş.

Emre ise başarısının, büyük bir emeğin ve birikimin sonucu olduğunu düşünüyor. En büyük desteği ailesi, bir de üç yıl boyunca birlikte çalıştığı 9 arkadaşı. 8 yıl dershaneye gitmiş. Henüz kesin olarak üniversite tercihi yapmamış ama, “İstanbul’da Boğaziçi, Sabancı ve Koç, Ankara’da ODTÜ ve Bilkent, her öğrencinin hayali. Bunlardan birini tercih edebilirim. Tercihimde herhalde elektrik-elektronik mühendisliği var” diyebiliyor.

Kebapçının Oğlu

Yabancı Dil Sınavı’nda birinciliği iki öğrenci ile paylaşan Harun Şahin ise bir kebapçının oğlu. Bütün gazeteler “Kebapçının oğlu dil sınavını kazandı” başlığıyla verdi bu haberi. Sanırım kebapçıların çocuklarını başarılı olması şaşırtıcı bir durum.
Şaşırtıcı olmayan durum ise, maddi sıkıntısına karşın disiplinli, programlı ve özverili bir çalışmayla başarıyı yakalamış olması…

Harun, ilkokulu Mersin’in Mut İlçesi’ne bağlı Göksu Beldesi’nde okumuş, öğretmenlerinin teşvikiyle girdiği sınavlarda başarılı olmuş ve Anadolu Lisesi’ne girmiş.
Başarısı sayesinde bir dershaneden burs alıp, çok düşük ücret ödeyerek dershaneye gitmiş, aynı şekilde öğrenci yurduna yerleştirilmiş. Anlayacağınız Harun mücadelesine küçük yaşta başlamış. İdealinde ODTÜ’de okumak var.
Babası Harun’un başarılarından çok memnun. Tek sıkıntıları var o da Harun’un, rahatsızlığı nedeniyle sara nöbetine benzer krizler geçirmesi. Maddi olanaksızlıklar nedeniyle oğlunun tedavisi konusunda bir şey yapamadıklarını söylüyor baba; “Sınav sonrası rahatsızlandı, endişelenmiştik. Yine nöbet geçirmişti. Ancak, bir süre sonra geçiyor.” Babanın tek isteği Harun’un ‘Bir devlet kapısına’ girebilmesi…
Harun’un annesi okula gidememiş. O yüzden oğlunun okumasını çok istiyor. Küçüklüğünden beri hep okuyup adam olmasını öğütlediğini söylüyor. Harun şimdilik öğütleri tutmuş gözüküyor. Ama erkek kardeşi “Ben okumayacağım” diye diretiyor.

Liseliler Araştırması

Liseli gençleri tanımıyoruz. Ne yer, ne içerler bilmiyoruz. Bir süredir değerlendirmek üzere elimde tuttuğum bir araştırmanın bazı bölümlerini paylaşmak istiyorum. Sınav sonuçları ve  sınavı başarıyla tamamlayan öğrencilerle hiçbir ilgisi yok bu araştırmanın. Araştırma farklı kaygılarla yapılmış. Anadolu gençliğini değil, İstanbul’da yaşayan liseli gençliğin profilini çıkartmak istemiş. İstanbul’daki gençler yukarıdaki profilden daha farklı bir görüntü ortaya çıkarıyor.
Araştırmayı İstanbul Valiliği talep etmiş. Araştırmayı hazırlayan kuruluş İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şubesi de araştırmanın yapılmasına destek vermiş. Araştırma için 1020 lise öğrencisiyle konuşulmuş.
Liseliler, İstanbul’un farklı demografik, sosyo-kültürel ve ekonomik yapıya sahip semtlerinden, kent merkezi ve çevresindeki okullardan seçilmiş. Çalışma yaklaşık iki yılda tamamlanmış.
Şu anda hazırlığı süren iki akademik kitaba da malzeme olan bu ilginç araştırmaya göre, lise gençliğinin yüzde 60’ı hayatından memnun, yüzde 63’ü geleceğinden umutlu. Her dört öğrenciden biri televizyon bağımlısı. En az izledikleri televizyon programı türü dramatik ve bilimkurgu. Kendilerini en fazla Deli Yürek dizisindeki Yusuf’la özdeşleştiriyorlar.
Kent merkezinde oturan ve öğrenim gören gençlik kesiminin çoğunluğunda çevredekilere göre TV tüketimi daha fazla. Bu kesim çevredekilere göre TV programları arasında televole türü magazin programlarını ve yabancı filmleri daha fazla izliyor. Bu kesim daha çok oranda alkol ve uyuşturucu kullanıyor, daha çok oranda cinsel taciz ve sözlü sataşma eylemlerine uğruyor.
Her 3 öğrenciden 2’si en az bir kere sigara içmiş. Her 3 öğrenciden biri en az bir kere alkol kullanmış. Uyuşturucu kullanımı düşük.
Erkek öğrencilerde sigara ve uyuşturucu kullanımı daha fazla. Alkol kullanımı ise her iki cinsiyette eşit düzeyde.
Her 10 öğrenciden biri evi terk etme eyleminde bulunmuş.
Her 10 öğrenciden biri intihara teşebbüs etmiş.
Erkek öğrencilerde evi terk etme davranışı, kız öğrencilerde de intihara teşebbüs davranışı daha fazla.
Her 5 öğrenciden biri dayak yemiş.
Her 10 öğrenciden biri kapkaç olayına uğramış.
Her 2 öğrenciden biri sözlü sataşmaya muhatap olmuş.
Kız öğrencilerde cinsel tacize, erkek öğrencilerde ise gasp ve şiddete uğrama durumları daha fazla. Kapkaç olayına uğrama ve sözlü sataşmaya muhatap olma ise her iki cinsiyette eşit düzeyde.
Her 3 öğrenciden biri öğrenim gördüğü okulda ‘okul çetesi’ olarak adlandırılabilecek öğrenci gruplarının var olduğunu bildirmiş ve bu durumdan şikayetçi.
Bu kesimin Türkiye’ye ilişkin görüşleri hiç şaşırtıcı değil. Ülkenin üç büyük sorunun sıralamaları istendiğinde birinciliği işsizliğe vermişler. İkinciliği eğitime, üçüncülüğü de yolsuzluğa…
Liseli gençler; bölüşümdeki adaletsizliği, terör, demokrasi, ahlaki değerlerdeki yozlaşmayı, toplum hizmetlerindeki eksikliği, uyuşturucuyu, çevre kirliliği ve irtica konularını önemsediklerini ve sorun olarak gördüklerini söylüyorlar.

Lise çağında çocuğunuz ya da bir yakınınız olmayabilir.
Sizin lise günlerinizin üzerinden çok sular akmış olabilir.
Unuttuklarınızı anımsatmak, görmediklerinizi göstermek, tanımadıklarınızla tanıştırmak istedim sizi.
Unutmayın onlar yarın, sizin oturduğunuz koltukta oturacaklar.

 

“;”20030717″;607;82
1567;”Fişi Çek Kurtul”;””;”Kulaklarından buharlar çıkıyor, burnundan alevler fışkırıyor, dudaklarından lanet dökülüyor… Yapma, en azından kendine bunu yapma. Fişi çek kurtul. Bana sorarsan pamuk gibi olmak istiyorum. Daha başaramadım. Birlikte çabalayalım mı?…”;”

Kulaklarından buharlar çıkıyor, burnundan alevler fışkırıyor, dudaklarından lanet dökülüyor… Yapma, en azından kendine bunu yapma. Fişi çek kurtul. Bana sorarsan pamuk gibi olmak istiyorum. Daha başaramadım. Birlikte çabalayalım mı?…

Karşımda oturuyor. Sevimli bir adam. Biraz kilolu. Belli fazla yiyor. Ama genç ve dinamik… Yola erken koyulanlardan. Erken evlenmiş, erken çocuk yapmışlar, bir oğlu var onu da evlendirmiş, henüz üç ay olmuş ama torun deyince yüzü gülmeye başlamış bile.
Anadolu adamı. Doğrudan konuşuyor, yöreden kalan anıları fıkramsı bir dille anlatıyor. Komik ve şirin. Her şey yolunda diyor. “Ne paraya ihtiyacım var, ne başka bir şeye…” Allah’a şükür iyi durumda. “Derdim tasam da yok” diyor.
Ama rahatsız. Aslına bakarsanız o söylemese ben farketmeyeceğim. Yeni tanıdığım için el kol hareketlerini bir başka dile çeviremiyorum. Parmaklarıyla oynuyor, ellerini ovuşturuyor. Durum hafif kritikleşiyor herhalde ki, sonunda bana “Bende panik atak var” deyiveriyor. “Geçmiş olsun” diyorum. Böyle bir durumda ne yapılır bilmiyorum, bilmeme gerek kalmıyor, o anlatıyor: “Tedaviye başladım. Doktor ilaç verdi ve yan etkisi olacağını söyledi. Fena. Yan etkisi çok fena. Nabzım düşüyor, tansiyonum çıkıyor. Kendimi kötü hissediyorum. Şimdi de kötüyüm. Biraz fenalaştım.”
Eyvah ne yapacağım… Panik atak bana geçiyor.
Kolonya, kolonyalı mendil, su… Aklıma gelenler ne kadar sınırlı…
Bildiğim bir tek şey var o da, panik atak, panik yaptığında olur. Stresi sevmez, onun sonucudur. Elinde olmaz, kalp krizi geçirdiğini sanırsın.
Ben anladım ki, panik ataklı birine iyi gelmiyorum. Çünkü ben zaten panik yaratıyorum: “Daha ne getireyim, ne yapayım, kusmak ister misin, yatmak ister misin, koşmak ister misin…” Adamcağız, “Ne olur üzülmeyin, daha kötü oluyorum” demek zorunda kalıyor…
Bu arada strese ilişkin aklıma gelen her şeyi söylüyorum, susmadan konuşuyorum. Stresin ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatıyorum. Stresle yaşanmaz diyorum. Önlemek lazım geldiğini anlatıyorum…
Meğer ben ne çok biliyorum.
Pek niye uygulamıyorum acaba?
Aleme verir talkını kendi yutar salkımı.
Her işimiz böyle değil mi…

Pasiflora Aspirin’den Çok Satıyor

Stres can düşmanımız. Ama…
Bazen göğsümüzü gere gere stresli olduğumuzu söylüyoruz. Bu da Türk insanına özgü herhalde. Örneğin benim mesleğimi yapan herkes bu işin stres işi olduğunu bilir, böyle düşünür ve övünür. Stres yapmayan bu mesleğe yakıştırılmaz…
Bazen de küfreder gibi strese lanet okuyoruz. Eczanelerde satılan ve yan etkisi olmayan sakinleştiricilerin aspirinden daha fazla satış potansiyeli olduğu söyleniyor. Peynir ekmek gibi gidiyormuş. Doğal ilaçların çoğu ithal. Eczacı Hanım, en çok sattığı bir taneyi gösteriyor, “Günde en fazla üç tane alın. Tüm müşterilerim alıyor. Pamuk gibi oluyorsunuz” diyor.
Pamuk gibi olmak istiyorum. Şimdi pamuk olmazsam, hiçbir zaman pamuk nine olamayacağım. O günleri görme şansım yok!…

Time Dergisi’nin Kapağı

1983 yılında Time Dergisi stresi çağın hastalığı olarak ilan etmişti. Belki anımsayanlarınız çıkar. O zamanlar bu tür haberleri, hele de kapaktan vermek pek doğal değildi. Çok ses getirdi.
1983 yılından bu yana streslilerin sayısı artmış, stres oranı katlanmış. Bir web sitesi olan Career Builder ABD’de 2001-2002 yıllarında Ağustos Mayıs arasını kapsayan dönemde yaptığı araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Çalışanların stresi yüzde 10 artmış.

Kısa adı HERO olan kar amacı gütmeyen ve sağlık sektöründe araştırmalar yapan bir kuruluşun 1999 yılında 46 bin kişi üzerinde yaptığı çalışmaya göre, sağlık harcamaları stres yüzünden yüzde 147 oranında artış göstermiş. Aynı araştırma, stres yüzünden ortaya çıkan hastalıkların, diabet ve kalp nedeniyle yaşanan hastalıklardan sayıca daha fazla olduğunu da ortaya çıkartıyor.

Stresi nasıl tarif edersiniz? Bana sorarsanız, burnumdan ateş çıktığı zamanlar, başıma ağrı girdiğinde, öfkelendiğimde, kara kara düşündüğümde, işin içinden çıkamadığımda, kulaklarım yandığında, istemediğim şeyleri söylediğimde… Stresteyim streste…
Stres, stresi yaratan dış etken, bir de strese tepki gösteren iç elementten oluşuyor. İkincisinde, kalp atışlarınız hızlanıyor, tansiyon çıkıyor, sık nefes alıp vermeye başlıyorsunuz, kaslarınız geriliyor, hatta sağınız solunuz tutuluyor. Örneğin ben hayatta boyun tutulması nedir bilmezdim. Mesleğimin bana hediye ettiği, bilgisayar karşısında kötü oturma alışkanlığı yüzünden yer ettiğini düşündüğüm zayıf noktam boynum. Kızdığımda zaman zaman boynumun tutulduğunu görüp, hayretten hayrete düşüyorum.
İnanılır gibi değil. Ben yaşlanıyor muyum?
Yani ne alakası var değil mi?… Ama gelin görün ki var.

Stresi Olan Stresini Seviyor

Pek çok şirket için stres baş edilmesi gereken önemli bir unsur. Bazı kurumların stresin yarattığı tehlikeyi gördüğünü, olumsuz yönlerini tespit ettiğine şahit oluyoruz. Yoga kursları organize etmek, iş yerine masaj salonu açmak, stresle başa çıkma seminerleri düzenlemek, tatil hediye etmek vs. kullanılan bazı yöntemler.

İlginç bulacağınız bir araştırma sonucuna göre, stres içinde yanıp tutuşan kişiler stresden uzaklaşmak yerine, tüm zamanlarını işyerinde geçirmeyi tercih ediyor. Kurumun kendisini stresten korumak üzere attığı adımların hiçbirine inanmıyor, ilgi göstermiyor ve sonucunda katılmıyor. Stresini seviyor.

Bruce Cryer, Rollin McCraty ve Doc Childre adlı yönetici ve danışmanların, 1991 yılından bu yana ortak hazırladığı bir araştırmada, beyin, beden ve duyguların ilişkisi incelenmiş. Araştırma bulguları Harvard Business Review’da yayınlandı. Amaçlarının stresin kodunu çözmek olduğunu söylüyorlar. Bulduklarını iddia ediyorlar. Yani mutlu son. Stresinizden kurtulmak isterseniz, bunu başarabilirsiniz ve söylediklerine göre tahmin etmeyeceğiniz kadar kolay ve çabuk. İş ki isteyin.
Çalışma, 100’ün üzerinde şirkette 50 binin üzerinde çalışanla gerçekleştirilmiş. Şirketlerin arasında Cisco, Boeing, Shell, Uliver, BP, Bank of Montreal gibi büyük kuruluşlar da var.
Burada çalışan stresli kişilerin öğretilen uygun teknikle stresle başa çıkabildikleri gözlenmiş. Ortaya çıkan bir dizi teknik ve metot var. Buna, “Bireyin İç Kalitesini Yönetmesi” adını vermişler. Teknikleri kullanmayı öğrendikçe içinizdeki kaliteyi de artırma şansınız oluyor.
Yapılması gerekenler özetle, fişi çekmek stresten kurtulmak..

Adım Adım

Birincisi, teşhis ve izole et. Yani stresi yaratan öğeyi gör, tanımla ve onu hayatının diğer unsurlarından bağımsızlaştır.
Nasıl mı?

Hiç olmazsa o an için, hatta mümkünse bir süre için, stres yaratan şeyi izole et, yok say ve düşünme. Diğer düşüncelerine bulaşmasına engel ol. Karantinaya al. Bir tür bilgisayar virüsü olduğunu düşünebilirsin.

İkincisi, kalbinle nefes almaya çalış. “Nasıl oluyor bu?” demeden önce deneyebilirsiniz. Dikkatini kalbine ve kalbinin çevresindeki bölgeye ver. Nefes alırken aldığın nefesin, kalbini yalayıp geçtiğini düşün. Nefesin önce kalbinde patlasın sonra ciğerlerine ulaşsın… Kalbinin sıkışmasını bir şekilde önlemek zorundasın.

Üçüncüsü, çok beylik bir söz gibi gelecek biliyorum; olumlu düşünmeye çalış. Yine biliyorum ki, olumlu düşünmesini bilseniz zaten stresiniz kalmayacak… Deneyin ne kaybedersiniz. Stresinizi sevebilirsiniz. Ama stres moda değil…

Dördüncüsü, kendinize sorar mısınız lütfen; “Acaba daha iyi bir şansım var mı? “Laf aramızda olmaz mı… Sizi stresden kurtaracak ne olabilir… Mutlaka bir şey vardır.
Beşincisi, kendinizi dinleyin değişiklikleri not edin. Algılarınızın değiştiğini fark edip nasıl sonuçlar doğurduğunu görebilirseniz, yolu çoktan kat etmiş sayılırsınız.
Stres insanın gözlerini kör ediyor. Olayların bir yönünü algılamanızı, algıladığınız kısmına bakarak diğer kararları aldığınızı, bu yüzden yanlış kararlar aldığınızı unutmayın.
Araştırmayı diğerlerinden ayıran önemli özellik, bir denek üzerinde neler yaşandığını anlatıyor olması. Dili sade ve size, bana çok yakın.
Denek, tahmin edeceğiniz gibi yabancı. Biz ona Haşim diyelim. Başka bir isim de olabilir.

Haşim’in Hikayesi

Haşim 52 yaşında, üç araştırmacıyla karşılaşana kadar hayatı berbattı. Mühendis kökenli bir yönetici. Çalıştığı şirket bir petrol devi.
Haşim’in beti benzi atık, gözlerinin altı mor, sık sık nefes almakta zorlanıyor, arada bir son nefesiymiş gibi soluklanıyor. Midesi hep ağrıyor, her zaman yanıyor.

Haşim stres altında. Çünkü şirkette stres bitmiyor, büyümenin sonu gelmiyor, rakipler artıyor, tehlikeler çoğalıyor. Yukarıdan gelen taleplerin sonu olmuyor. Haşim bunların altında eziliyor. Zaman yetmiyor. Ne kendisine ne ekibine. Kimseye yaranamıyor. Ne üstüne ne ekibine…

Bunlar yetmezmiş gibi sürekli seyahatte. Çoluğu çocuğu var ama yüzlerini görmüyor. Hiçbir gün eve zamanında gitmiyor. Eşiyle uyumu yok. Ve Haşim bir üstüne, rapor ettiği patrona sinir oluyor. Anlaşamıyor. Çıldırıyor. Onun kendisine taktığını düşünüyor. Mümkün olsa bir kaşık suda boğmak istiyor.
Haşim kendisini bildi bileli kolestrolü ve tansiyonu yüksek. Dolayısıyla bunlar stres nedeniyle mi yüksek, yoksa böyle mi doğmuş karar veremiyor.
Biraz zamana ihtiyacı var. Kaçıp uzaklaşmaya, tatile… Ama başta o, ve diğerleri biliyor ki, bu mümkün değil. Bu kadar iş varken, tatilin “t”si ağıza alınmaz.
Haşim patronla toplantı yapacağı günler ve saatlerde fena. Vücudundaki tüm göstergeler fırlıyor. Ne yapacağını bilemiyor. Midesi, kalbi ve beyni ateş gibi oluyor.
Sonunda Haşim’e yukarıda maddeler halinde sıraladığım teknikleri kullanmasını öğretiyorlar. Doğrusunu isterseniz kolay olmuyor. Nasıl yapacağını bilmediği gibi, bir de bununla mı uğraşacağım diye düşünüyor. Neyse ölümlerden ölüm beğenmek gibi bir çaresizlik içinde denemeye karar veriyor.
Önce patronu ve onun çevresindeki stres duygusunu günlük ya da hayatının diğer kısmındaki düşüncelerden çekip çıkarıyor. Vites değiştirmek gibi olduğunu düşünüyor. Patronu buzdolabına tıkıp o an düşünmemeye çabalıyor.

Aslına bakarsanız gün boyu gelen e-mailleriniz gibi. Bazısının önceliği var, bazısı acil, bazısı kırk yıl dursa da zararı yok, öbürleri atılmayı bekliyor. Stres unsurlarını mailinizi tıkayan mesajlar gibi görüp, “şu anda müdahale etmem gereken”, “birazdan yapmam gereken”, “bu hafta içinde yanıt vermem gereken” diye ayırın. Bir kısmını da çöpe atın. Ayrıştırınca, diğerlerine etki etmediğini göreceksiniz.

Kocaya sinir oluyorsunuz diyelim, kavga ettiniz. Her zamanki kavgalardan biri, kapıyı kapatın çıkın, kavgayı orada bırakın. Acele etmenize gerek yok, nasıl olsa bu kavgayla uğraşmanız gerekecek. Bugün diğer uğraşılması gereken maddeler arasına sokmanızın yararı olmayacak.
Kalbinizi yalayarak geçen derin nefes alma sürecini unutmayın. Nefes alma tekniklerinden söz ediliyor. Zahmet eder misiniz etmez misiniz bilemem, ama kendi kendinize nefesinizi ayarlamasını bilebilirsiniz. Olumlu düşünmeyi unutmayın. Bu ilk üçünü otomatiğe takmanız gerekiyor. Ne kadar çok yaparsanız, o kadar çabuk kendiliğinden uygular hale gelebilirsiniz.

Haşim bir süredir iyi. Artık patronu düşman gibi görmüyor. Onun agresif tutumunun yalnızca kendisini hedef almadığını görüyor. Patronun kendisine takmadığını anlıyor. Patrona karşı hissettiği duygularda yalnız olmadığını, ona sinir olan başkalarının olduğunu farkediyor. Artık patronun sözleriyle çevresindekileri zor duruma soktuğu zamanlarda, düzgün yanıtlar verebiliyor.

Anlayacağınız Haşim vitesi değiştiriyor, gerektiğinde fişi de çıkartıyor.
Düşünmek istemediğinde aklına çocuklarını getirdiğini söylüyor. İki çocuğunun kahkahası kulağında çınlıyor. Bir de kayak. Arada bir o toz bulutu gibi kalkan karları anımsıyor. Yüzünde tebessüm patlıyor.

Haşim Şimdi Çok İyi

Haşim’in artık midesi yanmıyor, başı ağrımıyor. Kolesterol ve yüksek tansiyon mu… Ehh biraz da kilo vermesi gerekiyor.
Araştırmanın yapıldığı sahada binin üzerinde çalışanın olayları ayrıştırıp dondurmayı öğrenebildikleri gözlenmiş. Beş firmayı kapsayan bu sahada stres yüzde 69 oranında düşmüş, stresten yakınarak bir hastalık için başvuranlarda yüzde 56 gerileme kaydedilmiş.
Diyorlar ki, stresini değiştir, sen de değişeceksin.
Haydi bakalım.
Denemesi bedava.

 

“;”20030724″;3046;354
1593;”Gurular Geçidi”;””;”“Business Minds; connect with the world’s greatest management thinkers” dört yönetici-patron tarafından araştırma sonucu ortaya çıkarılmış bir kitabın adı. En iyi 50 düşünür kategorisine giren yönetim gurularını konuşturmuş. Kitapta yer alan birkaç kişiyi sizin için seçmeye karar verdim. “;”

“Business Minds; connect with the world’s greatest management thinkers” dört yönetici-patron tarafından araştırma sonucu ortaya çıkarılmış bir kitabın adı. Çalışma geçtiğimiz yıl piyasaya çıkmış. Popüler bir yaklaşımı olduğu söylenebilir. Çünkü en iyi 50 düşünür kategorisine giren yönetim gurularını konuşturmuş. Kitabın farkı da bu. Yaşça büyüklerle gençleri birbirinden ayırmamış, ama düşünenleri düşünmeyenlerden kesin hatlarla ayırarak birinci kategoriye girenleri konuşturmuş. Yanlış anlamayın, röportaj yaparak bu kişilerin görüşlerini yansıtmış.

Kitapta yer alan birkaç kişiyi sizin için seçmeye karar verdim. Kitap bana bir defileyi anımsattı. Birinci sırada oturmuşum podyumda yönetim guruları salınarak dolaşıyorlar hissi veriyor. Bu duyguyu sizinle de paylaşmak istedim. Çünkü podyumda salınan aslında onun bunun ismi ya da cüssesi değil, fikirleri.
Kategorilerden bıkmış olabilirsiniz, en iyi falanca listesinden de… Ben de zaten size böyle bir liste yapmak niyetiyle yazının başına oturmadım.

Aşağıda 50 büyük düşünür arasından benim seçtiklerimi bulacaksınız. Bunlar da birkaç kişi. Diğerlerinden daha değerli oldukları için seçmedim. Benim seçim kriterim ‘insan’a dair görüşlerini diğer fikirlerinin önünde tutmuş olmalarıydı. Bir de dünden bugünden bir derleme yapmanın zaman zaman hiç de başarılı olmadığını göstermeye çalıştım herhalde. İş insan unsuruna gelip düğümlendiğinde 50 yıl öncesinin düşünürü de 40 yıl sonrasının düşünürü de aynı dili konuşuyor. Köşesinin başlığı “Adı İnsan” olan birisi için bu da, tahmin edersiniz ki, son derece keyifli.

PETER DRUCKER
1909 yılında Avusturya’da doğmuş. 29 kitabı bulunan, dünyanın dört bir yanında saygı gören bir düşünür. ‘Guruların Gurusu’ dendiği de oluyor, pek çok yönetim kitabında Drucker için gelmiş geçmiş en önemli düşünür deniyor. Drucker halen 90’larında ve çalışmalarını aralıksız sürdürüyor. Hala ders veriyor, hala danışmanlık yapıyor. Ünlü müşterilerinden birinin zamanın efsanevi yöneticisi Jack Welch olduğu biliniyor. Hatta Welch’in, yıllar önce General Electric firmasının CEO’su koltuğuna oturduğunda, ilk işinin Drucker’la buluşmak olduğu ifade ediliyor. 1980’lerin başında gerçekleşen bu buluşmada Drucker Welch’e şu soruyu sormuş, “Şu anda bu işin içinde olmasaydın, bugün yine bu işe girmiş olmayı tercih eder miydin?” Welch,’in bu görüşmeden sonra farklı bir üslup benimsediği ve önemli değişim gösterdiği söyleniyor. Bu görüşmenin Welch’i tetiklediği kesin. “Eğer bir numara olamayacaksam, bilemediniz  iki numara olamayacaksam o zaman giderim” felsefesini yaratmış. Welch, bir numara ya da bilemediniz iki numaralarla çalışmayı tercih eden, bunu şirket politikası haline getirecek kadar radikal kararlar almasını seven bir profesyonel yönetici olarak tanınıyor.

Drucker’la röportaja dönecek olursak özetle şöyle gelişiyor:
Soru: Bugün Kapitalizm ne anlama geliyor?
Drucker: İki şeyi birbirine karıştırmayın. Biri Kapitalizm diğeri Piyasa. Piyasa, mükemmel bir alan olmayabilir ama kendi kuralları içinde çok iyi çalışan bir pazar. Kapitalizm ise nereden bakarsanız bakın eskisi gibi değil. Kapitamizmde çok şey değişti. Güç ve sermaye el değiştirdi. Bugün sermayenin sahibi, bilgiye sahip olan.
Soru: Bilgi ekonomisinin çalışanı Kapitalizmi nasıl yok ediyor.
Drucker: Sahiplik el değiştirdi. Marksizmin hiçbir anlamı yok artık. Kapitalizmin çalışanında böyle bir sahiplik yoktu. Kapitalizmde çalışanın deneyimi vardı, o da çalıştığı yerde para ediyordu. Bugün ise bilgi tamamen taşınabilir bir şey, bilgi ekonomisinin çalışanı da bu anlamda satın alınabilir ya da satılabilir bir cisim ya da öge değil. Piyasaları yönetenler bunu anlamıyor. Bugünlerde patron değil, parça (ortak) olacaksınız. Ama ortaklık yapmayı öğrenmek çok zor bir iş. Bu demokratik bir ilişki anlamına geliyor.
Soru: Gerçekten hiçbir şey anlamıyorlar mı?

Drucker: Kesinlikle. Bugün iş yapmak demek para kazanmak demek değil. Bugün iş yapmak demek bilgili olmak, bilgiye sahip olmak demek. İyi insan kaynağını kendi bünyene çekebilmek bir sanat. Doğru insanı tutabilmek öncelik. Bu insanları işe almak önemli. Onları motive etmek kaçınılmaz. Bilgi ekonomisi çalışanını üretken kılmak ise işlerin en zoru. Bugünün rekabet kavramı iyi adam ve iyi yönetim kombinasyonunda yatıyor.

Soru: İlk kitabınız neredeyse 60 yıl önce yayınlanmıştı. O günden bu güne yönetimde ne değişti?
Drucker: Her şeyden önce Ortodoks Yönetim anlayışı rafa kalktı. Bir tek doğru, iyi yönetilen bir tek şirket ya da iyi yönetimin bir tek tarzı gibi bir anlayış bugün yok. Organizasyon artık bir araç. İkinci büyük değişiklik bilgi teknolojilerinde. Çoğu yönetici bu kavramın salt bir teknoloji olduğunu sanıyor. Bilgi teknolojilerinin bilgisayar mucizesi olduğunu düşünüp yanılıyor. Teknolojinin bilgiye ulaşmakta araç olduğunu fark edemiyorlar. Üçüncü değişiklik ise her şey yine normale dönüyor. Sıradan iniş ve çıkışlar kaçınılmaz… İstikrar yapaydı.

Dördüncüsü, ben ekonomide geleceğin sivil toplum kuruluşlarında olduğunu düşünüyorum. Son olarak demografik değişiklik. Beyaz saçlıların sayısı, gençleri geçecek. Eli ayağı tutan emeklileri yeniden çalışma hayatına sokmaktan başka bir çare yok. Gelişmiş ekonomilerde gelecek 20-30 yıl içinde emeklilik yaşı çok daha yukarılara çekilecek, emekli olmak, iş hayatından çekilmek anlamına gelmeyeceği gibi, çalışma dünyası heterojen ve esnek bir yapıya bürünecek.

TOM PETERS
1942 yılında doğmuş gelmiş geçmiş en karizmatik yönetim gurusu denebilir herhalde. Görüşleriyle çoğu zaman olay yarattı, konuşmaları daha çok bir show’a benzetildi, sık sık fikir değiştirip, değiştirdiği her fikri yığınlara satabilmeyi başardı. “In Search of Excellence“ kitabı Tom Peters isminin duyulmasına neden olan çalışması ama o, bu kitabı çok sevmediğini söylüyor. Bugüne kadar yazdıklarının arasında üzerinde en fazla severek çalıştığı kitabın “Liberation Management” olduğunu, çünkü, uzun zamandır ilk kez adam gibi araştırma yaptığını söylüyor. Son derece açık sözlü. Eleştiri almaktan hiç hoşlanmadığını, eleştireye gülebildiğini, ama gelen her eleştirinin ‘iyileşmesi uzun süren birer yara şeklinde’ içinde kaldığını anlatıyor.

Soru: Bir yazar, bir danışman bir eğitmen olarak çok övgüler almanıza karşın, sürekli fikir değiştirdiğiniz için çok eleştirildiniz.
Peters: Kitaplarıma baktığımda, ben de bunları birbirinden farklı adamların yazmış olabileceğini düşünüyorum. Sürekliliği olmadığımı ifade edenlerin bana kompliman yaptığını düşünüyorum. Benim yeni bir kitap yazmaya karar vermem için bir öncekinden sıkılmam, ona bakınca midemin bulanması gerekiyor. Benim yazdığım şeyler, düşünce sistemimdeki değişiklikleri ortaya koyuyor.
Soru: Ancak sürekli değişmek, farklı düşüncelerle ortaya çıkmak, her yazara hele de çalışma yaşamıyla ilgili yazılar yazanlara verilen bir ayrıcalık değil.
Peters: Ben yazar değilim ki, iyi yazabilirim ama bu yazar olduğum anlamına gelmiyor. Benim en fazla saygı duyduğum şey araştırma. Değişik zamanlarda ortaya çıkan araştırma sonuçlarından çok fazla etkileniyorum. Yazarken de beni etkileyenlerin yazdıklarım karşısında bana domates, yumurta fırlatıp fırlatmayacaklarını düşünüyorum.
Soru: Çok kazandığınız söyleniyor…
Peters: Çok çalıştığım da söylenmeli… Geçenlerde 1985 yılına ait ajandamı buldum. Az kalsın kusacaktım. Bir yılda 150’nin üzerinde konferans-seminer vermişim. Aynı gün iki farklı şehirde ayrı ayrı konferans verdiğimi hatırlarım. Şimdi çok daha az çalışıyorum. 20 yıl öncesinde bir seminerim bin dolardı. Kitap yazınca aldığım ücret 2 bin ile 3 bin dolar dolayına çıktı. Yanımda birkaç asistan çalıştırmaya başladım. Oturduğum dairenin yarısında yaşıyor yarısında da çalışıyordum. Bir gün konferans dönüşünde asistanım bir danışmanlık firmasından aradıklarını bu konferans için 10 bin dolar alacağımı söyledi. Asistanım şansını denemiş, kabul etmişler. O günden sonra 10 bin dolara konuşmaya başladım.

Günde 10 bin dolar almak  beni hiç rahatsız etmiyor. Evet zaman zaman Hindistan gibi ülkelere gittiğimde içim bir tuhaf oluyor, orada çalışan insanların bir saatlik çalışma karşılığında aldıkları kuruşları görmek çok rahatlatıcı değil tabii… Kötü bir ekonomist değilim, ne olup bittiğinin farkındayım, piyasa kendi kurallarına göre çalışıyor.

JEFFREY PFEFFER
1946 doğumlu. Bugüne kadar, başkalarıyla birlikte kaleme aldığı on kitabı bulunuyor. Hepsi birbirinden değerli ve tanınmış  çalışmalar. Pfeffer’in en önemli özelliği insan unsurunu her şeyin başına taşıması. Değişik ülkelerde konferans ve eğitimler veriyor, şirketlere danışmanlık yapıyor. Her fırsatta bir organizasyonu, organizasyon yapanın insan olduğunu söylüyor.

Soru: İnsana hayran olduğunuzu söyleyebiliriz.
Pfeffer: Bir organizasyon içinde hayran olunacak başka bir unsur var mı? Makineler ve teknoloji imkan veriyor, insan, yapıyor. Şirketlerin çoğu, “İnsan bizim en önemli sermayemizdir” demeye bayılıyorlar ama, sıra bu sözlerin arkasında durmaya gelince yalnızca birkaç tanesinin gerçekten sözünü tuttuğu görmek mümkün.
Soru: Peki sorun ne?
Pfeffer: Pek çok şirkette pek çok yönetici insanın kontrol edilmesi, ölçülüp biçilmesi gerektiğini sanıyor. Çok azı insanı yani çalışanı, yaratıcı, meraklı, öğrenmeye azimli ve kendilerine yatırım yapmaya gönüllü yaratıklar olarak görüyor.
Soru: Yönetim otoritelerinden, tepe yöneticilerinden çok hoşlanmıyorsunuz değil mi?

Pfeffer: Tepe yöneticilerinin çoğu cesaretten yoksun. Herkes çok kazanmak istiyor ama başkalarının yaptığı gibi yaparak olmuyor. Çoğu yönetici kendisi geliştireceğine, başkalarının yaptığını taklit ediyor. Taklit eden bir insana neden astronomik ücret ödeniyor. Taklit çok daha ucuz olmalı bana göre.

Soru: Bir yönetim fikrini diğerlerinden ayıran ne olmalı?
Pfeffer: Doğru olmalı ve işe yaramalı. Böyle baktığınızda pek çok yönetim fikrinin bu kategoriye girmediğini göreceksiniz.
Soru: Yönetime biraz daha geniş bakacak olursanız, yöneticilik mesleğini nasıl tarif edersiniz?
Pfeffer: Yöneticilerin, olabileceklerinin yüzde 50’si kadar etkin olmadıklarını düşünüyorum. Çoğu zaman bu yöneticinin yanlışından değil, sistemin yanlışından kaynaklanıyor.
Soru: Yöneticilerin akademik eğitimleri çalışmalarını yürütmeleri için yeterli mi?
Pfeffer: Hayır. Yaptıklarından öğrenmiyorlar, hatalarından öğrenmiyorlar ve yeterli kişisel gelişim yok.
Soru: Şirket içinde o kadar çok eğitim veriliyor ki bu da mı yaramıyor?
Pfeffer: Ne yazık ki öğrenilenlerle yapılanlar arasında büyük bir ilişki ağı  yok. Pek az eğitim programı neyi değiştirdiği yönünde ölçülebilir. Bilgi ve yapabilmek arasında oluşan boşluk bir eğitimi değerlendirmek için iyi fırsat. Eğitimler iyi olsaydı, insanlar öğrendiklerini uygularlardı.

JONAS  RIDDERSTRALE
1966 İsveç doğumlu. Ortağı İsveçli akademisyen Kjell Nordstrom gibi iş dünyasının aykırı ve haşarı çocuğu ya da ayrık otu… Türkçeye de çevrilen ‘Funky Business’ adlı kitapla ismini duyurdu, Stocholm School of Economics’de öğretim görevlisi.

Soru: Şirketlerin hayal kurmaya yatırım yapması gerektiğini söylüyorsunuz neden?
Ridderstrale: Herhangi bir maden ya da petrol gibi hammaddeye yatırım yaptığınız zaman bilmeniz gereken bir tek şey var o da er ya da geç tükeneceği. Ama insana yaptığınız yatırımın sınırı yok. Yaratıcılığın limiti yok.
Soru: Yaratıcılık için gerekli sermaye nereden gelir?
Ridderstrale: Bir şirkette çalışanların yüzde 90’nı aynı cinsiyetteyse ya da aynı yaşlardaysa ya da benzer eğitimlerden geliyorlarsa, bunlardan fazla bir yaratıcılık çıkmasını beklemek doğru olmaz. Bu insanlara dünyanın en harika coğrafyasında düzenleyeceğiniz eğitim seminerlerinin de fazlaca yararı olmaz. Şirketlerin yetenekli insanları istihdam etmesi gerekiyor. Bir de kabul etmesi gereken önemli bir ayrıntı var. Yetenek, belli bir yaşa hatta orta yaşa gelmiş, beyaz, erkek ve MBA’sı olanlara özgü bir özellik değil. Yaratıcılık ve çeşitlilik. Çeşitlilik boynunuzdan yukarıda daha anlamlı. Boyun bölgesinden aşağıdaki çeşitliliğin yaratıcılık için fazlaca önemi yok. Yenilik için çeşitlilik olmazsa olmaz.
Soru: Taşınmazlar ile Zeka (intelligence anda intangibles) konusunda ne düşünüyorsunuz?

Ridderstrale: 2000 yılında Avrupa’da tüketici 1500 banka arasından birini seçmek zorundaydı; yayınevlerinden aynı yıl 2 bin adet  çalışma hayatına dair yeni kitap çıktı; 30 bin yeni CD piyasaya sürüldü, Amerika’da süper marketler 20 bin değişik ürünün stoğunu yaptıklarını söylüyorlardı. Bu her şeyden fazla olduğunu gösteriyor. Sıradan bir tüketici her gün 247 adet ilanla burun buruna geliyor. Elimizi attığımız her şeyden fazla olması, hayatın bir gerçeği. Her şeyden biraz fazla olduğundan her şey birbirine benziyor. Bu noktadan hareketle, farklı olmak isteyen şirketlerin taşınmazların önemini kavramaları gerekiyor.

Soru: Duygusal ekonomiden söz ediyorsunuz. Ne demek?
Ridderstrale: Tüketiciyle farklı bir platformda ve farklı bir dille iletişim kurmak, onu anlamak demek. Fazlalık olan bir ekonomide, her şeyin öyle ya da böyle birbirine benzediği bir ekonomide, bilgiden fazla bir şey yoksa, insanların dikkati de bütün bu kargaşadan dolayı minumuma inmiş ise, o zaman duygusal olmaktan başka bir çare gözükmüyor. Şirketler atılabilir. Yani süt kartonları gibi, bira şişesi gibi atılabilirler. Yöneticiler ya biraz daha farklı düşünmeye başlayacaklar ya da çöpü boylayacaklar. Sony batarsa Madonna’ya bir şey olur mu? Herhalde Madonna’nın uykusu kaçmayacaktır… Harvard Business School kapanırsa Michael Porter işsiz kalır mı? Sanmıyorum… CBS‘ye bir şey olursa David Letterman yok olur mu? Bu insanların hiçbirine hiçbir şey olmaz. İnsan tüketim madddesi değil. İnsan değişir, gelişir. Biz değişip gelişiyoruz. Şirketler ve yönetim olarak bu durumu kavramamız gerekiyor. Müşterinizin ve çalışanınızın duygularına hitap etmeniz gereken bir dönemdeyiz. Yeni tüketici bir diktatör. Hem de her şeyi talep eden bir diktatör.
Soru: Şunu mu söylemek istiyorsunuz. Geleneksel anlamda iyi olmak iyi olmak için yeterli değil artık…
Ridderstrale: İyi olmak demek bulunduğunuz yer ve stoğunuzdu. Bugün böyle bir şey yok ki, şimdi bulunduğunuz yer bilgisayarınız, yani nerede olduğunuz çok önemli değil. Stoğunuz da sınırsız, çünkü çeşitte sınır yok.
Başarılı olmak için önce bir kabile oluştur. Çalışanların sana inansın. Kabilenin sınırlarını genişlet. Eskiden bunu yapmak için üzerinde durduğun coğrafi alanı genişletirdin, şimdi kabilenin içindekilerinin biyografisini çeşitlendir. Kabilenin içinde herkese yer ayır. Değişik insanlar birey olmanın ve birlikte olmanın özgürlüğünü yaşasınlar. Son olarak da mantıklı olmak yerine duygusal olmayı deneyebilirsin.

Neden onları seçtim….
Buraya kadar birlikte yol aldıysak neden onları seçtiğimi açıklamak yerine, ‘umarım seçtiğim kişi ve cımbızla ayıkladığım fikirlerinden keyif almışsınızdır’ demek isterim.
Farklı olmak dün de bugünde aynı imiş. Farkı dün yaratanlar ile bugün yaratanlar arasında kuşak farkı olduğu ortada. Farklarının aynı olduğunu görmek, zaman zaman uçlarda dolaşan fikirlerin aslında ne kadar yakın olduğunu kavramaya benziyor. Yaratıcılık dolu günler diliyorum.

“;”20030731″;745;78
1613;”Boşver Ekonomisi”;””;”Uzun zamandır aklımda evirip çevirdiğim bir konu var; iş yapış şekillerimiz. Yani, sizin, benim ve etrafımızdakilerin iş yapış şekilleri.”;”

Uzun zamandır aklımda evirip çevirdiğim bir konu var; iş yapış şekillerimiz. Yani, sizin, benim ve etrafımızdakilerin iş yapış şekilleri. Şöyle de ifade edebilirim; işi yaparken nasıl yaptığımızı düşünmediğimiz haller.

Hangi kademede olduğumuz önemli değil. Ne iş yaptığımız da önemli değil. Nasıl iş yaptığımız çok önemli. Şu anlamda söylüyorum, kaç yaşında, hangi cinsiyette olursanız olun farketmiyor. Türkler Türk gibi iş yapıyor.

Özetlemek gerekirse, iş yapış şeklimiz alaturka. Diğer bir ifadeyle boşvermiş. Biraz daha içine girip tam olarak ne söylemek istediğimi anlatmama izin verirseniz, bolluk içinde diye de özetleyebilirim.

Sözünde bol, özünde az;
özüründe bol, telafisinde az;
istemede çok, vermede az;
görünüşte çok, çalışmada az…

Para tahsil etmede şahin, borç ödemede suskun.
Atıp tutmada şampiyon, işi gerçekleştirmede yaya.
Söz vermekte atılgan, tutmakta sıkılgan.

Denizde Kum Bizde Fikir

Bu konuyu iş edindim. Akademik bir çalışma olmasa da ciddi bir araştırma yaptım. Çevremde farklı sektörlerde iş yapan, yapmaya çalışan kişilerden başlarından geçenleri benimle paylaşmalarını istedim. Kimisi yazlığındaki ustayı anlattı. Kimisi girdiği bir ihalede başına gelenleri. Kimi arkadaşıyla iş yapmanın sorunlarından dem vurdu. Özünde hepsinin bana iş yapış şekillerimize dair anlattıkları aynıydı. Hangi kademede olduğumuz, ne iş yaptığımızdan bağımsız olarak benzer davranış şekillerini sergiliyoruz.

Ben iş yapış şeklimize ilişkin sorgumda, kadın erkek ayırımı yapmadım. Sektör de gözetmedim. Gelen her yanıtı ilginç bulduğumu söylemeliyim. Ama aralarında en çok da bir yabancı olarak Japon mimarınkinden etkilendim.

Ve gördüm ki, iş yerinizdeki network için çağırdığınız bilgisayarcılar da, yazlıkta akan musluğu tamir eden usta da; inşaat sektöründeki işveren de kamudaki yönetici de hepsi aynı…

Aslına bakacak olursanız, bu kadar zahmete de gerek yoktu…
Yalnızca benim başımdan geçenler ve başkalarınınkinden gözlemlediklerim bile yazı konusu yapmaya yeterdi. Aşağıda biri adlı adınca, diğerleri anonim ve birbiriyle karıştırılmış bir iki adet gerçek hikaye bulacaksınız.
İlk önce gözlemimi özetlemeliyim;
Fikri mülkiyet denen şeyin ne olduğunu bilmiyoruz, bilsek de fikre saygı göstermiyoruz… Çünkü fikrin para ettiğini biliyoruz ama ödemek istemiyoruz. Ödememek için bin tane kılıf hazırlıyoruz, çünkü bizde fikirden bol şey olmadığını düşünüyoruz.

“Denizde kum bende fikir” zihniyetiyle yaşıyoruz. Doğrudur, yaratıcı bir milletiz. Hemen her konuda fikir üretiyoruz. Bunu da pek çok ülkeden daha iyi yapıyoruz, ama her fikrimiz düzgün çıkmıyor. Eğri oturup doğru konuşamıyoruz.

En fazla biz biliyoruz. İnşaatta kalfa bile olmamışken, mimardan daha iyi çizim yaptığımızı sanıyoruz.
Türkçeyi düzgün konuşamazken, her dili konuşuyor, hiç çekinmeden her alanda iletişim kuruyoruz.
Doktordan daha çok doktor, gazeteciden daha fazla haberci…

Bulmuş ve bunuyoruz. Örneğin, pek çok kişi işsizlikten kıvranırken, üstelik kendi işi de yokken, bir teklif aldığında, ayağımıza gelirse, işi ve parasını küçümseyebiliyoruz. Bunu yalnız iş ararken değil, genel olarak her konuda yapıyoruz. Önce afra tafra yapıp, kaybedince dünyanın kaçbucak olduğunu anlıyoruz.

Hesap Kitap Meselesi

Ortaya çıkan diğer görüşler de özetle şöyle;
Hepimizde önce “Haydi yapalım”, sonra “Tırsalım” hali mevcut.
Bizde özetle hesap yok kitap yok.
Tabii ki plan da yok.
Hem çok kararlı hem müthiş kararsızız. Çok şey düşünüyor, kendimize bu konuda güveniyor ama ne yazık ki düşüncelerimiz arasında kaybolup duruyoruz.
Konuları ve fikirleri çürütmekte üstümüze yok. Kaybolurken zamanın geçtiğini anlamıyoruz. Dün geçerli ve ilginç olan bir konu yarın olmayabiliyor. Bunu bir türlü kavramıyoruz.
Daha durun… Bu kadarla bırakmam sizi…

Sorumluluğumuz var ama yetkimiz olmadığı için, boyumuzdan büyük sözler verip, sonra bunları tutamıyoruz. Önceleri bu durum karşısında mahcup oluyoruz. Sonra artık biz de alışıyoruz. “Oyunun kuralı bu” diyerek, patrondan habersiz girişimde bulunup, patron öğrenince “Canım biz bu işi bir başka zamana erteleyelim” diyoruz.

Ne yalan söylemeli, çok hevesliyiz. İçimizdeki ses, “Sen dünyaları devirebilirsin “ diyor. Ama gelin görün ki, eğitimle desteklenmeyen heves boş çıkıyor. Böyle olunca da, hevesimiz kursağımızda kalıyor.
Gördüğünüz gibi bizi bize anlatma araştırmamın sonuçları çok neşeli değil. Gelin görün ki doğru.
Fakat elinizi vicdanınıza koyup, sağdan soldan derlediğim bu gözlemlerin, bize ayna tutan detayların çok renkli olduğunu kabul edin.
Hala tereddüt içinde olanlarınız için biraz daha ayrıntı vermek gerekirse, örnek olarak telefon adabından söz edebiliriz. Durum aynen şöyle; işi olunca taciz edecek kadar arama, cevabı olmayınca telefona çıkmama. Kaybolma.
Türk olmak ve iş yapmak ile ilgili kaydettiğim önemli bir bilgi de, net olarak “Hayır” diyememek. “Hayır” dememek için kaçmak ve gereğinde bir ilişkiyi yıkmak, işi kaçırmak. Ama asla “Ben bu işi yapamayacağım” ya da “Yapmayacağım” diyememek.
Bir de teşekkür etmemek. Bu da bize özgü. Daha doğrusu nasıl teşekkür edileceğini bilememek.
Olmadığında, ne olursa ona razı olmak, biraz olduğunda daha fazlasını istemek…
Sizin bu gözlemlere ilave edecekleriniz vardır mutlaka. Şimdi sizleri sıkmamak adına sınırlı sayıda örnek vereceğim.

Oyunu Kuralına Göre Oynuyor

Tatsuya Yamamoto, Japon. Türkleşmiş bir Japon olduğu söylenebilir. Ama bu cümlenin yanlış anlaşılmasını istemem çünkü Türkleri ve Türkçeyi çözmüş ama o hala bir Japon. Anlamadığı pek çok konu var, başında da iş yapış şekillerimiz geliyor. Anlamıyor ama artık oyunu kuralına göre oynuyor.
Yamamoto mimar. Akademik çalışması sırasında uluslararası bir görevle, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu farklı pek çok ülkeye gitmiş. Türkiye’de uzun soluklu bir ara vermiş ve artık bizimle yaşıyor. Çok güzel Türkçe konuşuyor. Türkiye’ye ait birbirinden ilginç görüşü ve anısı var. Çoğuna kahkahalarla gülersiniz.
İş dünyası ile ilgili olanlara gelince, ağzından bal damlamıyor:
“Biraz kötü şeyler söyleyebilirim” diyor.
Devamı da şöyle:
“Şirket patronundan, inşaat kalfasına kadar pek çok kişiyle her gün görüşüyorum. Böylece çok farklı insanlarla birlikte oluyorum. Benim işimde yaşadığım en ilginç olay, hemen herkesin bir hevesle belli başlı konularda proje istemesi, çalışmak için bilgi talep etmesi.”
Yamamoto’nun işi gereği projeler çizmesi bekleniyor. Fikirlerini de doğal olarak projelere yanısıtıyor, kağıtlara döküyor ve talep eden kişiyle üzerinde tartışıyor.
İşin ilginç kısmı olayın parasal konulara yaklaşmasıyla ortaya çıkıyor. Neden diyecek olursanız, talepte bulunan işadamı nedense her şeyin bedava ya da yok para cinsinden yapılacağını sanıyor.

Daha da önemlisi fikre fazlaca önem vermiyor. Hatta hiç önem vermiyor. Kafasında geçen tilkiler arasında; “Yahu bizim Ahmet’e söyleyelim. Olmazsa Hasan Usta da yapar. Vermeyelim şimdi bu kadar para. Banyoyu ne kadar güzel kırıp yaptıydı…”

Sözü edilen projenin örneğin bir binanın dış cephe giydirmesi, bir iş merkezi yapımı olması gibi hususlar fazlaca önem taşımıyor. Ucuz olsun yeter.
Patron “Boşver” diyor.
Bak ben şöyle bir şey istiyorum, bu arada karşısındakinin bir kağıt parçasına bir şeyler çiziktirdiğini söylüyor. Ve Bay Yamamoto buna sinir olduğunu ifade ediyor. Karşısındaki bir kağıt parçasına iki dakikada ne olduğu belirsiz şeyler çizerken, o bir mimar olarak bir projeyi çizmek için günlerini harcıyor.
Bay Yamamoto ilk zamanlar çok şaşırırmış böyle durumlara. Üzülürmüş de doğal olarak. “Fikre saygı yok” demekle yetiniyor. Ama artık üzülmek, kırılmak, hayal kırıklığına uğramak gibi duyguları körelmiş. Burası Türkiye deyip, o da oyunu kuralına göre oynuyor.

Tepedeki De Alttaki De Aynı

Gelelim diğer örneğimize… Başarılı bir işadamı. Ya da öyle tanınıyor. Bilemem. Ben anlatılanların yalancısıyım. Bir süre önce bir grupla oturup uzun boylu ve çok hoş bir toplantı yapıyor. Kendi ekibi sağına ve soluna dizilmiş… Misafir ekip karşısında. Çok medeni bir durum. Ofis şık, ikram güzel, adamlar afilli, kadınlar cakalı. Önce bir grup ne yaptığını anlatıyor. Sonra diğer grup. Büyükler küçüklere söz veriyor. Böylece takım çalışması yapıldığını anlıyor, ekip ruhu karşısında gözleriniz yaşarıyor. İçinizden ‘ben de istiyorum’ diyorsunuz. Mutlaka iş yapmalıyız. Karşılıklı olarak yapılan işlerin ne kadar ilginç olduğu söyleniyor. “Oh oh” ve “aaaa oooo”  gibi nidalar ile “çok güzel, fevkalade” gibi kelimeler geçiyor.

Biz artık Batılıyız biliyorsunuz. Öyle alaturka durumlar yok. Git bir ofise kal akşama kadar olmaz. Herkesin işi var, gücü var. İşadamı Batılı yöntemlerde çok iddialı. Zaman yönetimini ayarlayabiliyor. Toplantının ikinci yarısında, ne tür bilgi ve işlere ihtiyaç duyduğunu, bunları nerelerde kullanacağını anlatıyor. Gelecekle ilgili planlarından söz ediyor. Onun çöplüğünde bulunmanın ve anlatınların etkisiyle deplasmana çıkan takım etkileniyor.
Toplantının üçüncü ve son bölümüne geçiliyor. Siz yalnızca hikayelerin giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olduğuna inananlardan mısınız yoksa… Asıl giriş, gelişme ve sonuç hayatın içinde.

Uzatmayalım.
Sonuçta, çok net bir tarih konmasa da, en fazla bir ay, en az bir iki hafta içinde yeniden bir araya gelinmesi karlaştırılıyor. Patron alıcı olmanın gururuyla misafirlerini kapıya kadar uğurluyor, “Geliştireceğiniz projeleri bekliyorum” diye yolculuyor. Sözü edilen sürelerin sonunda yeniden bir buluşma tesis ediliyor. Bu buluşmanın ciddiyeti öbüründen daha fazla olmalı. Değişik kişilerin katılımının da sağlanacağı söyleniyor. Bu gerekçeyle buluşmak güç değil, ama üzerinde uğraş isteyen bir toplantı oluyor. Ama Türkün elinden bir şey kurtulmaz. Taraflar buluşuyor.

Hoşbeşden sonra biraz geciktiği ifade edilen kişinin birkaç dakika içinde toplantıda olacağı söyleniyor. Konuşmalardan kişinin şirket içinde çalışan biri değil, bir başka şirketten olduğunu anlıyorsunuz. Tam da sizinle çok benzer bir iş kolunda çalıştığını kavradığınızda, içeri giriyor. Geciktiği için özür diliyor. Şu kahrolası trafik yüzünden herkes geç kalıyor!.. Burası Türkiye…

Toplantıya misafir olarak katılanlar yani deplasmanda olanlar biraz şaşkın. Taşlar yerli yerinde değil. Ama patron, “Buyrun dinliyorum” diyor. Proje ekibi konuşmaya geçiyor. Bu arada eksik olmasın patron toplantıya geç katılan kişiyle ilgili ara ara bilgi veriyor. Çünkü sözü edilen proje nedense bu kişiyi ilgilendiriyor. Projeyi sunan çatlamak üzere ama kabalık da etmek istemiyor. Ve bir an geliyor “Pardon siz tam olarak bu projede neredesiniz” diye soruyor.
NASIL YANİ?????
Patron pişkin. “Birkaç gün oldu” diye söze başlıyor “…daha çok yeni bir ilişki” diyor. “Biz falan beyle anlaştık, bu projeyi o götürecek” diye sürdürüyor.
Siz şaşkın, rakibinize bilgiyi ellerinizle sunmuş olduğunuz için kahrolmuş vaziyette, “Nasıl yani?” diyorsunuz.
Daha karpuz keseceğdik…
Patron, “Nasıl yani”yi duymuyor. Aynen şöyle konuşmaya başlıyor.
“Falan beycim, artık epey oldu, ne zaman alıyoruz sonuçları. Eehh siz de uzatmayın getirin bulguları…”
Falan Bey karşılık veriyor; “Tabii efendim, bir iki gün… Bize yeter. Tahminen bu hafta olmasa da gelecek hafta başında bitirmiş oluruz.”

Siz var ya siz… Ne hissedeceginizi bilemiyorsunuz. Patrona dönüp, anlamadığnızı ve izahat beklediğinizi söylüyorsunuz. Neden diyecek olursa, kibarca oraya herhangi bir art niyet beklemeden özgün bir fikirle gittiğinizi anımsatıyorsunuz.
Patron başarılı bir iş adamı. Hem nalına hem mıhına vuruyor.
“Tamam tabii anlıyorum. Fikir çok güzel. Bayıldım. Değil mi filan bey.  Yani biz bunu çok güzel yapabiliriz.“
Size dönüyor, ”Çok güzel ama bunun bütçesi çok çıkar şimdi” diyor.
Filan beye dönüp, “Biz bunu daha ucuza mal edemez miyiz” diye soruyor.
O sırada fikrini ve zikrini fazlaca açığa vurduğunu farkedip hemen laf karıştırıyor.

Tercümeye gerek varsa eğer; patron  düpedüz fikri çaldıklarını size tebliğ ediyor.
Sonra da tatsızlığı yumuşatmak için, “Aman canım şimdi konuşulacak şey değil bu, Siz sonunu getirin “ diyor.

Siz ne mi yapıyorsunuz. Bu yaşanmış hikayeyi aktaran, üzerinden biraz zaman geçtiği için artık sakin. O gün orada da sakin davrandığını söyledi. Ama içinden fırtınalar koptuğunu aktardı:
“Bu doğru bir yaklaşım değil” diyebilmiş.
Boş bulunup paylaştığı bilgiyi artık saklamanın da bir çare olmadığını bilerek ve mertlik bende kalsın diyerek, ciğerlerini nefesle doldurup, ”Benim kimseden korkum yok. Fikir benim. Ben fikir üretirim, bir sürü fikir de üretebilirim. Çalınacağından mı korkacağım…”  diye söze başlamış. Buyrun deyip onlar için hazırladığı projeyi de bırakmış.

Ofise döner dörmez ilk iş olarak bir bardak soğuk su içmiş.
Patron, “Görüşelim canım” diye uğurlamış. Şunu söylemeyi de ihmal etmemiş; “Sizi üzdüysem özür dilerim.” (Tercümesi; ben ne yaptığımı biliyorum, yapıyorum özür diliyorum, geçiyor)

Neyse olayın kahramanı artık üzülmüyor. Gülüyor. Burası Türkiye… Kimbilir bir bakarsınız bir gün iş yapmaya başlarlar.

Yap, Özür Dile, Geçsin

Bu “özür” bizim toplumda çok rahat dileniyor.
Özür dilerim.
Pardon.
Affedersin.
Denizde kum biz de özür.
Bolluk ekonomisi diye buna denir işte.
Japonya’da bir adet karpuz alamıyormuşsunuz, bir adet kavunu rüyanızda görüyormuşsunuz. O kadar pahalıymış ki, insanlara son arzusunu yerine getirmek için alırlarmış… Eğer canınız çok çekerse, önce cebinizdeki paraya bakıp sonra bir dilim karpuz, iki adet domates alırmışsınız.
Burada bir kasa domatesi alıp evinize giderken bir yabancı olarak bolluk karşısında şaşırabilirsiniz tabii. Adeta bir cennet. Bu cennetimsi hal yalnız yiyecek ve içecekte yok. Hemen her konuda var. Söylediğim gibi özür dilerken var örneğin.

Yine bir araştırma anekdot…
Uzun zamandır tanıdığı ama  o ana kadar iş yapmadığı bir arkadaşıyla nasıl oluyorsa oluyor bir süre çok iyi görüşüyor.
Arkadaşı iyi bir işte çalışıyor ama bu ekonomik kriz nedeniyle tatsız tuzsuz. Yeterli parayı kazanamıyor ama çok çalışıyor. Yapacak bir şey yok. “Kahretsin” deyip çalışmaya devam. Arkadaşına “Gel benimle çalış” diyor. O da neden olmasın diye karşılık veriyor. Ama iyi düşünmek gerektiği, nasıl yapılabileceği, fikir gelişirken bir süre daha ayrı çalışılabilceği üzerinde konuşuluyor.
Kendiliğinden bir sürü konu çıkıyor; “Tamam ona bakarız, bunu da ben hallederim. Şu gün araşalım.”
O gün geliyor araşılıyor. Daha doğrusu ulaşılamıyor. Araşılmak, tek yanlı aranmaya dönüşüyor. Bulunamama hali başlıyor. Olayı bana anlatan biraz safça arayıp durmuş…
Zaman zaman ara veriyor ama aklının bir köşesinde. Takılmış anlaşılan.
Bir gün rüyasında mı görüyor ne, arıyor, “küt” arkadaş karşıda. Gafil avlanıyor anlayacağınız. Karşısındakinin takibi bıraktığını sanmış, belli ki, yanılmış.
Bir özür kıyamet görmeyin gitsin.
Zeytinyağlık vaziyetler: “Sen beni arayacaktın. Olur mu canım öyle konuşmuştuk. Biraz daha özürler, affedersinler…
Olay böyle gidiyor. İşe başlanmıyor, aramalar son buluyor. Bir gün karşılaşırlarsa yine özür ve affedersinler olacağından kuşku duyulmuyor.
Biz ve bize özgü iş hallerinin sonu yok… Derlenmiş çok sayıda anekdot var.
Zaman zaman gırgır şamata olsun diye sizinle paylaşırım.
Unutmayın siz de paylaşabilirsiniz.
Ne de olsa biz Türküz, yaratıcı yöntemler, özel sözler, güzel adımlar…
Hepsi bizde.

“;”20030807″;372;46
1642;”Siz Bu Yazıyı Kopyalayın Patrona Postalayın”;””;”Bırakın CEO’yu, kaç kez bir üstünüzdeki yöneticinizle kazara bir kahve falan içtiniz. Allah korusun, hani bir şey dersiniz de yanıt veremez diye odasından çıkmayanlar çoğunlukta…”;”

Bırakın CEO’yu, kaç kez bir üstünüzdeki yöneticinizle kazara bir kahve falan içtiniz. Allah korusun, hani bir şey dersiniz de yanıt veremez diye odasından çıkmayanlar çoğunlukta…
Patronla, şirketin yemekhanesinde aynı masada oturdunuz mu, aynı yemeği yediniz mi… Yoksa sizin orada da müdürler ayrı mı yiyor?
Bir gün, çalıştığınız şirketteki CEO, Genel Müdür, Patronun kendisi, en tepedeki her kimse sizi tebrik etti mi? Bugüne kadar kimse sizi ödüllendirdi mi?

Yazdıklarımı okumaya başladığınızda, “Ben de istiyorum” duygusuna kapılacaksınız.
Aşağıda, yediğim bir dondurmanın ağızda erirken bıraktığı o muhteşem tadı anlatmayacağım. Gördüğüm bir tatil cennetinin tasvirini de yapmayacağım. Çarşıya çıkıp aldıklarımı da sıralamayacağım.
Ben, yine bizim konulara dalacağım.
Sıkıcı mı sıkıcı… Hayatın içinden mi içinden…
Başka konu yok mu?… Vallahi artık ben de kargadan başka kuş, insan kaynakları ve yönetimden başka konu tanımıyorum.

“Ben de istiyorum” duygusuna gelince, “Ben de böyle patron istiyorum”, “Ben de büyüyünce böyle olmak istiyorum” diyebilirsiniz. “Ben de böyle şirket istiyorum”… “Ben de çalışanlarım için bunları düşünmek istiyorum” diye düşünebilirsiniz.

Abarttığımı sanmayın, topu topu iki örnek verip keseceğim.
Harvard Business Review’ın Ağustos sayısı liderlik konsepti üzerine kurgulanmış özel bir sayı. Bulabilirseniz alın, arşivinizde yerini alsın. Makalelerden biri de “Küresel liderler arayışı”. Beş yöneticiyle görüşmüşler. “Ben de isterim” diyeceğiniz şey bunlardan biri olmak, bunların yarattığı yerde olmak, onlar gibi olmak vesaire vesaire…
Bu arada iki örnek de yeterince uzun. Sizi sıkmak da istemiyorum. Kendi yorumlarımı katmama gerek yok. Zaten bunları seçmem kendi içinde bir yorum.

Müşteri, Ürün, İnsan

Bu köşeye bu hafta konuk etmek istediğim birinci kişi, General Electric firmasının Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su. Anımsayanlarınız çıkabilir, Jack Welch’in aylar süren arama, tarama, test ve değerlendirme süreci sonunda kendisinden sonra şirketi emanet etmek üzere seçtiği kişi: Jeffrey Immelt.
Immelt küresel firmanın topu topu üç özellliği olduğunu söylüyor.
Birincisi müşterileri… Müşterileri her yerde. Yalnızca Tokyo, Paris ve Chicago’da değil.
İkincisi ürünleri… Ürünlerini yalnızca bir ya da birkaç pazar için üretmiyor, herkes için üretiyor.
Üçüncüsü insanlar… Küresel şirket olmanın en önemli şartı, yeni pazarlara girmek yeni ve değişik insanlarla çalışmak.
“Peki bunu nasıl becereceğiz?” diye soruyor Immelt.
Ve kendi yanıtını yine kendisini veriyor:
“İnsan kaynakları departmanı, yalnızca bir insan kaynakları departmanı olmaktan çıkmalı. Biz bundan 50-60 yıl önce, bizim gibi dünyanın dört bir yanında faaliyet gösteren bir firmanın kullanabileceği “uhu”nun insan ve kültür olduğunu düşündük.

GE’de işe alınan ve ilk gününü geçiren bir kişi, firmanın insan yetiştiren ve geliştiren bir yer olduğunu anlar. GE’de insan kaynakları, ajandamızın önemli bir parçası değildir. GE’de insan kaynakları, ajandamızın ta kendisidir. “

Ansızın Karşınızda

GE’de 300 bin kişi çalışıyor ve hepsi her an, bir yerde, bir şekilde CEO ile burun buruna gelebileceklerini biliyorlar.
Gerçekten!
Immelt, zamanının yüzde 40’ını çalışanlarla, çalışanlar için geçirdiğini söylüyor. O böyle yapınca, diğer yöneticiler de benzer bir çalışma yöntemini uyguluyor.
Immelt, ayda üç ya da dört kez şirketin eğitim merkezinde ders veriyor. Bir yıl içinde ortalama 5 ya da 6 bin özgeçmiş inceleyip, değerlendiriyor. Değerlendirdiği özgeçmişler içeride çalışanlar. Buna “C seansı” diyorlar. Önemli bir insan kaynakları uygulaması ve tabii ki politikası olduğu anlaşılıyor: “Bu değerlendirme süreci içinde kendimi bir odaya tıkmam. Zaten yakın mesai arkadaşım olan kişilerle oturup kalkmam. Bu seanslar sırasında ortalama 300 kişi ile ilişki kurarım.”
İnsan içine çıkarım, korkmam; insanlarla birlikte yaşarım, eğlenirim; insanlara giderim, çalışırım” diyor.

Tuhaf Tabii Biz Alışık Değiliz

Durun daha…  GE’nin CEO’sunun insanla temas ettiği yer çalışan özgeçmişlerini masaya yatırdıkları C seansları değil yalnızca;

“Her gün, gittiğim her yerde, yaptığım her işte insanları gözler, onlarla konuşur birlikte olurum. Eğer bir an bir yerde gözüm yetenekli biri ya da birilerine çarparsa, anında insan kaynakları yöneticisini arar, kişi ya da kişilerin adını verir ve şirket hisse senetleriyle ödüllendirilmelerini sağlarım. “

Özetle, uygulamalar yerinde, ödüllendirmeler anında.
Immelt, birini doğru bir şekilde ödüllendirdiğiniz anda, ondan daha fazla performans bekleyebileceğinizi söylüyor. Fark edildiğini ve izlendiğini bilen, takdir edildiğini bilen başarılı çalışanın yıldızlaşacağına inanıyor.
Hemen ekleyeyim yağma hasanın böreği yok burada… Immelt, “Birini tanıdığımda herhangi bir işi yapıp yapamayacağına dair onu sınamam, o işi yapmasını beklerim” diyor.

Eğitime Bir Milyar Dolar

GE, her yıl eğitime bir milyar dolar harcıyor. Eğitimin GE için en önemli yanı ise insanları bir araya getirmesi.
İnsan ağı oluşturmak, iletişim ağı yaratmak firmanın önemli bir özelliği.
Bizim için GE’izm yok ama bir tek şeyi mutlaka sorarım. “Her yöneticiye çalışanlarını, takımını, mesai arkadaşlarını mutlaka sorarım. Ben her GE çalışanının yanında bir GE’li daha getirmesini beklerim. “
Bundan daha büyük bir “izm“ tanımıyorum.

İlginç bir uygulaması daha var. Immelt, GE çalışanlarıyla birlikte olduğu zamanlarda çoğunlukla cüzdanlarında kimi taşıdıklarını sorarmış. “Çok önemlidir “ diyor. “Bazısının cüzdanı bomboş çıkar, bazısının cüzdanından resimler saçılır. “
Sınavı kazananlar cüzdanından resimler taşanlar.

Ama siz siz olun, karşınızdakini aptal yerine koymayın. Albüm taşıyacak olursanız, dikkat edin değer verdikleriniz olsun. Göstermelik değil.
Bir CEO düşünün ki, dünyanın en büyük firmalarından birinin başında olsun. 300 bin kişi istihdam etsin ve küreselleşme yolunda önemli adımlar atıldığını ancak bu adımların GE’yi küreselleşmeyi tamamen özümsemiş bir firma yapmadığını söylesin.
Immelt GE’ye girdiği ilk günlerde firmanın küreselleşmeden anladığı şeyin daha çok Amerikalıları küresel düşünmeye yönlendiren bir yaklaşım olduğunu itiraf ediyor. Bu doğrultuda genellikle Amerikalı yöneticiler yurt dışı görevlerine gönderilirmiş.
Bugün farklı bir uygulama söz konusu. Yine dünyanın her yanında çok sayıda Amerikalı yönetici bulundurduklarını ama 90’lı yılların sonuna doğru Amerikan vatandaşı olmayanların da uluslararası görevlere getirilmeye başlandığına dikkat çekiyor. GE’de artık Amerikalı olmayanlar da, daha iyi, daha büyük, daha paralı, daha sorumlu işlere imza atıyor.
Bir kurumun bir işin küreselleşmesinin en önemli kanıtı iyi, kaliteli, başarılı ve yetenekli insanları kendisine çekebilmesi.
Immelt, “Hala yeterince yeteneği GE’ye çekemediğimizi düşünüyorum. Örneğin Almanya’da bazen yetenekli gençleri Siemens’e kaptırdığımız oluyor.” diyor.
Ve devam ediyor;
“Ne zaman Avrupa’ya gitsem mutlaka Almanya’ya giderim. Alman üniversitelerine gider orada konuşmalar yaparım. Gençlere GE’nin kariyer yapılacak bir firma olduğunu anlatır, onlara bilgi veririm. Bundan 20 yıl önce Japonya’dan işe alım yapmamız neredeyse imkansızdı. İyi bir öğrenci ailesine, ben GE’de çalışmaya karar verdim diyemezdi. GE olarak artık her yerden insan kaynağı alıyoruz. ..”

Paraşüt Yok

Bu haftanın ikinci konuğu Stephen Green. Green HSBC Grubu’nun CEO’su. En tepedeki adam. Başka büyük yok. 1982 yılında HSBC’ye girdiğinde bankanın ağırlıklı olarak Asyalı bir şirket görüntüsü taşıdığını itiraf ediyor. Merkezi New York’ta bulunan Marine Midland Bank’ın yüzde 51 hissesine sahip olmak bile Asyalı olmalarına engel olamamış. O gün 30 bin olan çalışan sayısı, bugün dünyanın her tarafından işe alınmış, 125 bin kişiye ulaşmış.
HSBC’nin temel stratejisi, satın alarak büyümek. Biliyorsunuz Türkiye’de de öyle yaptı. Bankanın ilk ve en büyük satın alma operasyonu, İngiltere’deki Midland Bank. Bu adımı atınca bankayı iki katına çıkartmakla kalmıyor, Avrupalı oluyorlar. Satın alma operasyonları daha sonra Fransa, Brezilya, Meksika, ABD’de devam ediyor.
HSBC’nin önemli bir özelliği, bu kadar yaygın olmasına karşın firmanın kurum kimliğini yitirmemesi. Çok farklı çalışan, çok değişik coğrafyalar olsa da kendince bir kültürü yaratmış olması.

Green’in anlattığına göre, HSBC’de kimse tepedeki o koltuğa, dışarıdan gelip oturmazmış.

Anlayacağınız, paraşütle iniş yok.
Mutlaka HSBC bünyesindeki bölgelerden en az birinde çalışmış olması gerekirmiş. Halen tepedeki yöneticilere baktığımızda ise, hepsinin mutlaka en az iki değişik bölgede çalışmış olduğunu görürmüşüz.

Green, seyahat etmenin insanların ufkunu açtığına inanıyor. Seyahat etmenin insanları eğittiğini düşünüyor;
“Seyahat etmek bunları yapıyorsa, düşünün başka ülkelerde yaşamak insana neler katar?…” Bu nedenle HSBC’li olabilirsiniz ve kendinizi dünyanın öbür ucunda bulabilirsiniz.

İşe Girerken

HSBC’de işe alımların da kuralı var. Yeni işe alımlarda, özellikle üniversiteden yeni mezunlar tercih ediliyor. Green “Öyle MBA’li adam alma merakımız yok” diyor. Aslına bakarsanız o saate kadar okumuş ve tecrübe edinmiş olanları değil, sanırım kendi şekil verebileceklerini tercih ediyorlar.
30’lu yaşlarda ve hala MBA peşinde koşuyorsanız, ne diyeyim, böyle örnekler de var, bilin.
Green, şirketlerin yetenekli insan kaynağını kariyerinde ilerlemiş orta derecelerde duran insanlar üzerine kurmasının yanlış olduğunu düşünüyor. Ve itiraf ediyor “Aslında ben de HSBC’ye biraz geç katılanlardanım.”
HSBC’de işe alım süreci, pek çok büyük firmada olduğu gibi, ölümlerden ölüm beğen şeklinde. Testler, mülakatlar ve egzersizler. Bir tür mukavemet yarışı. Kazanan giriyor.

İşe aldıkları kişilerin ne okuduklarına fazlaca takılmıyorlar. İster edebiyat, ister iktisat… Hangi okuldan mezun olmuş olduklarına da…
Ancak baktıkları bazı kriterler varmış; örneğin heveslerine, hırslarına, ufuklarına, kültürel hassasiyetlerine, dünyaya bakışlarına fena takılırlarmış…

Öyle bir günde bugünkü insan kaynakları politikalarına gelinmiyor. Doğaldır. Green, bundan 20 yıl önce işe aldıkları ve tepede ikamet etmesi için yetiştirdikleri kişilerin neredeyse hepsinin İngiliz okullarında okuduklarını, bu yüzden bugünkü tepe yönetiminin İngiliz kültürüne kaymış olduğunu kabul ediyor.
Ama… Şu anda dünya geneline yayılmış 68 üniversiteden işe alım yapıyorlar. Bu yıl HSBC’ye katılan yöneticilerin ülke dağılımı 38.
İşe alım ve kariyer planı çerçevesinde özellikle son yıllarda gruba katılan yönetici adayları birden fazla ülkede çalıştırılıyor. Kimi gelişmekte olan pazarlarda kimi gelişmiş pazarlarda, çoğu her ikisinde de…

Aman Sıkıcı Olmayalım

Hepsi dünyanın farklı noktalarında doğup; büyümüş, farklı kültürlerden gelen bu insanlar, bir süre sonra birbirlerine benzer deneyimler ve eğitimler almaya başlıyor. Kısa bir süre içinde büyük farklılıkları olan ama birbirlerine çok benzeyen insanlar haline geliyorlar. Green, uluslararası deneyimi olan bir İngiliz yöneticinin, benzer tecrübeye sahip olmayan bir başka İngiliz’den çok, benzer deneyime sahip Japon’la daha iyi anlaştığını söylüyor. Hemen ekliyor; “Kendi kimliklerini sıfırlamış HSBC vatandaşları yetiştirmiyoruz. Brezilyalı Brezilyalı olduğunu unutur, İngiliz İngilizliğini kaybeder, Fransız Fransızlığını rafa kaldırırsa HSBC’de hayat çok sıkıcı olur.”

“;”20030814″;778;145
1654;”BM’nin Diğer Yüzü”;””;”Irak’a asker göndermek ya da göndermemek Demokles’in kılıcı gibi tepemizde sallanıyor. “”Daha önca göndermedik, günümüzü gördük”” diyenlerle, “”ayağımıza gelen bir fırsatı tepmeyelim”” diyenler tartışıyor.”;”

Irak’a asker göndermek ya da göndermemek Demokles’in kılıcı gibi tepemizde sallanıyor. “Daha önce göndermedik, günümüzü gördük” diyenlerle, “Ayağımıza gelen bir fırsatı tepmeyelim” diyenler tartışıyor. Hükümetle muhalefet birbirine giriyor. Döviz inip çıkıyor. Dış politikada goller yeniyor… Bu yazı üzerinde çok tartışılan bir kurumu, BM’yi ve onun eksenindeki tartışmalara bir pencere açıyor.

Bu haftaya damgasını vuran önemli olaylardan bir tanesi sanırım Irak’ın başkenti Bağdat’ta yerleşik olan Birleşmiş Milletler(BM) binasının saldırıya uğramasıydı. Saldırı sonucunda BM üst düzey bir yöneticisini ve aralarında yıllardır BM için çalışan Iraklıların da bulunduğu, farklı milletlerden pek çok mensubunu yitirdi…
Neden önemli BM’ye yapılan saldırı?
Her gün dünyanın değişik bir bölgesinde bir saldırı meydana gelirken, başka bir coğrafyada önemli insanlar ölürken, başka ülkelerde de masum insanlar öldürülürken…
Neden önemli?…
Aynı gün birkaç saat sonra İsrail’de havaya uçurulan bir otobüsün gelmiş geçmiş en kuvvetli patlayıcıya sahip olduğu haberi neden o kadar önemli değil?… Otobüste ölenlerin sayısı ben bu yazıyı yazarken 18 idi. Aralarında da 5 çocuk vardı.
Çok mu kanıksadık İsrail’de neredeyse her gün patlayan otobüsleri. Parçalanan insanları…
Yanlış anlaşılmasın can yitirilen her olay, ister bir kişi ister yüzlerle ifade ediliyor olsun, dünyanın en önemli olayıdır. Şüphe yok .
BM’yi seçmemdeki neden daha sübjektif.
Çünkü bir süre sonra Türk askerleri Irak’ta güvenliği sağlamak üzere devriye geziyor olacak.
Bir süre sonra, Türkiye’ye de, pek de yabancısı olmadığı, ama hızla  unutmaya çabaladığı acı ve acılı  haberlerle çalkalanacak.  Pek çok aile nedenini ve niçinini tam anlayamadan çocuklarını yolladıkları Irak’tan nefretle söz edecek.
Bunların hepsi kaçınılmaz.
Yukarı tükürseniz bıyık, aşağı türseniz sakal.
Ülkede kuvvetli ve sağduyulu bir dış politikanın bulunmadığı düşünülecek olursa, başkalarının, kendi çıkarlarına endekslenmiş sağduyulu politikalarına tabi olduğunuzu görebilirsiniz.
Doğrusunu isterseniz bu yazının ana konusu olan BM, çok uzun yıllardır hemen hemen her noktadan ateş altında. BM, Türk insanı tarafında kısaltılmış hali BM, uzatılmış hali Birleşmiş Milletler olarak epey şey ifade ediyor. Çok sık duyuyor, sık karşılaşıyoruz. Ancak ne kadar tanıdığımız şüpheli.
Halen gerekliliği  ve etkinliği tartışılan örgütün gelecekteki kaderi ne olur bilinmez, ancak BM’nin savaş ve barış temalarının dışında da yaptığı çalışmalar var.
BM’nin geçerliliğine ilişkin en şiddetli tartışmaların yaşandığı ülkelerin başında ABD geliyor. ABD’nin, en büyük maddi destekçisi olduğu kuruluşun kendisini zaman zaman, hatta çoğu zaman yarı yolda bırakmasına tahammülü olduğu söylenemez.
Üzerinde fırtınalar kopan bu “modası geçmiş” örgütü tanımanın bir başka yolu yok mu?…

Bütçesi 1.25 Milyar Dolar

Merkezi New York’da bulunan Birleşmiş Milletler’in Cenevre, Nairobi ve Viyana’da ofisi var. BM’nin yıllık bütçesi 1.25 milyar dolar.

Bu rakam, Amerikan Savunma Bakanlığı’nın, her 32 saatte bir yaptığı harcamaya eş değer.  BM’nin  tüm harcamalarının New York  şehrinin bütçesinin dörtte birine eşit olduğu yine Amerikalı kaynaklar tarafından ifade ediliyor. Dolayısıyla BM, ABD için, ne o kadar pahalı ne o kadar müsrif. Ama önemli bir araç…

BM, bir sekreterya ve 29 değişik organizasyonunda oluşuyor. Dünyaya yayılan organizasyonu bünyesinde 50 bin kişiyi istihdam ediyor. Aslında ülkeler kadar BM de kemer sıkıyor. Çünkü gelirleri kısıtlı. En büyük kaynağı ABD, kızdığı her an muslukları kapıyor. Bu yüzden BM son 20 yıl içinde istihdam ettiği kişi sayısında yüzde 25  azalmaya gitti.
BM kuvvetleri bugüne kadar Namibya, El Salvador, Kamboçya,  Mozambik ve Kıbrıs’ta barış gücü olarak görev yaptı. Bu coğrafyalar BM askerini daha yakından tanıyor.
Bizim tanışıklığımız  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Rum kesimini birbirinden ayıran yeşil hat üzerinde konuşlanmış BM askerlerinden kaynaklanıyor. Ancak geçtiğimiz haftalarda  Türk Genel Kurmay’ından sızdırılan gazete haberlerine bakılacak olursa, BM mevcudiyetini Kıbrıs’tan sonra Türkiye’nin kuzeyinde Irak’la sınır bölgesindede görebiliriz. Burada  bir tampon bölge oluşturulması, kontrolünün BM’ye verilmesi söz konusu olması tartışılıyor.

BM’nin Gücü

BM’nin gücü, üye ülkelerinin gücü olarak özetlenebilir. BM bir hizmet teşkilatı. BM’nin kendine ait ve kendi kontrolünde bir silahlı kuvvetleri yok. BM’nin hiç kimseyi tutuklamak; hiç bir bölge, kurum, kişiden vergi toplama yetkisi yok. Ele geçirme, el koyma, yönetmek, anlaşmaların ötesine geçmek gibi hakkı yok.
Adını haber bültenlerinde sıkça duyduğumuz BM Genel Kurulu’nun ise sınırlı sayıdaki görev, yetki ve güçlerinden bir tanesi BM bütçesini  onaylamak .
Buna karşılık Güvenlik Konseyi’nin gücü olduğu söylenebilir. Ancak burada da ABD’yi çiğneyip bir şey yapmanın ne kadar güç olduğunu dünya alem gördü.
Diğer bir ifadeyle,  BM’de  ABD atlanıp Genel Sekreter seçilmiyor, dünyanın hiç bir bölgesine asker gönderilmiyor…
Son dönemlerde izlediğimiz farklı bir fotoğraf var. Güvenlik Konseyi’ndeki güç mücadelesi. Bunun adı, Konsey’in ABD dışında kalan üyelerinin de dengeleri bozma pahasına aldıkları kararlar ile ABD hegemonyasını tehdit etmeleri.

Başarılı Oldu mu

BM’nin bugüne kadar, görev yaptığı her coğrafyada başarılı olduğunu söylemek mümkün değil.
Aslında BM’nin sorunlu coğrafyalara yardım eli uzatmakta  başarılı olduğu söylenemez. Karar almada eli kolu bağlı, yavaş, modası geçmiş, çağın gerekliliğinden uzak…
Son döneme ilişkin, uluslararası siyaseti şekillendiren çatışmalardan bir tanesi Avrupa’nınn  göbeğinde Bosna’da yaşandı.  Somali’de  Ruanda’da yaşananlar da farklı değildi.

BM Barış gücü, komuta kontrolü ele geçirmek üzere gerekli uluslararası güce sahip değil. Bu yüzden çatışmaların tüm şiddetiyle yaşandığı, sivil ve masum insanların boş yere öldüğü, kan kaybının haftalarla ifade edilemediği, günlük ve saatlik katliamların yaşandığı coğrafyalara müdahale etmek konusunda geç, yetersiz ve etkisiz kalan bir teşkilat. Böyle bakıldığında, uluslararası siyasetin bugünkü ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak.

İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası ilişkilerin köşe taşı olarak gösterilen BM,  etkisiz ve yaptırımdan uzak bir organizasyona dönüştü. 1994 yılında ABD’nin Haiti’ye, 1999’da Avustralya’nın Doğu Timor’a, 2000’de İngiltere’nin Sierra Leone’ya yaptığı müdahale, güvenlik konseyinin etkisiz ancak sözü edilen müdahaleci devletlerin başarılı çıkarmaları olarak değerlendirildi.
BM’nin karizmasını  çizen en önemli olay  ise İkinci Körfez Harekatı. Kuruluşundan bu yana varlığı tartışılan örgüt sağlı sollu saldırıya uğradı. Şahinler, BM’yi Irak’a yapılan müdahaleye sahip çıkmamakla, destek vermemekle, arkasında olmamakla suçladılar.
Karşıtlar da, BM’yi, Irak’a müdahaleyi önleyemediği, ABD’nin gerekçesiz saldırıda bulunması nedeniyle  topa tuttular.
İkinci Körfez Müdahalesi öncesi BM’den herhangi bir karar çıkarmakta başarısız olan ABD ve yakın müttefiki İngiltere bir süre sonra BM’nin varlığını pek de diplomatik olmayan usluplarla sorgulamaya başladı. Ancak her ne olduysa oldu, her iki devlet de Irak’a müdahale sona erer ermez soluğu BM’de aldılar. BM,  Irak’a uygulanan ambargonun kalkması, Irak  petrolünün satışına uygulanan yasağın kaldırılması için yeniden uğrak noktası oldu.
BM’de mutlaka önümüzdeki günlerde önemli değişikler olacak. Yaşayarak gördüklerimiz ile öğrendiklerimizi sıcağı sıcağına değerlendirmek kolay  olmuyor. Tarih bir süre sonra daha anlamlı fotoğraflar veriyor.

Güvenlik Konseyi

BM’nin en sorunlu yapılarından biri şüphe yok ki Güvenlik Konseyi. Savaş sonrası savaş galiplerinden oluşturulan bu kurul, bugünü temsil etmediği gibi, güç dengesini ortaya koymaktan da uzak. Dengesizlik ne kadar etkilerse etkilesin, daimi üye statüsü hakkını alan Fransa, Rusya ve Çin gibi ülkelerin bu avantajdan muaf tutulmaları mümkün gözükmüyor. Bu platform son yıllarda ve olaylarda rakip devletlerin, ABD ile kozlarını paylaşabildikleri bir alan yaratması açısından önemli.
Güvenlik Konseyi’nin ABD- İngiltere, Fransa Sovyetler Birliği ile Çin’den oluşan beş daimi üyesinin veto yetkisi bulunuyor. Güvenlik Konseyi’nde beş daimi temsilcinin dışında kalan 10 koltuk için BM üyesi diğer ülkeler yarışıyorlar. Bu koltuklardan birine oturmaya hak kazanan ülke, iki yıl boyunca kalkmıyor.

BM’den beklenen değişim aslında dünyanın değişmesinden kaynaklanıyor. Kuruluşundaki üye sayısı ile bugünkü arasında  fark var demek yeterli değil. Üye sayısı üçe katlandı. Dünyanın en kalabalık ülkeleri coğrafya olarak Güney Asya’da kümelendiler. Dünün sorunlarıyla bugünküler arasında önemli farklılıklar yaşanıyor.

Güvenlik Konseyi’nde yapılması gerekli görülen değişikler BM bünyesinde yapılan en hararetli tartışmaların başını çekiyor. Konuyla ilgili farklı görüşler var. Güvenlik Konseyi’nde temsilin İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerini kapsamaması gerektiği, tam tersine bugünkü dünya coğrafyasını temsil etmesi gerektiği görüşler arasında başı çekiyor.  Böyle bir argümanın geçerli olması halinde, Hindistan’ın daimi üye olması bekleniyor. Beklenen diğer şey ise örneğin ezeli rakip Pakistan’ın itirazı…
ABD tarafından bakıldığında ise, Washington yönetiminin gelecekte kendisine çizdiği “kötülerle savaşma” misyonu Güvenlik Konseyi’nin desteğiyle anlam bulacak. ABD yönetimi terörle mücadele ve teröre destek veren ülkelere savaş açmak konusunda hala BM’nin desteğine önemli ölçüde gereksinim duyuyor. Yeri geldiğinde ABD tarafından dövülen ve sövülen BM, yeri geldiğinde dostlar alışverişte görsün misali boy gösterilen bir podyum. ABD Başkanı George W. Bush ile Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Körfez Savaşı öncesi  ve sonrası önemli konuşmalarını BM çatısı altında yapmalarının başka türlü bir nedeni olmasa gerek.

Gerekli Gereksiz

BM gerekli mi gereksiz mi, kaldıralım mı taşıyalım mı… tartışmaları sürüyor. Tartışmalar demişken en büyükt tartışmayı BM’nin en büyük destekçisi ABD ile yaşandığını ve tartışmanın  ABD’de yaşandığını unutmamak gerek.
Unutulmaması gereken bir konu da ABD’nin BM’nin kuruluşunu takip eden yıllarda tarihsel olarak bu örgüte, pek çok kez ciddi itirazlarda bulunmuş olması. Mücadele 1952 yılına kadar uzanıyor. Amerikan tarihine Komünist Avcısı olarak geçen Cumhuriyetçi Senatör Joseph McCarthy’nin başlattığı rüzgarla, BM’nin  Amerikalı çalışanları kendilerini yargı önünde buldular. Bu kişilerden ne kadar iyi Amerikan vatandaşı olduklarını kanıtlamaları istendi.  BM aleyhine ABD’de atılan tohumlar bu kadar erken bir zamana denk geliyor. 1970’ler ile 1980’lerin en önemli konusu ise doğu ile batı, güney ile kuzey arasındaki katı ayrılıklarda pinpon topuna çevrilmesi oldu. ABD’nin BM’ye uyguladığı ekonomik ambargoyu da unutmamak gerek…
ABD ile BM arasındaki en önemli fikir ayrılığı, özellikle Bush yönetiminin teröre ve terörü destekleyen ülkeler olarak tanımladığı coğrafya ve gruplara karşı alacağı önlem ve aksiyonu BM onayına gerek görmeden alabilmesi ya da bu onayı istediği zaman dilediği doğrultuda alabilmesi için zorlaması.
Aslına bakacak olursak ABD’nin bu konuda ciddi bir sıkıntı çekmediğini söylemek gerekir.
Peki Neden

Böylesine  ateş altında, bu kadar gereksiz bir kuruluş…  Peki öyleyse niye?  diye sormak gerekiyor.
Aslına bakacak olursak, Güvenlik Konseyi’nin gölgede bıraktığı önemli BM kuruluşları var.
Son dönemde bu kuruluşların çalışmalarından bir iki küçük örnek vermek, ne demek istediğimi anlatacaktır.
Bu yıl içinde Atom Enerjisi Kurumu, İran’ın nükleer denemeler yaptığını ortaya çıkardı. Savaş suçlusu ilan edilen Yugoslavya eski lideri Slobodan Milosevic yine bu sayede Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargı önüne çıkarılabildi. Geçtiğimiz aylarda bütün dünyayı saran ve hepimize korkulu anlar yaşatan SARS virüsü korkusuna karşılık Dünya Sağlık Örgütü aktif bir şekilde çalışmalar yaptı, Dünya Gıda Programı son beş yıldır her yıl ortalama 70 milyon kişiyi doyuruyor. BM Mülteciler Baş Komiserliği milyonlarla ifade bulan göçlere karşı belki de en önemli ilaç… BM Çocuk Fonu, dünyanın dört bir yanında çocukların ‘çocuk’ yaşta evlendirilmesinin önüne geçilmesi için çaba sarfediyor. AIDS’le savaşta çok ciddi katkısı ve çabası olan BM, anne sağlığı, bebek sağlığı, doğum kontrolü gibi konularda son derece aktif.

BM’nin en önemli sorunu, belki de  en önemli şanssızlığı, savaş sonrası kurulan bir örgüt olarak savaşlarla ve tabii ki sınırlarla ifade edilip, hem savaş hem de sınır müdahalelerinde daha etkin davranmasının beklenmesi.

Oysa küreselleşen dünyada modası geçmiş gibi görünen savaş ve sınırlarının önüne diğer önemli küresel sorunların geçmesi gerekiyor. Yalnızca BM’nin değil, ama herkesin ikilemi bu noktada başlıyor.
Küreselleşmeyi istiyor ve sevdiğimizi söylüyoruz. Ama küreselleşme yalnızca mal ve insanların serbest dolaşımı anlamına gelmiyor. Ruhlarımızın da serbest dolaşması gerekiyor. Bu da sanırım pek çok ülkenin çıkarlarına engel oluyor.
Ölen çocuklar, katliamlar, adı sanı bilinmeyen virüsler, milyonları tehdit eden hastalıklar…
Görev tanımları, yetki ve sorumlulukların sınırlarının çizilmesi, varoluşun nedeni, yönetim ve yönetişim, reform gereği… gibi büyük kavramları konuşuyor da konuşuyoruz. Küreselleşmeye övgüler düzüyor  ya da sövüyoruz. Sanırım hepimiz, her şeyi kafamıza göre algılıyor, çıkarlarımıza göre yorumluyor, gerisine de boşveriyoruz.
Gelecek günlerde Türkiye’de piyasaların kaderi yine Irak’a asker göndermeye endekslenecek. Gelecek günlerde Türkiye’nin kaderi bu konuya bağlanacak. Hükümet hop kalkacak, muhalefet hop oturacak.
Peki ya sonuçta ne olacak.
BM yapılan bu saldırı burada kalacak mı…
Karamsarım… Burada kalacağını sanmıyorum.
Bize gelince, payımıza düşen faturayı ödeyeceğiz. Üzgünüm!…
Ama ne yaptığımızı bilerek gitmenin, bilmeden gitmekten daha iyi olduğunu düşünüyorum.

“;”20030821″;405;107
1670;”Ağaç Yakanlar İle Çocuk Yakanların Hikayesi”;””;”Aşağıda okuyacaklarınızın hiçbirini ben uydurmadım. Her kelimesi bir araştırma notundan alınmış ve rakamlarla desteklenmiştir.
“;”

Aşağıda okuyacaklarınızın hiçbirini ben uydurmadım.
Her kelimesi bir araştırma notundan alınmış ve rakamlarla desteklenmiştir.
Aşağıda okuyacaklarınızın her kelimesi beni derinden yaralıyor. Sizin de benzer duygular taşıdığınıza eminim.
O zaman lütfen, yüksek sesle konuşalım. Talep edelim. Elimizi taşın altına koyalım.
Ben daha iyi bir Türkiye ve daha iyi eğitim talep ediyorum, taşın altına elimi koyuyorum. Sizin de katkınızı bekliyorum.

İnanmayacaksınız biliyorum, ben aylardır bu yazıyı yazmayı bekliyorum. Birazdan okuyacağınız araştırmaları, yazmak için bekletiyorum. İçim buruk, içim kıpır kıpır. Bir gazeteci için bilgi bekletmek, ölümlerden ölüm beğenmek gibi bir şeydir. Önce o sizindir, sonra herkesindir. Önce herkesden saklarsınız, sonra da “duyduk duymadık demeyin” diye bağırırsınız.
Yine bir eğitim yılı başlıyor. Yeni bir eğitim yılı başlıyor.
Pırıl pırıl çocuklar okula başlıyor.
Birçok bilgiyle donatılacaklar, yeni şeyler öğrenecekler. Okuyup adam olacaklar.
Ne palavra!…
Merak etmeyin, her şey eskisi gibi. Değişen hiçbir şey yok.
Eğitim aynı eğitim, çocuklar eğitime adım atarken farklı çocuklar ama, çıktıklarında birbirlerinin aynısı oluyorlar.
Orman vasfını kaybetmiş arazilerin üzerine bina yapılsın diye uğraşan vekillerimize, hükümete ve muhalefete ve aydınlara ve bürokratlara ve aklı eren herkese duyurulur: Eğitim sistemimiz iflas etti! Haberiniz var mı?
Yeni bir eğitim yılı daha başlıyor.
Siz ne yaptınız?
Orman arazisi olma vasfını yitirmiş araziler için bu kadar emek ve ter döküldü. Dökülmekte. Eğitilebilme vasfını kaybetmiş çocuklarımız, eğitimci vasfını kaybetmiş eğitimcilerimiz için döktüğünüz ter ve çaba nerede? Soruyorum!
Bakanlarımızın içi rahat olsun, yeşili yok ederken içi sızlamasın, bizim çocuklar zaten fotosentezi bilmiyorlar.
Sorumsuzca haber yapanların içi rahat olsun, yeşili tanımayan çocuklar, ülkenin gelirlerini artırmak için doğanın önemli bir rolü olduğundan habersiz.
Ekonomistler bilsin ki, ikiyi ikiyle çarpamayan çocuklarımız olduğu sürece, ekonomimizin düzelmesi beklenemez.
Aydın olan, aklı eren herkes gönlünü ferah tutsun, matematiği, feni, edebiyatı, sosyolojiyi bilmeyen çocuklar zaten uluslararası ilişkilerdeki dengeyi hesaplayamaz.
Kimse endişe buyurmasın. Bazılarımızın çocukları şu anda, Amerika Birleşik Devletleri’nin demokratik yapısında eğitim alıyorlar.
İktidara diyecek lafım yok. İnanın yok.
Muhalefet mi?…
Git kardeşim işin mi yok!
Vatandaş mı?
Tüm sözüm size!
Ne yaparsak biz vatandaşlar yapacağız.
Eğitimi iyileştirmenin, eğitimli gençler yaratmanın bir tek yolu var. O da bu ülkeyi bizim sahiplenmemiz.
Türkiye’nin en büyük sorunu eğitim ve insan kaynakları.
Türkiye’nin en büyük potansiyeli insanı.

Türk Öğrencilerin Okuma Becerileri Düşük

Küçük bir not, aşağıdaki bilgilerin hiçbirine her hangi bir katkıda bulunmadım. Yalnızca okunması zor olan araştırmaları, sizin zamanınızı almayacak kadar basitleştirip, sadeleştirdim.
İşte modern Türkiye’nin gelecek nesilleri ile gelecek nesilleri yetiştirecek eğitim kadromuzun hali:

Öğrencilerin okuma becerilerine göre, Türkiye, 35 ülke arasında 28. sırada yer alıyor.
Türkiye’deki okuma çalışmaları, daha çok ders kitaplarında bulunan metinlere dayalı yapılıyor. Evlerinde çok çocuk kitabı bulunanlar, az çocuk kitabı bulunan öğrencilerden daha başarılı.

Uluslararası Eğitim Başarılarını Belirleme Kuruluşu (IEA), Uluslararası Okuma Becerilerinde Gelişim Projesi (PIRLS) çerçevesinde, 35 ülkede ilköğretim 4. sınıf öğrencileri arasında araştırma yaptı.
Türkiye’de 62 ilden 154 ilköğretim okulunda toplam 5 bin 390 öğrenci arasında yürütülen çalışma, Türk öğrencilerin okuma becerilerinin uluslararası standartların altında olduğunu ortaya çıkardı.
Öğrencilerin okuma becerileri ve alışkanlıklarına yönelik anketlerden çıkan genel sonuçlar şöyle:
– PIRLS sonuçları ortalaması 500 iken, Türkiye ortalaması 449.
– En yüksek başarı puanına sahip ülke İsveç. İsveç’i; Hollanda, İngiltere ve Bulgaristan izliyor.
– İsveç, okuma deneyimi açısından da en yüksek başarı ortalamasına sahip. İkinci sırada yer alan İngiltere’nin ardından Hollanda, ABD ve Bulgaristan geliyor.
– Bilgiyi elde etme ve kullanma amacıyla yapılan okuma faaliyetlerinde de yine İsveç diğer tüm ülkelerden daha iyi durumda. Hollanda, Bulgaristan, Letonya ve İngiltere de başarılı ülkeler arasında.
– Ülkelerin tamamında, 4. sınıf kız öğrencileri, okuma yönünden erkek öğrencilerden “anlamlı düzeyde” daha başarılı.
– Okuma faaliyetlerine erken yaşta başlama ile 4. sınıf okuma becerileriyle (kitap okuma, hikaye anlatma, şarkı söyleme, kelime oyunları oynama gibi) başarı arasında pozitif ilişki var.
– Evlerinde çok çocuk kitabı bulunanlar, az çocuk kitabı bulunan öğrencilerden daha başarılı.
– Uluslararası ortalamada, öğrencilerin çoğunun evlerinde 25’ten fazla çocuk kitabı var. Türkiye’de, öğrencilerin yalnız yüzde 19’u, 25’ten fazla kitaba sahip.
– Uluslararası ortalamada evinde 0-10 arasında çocuk kitabı bulunan öğrenci yüzdesi yüzde 56 iken, Türkiye’de yüzde 23. Bu durum, ailelerin çocuklarına fazla kitap almadıklarını ve okumaya yöneltmediklerini gösteriyor.
– Okul öncesi eğitim almamış öğrencilerde, okuma becerisi en düşük düzeyde.

Hemen hemen tüm ülkelerde en az  bir yıllık okul öncesi eğitim uygulanıyor. Yalnızca İran ve Türkiye’de okul öncesi eğitim almamış öğrenci sayısı oldukça yüksek.

– Uluslararası ortalamada sınıf mevcudu 26, Türkiye’nin ortalaması 35. Türkiye’de öğrencilerin yüzde 60’ı, mevcudu 31 ve daha kalabalık sınıflarda öğrenim görüyor.
– Türkiye’deki okuma çalışmaları daha çok ders kitaplarında bulunan metinlere dayalı yapılıyor. Program dışı etkinliklere çok az yer verilirken; çocuk kitapları, gazete ve dergilerinden fazla faydalanılmıyor.

Matematik Ve Fende İşler Kötü

Üçüncü Uluslararası Matematik ve Fen Bilgisi Araştırması’nda (TIMSS), ilk yüzde 10’luk dilime sekizinci sınıf öğrencilerimizin  ancak yüzde 1’i girebildi. Öğrencilerimizin yüzde 65’i en alt yüzde 25’lik dilimde.

Araştırmada 8. sınıf öğrencilerine Matematik ve Fen Bilgisi’nde toplam 11 alanı içeren testler verildi, ayrıca öğrenci ve öğretmen anketleri uygulandı.
Sekizinci sınıftaki öğrencilerimizin Matematik ve Fen Bilgisi’nde başarı durumlarına bakılırsa; 1999’da yapılan çalışmaya katılan 38 ülke arasında Türkiye’deki sekizinci sınıf öğrencileri Matematik’te 31., Fen Bilgisi’nde 33. oldular
Öğrencilerimiz TIMSS’e katılan hiçbir Avrupa ya da Kuzey Amerika ülkesini geçemedikleri gibi, Matematik’te Tunus’un, Fen Bilgisi’nde Ürdün, İran ve Endonezya’nın da gerisinde kaldılar.
Öğrencilerimiz temel zihinsel becerileri kazanımları açısından da yetersiz olduğu görüldü. TIMSS’de uluslararası standartlara göre belirlenen ilk yüzde 10’luk dilime Türkiye’deki öğrencilerin ancak yüzde 1’i girebiliyor. Öğrencilerimizin yüzde 65’i en düşük yüzde 25’lik dilimde yer alıyor
1999’da 38 ülkede kızlar ve erkeklerin sekizinci sınıf Matematik başarıları arasında erkeklerin lehine az ama belirgin bir fark var. Fark Türkiye’nin de içinde olduğu 34 ülkede yok denecek kadar az.

Ortaya Çıkan Çarpıcı Sonuçlar

– Ailenin eğitimi ve evdeki eğitim kaynakları başarıyı etkiliyor.
– Aile, okul başarısını etkileyen en önemli faktörlerden biri.
– Ailesinin eğitim düzeyi yüksek ve eğitim kaynakları fazla olan öğrencilerin Matematik ve Fen Bilgisi’nde daha başarılı oldukları görülüyor.

Türkiye’den teste katılan sekizinci sınıf öğrencilerinin sadece yüzde 14’ünün evinde 100’den fazla kitap, yüzde 8’inin evinde bilgisayar, ayrı çalışma masası ve sözlük olduğu ve yüzde 9’unun ailesinde en az bir kişinin üniversite mezunu olduğu görülüyor.

– Kendini başarısız algılayan öğrenciler başarısız oluyor. Kendini Matematik ve Fen Bilgisi’nde başarısız algılayan öğrenci bu derslerde gerçekten başarısız oluyor.
– Ülkemizde müfredatın özellikle Fen Bilgisi ve Matematik alanlarında oldukça yoğun olduğu söyleniyor, ancak 1999’da Matematik ve Fen Bilgisi’ne sekizinci sınıfta ayrılan ders saati uluslararası ortalamaların alt sınırında (Matematik’te yüzde 10, Fen Bilgisi’nde yüzde 7-8).

Öğretmenler sınıf içinde kullandıkları zamanın neredeyse yarısını ders anlatarak geçiriyor, dolayısıyla öğrencilerin alıştırma veya projeler yapması ya da ödevleri tartışması gibi sınıf içi aktivitelere uluslararası ortalamaların yarısı kadar zaman ayırabiliyor.

– Öğretmenlerin öğrencilere bakış açısı, öğrencinin başarısını etkiliyor.
– Yapılan çalışmada uluslararası ortalamalarda öğretmenin alan bilgisinin ve kendini konuyu öğretmeye hazır hissetmesinin öğrencinin başarısını olumlu yönde etkilediği görüldü.
– Türkiye’de sekizinci sınıf öğrencilerin yüzde 96’sı Matematik ana bilim dalı mezunu Matematik öğretmenlerinden, yüzde 97’si ise bir fen dalı ana bilim dalı mezunu Fen Bilgisi öğretmenlerinden eğitim aldılar. Her iki alanda da Türkiye uluslararası ortalamaların üstünde.
– Türkiye’de Matematik öğretmenlerinin yüzde 75’i ve Fen Bilgisi
öğretmenlerinin yüzde 64’ü konularını öğretmeye çok hazırlıklı. Ancak Türkiye’de bu unsurlar diğer ülkelerdeki gibi öğrenci başarı ilişkisi ile sonuçlanmıyor.
– Fen Bilgisi ve Matematik öğretmenlerinin yaklaşık yüzde 70’i bazı öğrencilerin bu alanlarda yetenekli olduğunu, diğerlerinin ise böyle bir yatkınlığı olmadığını düşünüyor. Bunun öğrencilere yansıması ise başarı algısını etkiliyor; öğrenci, başarısız olmaya koşullanıyor.
– Öğrenci merkezli öğretimin başarıyı olumlu etkileyebilmesi için öğretmen eğitimi şart.
– Öğrenci ile sürekli etkileşim içinde olan ve çeşitli etkinlikler yürüten öğretmen modeli başarı düzeyini yükseltiyor.
– Öğretmenin öğrenci merkezli etkinlikler kapsamında tartışmaları iyi yönlendirerek her öğrencinin katılımını sağlaması, öğrenci proje çalışmalarını yakından takip ederek gerekli dönüşleri vermesi, grup çalışmalarını kontrol ederek her öğrencinin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesini sağlaması gerekiyor. Bu da öğretmenlerin alan bilgisinin yanı sıra bazı farklı özellikleri de kazanmış olmalarını gerekli kılıyor.

Akademisyenlerin Çarpıcı Profili

Gazi Üniversitesi (G.U.) öğretim kadrosu üzerinde yapılan araştırma, çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. G.Ü. öğretim üyelerinin yüzde 35’i tiyatro izlemiyor, yüzde 21’i akademik yayınlar dışında kitap okumuyor.
Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir başkanlığında, 20 fakülte, 9 yüksekokul, 5 enstitü ve rektörlük kadrolarındaki toplam 1915 öğretim elemanı arasında yapılan çalışmanın sonuçları hiçbir yoruma ihtiyaç duymuyor;
Araştırmaya katılan öğretim üyelerinden,

Yüzde 35.6’sı, kendi kişisel prensiplerine ters düşse bile, çoğunluğun düşüncesine uyacağını söylüyor.
Yüzde 66.3’üne göre geleneklere ters düşen davranışlarda bulunmamak gerekiyor.
Yüzde 14.3’ü, sebebi ne olursa olsun boşanmaya karşı.
Yüzde 48.3’ünün, etrafında gelişen olaylara müdahale edecek gücü bulunmuyor.
Yüzde 37’si etrafında neler olup bittiğini anlamakta zorluk çekiyor,
Yüzde 13.9’u televizyon, gazete, dergi gibi şeyleri izleyemiyor.
Yüzde 64.1’i hiçbir sivil toplum örgütüne üye değil.

Araştırma, öğretim elemanlarının kültür sanat etkinliklerine olan ilgileri konusunda da ilginç sonuçlar ortaya çıkardı.
Kültür sanat etkinlikleri arasında en çok sinema tercih ediliyor. Bu konudaki oran yüzde 65.7. Bunu sırasıyla yüzde 9.9 ile tiyatro, yüzde 8.8 ile sergi, yüzde 7.2 ile konser, yüzde 6.5 ile diğer etkinlikler izledi.
Öğretim elemanlarının yalnızca yüzde 1.7’si opera-baleden zevk aldığını ifade etti. Sinemaya olan ilgiye rağmen, yüzde 9.3’ü bir yılda hiç sinemaya gitmemiş.
Yüzde 39’u 5-10 kez, yüzde 34.1’i 1-5 kez gidiyor, yüzde 17.7’si de evde film izlemeyi tercih ediyor.

Öğretim üyelerinin yüzde 35.1’i tiyatro izlemiyor. Yüzde 57’si yılda 1-5 kez, yüzde 7.9’u da 5-10 kez tiyatroya gidiyor.
Yüzde 21.9’u, yani yaklaşık 5 öğretim üyesinden birisi akademik yayınlar dışında kitap okumuyor. Yüzde 56.2’si ayda ortalama 1-2, yüzde 17.5’i 3-5, yüzde 4.5’i 6-10 kitap okuyor.

Akademisyenlerin büyük bölümü (yüzde 54.9) işinden memnun, ancak en büyük sıkıntı olarak gördükleri geçim sorununu aşmak için ek işe ihtiyaç duyuyor.
Memnun olmama nedenlerinin başında ücret düşüklüğü geliyor. Bu konudaki oran, yüzde 45.9. Diğer memnuniyetsizlik nedenleri ise çalışma koşulları, stres, prestij kaybı, iş yoğunluğu.
Yüzde 32’sinin aylık geliri 500 milyon-1 milyar, yüzde 27’sinin 1 milyar-1.5 milyar olan öğretim elemanlarının yüzde 59’u alt, yüzde 24’ü orta, yüzde 17’si ise üst sosyoekonomik düzeyde yer alıyor.

Bin Kişiye 1.1 Araştırmacı Düşüyor

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri arasında istihdam edilen bin kişiye düşen araştırmacı sayısı, 2000 yılında Finlandiya’da 11.4 iken, bin kişiye Japonya’da 9.7, Almanya’da 6.7 araştırmacı düşüyor.

Türkiye’de ise 2000 yılında istihdam edilen bin kişiye düşen araştırmacı sayısı 1.1.

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerinden yapılan hesaplamaya göre, OECD ülkelerinde istihdam edilen bin kişiye düşen araştırmacı sayısı Güney Kore’de 5.2, İspanya’da 4.9, Slovakya’da 4.7, Polonya ve Macaristan’da 3.7 oldu.
2000 yılında OECD ülkelerinde istihdam edilen bin kişiye düşen ar-ge personeli sayısında da lider ülke 23 ile yine Finlandiya olurken, Japonya’da 13.5, Almanya’da 12.6, Norveç’te 11.2, İspanya’da 7.7 iken, Slovakya’da 7.2, Kore’de 6.6, Macaristan’da 6.1, Polonya’da 5.30, Türkiye’de ise 1.3.
Yeni eğitim ve öğretim yılında tüm miniklere, tüm gençlere ve  ailelerine başarılar dilerim.

“;”20030828″;408;51
1693;”Neler Oluyor Hayatta”;””;”“Neler oluyor hayatta?” sorusuna, gerçek anlamını yükleyelim mi bu hafta?…
Önce bundan iki hafta önce dikkatimi çeken bir ilandan söz etmek istiyorum. “;”

“Neler oluyor hayatta?” Ne tuhaf bir sorudur bu. Çok şey sorar da, nedense bizim buralarda geçmişten kalan bir şarkıyı anımsatmaktan öteye gitmez. Biraz kahvehane muhabbetine benzetirim bu soruyu ve yanıtını; “Alem aya gidiyor aya!…” Bunu söyleyenin oturduğu sandalyeden başka bir yere gittiği yoktur ama aleme verir talkını…

“Neler oluyor hayatta?” sorusuna, gerçek anlamını yükleyelim mi bu hafta?…

Önce bundan iki hafta önce dikkatimi çeken bir ilandan söz etmek istiyorum.  İlanı ilk gördüğüm yer haftalık The Economist dergisi. İki sayfa karşılıklı. Görür görmez takıldım. Sonraki günlerde aynı ilanı başka iş dünyası dergilerinde de gördüm. Bu kez dikkatimi çeken şey, ilan kadar, ilanın dergi içindeki pozisyonu oldu. Çünkü açar açmaz derginin ana giriş bölümünün ardından gelen ilk ilan olduğunu farkettim. Diğerlerine haklı bir üstünlük sağlıyordu.

İlan, Dubai’yi tanıtıyor. “Dubai sizi bekliyor” diye bir başlığı var. Bilgisayarda hazırlanmış bir görüntü. Modern bir kentin ufuk çizgisini almış. Ufuk çizgisi beton binalar nedeniyle gözükmüyor. Bu anlamda düşünülecek olursa, resim olarak çirkin. Çünkü yalnızca binaların bulutlarla buluşan üst kısımları görülüyor. Hemen hepsi gökdelen türünde. Bazıları diğerlerinden daha kısa. Binaların tepelerinde yukarıyı ya da aşağıyı gösteren oklar var.

En alçak binanın tepesindeki ok, aşağıyı gösteriyor. Üzerinde “işsizlik” yazıyor. Anlamı işsizlik giderek düşüyor demek. Bu binayla eş değer yükseklikte bir başka binanın tepesinde “suç” yazıyor. Suç oranının da Dubai’de her geçen gün düştüğünü anlıyoruz. Resimde aşağıyı hedefleyen üçüncü ok “vergi”yi simgeliyor. Vergiler düşüyor. Bunun anlamı şu, “ey iş dünyası bize gel, sana yatırım yapacak cazip alanlar sunayım.”

Gelelim yüksek binalara. Onların tepesinde burnu yukarı çevrilmiş oklar duruyor. En yükseğinden başlamak üzere sırasıyla üzerlerinde, “turizm”, “alt yapı”, “milli gelir”, “kişi başına düşen gelir” ile “yatırım” yazıyor. Anlıyoruz ki, bu kavramların hepsi Dubai’de olumlu gelişmeleri simgeliyor.
İlanda ayrıca küçük bir spot yeri var. Şöyle denmiş; “Son otuz yıl içinde Dubai’de hayat çok değişti. Son dört yılda ulusal gelir yüzde 24 arttı. Dubai’ye gelen yabancıların oranı yüzde 54 artış gösterdi. Ne ilginçtir ki, bu dönemde vergiler, işsizlik ve suç oranları yerlerinden kıpırdamadı.“

Şiş Kebap… Belly Dancing

“Bir gün İstanbul’a ait bir ilanda benzer veriler ve kilit kelime ve konseptleri görebilir miyim acaba” diye düşündüm. Kendi kendime, bunun çok da mümkün olmadığını söyledim.
Niye mi karasamsarım? Hiçbir şekilde değilim. Ama gerçekçiyim. Kendisinden başka kuş tanımayan insanlar, bir de kafalarını kuma sokarlarsa, onların en büyük kentlerinin semalarında oklar ancak kapkaçın, vergilerin ve işsizliğin yukarı doğru bir eğri izlediğini gösterir. Birileri kahve muhabbeti yaparken, “Ya abi ya… şu yabancılar da tuhaf adamlar neden bize gelmiyorlar, bu cennet vatana gelinmez mi” der…

“Şiş kebap, belly dancing… Good good” diye kafasını sallayıp, yabancıların aslında salak olduğunu söyler.
Yanıbaşımızdaki bit kadar Dubai, bir bakmışsınız almış başını gitmiş. Beğenmediğiniz Araplar, farklı bir çağı yakalamış.
Neden mi? Onlar önceden görmüş, önceden planlamış, derslerini önceden çalışmış, konuşmamış gerçekleştirmiş…

Bilmem ilginizi çeker mi, başlığa uygun olsun diye size çevremizdeki ülke ve bu ülkelerdeki gelişmeleri aktarmak istedim. Doğu’muzdan biraz Batı’ya kayalım. Eski Doğu Blok’u ülkelerine… Yıldızı parlayan ülkelere… Hani şu geriden gelip, de Süreyya Ayhan’ı son metrelerde geçen Rus atlet gibi bizi geçen ülkelere.
Türkiye’nin de Süreyya gibi pek çok mazareti var.
Ayın önemli günleri, kadınlık halleri…

Ayın Belli Günleri

Gazetelerimiz bir atletimizin regl dönemini manşete çıkardılar. Modern olmak buna derim ben.
Pardon bundan kime ne?
Neden, “performansım daha düşüktü, moralim bozuktu” yerine, “regliydim olmadı” diyoruz. Neden Olimpiyatlara inşallah, kısmet değilmiş diyoruz.
Bu nasıl bir söylem?
Dünya üzerinde yaşayan her kadın, bir rahatsızlığı yoksa, her ay adet görür. Bundan daha normal bir şey yoktur. Olması gereken budur.

Yıllardır pek çok kadın atlet koşuyor, atlıyor zıplıyor, onlar da adet görüyor. Hayatımda ilk kez bizim atletimizle ilgili regl durumlarının uluorta konuşulduğunu görüyorum, duyuyorum. Ve utanıyorum. Yanlış anlamayın adet görmek ayıp ya da günah olduğu için değil. Önlemi alınamadığı için.
Neredeymiş doktoru, neredeymiş menajeri.
Dünya bunları konuşmuyor.

Ama biz kalkmış dünyada başa koşuyoruz.
Bir Türk vatandaşı olarak, bundan sonra koşacak tüm kadın atletlerin regl durumunu takip edeceğim. Kazanır mı kazanmaz mı… Çok çaba sarfettik ama ne yapalım malum günler…
Bu arada çok güldüğüm bir konu daha, Rusların bir atleti de kendisinden beklenen iyi dereceyi yapamamış, onun da o malum gün nedeniyle problemi varmış. Gazeteci arkadaşlar nasıl öğrenmişler acaba çok merak ettim. Kaynağı belirtilmemişti, sanırım bizim muhabir Rus atlete yaklaşıp, “Affedersiniz, siz, bu yarışta nal topladınız yoksa Süreyya gibi regl mi oldunuz?” diye sormuş olmalı.
Bir gazete Süreyya’nın ne kadar büyük bir cesaretle böyle ayıp ve tabu sayılan bir konuyu dile getirmiş olduğu vurguladı.
Köylü kızı…
Köylü basın…
Köylü ülke….
Sonunda milyon dolar yatırım yapılan bir atletimiz oluyor, ama onun düzensiz adet günlerini düzeltemiyoruz. Dünya şampiyonasına koşacağı gün adet olmasına izin veriyoruz. Ben spordan sorumlu biri olsam, bu zırvaların konuşulmasına izin vermem, bu zırvanın meydana gelmesine göz yumanları cezalandırırım.
Gazete herkese sormuş, (bir tek ped reklamlarına çıkan Hülya Avşar’a sormamışlar, hayret!) ilgili ilgisiz bir sürü kadın, adet dönemlerinde kadınların nasıl şiştiğini, nasıl sinirli ve huysuz olduklarını, bu ödemle değil koşmak, hiçbir iş yapılamayacağını anlatmışlar.
Altın yerine gümüş kazandık ya… kendimizi aklamamız gerekir.
Soralım bakalım, ne tür bir tedavi uyguladın arkadaşım bu kıza diye milli takım hekimine…
Soran yok.
Antrenöre, “Elin armut mu topluyor kardeşim, bu kızı sen çalıştırıyorsun, her türlü sorunu ve sıkıntıyı dile getirmesini biliyorsun, ama neden önlemini almıyorsun?” diyen yok.
Bir dahaki sefere.
Bir dahaki sefer olacak mı acaba?
Keşke!….

Kader Kısmet Mi Acaba?

IBM sekiz yıl önce Macaristan’da kurduğu, 3 bin 7 yüz kişinin çalıştığı fabrikasına kilit vurdu. Şirket fabrikayı geçtiğimiz kasım ayında Çin’e taşıdı. Çin’de ücretler Macaristan’a göre yüzde 75 daha düşük. Hollandalı Philips ile Singapurlu Flextronics şirketleri son 18 ay içinde Macaristan’da bulunan toplam 1500 kişiden oluşan çalışanlarına, “Pardon buraya kadar” diyerek işten çıkardılar. Her iki firma da buradaki üretim merkezini Çin’e taşıdı. Flextronics firması Çek Cumhuriyeti’ndeki bin kişilik fabrikasına da kilit vurdu ve onu da Çin’e taşındı. Avrupa Birliği’nin en yeni üyeleri olan Doğu Avrupalı ülkelerin dizlerinin bağı çözüldü. Tir tir titreme vaziyetlerindeler.

Philips’in bölge CEO’su aldıkları kararı açıklarken, ülkelerin gelecek 10 yılda nerede olmaya karar vermiş olmalarının çok önemli olduğuna dikkat çekti; “Nerede duracağını niye duracağını bilmek gerek. Ülkeler eğer gelecekte de ucuz işgücüne bel bağlayıp, üretim avantajlarını ucuza çalıştırılan işgücüne endeksleyeceklerse, sorun yaşamaya devam edecekler. Ülkelerin gelecek için en büyük sınavı, işgüçlerini bilgi toplumu çalışanı haline getirmek…”

Hindistan, Filipinler, Rusya, bilgi ekonomisine yatırım yapan ülkelerin başında geliyor. Doğu Avrupa ise daha çok coğrafi konumu üzerine bina ettiği avantajlarını her gün birer birer kaybediyor. Örneğin Macaristan’da son iki yıl içinde ücretler yüzde 20 oranında arttı. Çek Cumhuriyeti’nde ücretler yüzde 15 oranında artış gösterdi. İşsizlik oranı yüzde 20’lerde dolaşan Polonya’da dahi ücretler yüzde 3 oranında yükseldi.
Merkez ve gelişmiş Avrupa ile kıyaslandığında, AB’nin çiçeği burnundaki yeni üyelerinde ücretler yüzde 25 daha düşük ama bundan 10-20 yıl önce oluşturduğu yatırım avantajını sağlamıyor.
Eurostat araştırmasına göre 2002 yılı ortalama ücretleri ilginç bir tablo çıkarıyor ortaya. Fransa’da ortalama ücret 3,159 dolar. Almanya’da 2,989, İrlanda’da 2,624. Polonya’da 487, Macaristan’da 424, Türkiye’de 404, Romanya’da 137 ve dikkat Çin’de 98 dolar… (Yapılan araştırmada 1 Euro =1.12$)
İşgücünü doğu Avrupa ülkelerinden Çin’e kaydıranlar, yalnızca Batılı ekonomilerin şirketleri değil. Doğu Avrupalı şirketlerin de son yıllarda Çin’e kayma eğilimi göstermeleri şaşırtıyor.
Bu bilgiler ışığında Doğu Avrupa’nın boşaldığı, burada kimselerin kalmadığı anlamı çıkarılmamalı. Peugeot-Citroen Grubu ile Toyota Çek Cumhuriyeti’nde ortak bir üretim merkezi açmak üzereler. 2005 yılında devreye girecek olan üretim merkezinde 3 bin kişi çalışacak. PSA 2006 yılında Slovakya’da 3 bin 500 kişinin çalıştığı bir üretim merkezini devreye sokmuş olacak.

Danışmanlık firması A.T. Kearney tarafından yapılan bir araştırmaya göre, aralarında Alman, Avusturya ve İsveç bankalarının da bulundğu finans çevreleri 2008 yılına kadar 100 bin kişiye istihdam yaratan arka plandaki mutfak çalışanlarını daha uygun ülkelere kaydırma kararı aldılar.

Doğu Avrupa hükümetleri bu istihdam olanağını yakalayabilmek için önemli bir eğitim atağına kaltılar. Eğitim sistemlerinde yasalarla yeni düzenlemeler getirerek, yalnızca ucuz iş gücüyle yabancı sermaye çekilemeyeceğini, işsizliği aşağı çekmek için çalışanların eğitim seviyesini yükseltmek gerektiğini anlamış görünüyor.
Bize baktığımızda ise bunlardan hangisini görüyoruz.
Benim gördüğüm şu, işsizlik gerilemiyor. Tam tersine,
Eğitim ilerlemiyor tam tersine,
Yabancı yatırımı teşvik eden düzenlemeler kıpırdamıyor.
Ücretlerimizin Doğu Avrupa ülkelerinden aşağı kalır yanı yok, Çin’le yarışamıyoruz.
Bilgi teknolojileri alanında (bu hafta olduğu gibi) “Balkanların En Büyük Bilişim Fuarı”nı açıyoruz ama bilgi toplumu ve çalışanı olmaktan çok uzaktayız.

ABD İş Kaybı Tehlikeli Boyutlarda

Dünyanın her yeri kaynıyor. Artık ekmek gerçek anlamda aslanın ağzında. ABD’de beyaz yaka işler sürekli ve yığınlar halinde Çin’e Filipinlere ve Hindistan’a kayıyor.

Geçtiğimiz temmuz ayında IBM ABD’deki işlerini Çin’e kaydıracağını açıkladı. Dünyanın belli başlı haber ajanslarından Reuters ABD başta olmak üzere bazı Avrupa merkezlerinde bulunan işgücünü Hindistan’a kaydıracağını açıkladı.
Bundan 20 yıl önce otomotiv sektörüyle başlayan ve o gün sözkonusu değişimin yalnızca imalat sektöründe kalacağını sananlar, bugün benzer gelişmelerin hizmetlerde de yaşandığını görünce, neye uğradıklarını şaşırıyorlar.

İçinizden bizim şaşırmadığımızı geçiriyorsunuz, ama düşünsenize bizde imalat sektörü ne kadar, hizmet sektöründe istihdam ettiğimiz kişi sayısı kaç… yine de iyi olmaz mı dünyada neler olduğunu öğrenmek ve önlem almak.
Aslında olan biten özetle şu, eğitimli ve kalifiye iş gücü gelişmiş ülkelerde çok pahalıya geliyor. Şirketler bu işgücünden kurtulmak, yapılacak işi değil yarı yarıya neredeyse onda bir oranında daha ucuz yapacak coğrafyalara kaydırmakta bir sakınca görmüyorlar.
ABD’de konuyla ilgili ciddi tartışmalar yaşanıyor.
Bir grup, gelişmeler nedeniyle büyük bir endişe taşımanın yersiz olduğunu savunuyor. Bu görüşü savunanların tezi, dünya üzerindeki en yaratıcı ülkenin ABD olması, zaten şu an başka ülkelere kayan mesleklerin ABD’de yaratılmış bulunması ve bu grubun yerine geçecek yeni mesleklerin de yine bu ülkede yaratılarak, ortaya çıkan işsizliğin önleneceğini düşünüyorlar.
Herkes bu kadar iyimser değil, tahmin edeceğiniz gibi. İşlerinden çıkarılan bilgi yoğun teknolojilerde çalışanlar seslerini duyurmaya başladılar.

Tartışmalardan biri de ABD’ye giden ucuz işgücü. ABD’li firmalar üretimlerini bir başka coğrafyaya taşırken, kendi ülkelerindeki yatırımlarında kullanılmak üzere ucuz ve kaliteli işgücü ithal ediyorlar. Geliştirilen özel vizelerle ABD’de çalışma hakkına sahip olan başta Hintliler olmak üzere diğer ülke çalışanları ciddi bir düşmanlıkla karşı karşıya…

Karamsarların görüşlerine kulak verecek olursak, geleceği bugünden bu kadar net görmek pek mümkün değil. Geçmiş trendlerde kaybolan ya da transfer olan işkollarının yerine yenilerinin oluşturulduğunu kabul etmekle birlikte bu trendin devam edeceğinden emin olmanın mümkün gözükmediği söyleniyor. Hizmetler sektöründe yaşanan fırtınanın geçmişte imalat ve sanayi sektöründe yaşanana benzemeyebileceğine dikkat çekiyorlar.

Köylü Olmak Hali

Uzun lafın kısası, yakın zamana kadar yazılımcıların, teknoloji alanında çalışanların sırtı yere gelmez diye bakılırken, pek çoğunun tuş olduğunu görmek, aslında alınacak dersler olduğunu gösteriyor. Kürselleşme gelişmiş ekonomileri daha çabuk ve daha yoğun vurdu, vurmaya devam ediyor.
Belki de en büyük şansımız, şanssızlığımız ne dersiniz.

Deve kuşu gibi kafamız kumda, çıkardığımızda da mazaret bulmakta bu kadar yaratıcıyken, küreselleşmeyi kitaplarda anlatılan bir kavram olarak algılarken, hiçbir yeniliği hayatımızın bir parçası haline getirememişken… belki de şanslıyız. Çünkü dışımızda olup bitenler o kadar çok, o kadar hızlı ve o kadar pahalı ki…

Ya şans kapımızı gerçekten çaldığında… Gerçekten birinci sınıf olma şansını yakaladığımız anlarda… O zaman neler olabilir. O zaman bizim için başka bir dünyanın kapıları aralanacak aralanmasına da, bizim o kadar çok mazeretimiz var ki, biz bir dahaki yarışları bekleyebileceğimizi söylüyoruz.
Kısmet değilmiş. Diyebiliyoruz.
Ne yazık ki dünyadaki gelişmelerin hiçbiri artık kader ve kısmetle açıklanmıyor. Hesapla kitapla açıklanıyor.
Umarım Süreyya Ayhan geri kalan ömrü hayatında bir şans daha yakalar.
Ben Türk milli marşının çalınmasını istiyorum. Kürsüde birinci sırada bir Türk atlet görmek istiyorum. Ne göreceğimi biliyorum aslında, bir dahaki sefere bugün adınını sanını duymadığımız başka atletler koşuyor olacak. Yarış daha acımasız olacak, bireyler köylü olabilir ama organizasyonlar, kurumlar ve ülkeler köylü olamaz. Olmamalıdır.

“;”20030904″;277;38
1725;”Kariyer Dünyası’nda Bu Hafta; Lojistik Sektörü”;””;”

Yaprak Özer’in hazırlayıp sunduğu Kariyer Dünyası’nın 15 Eylül Pazartesi günü 21.10’da yayınlanacak bölümünün konusu Lojistik Sektörü.

“;”

Yaprak Özer’in hazırlayıp sunduğu Kariyer Dünyası’nın 15 Eylül Pazartesi günü 21.10’da yayınlanacak bölümünün konusu Lojistik Sektörü.

Konuklar ise: Balnak Grubu CEO’su Selma Akdoğan ve DHL Türkiye Genel Müdürü Michel Akavi.

Lojistik sektörü son yılların yıldızı parlayan sektörlerinden. Teknolojiyle birlikte gelişen sektör gençlerin de gözde tercihlerinden. Sektörün iki önemli temsilcisi, hem sektördeki fırsatları, yakın ve uzak gelecekte olmasını öngördükleri gelişmeleri, hem de kendi şirketlerindeki uygulamalarını anlatıyorlar.

Türkiye lojistik açıdan stratejik olan konumunu koruyor mu?
Dubai gibi ülkeler fırsatları daha iyi mi kullanıyor?
Türkiye’nin önündeki fırsatlar neler?
Lojistik sektörü ne kadar istihdam yaratıyor?
Bu yıl Kalite Ödülü’nde finale kalan Balnak’ın kalite çalışmalarının hedefi neydi? Bu çalışmalara nasıl başlandı? Çalışmalar sonucunda Balnak’ta neler değişti?
DHL’in çalışanlarına yönelik uygulamaları neler? Motivasyon nasıl sağlanıyor?

Bu soruların yanıtları, 15 Eylül Pazartesi  saat 21.10’da Kariyer Dünyası’nda.  Programın tekrarı aynı gece saat 02.00’de ve takip eden pazar günü saat 16.10’da TRT 2’de yayınlanıyor.

“;”20030911″;73;12
1726;”Köprüler, Bombalar ve Tehditler”;””;”Irak’a asker gönderme konusunun en heyecanlı noktasındayız. Konu unutulmuş ya da daha rahat rahat ele alınıyormuş gibi dursa da, herkes çok yakında, yine bu konuyla yatıp kalkacak.”;”

Birbirimizi eleştirebildiğimiz, eleştirilerimizi somut yargılara bağladığımız, görüşlerimizi sistematik olarak aktarabildiğimiz, magazini bırakıp bilimsele döndüğümüz, vurmadan dokundurup, küfretmeden eleştirip, can yakmadan konuştuğumuz düzeyli bir siyaset ve siyasetçi istiyorum. Bugün söylediğini yarın inkar etmeyecek, yarın söyleyeceğinin hesabını bugünden yapacak, eleştirmekten korkmayacak, sözünün ardında duracak…

Irak’a asker gönderme konusunun en heyecanlı noktasındayız. Konu unutulmuş ya da daha rahat rahat ele alınıyormuş gibi dursa da, herkes çok yakında, yine bu konuyla yatıp kalkacak.
Karar verecek tarafların üzerinde özenle ve soğukkanlılıkla durmaya çalıştıkları bir dönemden geçiyoruz. Adımlar kamuoyunu rahatsız etmeyecek, duyguları bilemeyecek kadar dikkatle atılıyor.
Bir ucunda binlerce doların, diğer ucunda binlerce canın olduğu büyük bir operasyondan söz ediyoruz.
Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal misali…
Kolay bir karar değil, yalnız bu hükümet için değil, hiçbir hükümet için de kolay değil. Kendi ellerinizle enkazın altında kalabilirsiniz. Bir daha hiç çıkmamak üzere. Gerçi burası Türkiye, siyaset enkazının altından kim çıkmamış.
Hortlaklar ülkesi…
Bu hafta niyetim siyasi analiz yapmak değil.
Niyetim farklı.
Bugün size Clinton yönetiminin Dışişleri Bakanı Madelene Albright’ın çok yeni yayınlanmış bir makalesinden pasajlar aktarmak istiyorum.
Amacım, birbirinin peşi sıra gelen ve aslında farklı siyasi partilere mensup olmanın ciddi ayrılıklar göstermediği bir ülkede yaşanan, algılama ve davranış farklılıklarını göstermek. Tabii arkasından sizin, bu algı farklılıklarının herşeyden habersiz insanlar üzerinde yarattığı etkiyi düşünmeniz.
Bir anlamda yönetim üsluplarındaki farkı ortaya koymak istiyorum. Yönetim biliminde söz edilen, uygulamaya geçtiklerinde farklı renk ve ses çıkaran yönetim araçlarından söz etmek istiyorum. Anlatmak istediklerimin diğer bir yanı da insan kaynakları… Bu, yönetimi elinde tutan kişilerin bilgi, beceri ve sağduyuları…
Albright’ın yalın bir dil ve kesin ifadelerle ortaya koyduğu görüşler çok çarpıcı. Üçüncü şahısların aktardığı ve kendisince ya da çıkarları doğrultusunda yorumladığı görüşler değil bunlar. Düpedüz bir önceki yönetimin dışişleri bakanının görüşleri. Bugün iktidarda olsalar ne kadar farklı bir yönetim anlayışının hakim olacağını anlatıyor.
Albright’ın makalesinden alıntılar yapmamın bir nedeni de Türkiye… Makalede Türkiye’den neredeyse hiç söz edilmiyor. Biz kendimizi, 11 Eylül olaylarından sonra gündemin tam ortasında sanıyoruz, ama anlaşılıyor ki, değiliz. Resmin göbeğinde değil, kenarında bir yerinde olduğumuzu kavramaya çalışmak, bu satırları yazdığım kadar kolay değil.
Neden’lerime devam edecek olursam, bu hafta böyle bir yazı konusu seçmemin nedeni, makaledeki üslup. Yukarıda söylediğim gibi çok keskin, çok yalın, çok eleştirel ama seviyeli ve demokrat.

Bridges, Bombs, or  Blusters

“Bridges, Bombs, or Blusters” başlıklı makale Foreign Affairs Dergisi’nin, eylül-ekim sayısında yayınlandı:
“…11 Eylül Faciası, Başkan Bush’un şöyle bir sonuca ulaşmasına neden oldu; dünya, global güvenlik konseptini önemli bir tehlikeye sokacak, bunun içinde Amerika Birleşik Devletleri’nin mevcudiyetini tehdit edecek kadar değişti.
Bu sonuç doğrultusunda Başkan Bush, yarım yüzyıldır devamlılık gösteren Amerikan dış politikasından vazgeçmeye karar verdi. Sonucunda, müttefiklerin ve müttefik olmanın, uzun zamanda kurulan uzun süreli ilişkilerin yeniden tanımlandığı bir döneme girdik.

“Başkan Bush bu kararları alırken, kendisine uzatılan yardım elini sürekli geri çevirdi. ABD’nin 43’üncü Başkanı, Irak’a savaş ilan etmeden önce kendi görüşlerini şöyle özetledi: ‘Belki bir gün ortada kalacak olan tek ülke biz olacağız. Benim için hava hoş, çünkü biz Amerika’yız’.

“ABD tarihindeki İkinci Bush Yönetimi, 11 Eylül olaylarını kendince yorumladı, bu yorumun olabilecek yorumların arasında en doğru olanı olduğuna karar verdi. Belki de bu yüzden görüşünü aktarmak ve başkalarını ikna etmek konusunda geride ve yetersiz kaldı.

“Ve görülen o ki, dünyanın geri kalan kısmı, 11 Eylül ve sonuçlarını Amerika Birleşik Devletleri’nin bakışıyla görmüyor, öyle yorumlamıyor ve algılamıyor.
Dünyanın geri kalan kısmı 11 Eylül’ün her şeyi değiştirmiş olduğuna inanmıyor. Dünyanın böyle bir terör olayına duyarsız kaldığını söylemeye çalışmıyorum. Tam tersine, aralarında İran ve Filistin yönetiminin bile yer aldığı İslam dünyası, 11 Eylül saldırısını kınadı. Tüm müttefikler ABD’nin yardımına koştu. Çin ve Rusya bile terör karşısında birleşmeyi önerdi. Bush yönetiminin, oluşan bu sıcak, ortak görüşü değerlendirileceği sanıldı.

“Bush yönetimi iyi başladı, İkiz Kuleler’e saldırının, pek çok milletten masum vatandaşın ölümüne yol açtığını vurguladı. Taliban hedeflendi, karargahı yerle bir edildi, yönetiminde bulunanların önemli bir bölümü yakalandı. Ancak Bush yönetimi, El Kaide konusundaki başarılarının üzerinde durmaktansa, hedefini genişletti ve içinde çıkılması zor bir hale getirdi.

“Bush, 2002 Ulusa Sesleniş konuşmasında, El Kaide’ye odaklanmak yerine, şeytan üzerinde yoğunlaştı; teröre karşı bir olmak beraber durmak yerine, ABD’nin askeri gücü ve bunun dünya üzerindeki hegemonyası üzerinde yoğunlaştı. Ve Bush, El Kaide’yi yerle bir etmekten söz ederken, burada küresel bir tehlikeye karşı küresel bir mücadele tonlaması yapmak yerine, terörü, Amerikan adaletiyle dize getirmekten söz etti.

“Bush, 2003 yılında dünyanın desteğini bir kez daha almaya kalkıştı. Bu kez sanıldığı gibi El Kaide’yi yok etmek için değil, Irak’ı yok etmek için. ABD, Başkanı’nın, düşmana karşı savaş ilan etmekten başka çaresi olmadığını dünya aleme duyurdu. Böylece ABD, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yalnızca dört daimi üyesini ikna ederek, savaş ilan etti.

“Bazıları ya da pek çok uzman, Bush yönetiminin icraatlarını, Amerikan halkını korumaya yönelik olduğu gerekçesiyle olumlu buluyor. Keşke bu politika Amerikan bireyini daha iyi koruyabilseydi, ben de severek alkışlayan gruba katılabilirdim.

Başta Al Gore Olsaydı

“Seçimleri Bush yerine Al Gore kazanmış olsaydı ve 11 Eylül faciası yine başımıza gelmiş olsaydı, sanırım saldırı sonrası daha farklı yorumlanır, algılanır ve uygulama başlatılırdı.
ABD ve NATO kuvvetleri Afganistan’a birlikte girip, operasyonu birlikte tamamlar ve o ülkeyi yeniden inşa edebilmek adına, o topraklarda uzun süre kalırlardı.
ABD ve NATO, El Kaide ile savaşmaya konsantre olur, lideri Osama Bin Laden’in hala yakalanamamış olmasını, önemli bir durum değilmiş gibi göstermek ve yorumlamaktan kaçınırdı.”

“Saddam Hüseyin olayına gelince, sanırım Al Gore ve ekibi, istihbarat bilgilerini bugünkü yönetimden daha farklı bir şekilde algılar ve farklı bir şekilde yorumlardı. Al Gore yönetimi, Irak’a savaş ilan etmeyi haklı bulsa da, kısa vadede Amerikan güvenliğini sağlamak açısından gerekli bir savaş olarak görmezdi.”

“Saddam’sız bir Irak, dünya için de Irak için de olumlu. Ancak ABD’nin, milyonlarca dolar harcadığı bir operasyondan beklentileri daha farklı ve fazla olmalıydı.”

“Problem şu; Bush ilk önce, tüm ülkelerin El Kaide’ye karşı birleşmelerini istedi. Bu talebini şimdi şu şekle dönüştürdü, herkes El Kaide’ye karşı olmalı, bir Arap ülkesinin istila edilmesini onaylamalı. Bush her şeyi aynı pakete soktu.”

“Bush, Başkanlık seçimleri için yarışırken, bölücü değil, birleştirici olacağını söyleyerek kampanyasını yürüttü. Ancak icraatı birleştirici değil, bölücü oldu. ABD’yi müttefiklerinden ayırdı.”

“Bazı yorumcular, Avrupa’nın ABD’ye karşı olmasını, uluslararası örgütlerin zayıflamasına ve ABD’ye duyulan kıskançlığa bağlayarak son derece basit tespitlerle ortaya çıktılar.”

İhtiyaç Değil Savaş Tercihiydi

“Ben, Saddam’a savaş ilan etmeyi, bugüne kadar BM kararlarına karşı koymuş olması nedeniyle haklı bulabilirim, ancak Saddam’ın tüm dünya için bir tehlike oluşturuyor olması görüşünü zayıf buluyorum. Bu bir ihtiyaç değil, bir savaş tercihiydi.

“Böyle olması gerekmiyordu.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ABD yine süper güçtü ve dünya bilinmeyen bazı tehlikelere gebeydi. Ama Truman yönetimi kendisinden daha güçsüz ülkelerle masaya oturmakta, onların fikirlerini almakta bir sakınca görmedi.
Bugünkü yönetimin tavrı ise, başkalarının ne düşündüğünün önemli olmadığı şeklinde.”

“Bu yönetimin kendisini başkalarının görüşlerini almak zorunda hissetmemesinin nedeni, Bush’un geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamasının içinde yer alıyor; Irak’a yapılan operasyon, Ortadoğu bölgesinin transformasyonundaki ilk adım.”

“Bazıları Irak’a savaş açmanın altında, petrol gelirlerini aradı.
Bu kadar basit değil. Petrol gelirlerini almak yerine tarih sayfalarında yer almak olarak görmek daha doğru olur.”

“Clinton yönetiminin aldığı kararlar ve bu yönetimin dış politikasıyla gurur duyuyorum. Demokrasinin hiç bir yere dışarıdan dayatılamayacağına inancımı da koruyorum. Ama Arap ülkelerinde liberalleşme konusunda neden daha etkin ve baskın olmadığımızı sorguluyorum. Örneğin, Kuveyt’de kadınlara seçme hakkı verilmesi tartışılırken  bunu savunan liderlere destek vermedik. Bahreyn ve Ürdün’de böyle temsil gücü olan kurumların yaratılmasını önemsemedik. Daha doğrusu bunları listenin başına öncelikli olarak yerleştirmedik.
“Arap dünyası, ABD’deyle ilgili karmaşık mesajlar alıyor. Yıllardır Amerika’nın demokrasi ve özgürlük olduğunu duyuyor ama bunun bir tek Ortadoğu’da işe yaramadığı inancına sahip.”

“Başkan Bush’u alması gerekmeyen siyasi riskleri göze aldığı ve hırsı için kutluyorum. Samimiyeti konusunda da bir şüpheye sahip değilim. Tehlikelere karşı savaş açmak mücadelesi konusunda da hak veriyorum ama Bush’un durup dururken kendi yoluna bir sürü tehlike ve tehdit koyduğunu düşünüyorum.”

“Bush yönetiminin bazı konularda geciktiğine inanıyorum. Bugünkü yönetimin dış politikasını düzeltmek için hala şansı olduğuna inanıyorum. Uluslararası örgütler tek başlarına bir şeyleri yapabilmekte eksik kalabilirler, ama bir araya geldiklerinde çok şey yapabilirler.”

“Bu yönetimin, kendisini, bir önceki yönetimin gölgesinden kurtarması ve Clinton imzasını taşıyan her şeyden uzak durmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Müttefiklerle işbirliği zaman ve sabır ister. Uluslararası organizasyonlar da… Ama geri dönüşü çok büyük olabilir.”

“Dünyanın gelmiş geçmiş en kuvvetli ülkesinin bireylerinin Osama bin Laden tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olmaları dünyanın geri kalan bölgesinde yaşayan, açlıkla, terörle ve diğer sorunlarla boğuşmaya devam edenleri çok da fazla etkilemiyor. “

“Bir dışişleri bakanının gerçekçi ve yönetimdeki siyasilerden farklı olan görüşleri ilginç; görüşlerini açık açık dile getiriyor olması yürekli; kullandığı üslup düşünülecek olursa son derece güzel.
ABD’de gelecek seçim döneminin heyecanı şimdiden başladı. Bazı adaylar hakkında kesin yargılara varmak için çok erken. Ancak görünen o ki, bu yarışa pek çok kişi hevesli. Ve Bush’un vurulabilecek çok fazla zayıf yönü var.”
“;”20030911″;104;16
1757;”AB Üyeliği Ne İşe Yarayacak”;””;”Avrupa Birliği’ne (AB) üye olmak ya da olmamak konusu Türkiye’de, kamuoyu nezdinde fazlaca tartışılan bir konu değil.”;”

Avrupa Birliği’ne tam üyelik konusu, 7’den 70’e hepimizi yakından ilgilendiriyor. Ulus olarak coşku içinde Birliğin bir parçası olmak arzusundayız. Buna karşın, pek çoğumuz AB’nin bizi ne şekilde etkileyeceğini bilmiyoruz. Bunun için yeterli bilgi ve deneyim birikimi yok. Bildiklerimiz genel geçer konular, bir türlü daha bir adım daha derine inmeyi başaramıyoruz. Okuyacağınız makale, AB tam üyeliğinin gerçekleşmesi halinde çalışma hayatımızın nasıl etkileneceğine dair kısmi bir yanıt vermeye çabalıyor.

Avrupa Birliği’ne (AB) üye olmak ya da olmamak konusu Türkiye’de, kamuoyu nezdinde fazlaca tartışılan bir konu değil. Daha çok olmak üzerinde yoğunlaşan ve belli bir zümre dışında sanki herkes istiyormuş gibi kabul edilen bir durum. Bazı üye ülke kamuoylarında ise durum tersine. Çok konuşulup çok tartışılıyor.
Biz AB’yi çağ atlayabilmemiz için bir fırsat kapısı olarak görüyoruz. Girdiğimiz zaman sorunlarımız çözümlenecek, birden bire Türkiye’ye temel hak ve özgürlükler ile demokrasi gelecek.
Ancak ilginç bir durum söz konusu, üye olmak istediğimiz ya da üye olmak istediğimizi sandığımız ya da ses çıkarmadığımız bu durumun ne/ler kazandıracağını bilenlerin sayısı fazla değil. Hangi sosyal hakkımız ne kadar gelişecek?
Çalışma hayatında olan bizleri tam üyelik ne şekilde etkileyecek?

Acaba tam üyeliğin belirli noktalarda bazı dezavantajları da yok mu?
Sokaktaki vatandaşı çevirseniz, AB üyeliğinin iyi bir şey olacağını söylüyor.
Pasta tarifi yapar gibi.

Çünkü siyasilerin elinde önemli bir oy aracı olarak görülen AB’ye tam üyelik, vatandaşa hizmet için değil, oy hasatının toplanması için oluşturulmuş bir mekanizma gibi algılanıyor.
Şimdi Türkiye’de her şey kötü, tam üye olunca her şey işi olacak!…
Peki ama neden?
Peki ama nasıl?

Çalışma Hayatı Değişecek;

Doğrudur, AB üyeliğinin Türk vatandaşlarına getireceği pek çok fayda var. Buna karşın pek çok yükümlülük ve sorumluluk da sözkonusu…

AB, geçmişte “Uzun ince bir yol” olarak tarif edilmesine karşın, hem uzun, hem ince ve daha önemlisi, dolambaçlı ve engebeli bir yol olarak karşımıza çıktı.
Türkiye AB ilişkileri üzerinde uzun zamandır çaba sarfedilmesine karşın, “tam üye olunca bana ne olacak?” sorusuna ilişkin Türk kamuoyu yeterince bilgili değil. Biz değiliz, Birlik üyesi ülke kamuoyları Türkiye tam üye olursa ne olur diye yeterince ve doğru bir şekilde bilgi sahibi değil.

Onları bir kenara bırakıp, kendimizi düşünelim.
İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV), Türkiye’nin AB ile ilişkilerini özel sektör adına düzenlemeye çalışan, bu ilişkileri gözleyen ve izleyen bir kurum. Pek çok araştırma yapılıyor ve yayımlanıyor. Bunlardan biri de Mayıs 2003 tarihini taşıyan “AB Tam Üyeliğinin Türkiye Vatandaşlarına Sağlayacağı Faydalar” başlıklı çalışma. Kütüphanenizde bulunması faydalı yayınlardan biri.
Unutmayın AB’ye üye olmak “tek yönlü” bir yol değil. Gelişi ve gidişi olan çift kulvarlı bir yol. Böyle olunca, AB’ye üye olduk oraya gider kurtuluruz yok. AB’ye üye olduk o zaman gerekli önlemleri burada da almak zorundayız yaklaşımı var.
AB ile ilişkilerimizin en önemli noktalarından biri de çalışma hayatını etkiliyor. AB tam üyeliğinin çalışanlara getirdiği avantajlar, işverene getirdiği yükümlülükler ve bugüne kadar hiçbirimizin kafasından geçmeyen ve herkesi etkileyen sorumluluklar var.
Çalışma hayatına bakacak olursak, en önemli grup işçiler.

İşçi tanımı, tüm ücretli işçileri kapsıyor. Geçici işçiler, farklı ülkede yaşayan ve farklı ülkede çalışan sınır geçen işçiler, mevsimlik işçiler ve kısmi zamanlı işçiler serbest dolaşım bağlamındaki haklardan faydalanıyor. Tam üye olmak, diğer AB ülkelerinde tam zamanlı veya uzun süreli olmayan işlerde çalışan Türk vatandaşlarının üye ülke vatandaşı işçilerin sahip olduğu tüm haklarından faydalanmasını sağlayacak.

Serbest Dolaşım Hakkı;

AB’nin nüfus yapısındaki ve istihdam ihtiyaçlarındaki değişikliklere bağlı olarak Türkiye belirli bir geçiş sürecinin ardından serbest dolaşım hakkına sahip olabilecek. Bu sayede Türk işçileri tüm AB üye ülkelerinde çalışabilecek. Türk işçileri, 30’a yakın üyeye sahip olacak AB’deki istihdam olanaklarından faydalanabilecek.

Eşit Muamele Görmek;

Serbest dolaşım ile diğer AB ülkelerindeki çalışan Türk işçileri çalıştıkları vatandaşları ile her alanda eşit muamele görecek. AB’de istihdam, ücret ve çalışma koşulları açısından üye ülke işçileri arasında milliyete dayalı her türlü ayırımcılık yasak. AB hukuku çerçevesinde bir üye ülke vatandaşı bir başka üye ülkede istihdam, iş koşulları, ücret ve işten çıkarma konularında yalnızca milliyetinden ötürü farklı muameleye tabi tutulamaz. Bir üye ülke işçisi bir başka üye ülke vatandaşı ile aynı sosyal hizmetlerden ve vergi avantajlarından faydalanma, aynı eğitim ve konut imkanlarını kullanma hakkına sahiptir.
Türk işçileri, çalıştıkları üye ülke işçileri ile ücret, izinler, çalışma süreleri, mesleki eğitim, sigorta, emeklilik, sağlık, işe alım, işten çıkarma ve lojman gibi alanlarda eşit muamele görecek.

İşçi ailesinin hakları;

AB üyesi ülke vatandaşı bir işçinin aile bireyleri (eş, 21 yaşın altındaki çocuklar, işçilerin bakmakla yükümlü oldukları 21 yaşın üstündeki çocuklar  ve bakmakla yükümlü oldukları ebeveynleri) milliyetleri ne olursa olsun işçi ile beraber bir başka üye ülkeye yerleşebilir. İşçilerin çocukları o ülkenin genel eğitim, çıraklık ve mesleki eğitim imkanlarından ülke vatandaşları ile eşit koşullarda faydalanabilir.
Bu durumda bir üye ülkenin istihdam piyasasında bulunan Türk işçisi, aile bireylerini bulunduğu ülkeye getirebilecek, iş değiştirip bir başka üye ülkeye gittiğinde yanında götürebilecektir. Bu konu aslında halen AB ülkelerinde çalışan işçilerimizin aile birleşmelerinde yaşadıkları sorunları da çözecek.
İş arama özgürlüğü;

Türk işçileri, bir AB ülkesinde, söz konusu ülkenin sosyal güvenlik sisteminden faydalanmadan 6 aya kadar ikamet ederek iş arayabilecekler. Türk işçileri Birlik içindeki istihdam olanaklarından Avrupa İstihdam Hizmetleri Ağı EURES aracılığıyla bilgi sahibi olabilecekler.

Bağımsız ikamet hakkı;

Tam üyelik sonrasında, bir AB üyesi ülkede çalışan ve gerekli koşulları yerine getirebilen Türk işçisi, işinin son bulmasından sonra söz konusu ülkede ailesiyle birlikte ikamet etmeye devam edebilecek. Düzenini değiştirmek zorunda kalamayacak, yeni eğitim ya da iş imkanlarını araştırabilecek. Emekliliğinin ardından ikameti devam edecek, kendisinin ve ailesinin sahip olduğu haklar devam edecek,istihdam ilişkisi sona erdiği için işçi ve ailesi dönmek zorunda kalmayacak.

Başka ülkede elde edilen sosyal güvence;

Türk işçilerinin diğer ülkelerde çalışırken elde ettikleri hakları Türkiye’de, Türkiye’de çalışırken elde ettikleri hakları diğer AB üye ülkelerinde korunabilecek. Birden fazla AB ülkesinde çalışan işçilerin sosyal haklarının zafiyete uğramasının önüne geçilecek, böylelikle işçiler istihdam imkanlarını değerlendirirken sosyal hakları konusunda endişe duymayacaklar.

Toplu işten çıkarmalar ve işçi hakları;

AB mevzuatı, 30 ya da 90 günlük süreler zarfında işletmenin büyüklüğüne bağlı olarak değişen sayı ve oranda işçinin kendilerinden kaynaklanmayan nedenlerle işten çıkarılmasını toplu işten çıkarma olarak nitelendiriyor. AB mevzuatına göre toplu işten çıkarmaya başvuran her işverenin bir anlaşmaya varmak üzere işçi temsilcileri ile görüşmesi gerekiyor.
Türk çalışma mevzuatını, Birlik müktesebatına yakınlaştırmak için hazırlanan İş Güvencesi Yasası ile İş Kanunu’nda değişiklikler yapıldı. İşveren, topluca ya da en az bir ay içinde en az on işçinin iş akdini feshetmek istediğinde bunu en az 30 gün önce sendika ya da işçi temsilcisine ayrıca ilgili resmi kurumlara bildirmek zorunda.
AB üyeliğiyle birlikte genel olarak toplu işten çıkarmaların oluşturduğu belirsizlik azalacak, çalışanlar olumsuz etkileri en aza indirmek için öneride bulunabilecekler.

İşveren ödeme güçlüğüne düşerse;

AB iş hukukunun üstlenilmesi ile birlikte Türkiye’de işçilere, işverenin ödeme aczi haline karşı daha ileri koruma sağlayacak olan garanti kurumları oluşturulacak. Türkiye Ulusal Program’da bu garanti fonunun tesis edileceğini taahhüt etti.
Böylece işverenin ödeme güçlüğü içine girmesi halinde çalışanların alacakları güvence altına alınabilecek. Tam üyelik sonrasında 30’a yakın ülkede işleyen kurallar bütününe Türkiye de dahil olacak.

Çalışma Konseyleri;

Tam üyelik sonrasında Türkiye’de en az bin çalışanı ve en az iki AB üyesinin her birinde 150 çalışanı olan işletmelerde Çalışma Konsey’leri kurulacak. Üretimini uluslararası ölçekte örgütlemiş büyük firmalarda çalışan işçiler firmaların öngörülerinden, planlarından ve yeni stratejilerinden haberdar olabilecek.

İşveren tarafından bilgilendirilmek;

Mevcut Türk mevzuatında işe başlama ve iş koşullarının değişmesi durumlarında işverenin ne kadar sürede işçileri bilgilendireceği belirtilmiyor. Yurtdışına gönderilecek işçiler için hazırlanacak hizmet akitlerinde ya da bilgilendirme amacıyla bu kişilere verilecek belgelerde AB mevzuatınca yer alması öngörülen hususlara dair hüküm bulunmuyor. Bundan sonra işçi, yurtdışındaki görevinde sahip olacağı haklar, yapacağı işin tanımı hakkında bilgi sahibi olarak işi kabul edecek.

Gençlere koruma, çocuk işçilik önlenecek;

Tam üyelik süreciyle birlikte aile işletmelerinde çalışan gençler ve çocukların yaptığı işler denetim altına alınacak, bu işlerde çocukların tehlikeli işlerde çalıştırılması engelleniyor. Genç (yaşı 18’in altındakiler), çocuk (15 yaşından küçük ya da zorunlu eğitim kapsamındakiler), ergenlik çağındaki (15 yaşından büyük, 18’den küçük) ve hafif iş tanımları kesinleştirilecek ve belirsizlikler ortadan kalkacak. Çocukların çalışabileceği işler belirlenecek, kültürel faaliyetler için izin sistemi oluşturulacak, çocuklar sınırlı alanlarda görev alabilecek.

“Belirli süreli çalışmada” istismar kalkacak;

Türkiye’de işverenin belirli süreli işlerde çalışan işçilerine karşı Avrupa iş hukukunda yer alan yükümlülükleri yok. Oysa belirli süreli işlerde çalışmak gibi esnek çalışma şekilleri giderek yaygınlaşıyor. Tam üyelik sayesinde belirli süreli işlerde kontrat yapmak ve sürekli yenilemek söz konusu olabilecek.

Kısmi süreli çalışanların (Part time) hakları;

Türk iş mevzuatında henüz kısmi süreli iş tanımı bulunmuyor. Kısmi süreli çalışanlar kıdem tazminatı, ücretli izin gibi bireysel iş hukuku ile sendikal haklardan ve toplu iş sözleşmelerinden yararlanamıyor. Tam üyelikle birlikte kısmi süreli çalışanlar, iş yerlerindeki tam süreli işler hakkında işveren tarafından bilgilendirilecek, bu işlerin gerektirdiği mesleki eğitimi alabilecekler.

Çalışma saatleri ve izinler;

AB’de çalışma süresi, fazla mesai süresi de dahi olmak üzere haftada 48 saat ile sınırlı. Her işçinin 24 saatlik sürede 11 saat aralıksız dinlenme hakkı öngörüyor, her işçiye yılda en az 4 hafta ücretli izin hakkı tanınıyor.
Türk mevzuatı yılda 270 saat fazla mesaiye izin veriyor. AB mevzuatı ise yılda en fazla 156 saat fazla mesai yapılmasını öngörüyor. Yapılacak düzenlemeler Türk işçisinin çalışabileceği azami süreyi 100 saat kısaltacak. AB Mevzuatı’nın üstlenilmesiyle birlikte gece çalışan işçilerin hakları da gelişecek.

İş sağlığı ve iş güvenliği;

Türkiye’de en az 50 işçi çalıştıran işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği kurullarının oluşturulması zorunludur. 50 işçiden az çalışanı olan kobilerde bu konularda eleman görevlendirmek ve dışarıdan sağlama zorunluluğu getirmiyor. Ayrıca mevcut Türk mevzuatı, AB Mevzuatı’nın aksine, işçilerin yargı hakkını ya da denetimlerde gözlemlerini müfettişe bildirme hakkını içermiyor. Türk mevzuatında devlet memuru tanımı da çok geniş. AB ülkelerinde işçilerin yaptıkları bazı işlerin Türkiye’de devlet memuru tarafından yapıldığı gözlemleniyor. Ayrıca Türkiye’de sosyal güvenlik dahil olmak üzere diğer pek çok alanda yaşanan temel sorun, var olan temel mevzuatın uygulanamaması… Tam üyelik sonrasında sayılan bu hususların hemen hepsi düzene sokulmuş olacak.
Çalışma hayatında ayırımcılık;

TC Anayasası’nda herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu belirtilir. İş Kanunu’nda yapılan son değişiklikle ırk, renk, cinsiyet, medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, din, siyasi görüş, etnik ya da sosyal köken işten çıkarma için geçerli neden olmadığı belirtildi. Tam üyelikle birlikte, işe alımlarda, terfilerde, iş içinde görev değişikliklerinde, eğitim ve sosyal yardımlarda oluşabilecek ayırımcılıkla etkin bir şekilde mücadele edilebilecek.

Sendika ve grev hakkı;

Tam üyelik sürecinde sendika, grev ve toplu iş sözleşmesi haklarında uygulanan kısıtlamalar kalkacak.

İstihdama yönelik destek ve AB Fonları;

AB üye ülkelerde istihdam olanaklarının artması ve iyileştirilmesine destek veriyor. Bu alandaki çalışmalar AB’nin yalnızca üye ülkelerin faydalandığı yapısal fonlarından biri olan Avrupa Sosyal Fonu ile finanse ediliyor. Fon 2000-2006 döneminde 60 milyar Euro tutarında bütçeye sahip. Tam üyelik sonrasında Türkiye Avrupa Sosyal Fonu’nu kullanarak istihdamı geliştirmeye yönelik çeşitli projeler üretebilir.

Not: Gelecek hafta serbest meslek sahipleri, kadınlar, girişimciler, tarım sektöründe çalışanların AB tam üyeliğinden nasıl etkileneceklerini aktaracağım.

“;”20030918″;1172;138
1771;”AB Ve Türkiye”;”Keyfiyet Ve Kurallar”;”Doğrusunu isterseniz, dizi mantığı ile köşe yazısı mantığı birbirlerine ne teknik, ne gelenek ne de mantık açısından uygun değil.”;”

Geçtiğimiz hafta söz verdiğim gibi, “Avrupa Birliği’ne (AB) Üyelik Ne İşe Yarar” konusunu bu hafta sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.

Girişimciler, serbest meslek sahipleri, çalışan kadın, tarımda çiftçi, tarımda kadın, tüketici… Yani siz yani ben, yani hepimiz… AB’ye tam üyelik sürecinde öyle ya da böyle hepimiz derinden etkileniyoruz, etkileneceğiz. Karşımıza pek çok olanak ve bir o kadar da yükümlülük çıkacak. Bunlardan bazılarını öğrenmek ister misiniz?…

Doğrusunu isterseniz, dizi mantığı ile köşe yazısı mantığı birbirlerine ne teknik, ne gelenek ne de mantık açısından uygun değil.
Benim de tercih ettiğim bir üslup ya da metod değil. Ancak geçen hafta ele almaya karar verdiğim, AB alt yapısını ve Türkiye’nin bu sisteme entegrasyonu halinde karşımıza çıkacak olan bilgileri yenilir yutulur hale getirmenin başka bir yolu yoktu. Her şey iyi hoş ama, durduk yerde bu bilgilerin anlaşılması ve hazmedilmesi oldukça zor.
Laf aramızda ağır ve sıkıcı olduğunu bile söyleyebiliriz.
Sizi bir kerede boğacağıma iki kerede yavaş yavaş boğayım istedim.

Bu arada bu tür “ağır” konularda taşıdığım endişeyi farketmiş olmalısınız ki, verdiğiniz destek çok hoştu.
Ve anladım ki, konu ne kadar sıkıcı, ne kadar teknik olursa olsun, menfaatimiz doğrultusunda ise, alıcısı mutlaka oluyor.
Demek Türkiye azımsanamayacak kadar iyi yolda…
Aşağıda, serbest meslek sahipleri, girişimciler, kadınlar, tarımda çalışanlar ile tüketicilerin, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği gerçekleştiğinde görecekleri etkileşim ve kazanımlarını bulacaksınız.
Bilgi en değerli hazine.
Siz de bugün itibariyle araştırmaya koyulun.
Önümüzdeki AB sürecinde bilmemiz gereken önemli detaylar var.

Serbest Meslek Sahipleri

Serbest meslek sahipleri AB’ye tam üye olmamız halinde AB’ye üye ülkelerde mesleklerini serbestçe icra edebilecekler. Türkiye’de yapılan çalışmaların tamamlanmasıyla serbest meslek sahiplerinin uzmanlıklarının AB tarafından tanınması kolaylaşacak.

AB meslek ve uzmanlıkları iki temel gruba ayırıyor. İlk gruptakiler doktorlar, veterinerler, hemşireler, ebeler, eczacılar ve mimarlar. Bu gruptakilerin mesleklerini icra etme durumları ayrı ayrı mevzuatlarla açık olarak belirlenmiş.

Diplomaların Denkliği

Bu kişilerin ilk olarak yapacakları şey, çalışmak istedikleri AB ülkesinin yetkili makamlarına başvurmak. Yetkili kurumların başvuru sahibinin diplomasının denkliğini kabul etmesi gerekiyor.

İkinci grup AB mevzuatında açıkca düzenlenmeyen diğer meslek gruplarını kapsıyor. AB üyesi ülkelerde hukuki düzenlemelere tabi olan avukatlık, muhasebecilik, öğretmenlik, fizyoterapi gibi mesleklere sahip olanlar önce diplomalarının denkliğini alacaklar.
Üye ülkeler, bir başka üye ülkenin verdiği diploma, sertifika gibi belgeleri otomatik olarak kabul etmiyor.

Gerekirse Meslek Sınavı

Bir AB üyesi ülkede çalışmayı kafaya koyduysanız ve yola koyuluyorsanız, karşılaşacağınız ve uymanız beklenen diğer kriterleri de bilmekte fayda var. Serbest meslek sahibi olarak bundan sonra çalışmalarınızı AB üyesi bir ülkede (Tabii Türkiye’nin tam üye olması halinde) sürdürmek istediğinizde AB yetkili organları, aldığınız eğitim ile yapmak istediğiniz iş arasında bir ilişkinin bulunup bulunmadığını inceliyor. Yanı sıra, okuduğunuz okul ve kaç yıl okuduğunuz inceleniyor. Başvuru yapan kişinin ayrıca 1-4 yıl arasında mesleki tecrübesinin olması gerekiyor. Gerekli görülürse, aday ayrıca değişik meslek sınavlarından geçirilebiliyor.
Anlayacağınız çok cazip ama çok kolay değil. Elinizi kolunuzu sallayarak, dilediğinizi yapamıyorsunuz. Keyfiyet yok, kurallar var.

AB Ülkesine Yerleşebilmek

Tam üyelik ile serbest meslek sahibi Türk vatandaşları mesleklerini icra etmek ve hizmet sunmak için bir diğer AB üyesi ülkeye serbestçe gidebilecekler. Bu kişilerin ve ailelerinin diğer ülkede yerleşmesi mümkün olabilecek.

Tam üyelik sonrasında bir başka AB üyesi ülkede çalışan ve gerekli koşulları karşılayan Türk serbest meslek sahipleri, işlerinin son bulmasının ardından sözkonusu ülkede aileleriyle birlikte kalmaya devam edebilecekler. Serbest çalışanlar da işçilerinkine benzer şekilde emekliliklerinin ardından ikamet etmeye devam edebilecekler. Ailelerin sahip olduğu haklar korunabilecek. İstihdam ilişkisinin sona ermesi, serbest çalışan kişinin ve ailesinin ülkesine geri dönmesini zorunlu kılmayacak.

Kadın Ve Erkek Eşit

AB’de kadınlar ile erkekler sosyal güvenlik mevzuatında bağlayıcı hükümlerle birbirlerine eşit tutuluyorlar. Türkiye’de uygulanan sosyal güvenli rejiminde kadın erkek eşitliğine aykırı hükümler mevcut. Bunun dışında kağıt üzerinde çok büyük farklılıklar ve aykırılıklar bulunmasa da, uygulamada kadınların aleyhine durumların sözkonusu olduğu bir gerçek. Örneğin Türkiye’de kadınların yüzde 54’ü çalıştıkları iş yerlerinde sigortalı değiller. Tam üyelikle birlikte mevzuatta yaşanan eşitlik günlük hayata da aktarılabilecek.

Hamile Kadınlar Ve AB

AB, çalışan ve hamile kadın konusunda son derece duyarlı mevzuata sahip. Bakın bunlardan bazıları neler;
AB hamile ve yeni doğum yapmış çalışan kadınların işverenlerine önemli sorumluluklar yüklüyor. İşveren hamile ve yeni doğum yapmış kadın için tehlike unsuru doğuran nedenleri bulup iyileştirmek durumunda. Hamile ve yeni doğum yapmış kadınlar hiçbir şart altında tehlike oluşturabilecek işlerde çalıştırılamaz.
Oysa Türkiye’de hamile ve yeni doğum yapmış gibi ayırım yok. Tüm kadınları öngörerek düzenlenmiş bazı çalışma durumları sözkonusu. Hamile kadınlar ile doğum yapmış kadınlar, ülke mevzuatlarının ayarlamalarına göre gece işlerinde çalıştırılamıyor.
Türkiye’de bu durum yalnızca hamile kadınları kapsıyor, yeni doğum yapmış olanlar dışında tutuluyor.

Doğum İzni

AB’de çalışan kadınlar doğum öncesi ya da doğum sonrası en az 14 haftalık kesintisiz doğum izni kullanabiliyorlar. Türkiye’de ise doğum öncesi ve doğum sonrası 6 hafta olmak üzere toplam 12 hafta izin kullanabilmekteler. Tam üyelik halinde doğum izni ücretli 14 hafta olacak.
AB’de çalışan anne ve babalar yeni doğan veya evlat edinilen bebeğe bakmak için çocuk 8 yaşına gelene kadar üçer ay süreyle ebeveyn izni alma hakkına sahipler. Hastalık ve kaza gibi durumlarda da acil ebeveyn izni sözkonusu olabiliyor.
Tam üyelikle birlikte çocuk bakım imkanları da gelişecek.

İşe Girişte Eşitlik

AB mevzuatının üstlenilmesiyle birlikte işe alma ve çalışma koşullarında kadın-erkek eşitliği sağlanacak. Aslına bakacak olursak, Türk mevzuatı AB mevzuatına pek çok alanda uyum gösterebiliyor.
Sorun uygulamada.
Türkiye’de cinsiyete dayalı ayırımcılık hallerinde ispat yükümlülüğü ayırımcılığa uğradığını iddia eden tarafta. AB’de ise ispat yükümlülüğü davalıya ait.
Kadınlara ilişkin iş yaşamında iyileşecek alanlarında başında eşit ücret konusu geliyor.

Girişimciler Ve AB

Türkiye’nin AB’ye üye olması ile Türk girişimciler doğrudan ya da dolaylı kısıtlamalara tabi olmadan bir diğer AB üyesi ülkede o ülke mevzuatı çerçevesinde şirket kurabilecekler.
Bunun yanı sıra Türk şirketlerinin AB üyesi ülkelerde kuracakları acenteler, şubeler ya da bağlı kuruluşlara uygulanan kısıtlamalar ortadan kalkacak.
Serbest dolaşım hakkı ile birlikte bu kuruluşlarda Türk çalışanları istihdam edilebilecek.
Tam üyelik Türk girişimcilerin finansman desteği bulmasını da kolaylaştıracak. Başta küçük ve orta boy işletmeler olmak üzere Türk girişimciler finansman olanakları, ARGE ve teknoloji geliştirme olanakları, mevzuat, mesleki eğitim ve pazar bilgisi konularında bugüne kadar karşılaştıkları sorunlar azalacak.

Avrupa Yatırım Bankası

AB’nin girişimcilere sağladığı en önemli destek Avrupa Yatırım Bankası aracılığıyla gerçekleşiyor. AB’nin finansman kurumu olan Avrupa Yatırım Bankası üye ülkeler ve AB’nin işbirliği anlaşmalarının olduğu ülkelerdeki bankalar aracılığıyla KOBİ’lere  uzun dönemli düşük faizle kredi sağlıyor.
AB Türkiye’deki KOBİ’lere son üç yılda 250 milyon Euro Avupa Yatırım Bankası kredisi kullandırdı. Tam üyeliğin ardından Türkiye’deki küçük ve orta boy işletmeler kredilerden yararlanabilecekler.

Avrupa Yatırım Fonu

AB’nin işletmelere dönük ikinci desteği Avrupa Yatırım Fonu aracılığıyla sağlanıyor. Avrupa Yatırım Fonu risk sermayesi ve kredi teminatı sağlıyor. Fon 2001 yılında 57 risk sermayesi fonuna 800 milyon Euro katkı yaptı.
AB’nin girişimcilere sağladığı bir diğer destek de AB programları.

Çok Yıllı Girişimcilik Programı

AB programları arasında bulunan “Çok yıllı girişim ve girişimcilik programı”, 2001-2005 dönemi için 450 milyon tutarında bütçeye sahip. Program risk sermayesi fonlarına destek sağlıyor. Fon ayrıca değişik ülkelerdeki Avrupa Birliği Merkezleri’ni destekliyor.

6’ncı Çerçeve Programı

AB programları arasında son zamanlarda adını en sık duyduğumuz “6’ncı Çerçeve Programı”… ARGE konusunda süreklilik kazanmış olan Çerçeve Programı, Birliğin en önemli destek araçlarından biri.
6’ncı Çerçeve Programı’na Türkiye diğer aday ülkelerle birlikte katılıyor. 17 milyar Euro değerinde bütçeye sahip olan program bilgi teknolojileri ve bio teknoloji gibi yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve kullanımının yaygınlaştırılmasını destekliyor.

Leonardo

Bir başka program da Leonardo. Leonardo eğitim programı üye ülkelerdeki işgücünün vasıflarını artırmak, eğitim ve staj imkanlarını geliştirmek, ülkeler arasında bilgi ve tecrübe aktarımını gerçekleştirmek için geliştirildi.
Sözü edilen bu programlar üye ülkeler dışında sadece aday ülkelerin katılımına açık.

Fikri Ve Sanayi Mülkiyeti

AB’ye tam üyelik ya da bu yolda atılacak uyum adımları çerçevesinde girişimcileri çok yakından etkileyen yasal düzenlemelerin önemli ölçüde yapıldığı görülecek. Fikri ve sanayi mülkiyet hakları rahatlıkla korunacak, üye olmak isteyen ülkelerin adli yapıları da değişecek. Davalar zaman aşımına uğramayacak, bürokraside beklemeyecek…
Üyelik süreciyle genel ekonomik koşullarda gerçekleşecek olumlu gelişmeler girişimcilerin risklerin ve belirsizliğin azaldığı bir ortamda yatırım yapmasını sağlayacak.
AB tam üyeliğinin yabancı sermaye girişini hızlandırması bekleniyor.

Tarım Çok Etkilenecek

AB’ye tam üyelikle etkilenecek sektörlerin başında tarım geliyor.
Tam üyelikle Türkiye’nin AB Tarım Politikasına dahil olması söz konusu olacak. Böylece Türk çiftçileri mali destek mekanizmalarından faydalanabilecek. Tam üyelikle birlikte, Türkiye, AB Tarım Politikası bütçesinin büyük bir bölümünü oluşturan Avrupa Tarımsal Yönlendirme ve Garanti Fonu’ndan (FEOGA) destek alacak. Bu desteğin hem maddi hem de manevi değeri var. Destekle tarım nüfusunu geliri artacak, tarım sektörünün modernizasyonu sağlanabilecek, kalite ve çeşitlilik artacak ama diğer yandan da çok başlılık ortadan kalkacak. Yetki karmaşası giderilecek..

Feoga Desteği

Türk çiftçisinin FEOGA kapsamında yararlanacağı en önemli mali destek aracı üretimden ve girdi kullanımından bağımsız, doğrudan çiftçi gelirini artırmaya yönelik doğrudan ürün destekleme mekanizmaları olacak. Tam üyelikte doğrudan destek tek bir merkeze bağlanacak, çiftçiler destekleri zamanında ve yeterli oranlarda alabilecekler.
Tam üyelikle Türk çiftçisi kırsal kalkınma politikalarından da faydalanabilecek. Yine FEOGA kapsamında bulumunda bir kırsal kalkınma politikası bulunmakta. Türkiye böylece kırsal alanları, sadece tarımla ilgili olan ve tarım nüfusunu barındıran alanlar olarak değil, sosyal ekonomik kültürel ve doğal kaynakları barındıran ekonomik bir bütün olarak kabul edilecek. Kırsal alandaki işletmeler modernleştirilecek, bölge insanlarına meslek eğitim olanakları sağlanacak, ulaşım, eğitim ve haberleşme gibi sistemler bölge/lere getirelecek.

Tarımda Kadın

Tam üyelikten en fazla faydalanacak kesim ise, tarım sektöründe çoğu kayıtsız çalışan Türk kadını. Bilindiği gibi kırsal bölgelerimizde kadınların yüzde 83.4’ü tarım sektöründe ücretsiz aile işçisi olarak çalışıyor.
Tam üyelikten sonra mülkiyet ve zilyetlik yoluyla tarım arazisine sahip olup, tarım işletmeciliği yapan kadınlar da sigortalı sayılacak ve analık sigortası kapsamına alınacak.
Bilindiği gibi Türkiye’de sigortalı kadın analık sigortası yardımlarından yararlanıyor. Sigortalı bir kadının bu olanaktan yararlanabilmesi için doğumdan önceki bir yıl içinde en az 90 günlük analık sigortası priminin işveren tarafından ödenmiş olması gerekiyor.

Bir De Tüketiciler

Türkiye 1995 yılında kabul edilen tüketicinin korunması hakkındaki kanunla AB müktesebatına yaklaştı. Ancak tam üyelik Türk tüketicisinin korunmasını daha etkin geliştirecek ve tüketici haklarını güçlendirecek.
Ayrıca 2002 yılında “Çerçeve Kanun” olarak adlandırılan “Ürünlere ilişkin teknik mevzuatın hazırlanmasına ve uygulanmasına dair kanun” kabul edildi. Satışa sunulan malların tüketici sağlık ve güvenliğine uygun olduğuna dair belgelendirme düzenini oluşturması için Türk Akreditasyon Kurumu kuruldu.
Devlet tekellerini rekabete açmayı hedefleyen AB, telekomünikasyonda sağlanan serbestleşmenin ardından, elektrik, doğalgaz ve posta hizmetlerinde serbestleşmeyi sağlamayı hedefliyor. Ticari ve sınai tüketiciler için doğal gaz ve elektrik piyasalarının 2004 yılına kadar serbestleşmesi kararlaştırıldı.
Türkiye’de sözü edilen serbestleşme henüz gerilerde olmakla birlikte kaçınılmaz görünüyor.
Tüketici haklarını savunan örgütler, AB’de tekellerin yıkılıp yerine rekabetçi bir ortam geldiğinde temel ihtiyaçlarımız sayılan sektörlerdeki hizmetin kamunun verdiği kalitede olamayacağı endişesi yaşadılar. Ancak AB’de bugüne kadar gelen uygulamalar endişelerin yersiz olduğunu gösteriyor.

“;”20030924″;270;45
1795;”Unuttum”;””;”Unuttum diyemem ben. Unuttum demeye hakkım olduğunu düşünmüyorum.”;”

Unuttum diyemem ben. Unuttum demeye hakkım olduğunu düşünmüyorum.
Ama eskisi kadar iyi hatırlamıyorum. Bunu itiraf ediyorum.
Unutmamak için deli gibi çabalıyorum.
Unuttum diyenlere sinir oluyorum.
“Tüh, hay Allah” dediklerinde; “Peki hatırlamak için ne yapıyorsunuz?” diye sormak istiyorum.

Tek bir kelime: Anımsayamıyorum.
Üstelik de eskisi gibi “hatırlamıyorum” falan da demiyoruz. Daha kibar, daha modern konuşuyoruz.
Anımsayamıyorum…
Bu sihirli kelimeyi söyleyince akan sular duruyor. Herkes ne yapalım, kader havasına giriyor.
Anımsamayanları üç kategoriye ayırıyorum ben.
Birinci kategoridekiler beyin tembeli olanlar.
İkinci kategoridekiler kasten yapanlar.
Üçüncü kategoridekiler, unutmamak için ant içenler.
İlk kategori mutlu. Nasıl olmasın, onlar beyin tembeli. Anımsamak için gerekçeleri yok. Sorumsuzlar.
İkincilerin kötü olduğunu düşünüyorum. Anımsıyor ve unuttum diyorlarsa bunda bir sorun olduğuna inanıyorum. Masum bir yaklaşım değil bu…
Üçüncüdekiler yüreğimi parçalıyor.

Size de oluyor mu?
Yüzü anımsıyorsunuz, ama isim aklınıza gelmiyor. Yüzü anımsıyorsunuz, ama daha önce nerede gördüğünüzü anımsamıyorsunuz. Yüzü anımsıyorsunuz, gidip onu bir başkasına benzetiyorsunuz. Bir çuval inciri berbat ediyorsunuz.
Anımsayamıyorsunuz, bütün gün, neydi diye düşünüyorsunuz.

Takıntılıysanız, yandınız. Uyku da uyumuyorsunuz. Uyuyamayanları biliyorum. Takınca, bulana kadar gözler fal taşı gibi açık…
Bir hışımla yerinizden kalkıyorsunuz, niyetiniz bir çırpıda gidip bir şeyler yapmak, alt tarafı diğer odaya gidiyorsunuz, yarı yolda niye gittiğinizi unutuyorsunuz.
Çoğu zaman kendinizi açık bir dolap kapağının önünde buluyorsunuz, dolabın içindekileri seyrediyorsunuz, ama neden seyrettiğinizi bir süre düşünmeniz gerekiyor. Bu düşünce seansları her zaman yardımcı olamayabiliyor, o zaman yeniden yerinize dönüyor, bir süre sonra ne unuttuğunuzu anımsıyorsunuz…
Zaman zaman arkadaşlarınıza çok unutkan olduğunuzu söylüyor, dert yanıyorsunuz, ama bu konuda içinizi dökmenize kimse yardımcı olmuyor. Çünkü, herkesin unutkanlık adına söyleyeceği bir şeyler bulunuyor.
Sizden daha vahim olanlar çıkıyor. Dün ne yediğini söyleyemeyenler unuttuklarını itiraf ediyor. Ama nedense bir gün öncesini anımsamayanlar 10 yıl öncesinin tüm detaylarını zahmet çekmeden ortaya döküveriyorlar.

Herkesin şikayeti aynı.
Unutkanlık. Unutmak. Hatırlamamak. Anımsayamamak. Çağın hastalığı gibi bir şey.
Teşhis hazır; çok çalışmak, çok meşgul olmak, zaman bulamamak, aynı anda birden fazla iş yapmak zorunda kalmak…
Falan filan…
Zaten konuştuğunuz herkes, çok çalışmaktan, kafasının çok dolu olmasından yakınıyor.
Biraz zamanınız olsa ya…
Görürler bak nasıl her şeyi güzel güzel hatırlıyorsunuz.

Benim bugünkü elektronik ajandalarla kıyaslandığında Nuh’tan kalma bir Time Planner (zaman planlayıcım) var. Hiçbir yere sığmıyor. Zaten, sanki sığmasın diye yapmışlar. Benimle birlikte olduğundan bu yana, her yerinden bir şey taştığı için zaten istese de çantaya girmiyor.
Onsuz olmuyor. Yıllardır böyleyim. Tüm sistemleri kullandım, değişik tüm yönetim şekillerini dinledim, uyguladım.
Çünkü zamanı iyi kullanmak istiyorum. Unutmak istemiyorum.

Çok sıkıcı olduğunu bilmekle birlikte, günümü not ediyorum. Ayımı planlıyorum.
Gelecek haftayı çok net görüyorum.
Unutmamak için elimden geleni yapıyorum.
Kimseye unuttum demiyorum.
Randevularıma yetişiyor, toplantılarımı atlamıyor, yapacaklarımı insanları üzmeden sıkmadan halledebiliyorum.
Ajandamın içine ara ara “Yapılacaklar” listesi oluşturuyorum. Yaptıklarımın yanına sürekli çarpı koyuyorum ama nedense hem çarpılar hem de yapılacaklar sürekli artıyor. Bir türlü bitmiyor.
Kendi kendime, benim sorunum anımsamamak mı yoksa anımsamak mı diye de düşünmüyor değilim.

Bazen arabaya bir teyp koyuyorum. Unutmazsam tabii…
Tavsiye ederim iyi oluyor.
Cep telefonu ve kulaklık çıktığından bu yana kendi kendine konuşanların sayısı zarttı. Artık kimse bize dönüp de bakmıyor. Şimdi daha rahatım, aklıma bir şey gelirse, kayıt düğmesine basıyorum, konuşuyorum.
007 James Bond gibi.
Bir farkla, onun kullandığı aletler asrın harikaları.
Teybe not almanın bir tek sorunu var. Sürekli deşifre etmeniz gerekiyor. Deşifreyi unutursanız, olmuyor tabii.
Bununla yetinmiyorum, unutmamalıyım ve unutturmamalıyım. Sağda solda kağıtlar bulunduruyorum. Bir türlü küçük defterler koyacak kadar organize olamadım. Yanlış anlamayın bir sürü değişik renkli küçük not defterim var.
Ama kağıt daha iyi geliyor. Çünkü kağıtlar oyuncu şeyler. Saklanıveriyorlar bir yerlere. Unutuveriyorsunuz bir yerde…
Sonra yaptıkça üzerlerini çiziyorum. Ne zevk biliyor musunuz?… Unutmadan yapmışım ve üzerini gururla çizmişim. Kağıtla işim bitti mi, o zaman buruştur at, yırt, parçalara böl at. O da çok zevkli. Kağıtları birilerine vermeniz mümkün. Çok kolay. “Not almıştım bunları, sen de bir zahmet not et” diyorsunuz. Defteri yırtmak gerekmiyor.

Biliyorum, unutmayayım diye yaptıklarımın bu kadar sınırlı kaldığını sanıyorsunuz, ve siz unutuyorsunuz ki, daha kullandığım yöntemlerin hepsi bitmedi.
Siz son zamanlarda şöyle supermarket benzeri eczanelere girdiniz mi hiç. Orada bulunan değişik markalara ait bitkisel ilaçlara göz attınız mı hiç?…
Ben bu söylediklerimi yaptım.
Son numaram Ginkgo Biloba…

Geçtiğimiz yaz uzun zamandır karşılaşmadığım bir arkadaşımla bir davet vesilesiyle yan yana oturabildik. Davetin tabii ki bir teması vardı. Bizim temamız ise otlar oldu. Dağda bayırda, dünyanın en olmadık yerlerinde yetişen, geçmişte koca karı ilacı diye küçümsediğimiz otları şimdi ilaç yapıyorlar.
Aktarlara gitmek zorunda değilsiniz artık.
Tutamdan ölçek, yüksükten gramaj, avuçtan formül üretmek zorunda değilsiniz. Sizin için hepsini yapmışlar.
Arkadaşım almaya başladığı ilaçları anlattı. Önce başım döndü. Onun zaman içinde çok bilgi birikimi yarattığını düşündüm. Zeki olduğuna kanaat getirdim. Bu kadar şeyi aklında tutması nasıl mümkün oluyordu. Gecenin sonuna doğru, biraz uçuk kaçık olduğuna kanaat getirdim. Ama iki söyleyip, bir gülüp, ardından bir ot adı ve bitkisel ilaç ismi vermesine de bayıldım.
Ertesi gün ben de uçuk kaçık olmaya karar vermiş olarak uyandım. Ben de onun dediklerinden alacaktım. Ama hangisi… Hiç birini hatırlamıyordum tabii…  Ama tedbiri elden bırakmadığımı tahmin edersiniz, bulduğum bir kağıt parçasına benim için yazmasını istemiştim.
Kargacık burgacık bir sürü garip isimli bitki özlü ilaç…
Bir süre bu ilaçlardan uzak durdum. Ama nereye kadar uzak durabilirsiniz. Sözünü ettiğim, bir adet garip arkadaşınız değil ki… Bir sürü garip arkadaşınız oluyor zaman içinde. O bir şey kullanıyor, bu bir şey kullanıyor…
“Bak şekerim hafızam süper oldu” dediklerinde, buna karşı koymak, takdir edersiniz ki pek kolay olmuyor. Onlar hatırlıyor, ben niye hatırlamayayım…
Benim başım kel mi…
Bu olay saça başa bakmıyor aslında.
Doğruyu söylemek gerekirse, henüz Ginkgo Biloba kutusunu yarılamış bulunuyorum. Mucizevi bir şey hissetmiyorum. Böyle durumlarda en popüler yaklaşım, “Bir de almasaydın o zaman sonuçlarını görürdün” şeklinde oluyor….
Geçtiğimiz yıl Ginkgo Biloba’ya yalnızca ABD’de 500 milyon dolar harcanmış. Ama klinik testler bu mucizevi otun bir işe yarayıp yaramadığını henüz kanıtlayamamış.
Bu ana kadar çalışma arkadaşlarım hafızamı güçlendirmek için yaptığım, uğraştığım, içtiğim şeylerden haberdar değildi. Allah bilir beni biraz sıradışı buluyor olabilirlerdi… Artık sırrımı biliyorlar.
Hayallerini bu yazıyla yıkmış olabilirim.

Pazartesi günleri ajandamın içinden çıkardığım ve nedense boyları birbirini tutmayan kağıtlar üzerindeki bir-iki-üç-dört ve kim bilir kaça kadar giden hatırlatma notlarını gördükçe tüyleri diken diken olan mesai arkadaşlarım, sonunda mücadele etmek yerine duruma uyum sağlamaya karar verdiler. Onlar da bana sürekli not veriyor. İnanılır gibi değil.

Sizi rahatlatmak için şu ana kadar kendimden söz ettim. Birazdan dünyadaki unutkanlık sendromundan söz edeceğim.
Söylemek istediğim şu; üzülmeyin anımsayamamak yalnızca sizin sorununuz değil. Dünya üzerinde milyonlarca kişi aynı dertten muzdarip. Kimse bir türlü her şeyi hatırlayamıyor…
BusinessWeek, geçtiğimiz ay yayınlanan sayılarından birinin kapak konusunu “Unuttum” diye çıkardı. Araştırma anımsayamamak üzerine.
Şimdi diyeceksiniz ki, BusinessWeek gibi bir derginin hatırlamak, hatırlamamak konusunu kapağa taşıması doğru olabilir ya da en azından ilginç olabilir ama hiç kimsenin hiçbir şeyi anımsamadığı bir ülkede, yani bizim ülkede bu kadar çaba niye?
Yapanın yanına kar kalan, zaman zaman yiyeceklerimize unutkanlık tozu serptiklerini bile düşündüğüm bu memlekette, neden hatırlamaya çabalıyorum.

Merak etmeyin, öyle her şeyi hatırlayacağım, hatırlamalıyım diye bir derdim yok. Çoktan öğrendim, unutulması gerekenler unutulmalı.
İstediklerini hafızana kazıyacaksın.
Rahmetli İsmet İnönü’nün istediği zaman çok iyi duyduğu, istemediği zaman kulaklarının ağır işittiği gibi…
Gerektiğinde hatırlayacak, gerekmediğinde “Anımsayamadım” diyeceksin. O kadar lüzumsuz konu ve insan biriktirmene gerek yok. Sana yazık.

Ben telefon numarası bile ezberlemem. Neden ezberleyecekmişim. Al bir ajanda, ister manuel ister dijital, olmadı telefonuna kaydet.
Çok şaşırmışımdır marifetmiş gibi tüm telefonları hafızalarına kazıyanlara. Başka işleri yok herhalde.

Tıp inanılmaz ilerleme kaydediliyor. Teknoloji de öyle. Doğal olarak yaşamlarımız da… Adını sanını daha önce duymadığımız yeni hastalıklarımız var. Dertlerimiz renkli ve sayıca fazla. Hafıza kaybı bunlardan biri. Aslında sorunlarımızın pek çoğu genetik. Aileden kalıtım yoluyla bize intikal ediyor. Ancak tıbbın yeni yaklaşımı şu;
genetik miras, bir kader değildir…
Doğru beslenme, nefes alma, hareket etme, uyuma, hayata olumlu bakma, stres azaltma gibi yaşam davranışlarıyla, genetik kodlarımızın bize izin verdiğinden daha iyi ve uzun bir yaşam sürebilirmişiz.
Teknolojiyi akıllıca kullanmak gerekiyormuş, çünkü teknoloji bir taraftan yaşam sunuyor, bir taraftan da yaşam hakkımızı elimizden alıyor… Teknoloji sayesinde hareket etmek üzere tasarlanmış olan bedenimiz, hareket etme özgürlüğünden yoksun. İnsan vücudu yaklaşık 200 eklemiyle, yüzlerce kasıyla, bütün yapısı ve ergonomisiyle, tehditlerden kaçmak, kovalamak bunun için yeterli gücü oluşturabilmek, günlük yiyeceğini elde edebilmek için ağaçlara tırmanmak, hayvanları kovalamak, avlanmak için geliştirilmişken teknoloji sayesinde oturuyor.

Artık yürümüyoruz, koşmuyoruz, en ufak bir bedensel harekette bulunurken iki kere düşünüyoruz. Zaten en fazla düşünüyoruz. Bedensel hareketin gerektirdiğinden daha fazla süreyi düşünmeye ayırıyoruz.
Ve sonra hasta oluyoruz.

Hafızamızı yitirmemiz ciddi bir sorun. Üstelik de entelektüel ve sürekli beyni çalıştıranların sorunu.
Artık unutkanlığınızla övünebilirsiniz. Yapılan araştırmalar özrünüzü hafifletebilecek mazeretler çıkarıyor.
Unutkanlık ile ilgili şikayeti bulunanlar iyi eğitimli ve vücuduyla değil beyni ile çalışanlar. Kendilerindeki sorunların teşhisini koymakta gecikmiyorlar. Her yıl milyonlarca insan unutkanlık nedeniyle şikayetçi oluyor. Bunların yüzde 15’i, ilerleyen zamanlarda Alzheimer Hastalığı geliştiriyor.

Halen dünya üzerinde 60 ilaç şirketinin unutkanlığa çare bulmaya çabaladıkları biliniyor. Bunların arasından 40’ının ürettiği ilaçların deneme safhasında oldukları tahmin ediliyor. Hafızayı geliştiren ilaçların üretilebilmesi halinde, Alzheimer Hastalığı’na çare bulunabileceği tahmin ediliyor.

İnsan beyninin 20’li yaşlarda en iyi düzeye ulaştığı, ondan sonra her yıl biraz gerilediği biliniyor. ABD’de yapılan bir araştırmada yaşları 50 üzeri olan kişilerin yüzde 75’i unutkanlık sorunu yaşadıklarını itiraf etmişler. Halen 60 yaşın üzerindeki 20 milyon Amerikalının hafıza sorunu varmış. Bunların 4 buçuk milyonu Alzheimer.

Düşünsenize tıp ilerliyor, teknoloji de, bu sayede daha uzun zaman yaşıyoruz. Yaşam sürelerimiz uzuyor ama Alzheimer’a yakalanma şansımız artıyor.
Unutmadan, vitaminler arasından E, unutkanlığa iyi geliyormuş. E vitamini, beynimizi tahrip eden serbest radikal adı verilen molekülleri etkisiz hale getiriyormuş.
Bu arada köri, sever misiniz bilmem… Kanıtlanmış bir yanı olmadığını da söylemeliyim. Hindistan dünya üzerinde Alzheimer hastası en az olan ülke. Bu durumun ülkede çok tüketilen köri yüzünden olabileceği düşünülüyor.

Hafıza ilaçlarının yaşlılığa karşı olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ticari anlamda hafıza ilaçlarının en önemli pazarı gençler. Özellikle de üniversite gençliği. Belki bizim gençlik içinde o kadar yaygın değildir. Ancak ABD’de üniversite öğrencileri bu tür hafıza açan ilaçları severek kullanıyor.
İnsanlarda genetik anlamda bozulma 40 yaşında başlıyormuş. Dikkat…

Size bizim atasözlerimizi anımsatan birkaç bilgiyi vererek bu yazıyı noktalamayı planlıyorum.
Biliyorsunuz işleyen demir pas tutmazmış. Araştırmalarla sabit ki, sürekli çalıştırılan hafıza, emekliye ayırdığımız hafızamızdan daha iyi durumda kalabiliyor. Beyin fonksiyonlarını ilerleyen yaşlarına rağmen çalıştırmaya devam edenlerin unutkanlık hastalığına daha az yakalandıkları tespit edilmiş.
Bu arada anne babalara da ufak bir uyarı var; 10 yaşına kadar yeterli eğitim almamış ya da hiç eğitim almamış olanların ilerideki yaşlarda Alzheimer Hastalığına yakalanma olasılıkları daha fazla. Genç yaşta alınan eğitim ve bu sayede beynin maruz kaldığı hareketlilik, onu daha iyi çalıştırmamızı sağladığı gibi daha uzun ve sağlıklı çalıştırmamıza da yarıyor.
Görüyor musunuz, meğer çalışmak sağlığa iyi geliyormuş.
Şaka bir yana, aman boş durmayın, boş duranlara da mani olun.
Yoruldum diyenlere, ‘hafızanı kaybetmek daha mı iyi’ diye sorabilirsiniz.
Unutmayı meziyet sayan bir ülkede, ‘unuttum’ diyerek her işin içinden çıkan bir toplum olmayı hazmedemiyorum. Unutmayın, unutturmayın.

Küçük bir dipnot koymadan geçemiyorum. Devletin kusuruyla HIV virüsü bulaştırdığımız küçük YO, sizce ileride bugün yaşadıklarını unutabilecek mi?
Belki de, okula gitmesine engel olarak şimdiden hafızasını baltalayabiliriz. İstersek tüm bu yaşananları biz de unutabilir, rahat koltuklarımızda oturmaya devam edebiliriz.
Unutmak marifet olamaz. Başka kanallarla HIV virüsü bulaşacak çocuklar olacak, işyerlerinde HIV ve benzer diğer hastalıklarla boğuşan insanlarla birlikte çalışacağız. Unutmak marifet değil.

İyi haftalar.

“;”20031002″;447;62
1819;”Orda Bir Çocuk Var Uzakta”;””;”Gözüm trafik ışığına takılmış, gidiyorum. Önümdeki arabalar ilerledikçe, içimden neden biraz daha hızlı olamadıklarını düşünüyorum.”;”

Orda bir köy var uzakta. O köy bizim köyümüz… Orda bir ev var uzakta, o ev bizim evimiz… Orda bir çocuk var uzakta, o çocuk bizim çocuğumuz… Aslında sokakta çok çocuk var, hepsi aç susuz, onlar bizim çocuğumuz. Aslında orda burda bir sürü çocuk var, çalışan, çalıştırılan… Onlar bizim çocuğumuz.

Gözüm trafik ışığına takılmış, gidiyorum. Önümdeki arabalar ilerledikçe, içimden neden biraz daha hızlı olamadıklarını düşünüyorum. Bir iki otomobil kaldığında yeniden kırmızı yanacak diye korkuyorum. Bekleyeceğim süre, bir ya da iki dakika… Ama olur mu… Sonra toplantıma geç kalırım.
Hızlanmaya çalışıyorum. Sanki bir iki dakikanın büyük bir önemi varmış gibi.
Nedense toplantılar çok önemlidir. Kaçırılırsa dünya durur sanırız.
Ben bu hissi çok sık yaşanlardan biriyim. Aslına bakacak olursanız, toplantılara başında verdiğim önem ile sonunda verdiğim önem arasında, genellikle baştaki duygularımın aleyhine büyük bir açık olur…
Tahmin ettiğim gibi kırmızı yandı. Tam bana iki araba kala. Hep böyle olur.
Ben durdum.

Birden etraftan bir sürü çocuk bitti. Ellerinde cam silecekleri ve pet sular arabaya doğru yaklaşıyorlar. Elimle, “Yapma istemiyorum” diye işaret ettim. Çünkü arabanın camını çamura bulayacak şimdi. Bazılarına gözüm öylesine aşina ki… Şu anda bu satırları yazarken bile yüzleri gözümün önünde. Bu çocuklar bazen korkuturlar beni. Aynen sizi korkuttukları  gibi…

Bazen başıma bir şey gelir mi korkusunu yaşarım. Çoğu zaman onun gözlerinin içindeki korku beni korkutur. Küçücük olmasına karşın çok büyük bakar o çocuklar. Hayata dair çok az deneyimleri olması gerekirken sırtlarında taşıdıkları onca yükle, çocuk yüzlerinde derin çizgiler vardır.
Çoğu zaman yüzlerindeki ifadeyi izlerim, incelerim. Kendi aralarındaki konuşmayı, el hareketlerini… Grup oluyorlar. Değişik iş yapanlar farklı gruplar oluşturuyorlar…
Yaklaşanlardan birine işaret ettim, istemiyorum dedim. Beni ciddiye aldı. Başka arabanın camlarını silmek üzere uzaklaştı. Zaten saniyeler söz konusu. Elini çabuk tutması gerekiyor. Ben istemiyorsam, itiraz etmeyen birilerini bulması gerek.

Selpakçılarla Silecekçiler

Öncü silecek ekibi, kendilerine yeni hedef bulup uzaklaşınca arkadan selpak ekibi belirdi. Silecek ekibi biraz daha büyük çocuklardan oluşuyor. Boyları da yaşları da daha büyük. Böylece camlara daha rahat uzanıyorlar.
Selpak ve sakız satanlar ise küçük ekip. Minikler çil yavrusu gibi dağıldı. Her biri bir şoför camının kenarında yalvaran bakışlarla selpak satmak istiyor.
Benim şansıma düşen ise pek bir minik bir şeydi. Geldi. Yalvarmıyor. Kedi gibi miyavlamıyor. Yalnızca gözümün içine bakıp, “Alır mısın?” dedi. Ama söylemesini görmelisiniz; “Al” diyor.
Benim arabam hep selpak ve sakızla doludur. Çünkü ben bu çocuklara karşı koyamam bir türlü.
Saçlarını bir ya da iki numaraya vurmuşlar. Eline küçük bir torba tutuşturmuşlar.
“Selpak al” diyor.
“Peki, alırım” dedim.
“Nasılsın” diye sordum.
Cevap yok.
“Kaç yaşındasın?”
Cevap yok.
Torbadan minik ellerine sığabilecek kadar çıkardı.
“Al” dedi.
Kaça dedim.
“150 bin” dedi.
Çantamda 500 bin buldum.
Bir tane… iki tane… üç tane selpak aldım.
Parayı verdim.
Gitmiyor.
“Olmadı” dedi.
“Neden, tanesi 150 değil mi? Bak sana 500 verdim üç tane aldım” dedim.
“Olmaz bu paraya iki tane vereceksin dediler.”
İmdadına büyük çocuklar yetişti.
“Abla o parayı bilmiyor, alış fiyatı 150 bin” dediler.

Daha para hesabı yapmasını bilmiyor. Parayı bile tanımıyor. Üç tane selpak vermişler, sat demişler satıyor.
Ama ailesini geçindirmesi gerektiğini biliyor.
Yaşı en fazla 5, bilemediniz 6…
Onun kazancından ne olacak… Çocuğu doğurup sokaklara atmak marifet mi?
Şekilde görüldüğü gibi değil!.. Ama atan çok.

“Tamam” dedim. Nasıl da kötü hissettim kendimi. Selpakın birini hemen geri verdim. Işık yeşil yandı. Yeni para çıkarmama izin vermiyorlar. Arkamdakiler sabırsız. Kim bilir, kimin nerede ne toplantısı var.
Bizim minik nasıl ciddi anlatamam.
“Tamam mı şimdi, oldu mu?” diye sordum
“Tamam şimdi oldu” dedi.
“Peki teşekkür ederim” dedim. Döndü gitti.
Bir daha bu miniğe rastlamadım, ama eminim paraları artık tanıyordur. Acemiliğini atmıştır.

Dilenciye Para Vermeli Mi

Sizi bilmem ama bir zamanlar sokaktaki dilencilerden bir şey almamak, onlara para vermemek gerektiğini düşünürdüm. Artık neyin doğru neyin eğri olduğunu bilmiyorum.
Mantığımı değil vicdanımı dinlemeye karar verdim.

Kim isteyerek dilenir söylesenize…
Kim ağzını burnunu yamultarak başkasından yardım ister. Kendisine acıyarak bakacaklarını bilerek.
Kim yardım ister, horlanacağını bilerek. İhtiyacı olmasa kim yardım ister.
O küçücük yüzlere, kocaman korku dolu bakışlara, kirli ellere baktıkça… Bunlar benim çocuğum da olabilirdi diye düşünüyorum.
Ne farkı var?
Kim çocuğunu çalıştırmak ister?…

Biliyorum pek çoğunuz benimle aynı fikirde değilsiniz. Allah’ın cezası pek çok anne baba var. Vicdansız. Ama bir o kadar da zorunlu olduğu için bunu yapan var.
Nasıl ayıracağım onları birbirinden?… Bana mı kaldı ayırmak?… Eline verdiğimiz üç kuruşla belki de dayak yemekten kurtarıyorum çocuğu. Ayrıca düşünmek istemiyorum o paranın kime gittiğini. O çocuk o an bir an öncekinden daha mutlu ya, önemli olan bu.

Çocuk Anne Ve Çocukları

Hava sıcak. Beşiktaş’ın göbeği. Trafik ana baba günü. Trafik ışıklarına dura kalka ulaşıyorsunuz. Biraz ileride bir polis. Onlar olunca, nedense trafik biraz daha çabuk karışıyor.  Polisle aramda orta yerde kaldırıma oturmuş bir kadın ve iki çocuk. Aslında üç çocuk demeliyim. Çünkü kadın, onlardan biraz büyük. “Çocuk kadın” ve iki küçük çocuğu…
Aylardır yıkanmadıkları belli. Çocukların yüzü gözü kapkara. İkisi de çıplak sayılır. Hava sıcak olduğu için değil, üzerlerindekiler yırtıldığı için. Gözlerimi onlardan alamıyorum. Tuhaf bir resim.
Ben böyle güzel çocuklar görmedim. Böyle güzel bir anne ve iki çocuk. Böyle sefil ve mutlu bir tablo.
Çocuk anne ve iki küçük çocuk önlerinde küçük bir beyaz plastik kap. İçinde bir tür yiyecek var. Yaşı 4-5 gibi olan elini daldırıp bir şey alıyor. Ne olduğunu anlamadım. Aslında kabın içindeki şey bulamaç gibi. Parmaklarını çatal/kaşık gibi kullanıyor. Aynı kaba anne de elini sokuyor, parmağına aldığı yiyeceği, taş çatlasa 18 -20 aylık bebeğe veriyor.
Bebek birkaç adım sağa, birkaç adım sola yalpalaya yalpalaya yürüyor. Nasıl minnoş bir şey. Görmeniz gerek. Annesi de onun yürüyüşüne bakıyor. Sonra çocuğu ensesinden kaptığı gibi bağrına basıyor, yanaklarından öpüyor, onu kokluyor, yüzünde güller açıyor. O kara yüzleri gülüyor.

Belli ki mola vermişler. Kadın birazdan küçüğü kalçasının kenarına koyup bir eliyle onu tutacak diğer eliyle arabalardan para isteyecek. Diğer çocuğa farklı şeritlerdeki arabalara gitmesini söyleyecek. O da orada dilenecek. Belki akşam eve giderken, tabii evleri varsa, yiyecek bir şeyler alacaklar. Tabii ellerindeki paraya evin erkeği el koymazsa…

Karısını Dövemeğince Çocukları Dövüyor

Hepinizin okuduğunu varsayıyorum. Annenin, babalarına terk ettiği biri 5 diğeri 7 yaşında çocukların başına geleni. Baba çocuğun omuz kemiğini kırmış. Döve döve öldürecekmiş az kalsın.
Derler ya öldürmeyen Allah öldürmüyor.
Çocukları sokakta şaşkın buldular. Izdırap içinde…
Ne o… Baba sinirli!… Karısı yok, çaresiz çocukları  dövüyor. Onu kim dövsün.
Gazetelerde çarşaf çarşaf fotoğrafları çıkınca, çocukların annesi ortaya çıktı. Evi terk etmiş. Çünkü koca aslında onu dövüyormuş. O çocukları döveceğini sanmamış. Ama demek ki onun yokluğunda baba çocukları dövmeye başlamış…
Döven babaya mı kızacaksın, terk eden anneye mi, bilmiyorum…

Bebeğe Anne Aranıyor

Geçen hafta annem aradı. Temizliğe gelen yardımcının bir tanıdığı varmış. Yeni doğum yapmış genç bir kadın. Aklından biraz zoru var diyorlarmış… Pek akıllı bir şey değil galiba… Yedi çocuklu bir adama kaçmış. Hamile kalınca adam bunu kapının önüne koymuş. Zaten daha önce bir kez evlenmiş ve bu evlilikten bir çocuğu varmış.
Vaktiyle annesi ile üvey babasının yanına sığınmış. Büyük çocuğu onlar büyütüyormuş. Ama anneanne, ikinci bir çocuk istemem, çocuğu verecek bir yer bul diye tutturmuş. Kadın ortada, bebek daha birkaç günlük, o da ortada. Anneanne kendince haklı, çok fakirler, zaten bir taneye bakıyorlar, bir ikinciye bakacak güçleri yok.
Yeni doğmuş çocuk isteyen birini arıyorlarmış.
Can pazarı.
Mahalleli karar vermiş bu çocuğu biz büyütelim diye…. Mahallenin çocuğu olsun.
Nasıl olacak?
Bir bebek, yarım akıllı bir kadın, fakirlik …
Sosyal İşler Müdürlüğü’nün telefonlarını bulup verdim. Arayabilecekleri kişinin ismini de…

Çocuk düşleyen bir sürü kadın var. Onların çocuğu olmuyor, çocuk yapmaya ehliyeti olmadığı gibi çocuk yapacak ekonomik gücü olmayanlar var, onlar da bir sürü çocuk doğuruyor.
Hayat ne yazık ki dengeli değil.
Dengeyi ne mahalleli ne de bireyler olarak bizler sağlayabiliriz. Bu tür bir denge resmi makamlar tarafından sağlanmak zorunda.

Çalışan 773 Bin Çocuk

Kayıt dışı istihdam, çocuk işçiliği ve yabancı kaçak işçilik işgücü piyasasının en önemli sorunlarından.
Çalışan çocuk sayısı 773 bin, geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre yüzde 24.7 azaldığı görülüyor.
Kayıtlar ne kadar doğru söylüyor?
Resmi rakamlar Türkiye gerçeğinin ne kadarını temsil ediyor, bilmiyorum.
Hepsini temsil etmediğini biliyorum. Türkiye’de pek çok bilinmeyen varken, çocuklarımıza ilişkin bildiklerimiz
bilmemiz gerekenlerin çok altında kalıyor.
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün Dünya Çalışma Örgütü ile birlikte hazırladığı rapor, tarih olarak 1999 yılını gösteriyor.

Buna göre; Türkiye’de okula giden çocukların yaklaşık yüzde 3o’u çalışıyor. Okula gitmeyen çocukların ortalama yüzde 50’den fazlası çalışıyor. Bunların yüzde 30’a yakını ev işlerinde, geri kalanı da ekonomik işlerde çalıştırılıyor. Ekonomik işlerde çalışan çocukların yüzde 57.6’sı tarım sektöründe, yüzde 21.8’i sanayide, yüzde 10.2’si ticarette ve yüzde 10.4’ü hizmetlerde istihdam ediliyor.
Ekonomik işlerde çalışan çocukların yüzde 58.8’i ücretsiz aile işçisi. Yüzde 39.4’ü ücretli, yevmiyeli.

Çocuklara neden çalıştıkları sorulmuş. Değişik yanıtlar vermişler. Yanıtlar dil bilgisi açısından farklı, anlam açısından birbirinin aynı: “Mecbur olduğum; mecbur bırakıldığım için…”

Neden Okula Gitmiyorlar

Türkiye’de okula gitmeyen çocukların, okula gitmeme nedenlerine bakıldığında şöyle bir tablo çıkıyor;
Yüzde 23.7 okul masrafları yüksek olduğu için gidemiyor.
Yüzde 30.8 okula ilgi duymadığı için gitmiyor.
Yüzde 76 ailesine ya da ev işlerine yardım etmek zorunda olduğu için okula gitmiyor.
Yüzde 9.7 uygun okul olmadığı için gitmiyor.
Yüzde 7 ailesi izin vermediği için gidemiyor. Geriye kalanlar da açıklanamayanlara giriyor.
Çalıştırdığımız çocuklarımızın haftada kaç saat çalıştıklarını merak ediyor musunuz?
Kentlerde haftada 51 saat, kırsalda haftada 30,5 saat.
Peki kaç para kazanıyorlar dersiniz?
Araştırmaya göre, ekonomik işlerde çalışıp gelir getiren çocukların bu faaliyetlerinden dolayı elde ettikleri aylık kazanç ortalaması 55 milyon 143 bin TL. Bu araştırmanın yapıldığı sırada aylık kazanç ortalaması 117 Amerikan Dolarıydı.
Bozdur bozdur harca!…

Çocuklara sahip çıkalım.
Biraz yukarıda anlattığım bebek o yarım akıllı genç kadının değil, aynı zamanda bizim de bebeğimiz.
Yüzü gözü kapkara çocuklar o “çocuk anne”nin değil yalnızca, bizim de…

Ne yapabiliriz diye düşünüyor olabilirsiniz…
Hangi birine yetişeceğim diyebilirsiniz.
Siz de haklısınız. Bir tek doğru telefon, bir tek doğru adres vermek… Onlarla ilgili konuşmak, yazmak, çevrenizdeki bilinçsiz anne adaylarını bilinçlendirmek…
Size bakan bir çift güzel çocuk gözüne, gülerek karşılık vermek.  Zaman zaman “nasılsın” diye sormak. Bu bile yetebilir.
Biliyor musunuz, büyük olasılıkla o çocuğa kimse “Nasılsın” diye sormuyor. Sormayacak. Ona bir tek soru soruluyor, “Bugün kaç para kazandın?”

“;”20031009″;778;91
1835;”Johnny, Memetçik Ve Küreselleşme”;””;”Mike Moore… Yeni Zellanda eski başbakanı… Dünya Ticaret Örgütü (WTO) eski başkanı… Çok taraflı müzakere uzmanı… Küreselleşme karşıtlarının hedefi… Eski solcu yeni küreselci…”;”

Ürününüz, teknolojiniz, eğitiminiz, hizmetinizle küreselleşemediğiniz zaman, küreselleşebilmek adına verebileceğiniz bir canınız kalıyor. Türkiye, dünya ile entegrasyonunu eğitimle yapacağına kanıyla yapmaya kalkıyor.

Mike Moore… Yeni Zellanda eski başbakanı… Dünya Ticaret Örgütü (WTO) eski başkanı… Çok taraflı müzakere uzmanı… Küreselleşme karşıtlarının hedefi… Eski solcu yeni küreselci…
Moore, geçtiğimiz hafta İstanbul’daydı. Biliyorsunuz her yıl önemli bir konferans düzenliyoruz: Uluslararası Kalite Kongresi. Bu yılkinin teması Avrupa Birliği’ydi. Kongrenin önemli konuşmacılarından biri Mike Moore oldu.
Konuşmasını küreselleşme ve Avrupa Birliği üzerine kurguladı. Sözlerine, Atatürk’ten alıntı yaparak başladı. Küreselleşme adına beni ne kadar mutlu ettiğini bilemezsiniz.
Moore aynı zamanda Türkiye’yi bugüne kadar ziyaret eden ilk Yeni Zellanda Başbakanı olmuş. Ziyareti sırasında, tabii ki Anzaklara mezar olan Gelibolu Yarımadası’nı incelemiş. Kendisine burada bir tabak hediye edilmiş. Üzerinde Türkiye’yi anımsatan, Çanakkale Savaşı’nı hatırlatan… Tabakta ayrıca Atatürk’ün sözleri yazıyormuş. Şu anda, Çanakkale cehenneminden kurtulup eve dönebilen Yeni Zellanda askerlerinin kurduğu kulübün duvarını süsleyen bu anıda, Atatürk’ün ağzından şunlar yazıyor:

“…Burada, Çanakkale’de, kan döken ve can veren kahramanlarınız için artık üzülmeyin. Onlar dost bir ülkenin topraklarında huzur içinde yatıyorlar. Johnny olmuş Memetçik olmuş… Hiç fark yok artık. Hepsi yanyana huzur içinde uyuyorlar… “

Moore’un, Atatürk’ün sözlerinden aktardıklarından benim not edebildiğim kısım bu kadar. Zaten söylenmesi gerekeni söylüyor.
Ne fark eder Johnny ya da Memetçik, kim ne için kan döküyor, can veriyor…
Irak’a asker göndermek üzere olduğumuz bu günlerde, saldırıların artık Türk hedeflerine yöneldiği bir dönemde; kimin için, ne için, nerede ve ne koşullarda savaşacak olduğumuzu düşünüyor, küreselleşmenin tam ortasında bulunduğumuza kanaat getiriyorum.
Amerika nire, Irak nire?…
Türkiye niye!…

Mezbahadan Dünya Ticaret Örgütüne

Mike Moore, WTO’daki tüm görev süresi boyunca eleştirilere maruz kalmış ilginç bir başkan oldu. Sonunda Dünya Ticaret Örgütü’nde yaşadıklarını kaleme aldı. Ortaya, “A World Without Walls” (Sınırsız Dünya) adlı bir kitap çıktı. Kitabı tavsiye ediyorum. Gerek üslubu, gerekse küreselleşmeyi anlatmak için harcadığı çabasıyla ilginç.

Biz nedense küreselleşmeyi komşunun bahçesindeki elma ağacı sanıyoruz. Bizim çocuklar onu zaman zaman taşlıyor… Elmalarını çalıyor. Mümkün olsa dibine kezzap döküp kurutacaklar. Sanırsınız ki, o elma ağacından burada, bizim topraklarda yetiştirmek mümkün değil. Komşuda olduğu için o bilir, o yaşar… Yine onda olduğu için kötüdür, yenmez. Oysa küreselleşme, komşuda pişer, istemesen de bize de düşer.

Küreselleşme yolunda atılan adımlar kadar ilginç olanı, Moore’un kendi yaşam hikayesi… Daha ilginç bir küreselleşme masalı bulamazsınız.
Moore 14 yaşında mezbahada çalışmaya başlamak zorunda kalacak kadar fakir bir Yeni Zellandalı. Çocuk felcinin izlerini taşıyan çocukluğu fakirlik içinde geçmiş. Moore, Dünya Ticaret Örgütü Başkanlığı görevini, 1999 ile 2002 yılları arasında yaptı. Yeni Zellanda Başbakanı, Ticaret Bakanı ve Ekonomiden Sorumlu Bakan Yardımcılığı, gelmiş geçmiş en genç parlamenter gibi herkese nasip olmayacak görevlerde bulundu. Deneyimli bir politikacı.
Kitabında, mezbahada çalışmaktan nefret ettiğini anımsadığını yazıyor. Çalışmayı değil, oradaki acımasızlığı sevmemiş. Kokusunu, rengini… Okul hayatının önemli bölümünde yatılı okumak zorunda kalmış. Fakir çocuklar için ayrılmış bir yatılı okulda yıllarını geçirmiş. Annesi dul kaldığında, o da, 12 yaşın altındaki üç erkek çocuktan biriymiş.
Moore işçi partisi sempatizanı olurken, içinde yaşadığı şartlar nedeniyle bu konuda pek zorlanmamış. Zaten İşçi Partisi’ni destekleyen tüm aile fertleri gibi o da onların yanında yer almış. “İşçi olmak bizim için bir siyasi hareketten çok, dini bir yaklaşımdı” diye açıklıyor. Solculuğu bırakın bir siyasi görüş, bir inanç gibi algılarken Dünya Ticaret Örgütü gibi bir kurumun başına geçmiş olması başlı başına ilginç. Gerçi kendisi bunun son derece doğal olduğunu, sol fikirleriyle örgütün asla çakışmadığını, tam tersine uyum içinde olduğunu ileri sürüyor. Örgütün, dünya üzerinde bazı grupların çıkarlarını kollamak üzere kurulmadığını, küçük zümrelere hitap eden bu çıkarları, dünya üzerinde yaygınlaştırmayı hedeflediğine dikkat çekiyor.

Küresel bir vizyon Moore’a göre bölgesel bir vizyonun olmasına engel değil. Tam tersine, ikisi armoni içinde yaşayabilirler. Kaldı ki, küreselleşme yeni bir olgu değil. Hint pamuğu 1600’lü yıllarda dünyanın diğer coğrafyalarıyla tanıştığında, 1800’lerin en büyük ticaretini Çin gerçekleştirdiğinde zaten küresel dünyanın kuralları ortaya konmuş, bir tek tarifi yapılmamıştı.

Moore, hakkında en çok karikatür çizilen ya da slogan üretilen başkan. Küreselleşme karşıtlarının bir kaşık suda boğacakları kişi. Küreselleşme taraftarları ise onu yere göğe koyamıyor. Çin’i Dünya Ticaret Örgütü içine almak üzere başlatılan ve başarıyla sonuçlanan müzakerelerin mimarı denebilir.
Moore’a ilişkin çizilen karikatürlerin en popüleri, onu Panda’ya benzeten. Panda’lar sevimlidir. Nedense Panda Moore’lar sevimsiz ötesi görünüyor. Moore, küreselleşme karşıtları tarafından “Wanted” diye aranan biri… Dünyanın dört bir yanına Moore’un resminin üzerine “Aranıyor” yazan ilanlar basan küreselleşme karşıtları, Moore’un onları destekleyen tavırlarını inandırıcı bulmuyor:
“Küreselleşme karşıtlarını anlamamak mümkün değil. Hak vermemek de. Avrupa’da bir inek günde 2 dolar karşılığında sübvanse ediliyor. Dünya üzerinde milyonlarca kişi günde 1 dolar ya da altında bir gelirle geçinmek zorunda.”

Küreselleşememek

Dünya Ticaret Örgütü küreselleşme adına dünyada farklılıkları kaldırmaya çalıştığını iddia ediyor.
Küreselleşme daha çok bölgeler ve ülkeler arasındaki farkların giderilmesi gibi algılanıyor. Benim gündeme getirmek istediğim ise, kendi içinde bile bütünselleşemeyen ülkelerin küreselleşemesi. Sorum şu; mümkün olabilir mi?
Doğusu ile Batısı birbirinden yüzyıllar kadar uzak olan bir ülkenin, dünyanın öbür ucundaki bir başka ülkeyle küresel anlamda eşit platformda olabilmesi mümkün mü sizce?

Bu yüzdendir ki, küreselleşmeyi yakalayabildiğimiz tek nokta canımız ve kanımız. Ancak korkarım ki, cansız bedenler birer birer Türkiye’ye döndüğünde, annelerin yürekleri kor gibi yandığında, babaların gözyaşı boğazlarında düğümlendiğinde, eşler için sözün tükendiği o an geldiğinde, babalarını tanıyamayan çocuklar büyüdüğünde… Küreselleşme şansını yitireceğiz.

Kim bu ülke diye bir soru sormayacağım size. Biliyorsunuz biziz. Türkiye, bırakın dünyayla küresel bir platformda buluşmayı, kendi içinde bütünselleşme sıkıntısı çeken bir ülke.
Avrupa Birliği’ne giden yolda hızla yaşlanan Avrupa karşısında Türkiye’nin en önemli sermayesi genç nüfusu. Böyle bilinir, böyle söylenir. Bunlar bizim en büyük klişelerimiz olarak tarihe geçmek üzeredir. Yakın zamana kadar Doğu ile Batı arasındaki köprü klişesini pişirdik, şimdi genç nüfus hamurunu kabartıp duruyoruz. Unutmayın sözü edilen, Türkiye’nin yarını için avantaj sağlayan, yarın öbür gün Irak’ın bir köşesinde, Iraklıyı Iraklı’dan, Iraklıyı Amerikalı’dan kurtarması ve koruması için göndermiş olacağımız genç nüfus.
Diyeceksiniz ki, nasılsa işsiz.
İşte size istihdam için mucizevi bir çözüm.
Minumum 10 bin genç Türk savaşa gidecek. Onlara iş bakmaya gerek kalmayacak. Zaten bir kısmı belki de geri dönemeyecek.

Küreselleşme Ve Eğitim

Eğer demografik yapı bir fırsat yaratacak ise, bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek için, o yapının üzerine oturtulacak sağlıklı bir eğitim programı hazırlanması gerekiyor. O yapıyı savaş alanında yok etmek değil…

Türkiye genç nüfusundan yalnız Avrupa’da değil ama tüm dünya piyasalarında rekabet edebilecek kadar nitelikli ve aynı zamanda çoğulculuk, özgür düşünce, örgütlenme ve siyasi katılım özgürlüğü ve insan haklarına saygının yer aldığı demokratik bir çerçevede yaşayabilecek yeni vatandaşlar yetiştirmek zorunda.

Çünkü Türkiye küreselleşmeden kaçamaz. Küresel olmak için savaşma, eğit, küresel olmak için öldürme, iş bul.
Türkiye’nin 15 yaş altındaki nüfusu, toplam nüfusun yüzde 30’u, 60 yaş üstündeki nüfusu toplam nüfusun yüzde 5’i.
20. yüzyıl boyunca dünyadaki okullaşma oranları incelendiğinde, genel olarak eğitim düzeyinin yükseldiği ve bunun özellikle ilköğretim düzeyine dönük çabaların sonucu olduğu görülüyor.
Diğerleri gibi  bizim de ilköğretim düzeyinde başka ülkelerle aramızdaki fark kapanırken, onlarla, orta ve yüksek öğretim düzeyindeki farkımız giderek açılıyor, giderek belirginleşiyor.
Türkiye’de, Cumhuriyet’ten sonra ve özellikle 1960 yılından bu yana eğitimde öncelik, eğitim alt yapısının genişletilmesine ve hızla büyüyen nüfusun eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya verildi. Bunun sonucunda okullaşma oranlarında ve ortalama eğitim görülen yıl sayılarında ilerlemeler kaydedildi.

Ancak bu ilerleme yeterli değil. Özellikle de, Avrupa ve Doğu Avrupa ile karşılaştırıldığında okula gitmeyen nüfusun Türkiye’de çok yüksek olduğu görülüyor. Ortalama Doğu Avrupalı’nın okulda geçirdiği yıl sayısı, Türkiye yurttaşının iki katından fazla.

Irak’ta görev yapacak, gerekirse canını verecek Avrupa ülkesi askeri bulunmamasının nedeni eğitim olabilir mi? Düne kadar küçümsediğimiz Doğu Avrupa ülkelerinden aklı selim hiçbirinin oralara asker göndermemesinin nedeni bizim iki katımızdan fazla eğitim görmeleri olabilir mi?…

Kendi İçimizdeki Evrensel Farklar

Okullaşma oranı ve ortalama eğitimde görülen yıl artış hızlarında 1985’ten bu yana azalma sözkonusu. Bu göstergelerle, Avrupa ya da OECD ülkeleri standardını yakalamamız çok zor.
Özellikle kırsal kesimde yaşayan kadınlar eğitim açısından en olumsuz koşullara sahip ve gelişimin en zor sağlanacağı grubu oluşturuyor. Kadınların eğitim düzeyini artırmak üzere son yıllarda gösterilen çaba sonuç vermeye başladı. Ancak bu kez de şehir ve kırsalda yaşayan kadınlar arasındaki fark artmaya başladı. Örneğin, köyde yaşayan bir erkek, ortalama olarak, şehirde yaşayan hemcinsinin yüzde 70’i kadar eğitim alıyor, bu rakam kadınlarda yüzde 55’e düşüyor.
Türkiye’de cinsiyetler ve bölgeler arasında gözlemlenen farklılıklar, Türkiye ile dünya arasında görülen farkların bir benzeri haline dönüşmek üzere. Nasıl konuşacağız o zaman küreselleşmeden.

Nüfus Projeksiyonu Ve Eğitim

Gelecek tahminleri Türkiye’nin yetişmiş insan gücü ihtiyacı hakkında bilgi veriyor. Eğitim politikaları da buna göre yönlendiriliyor.
Burada önemli olan iki yaş grubundan ilki 5-14 yaş grubu.
İlköğretim çağındaki bu nüfusun bugünkü düzeyde kalacağı, ama buna karşın halen okul dışında kalan çocukların da okula gideceği ve tüm çocukların 30’ar kişilik sınıflarda tam gün öğrenim yapması gerektiği göz önüne alındığında, Türkiye’nin yaklaşık 96.000 dersliğe ihtiyacı var.
Yani hükümetler tezkere peşinde koşacaklarına, okul açma, öğretmen yetiştirme seferberliği başlatabilirler.
Coğrafi eşitsizlik göz önüne alındığında, Türkiye’nin görece geri kalmış bölgelerinde, ama özellikle de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ciddi bir eğitim talebi doğacağı ve bu talebin karşılanması gerekeceği öngörülüyor. Bu bölgelere kaydırılacak yatırımların, göçü de azaltacağı düşünülürse, başta İstanbul olmak üzere bir çok büyük kentteki eğitim talebinin daha hızlı azalacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
İkinci önemli yaş grubu ise, yüksek öğrenim çağına karşılık gelen, 20-24 yaş kuşağı.
1990-2000 yılları arasında bu kuşağın nüfus artışı yıllık yüzde 3.1 oranında gerçekleşti. Ancak bu hızın önümüzdeki yıllarda azalacağı, hatta tersine döneceği öngörülüyor. Bundan sonra yüksek öğrenim önünde, nüfus artışından kaynaklanan bir baskının oluşmayacağı sonucu çıkarılabilir. Ancak, hem yeni kuşağın daha yüksek oranının ortaöğrenim seviyesinde eğitim alacağı, hem de yüksek öğrenime sahip nüfusun, gelişmiş ülkeler ve özellikle de Avrupa’ya göre düşük olduğu düşünülürse, Türkiye’nin yüksek öğrenim veren daha çok kuruluşa ihtiyacı var.

Küresellşebilmek İçin Reçete

Önümüzdeki 25 yılın istihdamı söz konusu olduğunda, bu sürecin ekonomik olarak aktif nüfusunu 2000 yılı ve öncesi doğanlar teşkil edeceğinden, şu anki nüfusun eğitimi çok önemli.
İlk ve ortaöğretimde okullaşma oranları yüzde 100’e yaklaştıkça ve sınıflarda verilen eğitimin kalitesi arttıkça gelecek 25 yılın aktif nüfusunun geçmişteki tüm kuşaklardan daha eğitimli (en azından süre olarak) olacağı iddia edilebilir.
Demografik tahminler Türkiye’nin Avrupa için bir insan gücü rezervi olacağını öneriyor. Bu insan gücü nerede istihdam edilirse edilsin bilgi ve teknolojiye dayalı bir ekonominin isteklerine yönelik eğitim ihtiyacı daha fazla olacak.

Giderek artan ilköğretim görmüş gençlerin daha ileri düzeyde eğitim alabilmesi için yeni yatırımlara ihtiyaç var. Türkiye’de okullaşma oranları OECD ülkelerinin ortalaması kadar olduğu takdirde eğitim harcamalarının Gayri Safi Milli Hasıla’nın yüzde 3,1’i kadar artması gerekiyor.

Ekonomi içerisinde hizmet ve sanayi sektörlerinin payının artması daha iyi eğitilmiş ve teknolojik değişikliklere açık bir nüfus talebi getirecek. Dolayısıyla, eğitimin teknolojiyle tanışık, bilgi çağını kavrayabilecek ve hızla değişen koşullara kolayca uyum sağlayabilecek bireyler yetiştirmeye yönelik olması gerekiyor.
Kadınların hem teknik bilgi gerektiren hem de daha çok ücret ödeyen hizmet sektöründe daha fazla istihdam edildikleri görülüyor. Çalışan kadınların yarısının hizmet sektöründe yer aldığı (erkeklerde bu oran yüzde 25 civarında), bilimsel ve teknik hizmetlerde çalışan kadınların ise hemen hemen yüzde 90’ının yine bu sektörde bulunduğu anlaşılıyor. Önümüzdeki yıllarda kadınların daha aktif olarak iş yaşamına katılmalarının ve iş gücündeki kadın/erkek oranının artmasın beklendiği kabul edilirse, kadınların, özellikle de eğitimli kadınların istihdamının hizmet sektöründe oluşacağını öngörebiliriz.
Türkiye’de aile sayısının artması ve aile üyesi sayısının azalması Türk toplumunda ekonomik ve siyasi istikrarın temeli olan geleneksel aile düzenini zorluyor. Bunun eğitim politikalarına doğrudan üç etkisi olacak:

Birincisi, ailelerin küçülmesi her ailedeki yetişkinlerin iş gücüne katılımını getirecek, bu da her yetişkinin daha iyi eğitim alması gerektiği anlamına gelecek. İkincisi, özellikle yaşlananların değişime ayak uydurması için hayat boyu öğrenme ve yetişkin eğitiminin önemi artacak. Sonuncusu, Türkiye kurumsallaşmış ve resmi bir sosyal güvenlik sistemine ihtiyaç duyacak.

Türkiye kalkınmak istiyor. Türkiye ileri gitmek istiyor. Türkiye eğitim istiyor. Bu alanlarda gerekli çabalar gösterilse, Türkiye belki neden Irak’a gittiğini sormayacak. Ama Türkiye daha kendi karnını doyuramazken, temel ihtiyaçlarını gideremezken, insanca yaşamak için temel koşullarını biraraya getiremezken, neden boyundan büyük işlere kalkıyor.
Neden başkasının çocuğunu Irak’a göndermek için gerekçe yaratırken, mangalda kül bırakmayanlar, aynı yaşlarda erkek evlatları, damatları, torunları, yeğenleri hatta arkadaşlarının çocukları olduğunu unutuveriyorlar. Ha Johnny ha Memetcik, toprağın altına girince tabii ki fark yok. Onlar nerede olsa uyuyacaklar.
Uyutmayalım, büyütelim.

“;”20031016″;578;72
1877;”Tok Açın Halinden Anlar mı”;””;”Doğrudur tok açın halinden anlamaz. Çektiği sıkıntıları bilemez. Geçmişte kendisi yaşamış dahi olsa, zorluklar hatırlanmak istenmez. Tez elden unutulur. Tok, açın halini anlasa iyi olur, ama anlamasa da olur. Aç için durum daha farklıdır, o hem kendi haline hem de ileride ulaşmak istediği tokluk haline hazırlık yapmak zorundadır.”;”

Temel ihtiyaçlarını karşılama olanağı olan biriyle, temel ihtiyaçları için mücadele veren kişi yanyana geldiğinde ne olur?
Büyük olasılıkla tartışma olur.
Biri aç, diğeri de tok konuşur.
Biri sıkıntı içinde, diğeri rahat konuşur.
Biri hep aynı şeyleri söyler, ondan, bundan, şundan konuşur…
Bu iki insanın güzel güzel konuşabileceğini düşünebiliyor musunuz?
Düşünmeme gerek yok, geçmişte yaşandı biliyorum.
Tokluk ve açlık halini biraz “işli ve işsiz” haline benzetiyorum.
İşiniz varken işsizin halinden anladığınızı sanıp, anlamazsınız. Oysa bir gün sizin de başınıza gelebilir. İşiniz yokken yani işsizken durum farklıdır, iş sahibi halinizi bilir ve onu özlersiniz. Ancak nedense iş sahibi olduğunuzda ne yapacağınızı asla planlamazsınız.
Temel ihtiyaçları ve bunların üstesinden gelmeyi birey boyutunda algılamak en kolayı.
Ancak aynı konuyu ülkeler arasında da görmek mümkün.
Sizce neden biz ABD ile aynı dili konuşmuyoruz?
Ya da Avrupa Birliği ile… Neden zaman zaman birbirimize uzaydan geliyormuş gibi bakıp, birbirimizi uzaylı gibi algılıyoruz.
İnsan kaynakları ve beraberinde getirdiği konular da böyle. Kimin ne dediğini anlamak için kimin ne yaşadığını bilmek gerek.

İstihdam konusunda temel ihtiyacını karşılayamayan Türkiye’nin gelişmiş ekonomilerde istihdam adına yapılan tartışmaları anlaması, bunlara dahil olması hayal gibi gözüküyor.

Ama gelin görün ki, bizim daha halledecek tonla sorunumuz, kat edecek kilometrelerce yolumuz varken, istihdam konusunda bizden daha ileride bulunanlar da boş durmuyor, ilerliyor.
Bu köşenin bir ödevinin de bizi geleceğe hazırlamak olduğuna, başka ülke, başka toplumlardan örneklerle bize kapı aralamak olduğuna inanıyorum.

500 Milyon Yeni İş

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) araştırmasına göre, 2010 yılına kadar bütün dünyada tam 500 milyon yeni işe ihtiyaç olacak. Yapılan araştırmalar ortaya böylesine net rakamlar koyabiliyor. Ne yazık ki, çözümler bu kadar net değil.
İhtiyaç duyulan yeni işlere bakıldığında, bunların gelişmekte olan ekonomilerde ihtiyaç kümesi oluşturduğu gözleniyor.
Yani bizim gibi ülkelerde…
Sorun gelişmiş ülkelerde de yaşanıyor ama nedense bizim gibilerin başında patlıyor.
2010 yılına kadar Amerikan ekonomisinin kalkış yapabilmesi hala bir soru işareti. Avrupa’nın dünya ekonomisinin lokomotifi olma hayali gerçekten bir hayal.
Rusya’da müthiş canlanmaya kimse ihtimal vermiyor.
Çin’e gelince, herkesin dizlerinin bağı çözülüyor.
Yeni iş sahalarının açılabilmesinin en önemli kaynağı ekonomik büyüme.
Ama tek başına yeterli değil.
Görünen o ki, ekonomik büyüme tek başına 500 milyon yeni iş üretmeye yetmeyecek.
Maliyetleri düşürerek istihdamı artıracağımızı savunmak gerçekçi olmuyor.
Ekonomide büyüme gerçekleştirerek, yeni iş sahalarının patır patır açılacağını iddia etmek de…

Ekonomideki canlılık doğaldır ki, işleri artıracak, ancak ne kadar büyürsek o kadar artmayacak.
Bu nedenle hükümetin sıkça açıkladığı geleceğe yönelik büyüme oranlarına şüpheyle olmasa da farklı bakış açılarıyla değerlendirmenizde yarar olduğunu düşünüyorum.  Özetle; “Yürüyelim arkadaşlar, ilk hedefimiz… “ diyerek bu iş olmayacak.

Canlanan iş dünyasının yaratacağı yeni işler, Türkiye’de istihdam yarasını sarmaya yetmeyecek.
O gün karşımıza farklı sorunlar çıkacak. Çünkü istihdamın şekli ve ihtiyaç duyulan istihdam türleri farklı olacak.
İstihdamı artırabilmek için gerekli olan ekonomik büyümeyle birlikte dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta, yeniden yapılanma yaralılarını yoldan kaldırmak ve mümkünse yaralarını sarmak ve pek tabii ki fakirlikle savaşmak.
Tartışılan konular arasında meslek planlaması, ücret skalası, kariyer planlaması, demografik eğilimler bulunuyor.
Yanlış okumuyorsunuz, bunların hepsi ülke düzeyinde.
Emekli ve yaşlı nüfus, Batı Avrupa’nın belini büküyor. Alman ekonomisi içine düştüğü girdaptan bir türlü kurtulamıyor. Ülke bir emeklilik cennetine dönüşürken, gençler kendileri için bir cehennem yaratıldığına inanıyorlar.

Sendikaların Ajandası

Gelişmiş ekonomilerde işveren de, hükümetler de, işçi sendikaları da bizim ülkedekilerden farklı konular üzerinde çalışıyorlar.
Örneğin, son yıllarda en hararetli tartışma, çalışanın elektronik hakları üzerinde yaşanıyor. Sendikalar bu hakkı aynı zamanda çalışanın verimliliğini artıran bir unsur olarak görüyorlar. Sendikaların birdenbire teknoloji hayranı kesilmesinin en önemli nedeni, geleneksel metodlarla kendilerini duyurmakta güçlük çekmeleri.
Güçlerini yitirmekten korktuklarından, bu aracı kullanmak istiyorlar ve elektronik haberleşmenin erdemini anlatmak da onlara düşüyor.
Union Network International (UNI) konuyu gündeme getiren ilk sendika oldu. 1998 yılında elektronik ortamdaki hakları korumak için üç talepte bulundu.
Bunların ilki, çalışanın kurumsal internet ve intranet sistemine girip haber alma ve haber verme hakkını tesis etmek ve korumak… İkincisi, çalışanların sendika sitelerine serbestçe girebilme ve bilgi edinme hakkı… Üçüncüsü ise çalışanların, işveren tarafından elektronik ortamda izlenmesini önleme ve kişisel hakların korunması…
Gördüğünüz gibi bizim tartışma konularımızdan çok daha farklı noktadalar.
Acaba onlar tok biz açız diye mi böyle.

Olmaz Olmaz Demeyin

Konuyla ilgili en ilginç gelişme Avustralya’da yaşandı. Sendika bilgi ve belgelerini internet üzerinden çalışanlara yollayan bir sendika yetkilisine, işyeri tarafından dava açıldı. Davaya bakan mahkeme, sonunda bunun bir suç olmadığına karar verdi. Sendikaların son zamanlarda kazandığı önemli davalardan biri olarak gösteriliyor.
Çalışanın haklarının elektronik ortamda korunması konusu şu an için siyah beyaz kadar net görünebilir ama aldanmayın, çünkü gri alanlar da var. Gri alanların kümelendiği noktalar da çalışanların, şirket network’ünü özel ihtiyaçları için kullanmaları.
İngiltere’de yaşanan benzer bir dava, çalışan aleyhine sonuçlandı. Çıkacağı tatil programını ayarlayabilmek için 4 gün boyunca 150 web sitesi incelediği anlaşılan bir çalışanın işine son verildi.
New York Times gazetesi, çalışanlara elektronik ortamda müstehcen fıkra ve pornogrofik resim gönderen 23 çalışanının işine son verdi.

Çalışanın işverenle ilişkisini düzenleyen tüm kurallar, teknolojinin yeni adımlarıyla geçersiz oluyor. Gerçekten de teknoloji sayesinde çalışanın aldığı nefesin dökümünü yapmak bile mümkün. Üstelik son derece zahmetsiz.

Big Brother is Watching You

Şirketler çalışanlarını izlemek adına akıl almaz yöntemler uyguluyor, hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyorlar.
Minyatür kameralar insanların davranışlarını izliyor. Akıllı şirket kartları sayesinde çalışanın işyerinin neresinde olduğu rahatlıkla takip edilebiliyor. Telefon cihazı üzerinden  çalışanın telefon kullanma alışkanlığı ve aradığı tüm noktalar tespit edilebiliyor. Psiklojik testler, zeka testleri, yetkinlik testleri, performans testleri, kişilik testleri ve şu an aklıma gelmeyen ancak pek çoğunuzun bir iş yılı boyunca girip çıktığınız tüm ölçümler çalışanla ilgili türlü ipuçları ortaya çıkarıyor.
Örneğin, ABD’de bir şirket, kullandığı  izleme yöntemleri sayesinde, çalışanların tuvalete gittikten sonra ellerini yıkayıp yıkamadıklarını kontrol edebiliyor.
Bir bilgi işlem şirketi çalıştırdığı kadınların saatte 13 bin tuş vuruşu yapabildiklerini ve bu faaliyeti yüzde 99.98 hatasız gerçekleştirebildiklerini belgeleyip kontrol edebiliyor.
American Management Association (AMA) tarafından yapılan bir araştırmaya göre, 2 bin yüz katılımcı firmanın yüzde 75’i çalışanlarının maillerini kaydettiklerini ve incelediklerini belirttiler. Araştırma çalışan izleme yöntemlerinin giderek arttığını ve gelişerek çoğaldığını gösteriyor.
Yukarıda sözü geçen araştırmaya katılan firmaların yüzde 11.5’i, tüm telefon konuşmalarını kaydediyor. Yüzde 30.8’i tüm dosyaları kaydediyor. Yüzde 38’i mailleri kopyalıyor ve inceliyor, yüzde 44’ü insanların telefonda geçirdikleri zamanı tespit ediyor, kaç kişiyi aradıklarını ve ne tür numaraları aradıklarını takip ediyor. Yüzde 35’i ise çalışanları kamerayla gözetliyor.

Telif Hakkı… Ne Hakkı…

Çalışma hayatı içinde henüz çözüm yoluna kavuşturulamamış olan konulardan biri de telif hakları. Türkiye’de böyle bir hak yok. Bizde orman kanunları bulunuyor. Bulduğun görüntüyü, yazıyı kullanıyorsun kimse bir şey diyemiyor. Filmleri döndüre döndüre seyirciye sunuyorsun, yazarlar açlık ve sefaletten ölüyor, kimse dönüp bakmıyor…
Telif haklarının korunması konusunda başı çekenler Hollywood yapımcıları. Yakın zamana kadar önemli bir özgürlük ve ayrıcalık yaşadıkları için daha az sorunla karşılaşırken, yarattıkları tekeli ve sırça köşklerini teknoloji tepetaklak etti. Çalışmalarına elektronik ortamda hakim olamadıkları ve kontrolsüz kullanımı sözkonusu olduğu için sendikaları sıkıştıran yazarlar, senaristler ve film yapımcıları önemli bir mesafe almış gibi dursalar da, çalışma şartları ve teknoloji değiştikçe mücadeleyi sürdürmek zorunda kalacaklar.

Özelleştirmenin Yarattığı Değişik Sorunlar

Gelişmiş ekonomilerin yaşayıp önemli ölçüde tükettikleri, bize hiç uğramayan konulardan bir diğeri de özelleştirme ve ardından gelecek istihdam ve buna bağlı konular.
Özelleştirme olsun diye heveslenirken, düşündüğümüz tek konu cebe girecek dolarlar. Ama ya sonrası?
Orası da Allah kerim!
Dünyadaki telekom özelleştirmeleri birbirinden ilginç deneyim ve hikayeyle dolu.  Türkiye’de üzerinde fırtınalar koparılan ancak meltem rüzgarı bile estirmekten yoksun olan telekom özelleştirilmesi dünyada 1984 yılında başladı. Bu sektöre ilişkin sembol AT+T tekeleninin yıkılması ve 7 bölgesel telekom şirketinin kurulması oldu. Aynı yıl British Telecom piyasaya çıktı. Bir sonraki yıl Nippon Telegraph and Telephone kısmi olarak özelleştirildi, 1982’de ise Kore… AB 1988 yılında üye ülke telekomlarını rekabete açmaları kararı aldı. Dünya Ticaret Örgütü üye ülkeleri ise şu an devam etmekte olan liberalizasyon dönemini 1997 yılında başlattı.
Bunu uzun uzun anlatmamamın bir nedeni var. Özellikle Batı’da bu alanda bir birikim oluştu.

Özelleştirme bir kurumun ekonomik olarak yeniden yapılandırılması ya da bir şekilde el değiştirmesi olarak algılanmamalı. Bu finansal hareketin arkasında bir de insan dalgası var ki, gözden kaçıyor.

Özelleştirme süreciyle birlikte ilk etapta istihdamda artış görüldü. Sektöre giren yeni ve küçük şirketler istihdam yaratmaya başladılar.
Diğer yandan tekel oluşturmuş olan kurumlar şiddetli bir şekilde istihdamı tırpanlamaya koyuldular. Tekelci büyük firmalardaki görevlerin çoğu aslında sendikal ilişkilere dayanıyordu. İşten çıkarmalar, sendika insan kaynaklarını baltaladı. Yetmedi sendika ve çalışan ilişkisini de hırpaladı.
İşlerine son verilenlerin devlet memuru olması bu kargaşanın yaşanmasının en önemli nedeni oldu. Çünkü, devlet memurlarının başta prestij, ardından pek çok yasal hakka sahip olması, bu kişilerin daha sonra girdikleri işlerde türlü sorunla karşılaşmalarına ya da sorun yaratmalarına neden oldu. Özelleştirme, pekçok ülkede sendika ve dolayısıyla çalışanları hükümetlerle karşı karşıya getirdi. Ciddi reaksiyonların yaşandığı ülkeler oldu. Costa Rica, Hindistan, Meksika, Güney Afrika Norveç ciddi ve hararetli, hatta vurdulu kırdılı tartışmaların yaşandığı ülkeler oldu.
Avrupa’da sendikalar irade dışı iş kaybını önlemek için adımlar atmak zorunda kaldılar. Örneğin Almanya’da  çalışanın kendi iradesi dışında işinden çıkartılmasını önleyecek anlaşmalar yapıldı. Özelleşen kuruluşa zorunlu eğitim şartları getirildi.
İstenirse, alınacak çok örnek var, etraf örnek dolu…

“;”20031023″;414;63
1907;”Yenge ve çoluk çocuk nasıl?…”;””;”Kuralları farklı, tanıyamadığımız, üstelik de anlayamadığımız bir dünyanın vatandaşları olduk çıktık. Biz Türkler için, Türkiye’nin siyasi çizgisini çözmek yetmiyor artık. Başkaları için de aynı şey geçerli… Kolayca, “Ben iyiyim” diyemediğimiz günler yaşıyoruz. Küresel anlamda, topumuzun iyi olması gerekiyor…”;”

Herkes piyasaların açıldığını söylüyor: “Canlanma başladı, kıpırdadık…”
Ama nedense ekonomi yerinden oynamıyor.
Çok hareket var, bir türlü bereket elde edilemiyor.
Tüketici, çarşı pazar alışverişini gönül rahatlığıyla yapmıyor.
Ev, araba, arazi satın alan yok…
Biraz canlanma olsa, en ufak bir haberle sönüyor.
Güvensizlik had safhada.
Herkes bekliyor…
Bu tablo yalnızca Türkiye’de yaşanmıyor.
Dünyanın çok değişik noktalarında aynı endişe, aynı bekleyiş, aynı belirsizlik sözkonusu.
Tüm gelişmiş ülke ekonomilerinin en önemli sorunu bütçe açığı.
Emeklilik fonları pek çok ekonominin belini büküyor.
Demografik sorunlar giderek ağırlaşıyor. Yaşlı nüfus artıyor, emeklilerin sayısı çoğalıyor, emeklilerin yükünü sırtında taşıyan, çalışan genç nüfusun sayısı düşüyor. Gelecek nesil, her şart altında bugün yaşayan nesilden sayıca daha az olacak.
ABD’de, şu an her bir emekli için 3 çalışan gözüküyor. Amerikalıların şanslı olduğu varsayılabilir, çünkü bazı Avrupa ülkelerinde neredeyse her bir emekliyi bir çalışan destekliyor.
Türkiye henüz demografik anlamda benzer gelişmeler yaşamıyor. Ancak bu Türkiye’nin demografik sorunları olmadığı anlamına gelmiyor.
Bizimkisi konjontürel değil, kronik ve tersinden işliyor. Çünkü bizim çalışmayan genç nüfus, çalışan az miktarda yaşlı nüfusumuz bulunuyor. Babalar çocuklarını beslemeye ve desteklemeye devam ediyor. Toplumun çoğu çalışmıyor, üretime katılmıyor. Bizim sorun, gelişmemiş ekonomilerde daha sık görülüyor.

Asya Kaplanları ve Dot.com’cular
Uzakdoğu Asya’da bundan bir süre önce herkesin iştahını kabartan Asya Kaplanları’nın yerinde yeller esiyor. “dot.com” rüzgarında yaşanan o müthiş çıkış ve balon gibi sönüş orada da gözleniyor. Asya Kaplanları ortada gözükmediği gibi başka Kaplanlar da türemiyor.
Çin iyi gidiyor. Üstelik, herkesi korkutuyor. Ama, sağdan da baksanız, soldan da baksanız fakir bir ülke olduğunu görebiliyorsunuz. Dünyaya mal üretiyor, yatırımların çoğunu çekiyor fakat kendi içinde tüketimi körükleyemiyor.
Dünyanın bugün için en önemli sorunlarından biri, başka Çin’ler olmaması…  Hem Çin’in gücünü sınırlamak hem de ticaret hacmini artırıp canlılığı sağlamak gerekiyor. Çin olması hayal edilen Arjantin, Brezilya gibi ülkeler hala kendilerinden bekleneni veremiyor. Bundan sonra kimse onlardan bir şey beklemiyor.
Aslında herkesin eli yüreğinde, dünyanın hangi köşesinde ne tür bir kriz patlak verir de bizim halimiz nice olur diye düşünüyor.
Görüldüğü gibi ekonomistlerin öngörüleri de her zaman doğru çıkmıyor.
Bunlardan bir tanesi de Avrupa ile ABD arasında yaşanıyor.

Yıllarca Atlantik Okyanusu’nun iki yakasının birbirine çok yakın olduğunu varsayan siyasetçiler ile ekonomister bugün ciddi bir düş kırıklığı içindeler.

Bu düş kırıklığından en fazla nasibini alan ülke de Türkiye. Biliyorsunuz, bu yakın Atlantik ilişkilerinden sebeplenebilmek adına yıllarca kendimize “köprü”, “”aracı”, “bulucu”, çözüm üretici rolü biçtik. Meğer çok yanılmışız.

İki kıtanın birbirine yakın olması şöyle dursun, aradaki mesafenin her geçen gün açılması herkesi korkutuyor.

Anlayacağınız ekonomik kriz sürüyor, yetmezmiş gibi beraberinde siyasi kriz de yaşanıyor.
Krizin ne olduğunu, nasıl olduğunu, ne zaman sona ereceğini bilemiyoruz. Krizin röntgenini hala çekebilmiş değiliz.
Bildiğimiz tek şey, bu bildik krizlere benzemiyor.
Eeee, daha daha nasılsınız acaba…
Çocuklar nasıl?
Yenge nasıl?

Aspen Toplantısı
Daha daha nasılsınız… Çoluk çocuk iyi mi? Bendensin…
Amerikan aksanıyla Cola Turca reklamı yapmak güzel bir buluş.
Dünya nereye gidiyor?
Şaka gibi geliyor değil mi size?…
Dünyanın belli başlı düşünürleri , karar vericiler her yıl değişik vesilelerle biraraya geliyor ve dünya hallerini, nereye gittiğimizi, çoluk çocuğun geleceğini, yengelere ne olacağını tartışıyor.
Bu toplantılardan bir tanesi de, son bir kaç yıldır Aspen Enstitütü tarafından düzenleniyor. Dünyanın önde gelen yayın organı Fortune dergisinin sponsorluğunda yapılan düşünce fırtınaları, son olarak geçtiğimiz Temmuz ayında gerçekleşti. Toplantının davetlileri arasında çeşitli kraliyet ailesi mensuplarından, gelecek seçimlerde başa güreşmesi beklenen siyasi adaylara, bilim adamlarına, sinema dünyasının harika çocuklarından, bilişim sektörünün uçuk kaçık genç dehalarına kadar herkes bulunuyor…
Aspen toplantılarından çıkan izlenim ikiye bölünmüş gözüküyor.
Bir takım endişeli, diğeri iyimser olanlardan oluşuyor.
Toplantıya katılan siyasi, ekonomist, felsefeci, sanatçı, asker, aklınıza gelen herkes bir yana, Amerikan işadamları bir yana…
Hemen herkes dünyanın gidişi konusunda endişelerini dile getirirken, Amerikan iş dünyası gelecekten ümitli gözüküyor.
Belki de bu iyimser hallerini anlamak gerekiyor. Bu ara sevindirik olmalarının nedeni, yakın bir geçmişte yaşadıkları, “Biz bittik arkadaş!” sendromunu atlatmış olmaları olabilir. Kolay değil, tek süper güç ve tek nefret edilen güç…

Bush’tan Nefret Et, Ama Bizden Değil
Bush yönetiminin izlediği tartışmalı dış politika yüzünden aslında tüm Amerikan iş çevrelerinin dizlerinin bağının çözüldüğünü biliyoruz. Özellikle Irak’da yaratılan kriz nedeniyle çılgın bir karşı taaruz başlatan Amerikan iş çevreleri uzun süredir, ürün ve hizmetlerine yönelik piyasa araştırmaları yaptırıyorlar. Sürekli havayı koklamaya çalışıyorlar; kim bizi keser, kim bize söver, bu nefreti nasıl geçeriz?…
Görülen o ki, son zamanlarda, Amerikan mallarına karşı, kıta Avrupa’sının ya da Ortadoğu halklarının takındığı tavır sanılandan daha iyi. İşte Amerikan işadamlarını iyimser yapan gerçek de bu.
Yapılan araştırmalardan çıkan sonuçlara göre Amerikan ürün ve hizmetleri sanıldığı gibi, ve sanıldığı kadar şiddetle boykot edilmiyor.

Örneğin, Amerika’dan çıkan herşeye tepkisel yaklaşan Fransızlar, hala McDonald’s önünde kuyruklar oluşturuyorlar. McDonald’s Fransızlar için çıkardığı özel mönü Corque McDo ile iyi satış yaparken, Fransa’da bile, “Big Mac-Cola-Patates”in tahtını kırmak zor. Dünya hamburger yiyor, Cola içiyor, Amerikan arabasına biniyor.

Merak etmeyin dünya çapında bir Amerikan markası olan CocaCola da aynı endişeler içinde yüzüyor. Bu firmalar her ay binlerce doları araştırma firmalarının cebine koymakta bir sakıncı görmüyor. Dedik ya havayı kokluyorlar.
Irak savaşının patlak vermesiyle birlikte özellikle Ortadoğu’da, bizim Cola Turca gibi, Mecca Cola üretimi ve tüketimi artmış. Ancak araştırmalar bu sürecin geçtiğini gösteriyor. Son aylarda bölgedeki Coca Cola satışlarındaki artış, yüzde 5 ile 8 oranında.
General Electric (GE) firması iki yıl önce Honeywell firmasını satın almaya kalktığında Avrupa engeline takılmıştı. Projenin suya düşmesi GE adına bir hezimet olarak nitelendirilmişti. Kısa bir süre önce, sağlık gereçleri üreten Finli bir firmayı sessiz sedasız 2 milyar dolara satın alan GE’nin operasyonu da tereyağından kıl çeker gibi oldu. Yetmedi Avrupa Birliği’nin onayını aldı.

Şizofren Toplumlar
Amerikan siyasi politikalarına karşı ciddi bir tepki oluştuğunu herkes görüyor. Dünyanın yeni nefreti ve nefretini yönelttiği hedefi ABD.
Ama ilginçtir, bu tepki, sanıldığı gibi Amerikan mal ve hizmetlerini de hedef alacak büyüklükte değil.
Kamuoyu yoklamalarına güvenecek olursak, Avrupa, Amerikan siyasetinden nefret ediyor, ama Amerikan ürün hizmet ve insanından değil…
İngiliz araştırma firması MORI’nin geçtiğimiz Ocak ayında yaptığı bir çalışmada İngiliz halkının yüzde 64’ü Başkan Bush’a güvenmiyor. Bu çalışmadan iki ay sonrda yapılan benzer bir başka araştırma ise İngilizlerin yüzde 81 oranında Amerikalıları sevdiğini ortaya çıkardı.
Mcdonald’s firmasının Fransa’daki CEO’su Denis Hennequin Fortune’a yaptığı açıklamada, Fransız halkının Amerika konusunda şizofrenik davranış sergilediğini söylemiş; “”Fransız halkanın kafası bir yana bakıyor, ayakları başka bir yana gidiyor.” Eurobarometer tarafından yapılan kamuoyu yoklamasına göre, Fransızların yüzde 73’ü Amerika’nın dünya barışına negatif etki ettiğini düşünüyor.
Avrupalıların siyasetle ekonomiyi birbirinden ayırabilme özellikleri sayesinde Coca Cola ya da McDonald’s gibi markaların Avrupa piyasasında bile iyi iş yaptıklarına dikkat çekiliyor.

Şizofren davranışlar sergilediğine inanılan toplumlardan birinin de bizim olduğumuz söyleniyor. Neden diyecek olursanız, lıkır lıkır Cola içip, hamburger tüketiyoruz, küçük bir Amerika yarattık, içinde yaşıyoruz, ama ABD’ye müthiş tepki gösteriyoruz.

Pew Araştırma şirketinin bir çalışmasında geçtiğimiz Mart ayında Türk halkı yüzde 84 gibi ezici bir çoğunlukla ABD hakkında olumsuz fikirler beyan etti.
Ama Coca Cola firmasının Türkiye’de piyasaya çıkardığı Turkuaz adlı yeni ürününün satışlarının muhteşem olduğu söyleniyor. Firma yetkilileri bile şaşkın. Bundan iki buçuk yıl önce piyasa çıkan ürünün ambalajı, hatırlayacağınız gibi, mavi ve barışı ve kardeşliği sembolize eden yunus resimleriyle süslü.
Coca Cola Avrasya ve Ortadoğu başkanı Ahmet Bozer, Turkuaz’ın çok iyi satmasının nedenini, Coca Cola’ya ait olmasına bağlıyor. Markanın tüketici için güvence olduğunu savunuyor. Ana ürün Coca Cola’ya gelince, Bozer’in kontrol ve yönetiminde bulunan Mısır, Türkiye ve Orta Asya Cumhuriyetleri’ni içine alan coğrafyadaki satışlar, firmanın yüzünü güldürmeye yetiyor.

Glocal Olmak
Ne olduğunu anlayamadığımız ekonomik gelişmelerin bu noktaya gelmesinin nedenlerinden biri küreselleşmenin ta kendisi.
GE, Coca Cola, McDonald’s, Boeing gibi firmaların, hala Avrupa ya da müslüman nüfusun ağırlıklı olduğu bölge ve ülkelerde iyi iş yapmasının nedeni, işlerini, bulundukları bölgelerde yerelleştirmeleri.
Bu arada gözden kaçan önemli bir gelişme de, Amerikan şirketlerinin, çok sayıda yerel firmayı satın almış bulunmaları. Bu firmaların çoğunun yerel piyasada bir Amerikan şemsiyesinin altında olduğunu bilen bile yok. Kuvvetli yerel marka, kuvvetli bir Amerikan markasının altında, birbirlerinin ayağına basmadan yaşıyorlar.
Düşünsenize Ford, Volvo ile Jaguar markalarının sahibi… PepsiCo, İngiltere’de Walkers Snack firmasının, Procter and Gamble Ariel’in sahibi…
Kimin eli kimin cebinde aslında pek bilinmiyor.
Bunun adına da Glocal deniyor.
İlginç bir veri de General Motors’un kendi müşterileri arasında yaptığı bir araştırmadan çıkıyor. Buna göre, Avrupa’da Opel marka otomobil satın alanların yüzde 60’ı General Motors markasını satın aldıklarını biliyorlar. Satın almalarının nedeni de bu.

Soros Bush’a Savaş Açtı
Anlamakta ve içimize sindirmekte çok zorlandığımız konuların başında gelen küreselleşmenin, ne olduğunu ne olmadığını kavramak adına ilginç olduğunu düşündüğüm bir örneği sizinle paylaşmak istiyorum.
Zaman zaman Türkiye’ye de gelen dünyanın en büyük finansörlerinden, borsa sihirbazı  olarak da tanınan trilyoner George Soros’dan söz edeceğim.

Soros, Amerikan Başkanı’na karşı bayrak açtı, savaş boyalarını sürdü, meydanlara çıktı. Onun gibi finans dünyasında bulunup sürekli parayla oynayan birinin kendisini bu denli riske atması şaşılacak şey. Soros, Bush’un gelecek seçimleri kaybetmesi için servetini ortaya koyduğunu kimseden gizlemiyor. Soros’un Demokrat Parti’ye şimdilik 10 milyon dolar bağışta bulunduğu söyleniyor.

Aslına bakacak olursanız, genel bütçesi 4 milyar doları bulacak olan bir seçimde Soros’un 10 milyon dolarlık katkısının ne kadar anlamlı olacağını rakamlara bakıp kestirmek mümkün değil. Devede kulak kaldığı söylenebilir. Ancak bu yola baş koyduğunu açıklayan bir işadamının katkılarının daha büyük olabileceğini unutmamak gerekir.
Soros, Amerikan vatandaşı. Yıllar önce ailesiyle birlikte ABD’ye göç etmiş bir yahudi. Zekasıyla, şansıyla Tanrı’nın, “Yürü ya kulum” dediği biri. Budapeşte doğumlu. Avrupa, özellikle de Doğu Avrupa ile bağlarını hiç bir zaman koparmamış bir işadamı. Bu bölgede yaptığı hayır işlerinin büyüklüğü 4.6 milyar dolar civarında…
Aslında Soros tuhaf bir adam. Tuhaf çünkü dünyanın sayılı zenginlerinden biri olmasına karşın ne yatı, ne katı, ne atı var… Tabii bu lafın gelişi.
Soros ile ilgili en çok konuşulan şey onun gibi zengin olanların sahip olduğu gibi Karaiplerde bir ada, Amerika’nın batısında uçsuz bucaksız bir çiftlik, özel uçak özel ve yatının bulunmaması.
Soros’u kendi ayarı zenginlerden ayıran pek çok özelliği var. O bir finansçı ve finansör olmak yerine bir felsefeci olmayı istiyor. Bu uğurda kitaplar yazıyor. Bir düşünür gibi anılmak istiyor. Son olarak, onu başkalarından ayıran özellik ise, hem Alman hem de Sovyet işgalini görmüş, yaşamış biri olması. İkinci Dünya Savaşı’nın acısını tatmış, ailesiyle birlikte ölümden dönmüş… Bush’u gördükçe ve konuşmalarını izledikçe geçmişe dönüp o yılları anımsadığını söylüyor. Neden Bush’a karşı olduğu sorulduğunda, yanıtı da bu oluyor.
Soros Fonu, ortalama 12 milyar doları yönetiyor. Bunun 7.4 milyar dolarının kendisine ve ailesine ait olduğu sanılıyor.

Kim Kiminle Savaşıyor
Trilyoner bir Amerikalı, Amerikan Başkanı’na karşı savaşıyor.
Amerikan Başkanı dünyadaki şeytanlara karşı savaştığını söylüyor.
Terör Amerikan emperyalizmini hedef alıyor.

İnsanlar hala tüketmeye korkuyorlar.
Dünya genelinde resesyonun uzun süre sona ermeyeceği yolunda kehanette bulunan ekonomistlerin sayısı yüksek.
Ortalama 550 milyar dolar bütçe açığı bulunan Amerikan ekonomisinin artık tüm dünya adına tehlike sinyalleri verdiği söyleniyor. Herkes bir gün, bir an ve ansızın tepetaklak olmasından endişe ediyor.

Ekonominin canlanmaya başladığını söyleyenler, hala para kazanamıyor. Sıcak para dönmüyor. Yatırımlar gerçekleşmiyor.
İstihdam olanaklarının açılacağına, yeni iş olanaklarının yaratılacağına dair hiç bir sinyal gözükmüyor.
Yurt dışında iş yapan Amerikan şirketleri Amerikan düşmanlığının kendilerini hedef almasından korkuyor.
ABD’de siyasette giderek sağa kayıyor, dini radikalizm giderek artıyor.
ABD ile Avrupa artık aynı şeye bakıp, aynı şarkıyı söylemiyor.
Dünya değişiyor.
Daha daha nasılsınız?…
Çoluk çocuk nasıl?..
Yenge iyi mi?

“;”20031030″;231;33
1964;”Obezler Zayıflayabilirler mi?”;””;”Kamunun sorunlarına teşhis kondu: Obezite.
Obeziteyle mücadeleye başlanacağı söylendi.
Diyetisyene göre çare; ölüm rejimi.
“;”

Batı, son yıllarda obeziteyle mücadele ediyor. Başta ABD, o kadar olmasa da Avrupa ‘obezite’ denen ‘aşırı şişmanlıkla’ boğuşuyor. Konuyla ilgili araştırma raporları çıkıyor, dünyanın geleceğinin tartışıldığı toplantılarda bile gündeme obezite geliyor.

Türkiye’de halk geçim sıkıntısı içinde olduğu için, toplumun önemli bir bölümünde obezitenin tam karşıtı olan az beslenme sorunu yaşanıyor. Sürünselerde yaşamayı başardıkları için bu geniş grup kimsenin dikkatini çekmiyor.

Sağlıklı yaşam furyasıyla birlikte yeni bir meslek olarak karşımıza çıkan diyet uzmanlığı ise daha farklı konuşuyor. Diyetisyenler Türkiye’de de obezitenin olduğunu söylüyor. İşin garibi, hastalarının önemli bir bölümünün çocuklardan ve ergenlik çağındaki gençlerden oluştuğuna dikkat çekiyorlar.

Hekimler çağın hastalığı için ‘aman dikkat’ derken, biz daha ‘obezite nedir’ diye tartışmaya henüz başlamışken, meğerse, koca Ankara obeziteye yakalanmış.Bakan bile söylüyor.

Obezite için sıradan diyetlerin işe yaramadığı biliniyor. Sağınızdaki solunuzdaki yağları aldırmakla da bu iş olmuyor. Kısacası estetik çözümler bu hastalığa çözüm değil.Alışkanlıkları ve yaşam şeklini değiştirmek gerektiği söyleniyor. Sizce Ankara yaşam şeklini değiştirmeye hazır mı? Göreceğiz.

Ankara’nın Taşına Bak 

Kamu Yönetim Reformu tasarısı henüz Meclis’te tartışılmadı. Hükümet ilk önce kamuoyuyla paylaştı. Belli ki bir şekilde kamuoyu desteğini arkasına almak istiyor.

Tasarı 9’u geçici 60 maddeden oluşuyor. Bu hafta bu tasarıdaki ana başlıkları sizinle paylaşmamın nedeni, kesinleştiği zaman çok farklı bir kamuyla karşılaşacağımızın altını bir kez daha çizmektir. Bu tasarıdaki sizinle paylaşmamın bir başka nedeni, pek çoğumuz anlamasak da artık farklı bir dünyaya atım atacak olmamız. Geçmiş geçmiş olacak…

Tasarı özetle;

  • Devlet bakanlarının sayısını 8, başbakan yardımcılarının sayısını 3’le sınırlandırılıyor.
  • Kamudaki denetim sistemini değiştiriyor.
  • Teftiş kurullarını ortadan kaldırıyor, iç denetim ve Sayıştay denetimi getiriyor.
  • Köy Hizmetleri kalkıyor,
  • Müsteşarların ve üst düzey bürokratların görev süresini hükümetlerin görev süresi ile sınırlandırıyor.
  • Dışişleri ve TİKA dışındaki tüm kuruluşların yurtdışı teşkilatları kaldırılıyor.
  • Yerel yönetimler için de ombudsman yani halk denetçisi sistemine geçiliyor.
  • Merkezi idarenin görevleri, planlama ve denetim ile sınırlanıyor, eğitim, sağlık ve köy hizmetleri dahil birçok yetki ve işleyiş kademeli olarak yerel yönetimlere bırakılıyor.
  • 15 icracı bakanlığın 5’inin dışındaki bütün bakanlıkların taşra teşkilatları yerel yönetimlere devrediliyor.
  • Kamu kurum ve kuruluşları kanun ile yetkili ve görevli kılınmadıkları alanlarda işletme kuramıyor, mal ve hizmet üretimi yapamıyor ve bu amaçla personel, bina, araç, gereç ve kaynak tahsis edemiyor.

Gözlerimin Yaşına Bak

Kamuda reform en fazla devlet memurlarını ilgilendiriyor. Özlük haklarından, kamuda pek telaffuz edilmese de, insan kaynakları politikalarına kadar uzanan geniş bir alanda eski anlayışın yerine yenilerini monte etmeye çalışacak.

En önemlisi, olabilirse kamuya insan kaynakları politikası anlayışını getirecek. Bakıldığında, özel sektörün henüz bu konuda istenen ve arzulanan geçişi yapamadığı görülüyor. Bakalım kamuda bu değişim nasıl yaşanacak.

  • Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin işe alınmaları ve görevde yükselmeleri, ehliyete dayalı seçme sınavı ve liyakat esasına göre yapılacak.
  • Tam zamanlı veya kısmi zamanlı çalışan diğer kamu görevlileri ve işçiler kadro esasına dayalı olmaksızın, sözleşmeye dayalı olarak istihdam edilecek.
  • Sözleşmede ilgili personelin görevleri, hak ve yükümlülükleri ile performans göstergeleri yer alacak.
  • Hükümetin görevi sona erdiğinde, müsteşarlar ile başkanlık ve genel müdürlük şeklinde kurulan bağlı ve ilgili kuruluşlarda başkan ve genel müdürlerin görevleri kendiliğinden sona ermiş olacak.
  • Bu şekilde görevi sona erenler, özlük hakları saklı kalmak üzere kadro şartı aranmaksızın bakanlık müşavirlik kadrolarına atanacaklar.
  • Kamu görevlileri başarı ve sicil açısından “yetersiz”den “pek iyi”ye kadar 5 kategoride değerlendirilecek. Bu değerlendirmeler ilgili memura bildirimde bulunarak itiraz hakkı verilecek.
  • İki kez üst üste olumsuz sicil alan memurlar emekli edilecek.
  • Memurlara ay başında ödeme yerine ay sonunda ödeme sistemine geçilecek.
  • Temel aylık ve ücretler her kıdem yılına göre yüzde 4 artacak. Müstahdemden müsteşara kadar tüm personel için aynı göstergeler uygulanacak. Tüm ayrıcalıklara son verilecek.
  • Yıllık izinde işgücü esasına geçiliyor. Yıllık izinler hizmet sürelerine göre kademeli olarak artacak.
  • Ücretsiz izin süresi 6 aydan 1 yıla çıkarılıyor.
  • Personelin ihmali sonucu devlet zarara uğrarsa zararlar ilgili memur tarafından ödenecek.
  • 10 yıl sözleşmeli statüde çalışanlar sürekli sözleşmeli statüsüne geçecekler.
  • Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi kurumlar verdikleri hizmetin özelliğine göre yarım gün personel çalıştırabilecek.
  • Anonim şirket ortaklığı dışında kamu görevlilerine getirilen ticaret yasağı kaldırılıyor.
  • Asansör yükselme olarak bilinen personelin müktesebinden daha üst derecelere atanmasına imkan veren düzenleme kaldırılıyor.

Düşman Bizi Esir Almış 

Krizde işsiz kalan nitelikli işgücünün iş bulabilme umudu hala çok düşük. İnsan Kaynakları Yönetim Derneği (İNKADE) tarafından yapılan araştırmaya göre, işsizlerin yüzde 80’i yeni iş bulabileceğini düşünmüyor, yüzde 86’sı hala geleceğe yönelik plan yapamıyor.

Araştırmada, genel müdür, genel müdür yardımcısı, müdür, şef, uzman, mühendis, yönetici asistanı, sekreter, memur ve yeni mezun 1.600 kişi ile görüşülmüş. Temmuz, Ağustos, Eylül aylarını kapsayan araştırmada temelde, nitelikli çalışanlar için ekonomik krizin bitip bitmediği sorusu sorulmuş.

  • Nitelikli personel açısından eleman talebi olmayan ya da çok az olan sektörler arasında, yatırıma yönelik makina ve ara malı ithalatı yapan sektörler, finansman, tekstil ve hazır giyim, reklam ve halkla ilişkiler, inşaat ve taahhüt, telekom ve enerji, otomotiv, ilaç, bilgisayar ve gross marketler yer alıyor.
  • Bireysel emeklilik, sigorta, lojistik ve kargo, hızlı tüketim şirketleri ise eleman talebi açısından hareketli gözükürken, bu sektörlerde düşük ücret uygulaması dikkat çekiyor.
  • Şirketler, yeni eleman almak yerine, vardiya ve fazla mesaiyi tercih ediyor.
  • Şirketlerin bir kısmının, gelen siparişleri mümkün olduğunca taşeron firmalar kanalıyla üretmeyi tercih ettikleri görülüyor.
  • Bazı şirketlerde emekliliği gelenlerin çalışmaya devam etmesi dikkat çekiyor.
  • Ücretlerde artış yapma eğilimi gözlenmiyor.
  • Artış yapmayı planlayanlar ise gelecek dönem enflasyonunu baz almayı tercih ediyor.
  • 2001, 2002 ve 2003 yılı üniversite mezunlarının çoğunluğu henüz iş bulamamış durumda bulunuyor.
  • Krizde işsiz kalan nitelikli personelden Türkiye’yi terk edenler, gittikleri ülkelerde sürekli iş bulamadıkları için geri dönmeye başladılar.
  • Krizden sonra kendi işlerini kuran girişimcilerin önemli bir kısmı, yüksek maliyetler ve daralan iş hacmi yüzünden işlerini tasfiye ediyor ya da etmeyi planlıyor.
  • İşsiz dönemi, yurtdışında yüksek lisans yaparak veya dil öğrenerek geçirmek üzere yurtdışına gidenlerin oranı arttı.
  • “İlgisiz alanlarda çalışmaya hazırım” diyenlerin oranı yüzde 73 ile geçen yıllara göre artış gösterdi.
  • “Geleceğe yönelik plan yapamıyorum” diyenlerin oranı yüzde 86.
  • “Kendimi boşuna okumuş hissediyorum” diyenlerin oranı yüzde 55.
  • İşsiz kalan nitelikli personel içinde “yıl sonuna kadar kesin iş bulurum” diyenlerin oranı yüzde 8.
  • “Belki bulurum” diyenlerin oranı yüzde 12. “Bulacağımı sanmıyorum” diyenlerin oranı yüzde 80 olarak belirlendi.
  • Türkiye’nin bir numaralı sorununun yüzde 96 oranıyla işsizlik olduğu düşünülüyor.

Madalyonun Diğer Yüzü 

Türk-İş tarafından yapılan açıklamaya göre, halen geçerli olan brüt 306 milyon liralık asgari ücretin yüzde 26.1’i kesintilere gidiyor.

İşçinin eline, net 225 milyon 999 bin lira geçiyor. Asgari ücretle çalışan bir işçinin, aylık 225 saatlik çalışmasının karşılığı olarak ödenen ücretin yaklaşık 60 saatlik kısmı, çeşitli kesintilere gidiyor.

  • Asgari ücretli bir işçinin eline 165 saatlik çalışmasının karşılığı ödeniyor.
  • Brüt 306 milyon liralık asgari ücretten 42 milyon 840 bin lirası SSK primi, 32 milyon 265 bin lirası gelir vergisi, 1 milyon 836 bin lirası damga vergisi, 3 milyon 60 bin lirası ise işsizlik sigortasına olmak üzere, toplam 80 milyon bin lira kesinti yapılıyor.
  • “Açlık sınırı” olarak da adlandırılan 4 kişilik bir ailenin Ekim 2003 zorunlu gıda harcamasının 451 milyon 386 bin, zorunlu gıda harcamasının yanı sıra kira, ulaşım, yakacak, giyim, eğitim, kültür gibi temel harcamalardan oluşan yoksulluk sınırının ise 1 milyar 371 milyon 994 bin lira.
  • 2002 ve 2003 yılında yaklanan büyüme oranı sayesinde Türkiye Çin’den sonra dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ülkesi oldu.
  • Büyümedeki bu ivme, işsizlik oranındaki artışın sürmesine engel olmuyor.
  • 2003-2006 döneminde yatırımlarda öngörülen artışın yeni istihdam olanakları yaratması bekleniyor. Ancak, yüksek nüfus artışına paralel olarak işgücüne katılım oranının da artmasıyla, işsizlik oranındaki gerilemenin sınırlı olacağı tahmin ediliyor.
  • Türkiye’nin AB üyeliğine doğru düzenli ilerleme raporu 2003’de yer alan konulardan biri tabii ki istihdam.
  • İşgücü artış hızının istihdam artış hızından fazla olması nedeniyle işsizliğin artması bekleniyor.
  • Raporda, istihdam politikalarının uluslararası standartlara yaklaştığı ancak yeni istihdam yasasından yararlanan çalışan sayısının az olduğu belirtiliyor.

Biri yer biri bakar, kıyamet bundan kopar. Kaburgaları sayılan işsizler Obez Ankara’ya karşı…

Uzunca Bir Not

Aşağıda meraklısı için kamu reform tasarısının bazı alt başlıklarını sunuyonum:
Merkezi idarenin kamu hizmetleri ile ilgili yetki ve sorumlulukları şunlar;

  • Kamu hizmetlerine ilişkin ulusal düzeyde genel ilke ve politikalar, amaç ve hedefler ile standartları belirlemek,
  • Kamu hizmetlerinin hukuka, belirlenen politikalar ve standartlara uygunluğunu izlemek, değerlendirmek ve denetlemek,
  • Hizmetlerin verimli ve merkezi idare ile mahalli idareler arasında koordinasyon içerisinde yerine getirilmesini sağlamak,
  • Kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütleri arasında iletişim ve işbirliğini sağlayıcı mekanizmalar oluşturmak,
  • Hizmet ve işlev kapasitelerini geliştirmek, kamu hizmetlerini uygun ölçek ve nitelikte olmak üzere merkezde gerekli durumlarda yetki genişliği ilkesi çerçevesinde taşrada ve yurtdışında örgütlere yerine koymak,

Merkezi İdarenin Görevleri;

  • Adalet, savunma, güvenlik, istihbarat, dış ilişkiler, dış politika, maliye, hazine, dış ticaret, gümrük, piyasalara ilişkin düzenleme hizmetleri,
  • Milli eğitimde eğitim ve öğretim birliğini sağlama, müfredatı belirleme ve geliştirme hizmetleri,
  • Diyanetle ilgili görev ve hizmetler, sosyal güvenliğe ilişkin hizmetler,
  • Tapu kadastro, nüfus ve vatandaşlık işlemleri,
  • Acil durum yönetimi ve sivilsavunma ile ilgili ulusal düzeyde yapılması gereken hizmetler,
  • Vakıflarla ilgili görev hizmetler,
  • Mahalli idarelere teknik ve mali yardımda bulunma, rehberlik yapma ve eğitim desteği sağlama görev ve hizmetler

Teşkilatlanma bundan sonra aşağıdaki gibi olacak;

  • Merkezi idarenin teşkilatlanmasında, kurum ve kuruluşların görev, yetki ve sorumlulukları tanımlanırken, benzer hizmet ve görevleri birden fazla kurum ve kuruluşa verilemeyecek.
  • Devlet Bakanlığı sayısı en fazla 8 ile sınırlı tutulurken, en çok 3 Başbakan Yardımcısı görevlendirilecek.
  • Müsteşar, “bakan yardımcısı” olarak tanımlanacak, bakanlık hizmetlerini, bakan adına ve onun direktifleri doğrultusunda; mevzuat hükümleri, bakanlığın amaç ve politikalarına, stratejik planlarına uygun olarak düzenleyecek.
  • Adalet, Milli Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı dışındaki bakanlıkların taşra teşkilatı olmayacak.
  • İçişleri, Maliye, Milli Eğitim, Sağlık ve Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlıklarında, temel görev ve hizmetlerinin bir gereği olarak, ana hizmet birimi şeklinde rehberlik ve denetim birimi oluşturabilecek.
  • Bakanlıkların merkez teşkilatlarında ve bağlı kuruluşlarında ihtiyaca göre, Strateji Geliştirme Başkanlığı, Hukuk Müşavirliği, Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirlikleri kurulabilecek.

Denetim ve Danışma mekanizmaları uygulanacak;

  • Teftiş ve denetimin, hukuka, kamu yönetiminin temel ilkelerine, belirlenen yıllık amaç ve hedeflere, performans göstergelerine, hizmet, kalite standartlarına göre yapılacak,
  • Eğitim ve rehberlik boyutuna önem verilecek ve raporlar kamuoyuna duyurulacak.
  • Kamu kurum ve kuruluşlarında iç ve dış denetim yapılacak.
  • Merkezi idareye dahil kurum ve kuruluşlarla il özel idareleri, belediyeler ve buna bağlı kuruluşlar ve mahalli idare birliklerini dış denetimi Sayıştay tarafından veya Sayıştay’ca belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde yapılacak.
  • Köyler ile köylerin kendi aralarında kurdukları birlikler, mülki idare eliyle denetlenecek.

Neler tarih olacak;

  • Savunma sekreterlikleri kurulmasına dair kanun ile Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun kuruluş ve görevleri hakkında kanun hükmünde kararname yürürlükten kaldırılıyor.
  • Köy Hizmetleri Genel Müdürlükleri de kaldırılıyor.
  • Dışişleri Bakanlığı ile TİKA hariç bakanlıkların ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının yurtdışı teşkilatları kaldırılacak ve kadroları iptal edilecek.
  • MEB taşra teşkilatının görev ve yetkileri ile bina, okul, araç-gereç, taşınır ve taşınmaz malları, alacak ve borçları, bütçe ödenekleri ve kadrolarıyla birlikte olmak üzere il özel idarelerine devrediliyor.
  • Sağlık Bakanlığı taşra teşkilatının görev ve yetkileri, eğitim hastaneleri hariç, sağlık evi, sağlık ocağı, sağlık merkezi, dispanser ile hastanelerin araç-gereç, taşınır-taşınmaz, alacak ve borçları, bütçe ödenekleri ve kadrolarıylabirlikte olmak üzere personeli, il özel idarelerine devredilecek.
  • Kültür ve Turizm, Çevre ve Orman, Tarım ve Köyişleri bakanlıklarının taşra teşkilatları belediye sınırları içinde belediyelere, belediye sınırları dışında ise il özel idarelerine devredilecek.
  • Milli Eğitim Bakanlığı dışındaki bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarına bağlık sağlık, tarım, adalet, tapu kadastro ve Anadolu meteoroloji meslek liseleri bina, araç, gereç, taşınır ve taşınmaz malları ile bunlara ait bütçe ödenekleri MEB’e devredilecek.
  • Devir ve tasfiye işlemleri, Bakanlar Kurulu tarafından yürürlüğe konulacak esas ve usullere göre en geç bir yıl içinde gerçekleştirilecek.
  • Kadroların ve taşra teşkilatının bunlara ilişkin görev ve yetkilerinin devri ise yine Bakanlar Kurulu’nca konulacak esaslara göre 5 yıl içinde yapılacak. Bu süre içinde devredilmeyen kadrolara ait atamalar ilgisine göre MEB ve Sağlık Bakanlığı tarafından yapılmaya devam edilecek.
  • Cumhurbaşkanlığı ve Meclis’te tüm memur kadroları için öngörülen istisnai memurluk 4 kadro ile sınırlandırılıyor.
  • Özelleştirme İdaresi. Toplu Konut, Savunma Sanayii Müsteşarlığı gibi bazı kuruluşlardaki istisnai memur uygulaması kaldırıyor.

“;”20031105″;353;42
1968;”Yaprak Özer’le ‘Liderlik’ Üzerine…”;””;”””Bize göre lider kurtarıcıdır, lider kahramandır, lider biraz hayal ürünüdür…”””;”

Lidere babavari bir rol yakıştırıyoruz. Onu her şeyden önce saygıyla izliyoruz. İcraatı ikinci, hatta üçüncü sırada geliyor. Böyle olduğu için sorgulamadan, itaat etmek gibi bir yaklaşım içinde buluyoruz kendimizi.

Lider ve liderlik konusunun kavram olarak çok popüler olduğunu düşünüyorum. Bu popülarite, kavramın tanınırlığıyla eşit oranda değil. Liderlik kavramını çok geride kalmış eski bilgilerle dolu, içi şişirilmiş buluyorum. Bize göre lider kurtarıcıdır, lider kahramandır, lider biraz hayal ürünüdür. Liderlik kavramının zaman içinde değiştiğini düşünmeli ve bunu benimsemeliyiz. Çünkü artık büyük bir kurtarıcı lider yerine, liderlerden söz etmek gerekiyor. Lider tanım olarak esastan bir şey yitirmiş değil. Ancak günün şartlarına uyarak bir tek lider ve onu izleyen yığınlar yerine birçok lider ve liderlerini izleyen gruplar konumuna geçmiş durumda…

 

“;”20031218″;231;41
1977;”Anne, O şimdi gökyüzünde bir yıldız mı?..”;””;”Cüneyt Arkın, gişe rekorları kıran Matrix filmini beğenmemiş. ‘Bu dünyayı bir tek ben kurtarırım’ demiş. Bir de hiç insancıl olmadığını söylemiş. Ne gam, ne tasa… Ama al sana tartışma konusu! Matrix filminin insancıl olmadığını bile tartışıyoruz da, kendi ellerimizle insancıl olmaktan çıkardığımız şeylerin farkına bile varmıyoruz.”;”

10 Kasım sabahlarını nasıl bilirsiniz?
Aranızda strese girmeyen var mı bilmiyorum.
Atatürk çocuğu olup bu stresi yaşamamak çok mümkün görünmüyor.
Bu yıl 10 Kasım sabahı evden çıkmak üzereyken, “Sabah 9:05’de nerede olurum acaba?” diye düşündüm. Tam kestiremedim. Sabah arabayı bakıma sokmak üzere servise bırakmam gerekiyor. Günlerdir durmayan yağmur, o sabah da durmuyor. Hep yağıyor. Tatsız mı tatsız…

Son iki ya da bilemediniz üç yıldır 10 Kasımlarda bir gerekçeyle anımsayamadığım bir yerlerdeydim. Anımsamadığıma göre anlamsız 10 Kasımlarmış. “Arabayı bakıma verecek zamanı bulmuşum” diye söylenerek  çıktım yola. Ama tahmin ettiğim gibi olmadı doğrusu. Her sey çok çabuk ilerledi. Arabayı jet hızıyla aldılar, “Onu yaparız… Bunu yaparız… Haydi size güle güle” dediler… Bir de baktım, ofise gitmek üzere bir taksideydim. Saat daha 09:00 bile olmamış. İçim içime sığmıyor. Önünde geçtiğimiz büyük şirketlerin personeli ve yöneticileri  bayrak direğinin önünde toplanmaya başlamışlar… Hele birinin önündeki siyah – gri ve lacivert kostümlü adamlar grubunu görecektiniz. Sıra olmuş, anın gelmesini bekliyorlar. Hava soğuk takırdadıkları belli. Neden bilmiyorum, sesli bir şekilde taksi şoförüne, heyecan içinde, “Gördünüz mü , çıkmaya başlamışlar. Herkes hazırlanıyor” dedim. Aslında ona biraz sonra başına geleceklerin sinyalini vermeye çabalıyorum.

Abla Bugün Resmi Tatil mi?

Şoför garipsemedi. İlgi de göstermedi. “Abla bugün resmi tatil olmasın sakın?..” diye sordu. Olmadığını, ama bir anma töreni yapılacağını anlattım.
Saat 09:01… Yol durumu fena değil, akıcı bile denebilir, çok acıtmadan ilerliyoruz.
Saat 09:03…
Saat 09:05…

Birden sessizlik yarıldı. Önce sirenler… Sonra korna sesleri duymaya başladım. Trafik tereddütlü akıyor. Kimisi arabayı durdurmadan, maç çıkışı edasıyla, kornaya asılmış gidiyor… Kimi daha uyanmamış. Ne olduğunun bile farkında değil. Ama sokakta yürürken taş kesilen insanlar görüyorum. Hem de çok sayıda…

“Duralım şoför bey! Evet evet tam burada, hemen şimdi duralım lütfen.” Yazıya başlarken, “Tedirgin olmamak mümkün mü” diye yazmıştım. Tedirginim, ya adam durmazsa… “Bana ne be kadın” derse, “Git başka arabaya bin” derse… Ne yaparım, ne yapmalıyım? Zaten trafiğin en yoğun olduğu ana caddelerden birindeyim ve sabah işe yetişme telaşı var. Ama durdu. Hiçbir şey söylemedi. Ben yolun tam orta şerindeki taksiden indim, kapıyı ardına kadar açık bıraktım. Neden böyle yaptım bilmiyorum. Arkamdan geçenleri de durdurmak için mi acaba?.. Saygı duruşunda bulundum. Şoför içeride oturdu, çıkmadı.

Alnım Dik

Kafamı mümkün olduğunca yukarı kaldırmaya özen gösterdim. Alnım dik olsun istedim.
Bu işi göstere göstere yaptığım için değil. Hakkını vermek için.
Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir vatandaşı olduğum için…
Daha önemlisi Türk vatandaşı bir KADIN olduğum için alnım dik olsun istedim.

Alnımı dik tuttum çünkü, O, yaptığı tüm devrimleri sanki benim için yapmış.
Alnımı dik tuttum, çünkü ona teşekkür etmek istedim.
Alnımı dik tuttum çünkü, bir umut, gökyüzünde O’nu görürüm diye düşündüm.
Alnımı dik tuttum çünkü, kızımın da alnı dik dolaşmasını istiyorum.
Alnımı dik tuttum, çünkü bu ülkede özgürlüğümün hakkını vermek istiyorum.

Alnımı dik tutup, gökyüzüne bakarken, karşımdaki gökdelenlerden birinde yarıya inmiş bir ay-yıldızlı bayrak sallanıyordu, o dalgalanırken, ben içimden Atatürk için bildiğim tüm duaları okudum. Ruhun şad olsun… Toprağın bol olsun… Huzur içinde uyu dedim.

Biraz ileride önümde, özel aracını durdurmuş dışarıya çıkma cesaretini göstermiş, ama tereddütlü bakışlarını gizleyemeyen kadının ürkek gözlerinin içine bakıp, “Ben de varım merak etme” demek istedim. Beni gördüğünde omuzları biraz daha dikildi. Bana öyle gelmiş de olabilir, bilmiyorum. İçimden 10 Kasım’ını kutladım! Bugün kutlanmalı çünkü… Bir dakika çabucak bitiyor. İçeri girip kapıyı kapadım, şoför o an gaza bastı, yola koyulduk. Beklemekten sıkılmış olmalı.

Bizi Kimse Anlayamaz

Şoförün aklından neler geçtiğini bilmiyorum. Ben bu kısacık bir dakika içinde o kadar çok şey düşündüm ki… O bir dakikaya o kadar çok şey  sığdırdım ki… “Doğu ile Batı arasında köprüyüz” klişesini düşündüm.Kimse gibi olmak istemediğimi, kendim gibi olmak istediğimi düşündüm. O bir dakika içinde, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusunu içimden anneannemin öğrettiği dualarla andım, bana bugün ayakta durma şansını verdiği için teşekkür ettim. Bunları yapmak üzere çaba gösterdiğim için kendimi kutladım.

Hiçbir Avrupa Birliği üye ülke vatandaşı, hiçbir Avrupa Birliği karar alıcısı içimden geçenleri bilemez. Hiçbiri duygularımı anlayamaz. Hiçbiri sahip olduğum değerlerin değerini kavrayamaz. Hiçbiri benim bir gün neleri kaybetmekten korkutuğumu kavrayamaz.

Bunları nasıl anlatırsınız bir Batılıya.
Bunları nasıl anlatırsınız bir Doğuluya.
Bunları biz kendimize ve birbirimize bile anlatamıyoruz ki!
Birilerine inat yaşıyoruz. Birileri dediği için yaratıyoruz. Birilerini memnun etmek için gidiyoruz. Birileri dostlar alışverişte görsün diye çabalıyoruz. Tanımımızı, kendimizi ortaya koymalı, bundan yüksünmeden, farklısını aramadan, allamadan pullamadan yaşama davet etmek istiyorum.

Ali Can’la Sinan’ın Anneannesi

Kızım aklı ermeye başladığı andan itibaren ölüm konusunu da sorgulamaya başladı. İnsanlar ölünce ne olur? Bundan birkaç yıl önce, kızımın hayatındaki ilk arkadaşları ikizler; Ali Can ve Sinan anneannelerini kaybettiler. Bir gün, birlikte oynarken gururla “Bizim anneannemiz  artık bir yıldız” demişler. Eve gelip, Ali Can ile Sinan’ın anneanneleri gökyüzünde biliyor musun, o bir yıldız dediğini anımsıyorum. Ne diyeceğimi bilememiştim. Hazırlıklı değildim, bu süreç nasıl anlatılır, ne demek gerekir. Ne söylesem korkmaz… Nasıl güzelleştirebilir, doğallaştırabilirim diye düşünmüştüm. Daha sonra bir psikoloğa danıştım. Üzerinde durmamam gerektiğini, bunu övmemem gerektiğini, çocuğun yıldız olmanın güzel bir şey olduğundan yola çıkarak, yıldız olmak isteyebileceğini söylemişti…

Kızım geçen gün, Atatürk’ün bir yıldız olduğunu söylediğinde kendinden emindi. Böyle bir yargısı oluşmuş. Birkaç yıl öncesine gittim. İlk “yıldız” serüvenimizi anımsadım. Bu kez fikir bana da güzel geldi doğrusu. O bir yıldız.

Çoban yıldızı gibi. Yol gösteriyor. Düşündüm ki, böyle biri olmasaydı kendimi  boş ve boşlukta hissedebilirdim. Güzel bir değer insanın bir liderinin olması. Bir aile büyüğü gibi.

Bir iki yıl önce kızımı verdiğim okuldan aldım. Almamın temel nedeni 10 Kasım’dı. Aslında onun simgelediği ve altında yatanlardı. Bir kara karton, birkaç kuru yaprak ve Atatürk resmi getirmesini söylemişlerdi. Tüm öğrenciler getirecek, onlar matemi simgeleyen kara kartona Atatürk’ün resmini yapıştıracaklar, etrafını da solmuş yapraklarla süsleyecekler, Atatürk’ü böyle anacaklardı.

Malkoçoğlu Serüveni

Ezberci müfredat yaratıcı çözümler bulmaktan o kadar uzak ki… Samsun’a çıktı… Garp cephnesinde savaştı. Türkiye Büyük Millet Meclisini kurdu… Kargaları kovaladı.
1938’de öldü… 23 Nisan’ı çocuklara armağan etti. 19 Mayıs’ı gençlere… Köylü yurdun efendisidir dedi… Dedi… Yaptı… Söyledi… Gitti… Geldi… Malkoçoğlu serüveni gibi.

O da bir insandı. Onun yaşadığı dönemin kendince zorlukları ve fırsatları vardı. Onun da hepimiz gibi zaafları ve güçlü olduğu yanlar vardı. Onun hayalleri vardı. Hayallerini gerçekleştirmek için de cesareti. Kimse bir gün bu adamın ne acı çektiğini sorgulamadı, ne hissettiğini de.

Putlaştırdık, o birbirinden çirkin heykellerin içine sıkıştırdık. Ben artık geri istiyorum O’nu. İnsan gibi, lider gibi, anlaşılır bir şekilde. Malkoçoğlu Atatürk serüveni istemiyorum. Aynı törenler, aynı asık yüzlü insanlar, aynı bakışlar, donuk ve neşesiz insanları da görmek istemiyorum. Ruh istiyorum. Tahmin ediyorum da, o da bunu isterdi.

Geç mi dediniz?… Hiçbir zaman geç olmaz. Benim liderim ne Mussolini, ne Lenin, ne Stalin, ne Hitler. Benimkisi Atatürk! Ben onu daha iyi tanımak istiyorum. Anlamak istiyorum.

Çiçekle Atatürk

Kızım bu yıl okula Ata’sına vermek üzere bir demet  çiçek götürdü. Bir gün önce pazar olduğundan tüm gün başımın etini yedi. Çiçeğimi ne zaman alacağız, nereden alacağız…
10 Kasım akşam eve buruk geldi. Zaman iyi ayarlanamadığı için kendi çiçeğini Atatürk’e kendisi verememiş. Bir arkadaşını görevlendirmiş öğretmen, tüm çiçekleri toplamış ve o yerleştirmiş büstün önüne.

Düşündüm de, haklı. Niye getirdiği çiçeği kendisi veremesin. Bu duygusal bir an. Yedi yaşında bir çocuğun kafasından neler geçiyor bilemezsiniz ama istiyorsa, hissediyorsa, ona, bir demet çiçeği verebilme fırsatı verilmeli. Türkiye, kendisini renk cümbüşüne bulamalı, Ata’sını çiçekle ve neşeyle; korkmadan, çekinmeden  anmalı. Bize bu yakışır.

“;”20031113″;1003;115
2005;”Bayram Şekeri mi Demeli”;””;”Önümüzde koca bir bayram tatili var. Türkiye’de hayat bayram havası içinde. Alkışladığımı sanıyorsunuz değil mi? Yanıldınız işte! Neyin bayramını yapıyorsak…”;”

İşsizlik bizde, ekonomik durgunluk bizde, savaş bir kapı ötemizde, terör bizde, fakirlik bizde… Hayır ama… Olur mu hiç öyle şey! Biz tatil yapmalıyız. Üstelik bu tatili 10 gün gibi uzun döneme yaymalıyız. Tatil bizim de hakkımız.

Bazılarınızın bana kızacağını, işgüzarlık yaptığımı söyleyeceğinizi biliyorum. Haklı da olabilirsiniz. Ama ne yapalım ki, bu durumu haklı bulmuyorum. Türkiye’nin ayranı yok içmeye, tatile çıkıyor 10 günlüğüne…

Günlerdir bayrama çıkacağız diye hazırlık yapıyoruz. İki günlük işi bir güne sığdırıyoruz. Günler yaklaştıkça tempomuz giderek artıyor. Bayram, sonunda bir işkenceye dönüyor. Çünkü bayrama kadar iş yetiştireceğim diye zombi gibi oluyorsunuz. Hayat duracak ya, durmadan yakalamak lazım. Bayrama kadar acil olan işleri yapabilirseniz, yaptırabilirseniz, şanslısınız. İşler yetişmediği için sizinkiler de ele alınmak üzere sıraya girebilir.

Bunun bir de geri dönüşü var tabii. Kimse onu düşünmüyor. Bıraktığınız hayatı geri alabilmek için uğraşıyorsunuz. Adaptasyon… Birikmişler. Normallere hiç sıra gelmiyor. Nasıl gelsin Allah aşkınıza! Ben üstüme vazife olmasa da,  bu 10 günlük ayrılığı yaşanmıyor kılmak, kavuşmayı sancısız yapmak için sizi birbirinden sevimsiz haberlerle bırakacağım. Göreceksiniz dönüşünüz sancısız olacak. Herkes bayramda şeker ikram eder, biz kinin.

Bolluk Yüzünden Kıtlık

Dünya ekonomisinde tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Örneğin ABD ekonomisi son 20 aydır büyüyor. Bu mutlu bir haber olarak algılanabilir, ama değil. ABD’de iş piyasası küçülüyor.

ABD önlenemez bir iş kaybı içinde. Alliance Capital tarafından hazırlanan bir raporda ABD’nin sürekli iş/meslek ihraç  ettiği belirtiliyor. Ancak rapor yalnızca ABD’nin değil, dünyanın 20 büyük ekonomisinin 1995 ile 2002 yılları arasında 22 milyon iş kaybettiğini ortaya çıkardı. Şu sıralar, neredeyse en hızla gelişen tek ülke olan Çin’de bile iş kaybı yaşanıyor. Alliance Capital ekonomistlerinden Joseph Carson’a göre sorun, bolluk içinde yaşamamız. Bayram bolluğu da bunların içinde sıralanabilir. Sorun, hiç bir şeyden az olmaması. Diğer bir ifadeyle çok üretim yapılıyor… Bolluk yüzünden kıtlık yaşıyoruz ve bolluk nedeniyle gelecek her zamankinden daha puslu. İşin garibi gelişmiş ekonomiler son ekonomik krizi 30 yıl önce yaşamışlardı. Yaşanmış olanlar zaman içinde biraz unutuldu, unutulmayanların ise bugün yaşananlara çok benzemediği söyleniyor. Aşağıda gözünüzden kaçmış olabileceğini düşündüğüm haberler var. Her nerede olursanız olun bu bayram, bolluk içinde yaşadığınız tatil günlerini renklendirmek için aşağıdaki bayram bonbonlarını size sunuyorum.

Ekonomi Büyüse de İşsizlik Artacak

Viyana Karşılaştırmalı Uluslararası Ekonomi Enstitüsü (Vienna Institute for Comparative International Economics) tarafından yapılan son araştırmaya göre, AB’nin son genişlemesi bir yanda ekonomik büyümeyi artırırken, diğer yanda işsizlik oranlarını da yukarıya çekecek.

Gelecek Mayıs’ta AB’ye katılacak olan 10 yeni üyenin şu anda neredeyse büyümeyen AB ekonomisine yeni bir ivme kazandıracağı varsayılıyor. AB’ye yeni üye olacak ülkelerin yıllık büyüme oranları, mevcut AB üyelerine göre ortalama yüzde 2 daha yüksek ve uzun dönemde de bu farkın korunması bekleniyor.

Ancak, genişlemenin bir başka ekonomik sonucu da işsizlik oranlarındaki artış olacak. AB’de mevcut işsizlik oranı yüzde 8.3. Yeni üye olacak ülkelerde bu oran ise ortalama yüzde 15. Enstitü’nün araştırmasına göre hızlı ekonomik büyümeye karşın, bu oranlar değişmeyecek.

En Yüksek İşsizlik Türkiye’de

İş-Kur Çalışma Raporu’na göre Türkiye, Ağustos 2003 itibariyle, OECD ülkeleri içinde işsizliğin en yüksek yaşandığı dördüncü ülke oldu.

Ağustos 2003 itibariyle ortalama işsizlik oranı, Avrupa Birliği’ne (AB) üye ülkelerde yüzde 8.8, OECD ülkelerinde ortalama yüzde 7.3 oldu.

Türkiye,  Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri içinde, Polonya, lovakya ve İspanya’nın ardından işsizliğin en yüksek yaşandığı dördüncü ülke.

Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, İşsizlik oranı yılın üçüncü çeyreğinde sınırlı oranda gerileyerek yüzde 9.4’e indi. Toplam işgücüne katılma oranı ise yüzde 50.5 olarak gerçekleşti. İşsizlik oranı kentlerde yüzde 13.5 iken, kırsal yerlerde yüzde 4.6 düzeyinde bulunuyor. ğitimli genç nüfusun işsizlik oranı geçen yılın aynı dönemine göre, yüzde 30.7’den yüzde 31.8’e yükseldi. Eğitimli gençler arasında işsizlik, en çok kentsel yerlerde gözlendi. Kentsel yerlerde eğitimli gençler arasında işsizlik oranı toplamda yüzde 34.2, erkeklerde yüzde 31.5, kadınlarda ise yüzde 38.4 olarak tahmin edildi. Kırsal yerlerde bu oran toplamda yüzde 25.7, erkeklerde yüzde 24.2, kadınlarda ise yüzde 29.4 oldu.

Bizdeki İşsizlik Çok Tehlikeli

Dünya Bankası, Türkiye’de yoksulluk üzerine yaptırdığı genel çalışmanın bir parçası olarak, işsizlik ve istihdam üzerine hazırlattığı projeyi bir ön raporla duyurdu. Dünya Bankası’na göre, Türkiye’de yaşanan işsizlik ‘çok tehlikeli’.

Rapor, Türkiye”deki işsizliği, ‘eğitimli genç nüfusun’ iş  bulamaması olarak nitelendiriyor ve hızla yükseldiğine işaret ediyor. Şu anda Türkiye’deki 20 – 24 yaş arasındaki gençlerden lise mezunlarının yüzde 45’i, üniversite mezunlarının da yüzde 31’i iş bulamıyor. Bu oran 25 – 29 yaş arasında lise mezunlarında yüzde 23, üniversite mezunlarında yüzde 10 düzeyinde görünüyor.

İnşaat İşçileri, Kadınlar ve Kamu

Dünya Bankası raporuna göre, Türkiye’de inşaat sektörü gün geçtikçe küçülecek. Bu nedenle de özellikle köyden kente göç eden ve çoğunluğu vasıfsız işçi olarak inşaat sektöründe çalışan popülasyonun karşısında ciddi bir işsizlik tehlikesi bulunuyor.

Türkiye’de ayrıca çalışması gereken, yani çalışma yaşındakilerin yalnızca yüzde 46’sı bir işte çalışıyor. Bu oran Avrupa’da işsizliğin en yüksek olduğu İspanya’da bile yüzde 55 düzeyinde. Avrupa Birliği ortalaması ise yüzde 62.Türkiye’de çalışabilecek durumdaki özellikle kadın nüfus artık iş bulabileceği umudunu yitirdiği için iş aramıyor.
İstihdam edilenlerin yüzde 52’si herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışıyor.

Asgari ücret ise imalat sanayi ortalama ücretinin dörtte biri düzeyinde. Asgari ücretin ortalama standarda yükselebilmesi için iki kat artması gerekiyor. 1990’larda yaşanan ekonomik krizlerin çalışanlar üzerindeki etkileri ele alındığında, Türkiye’de imalat sanayiinde 1990 – 1995 arasında ortalama 6 bin 377 dolar olan yıllık ücret düzeyi, 1996 – 2000 arasında 4 bin 917 dolara kadar geriledi.

Kamu sektöründe istihdam edilenlerin sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3.5 azalışla, 3 milyon 32 bin kişi olarak tahmin edildi. Kamu sektöründe çalışanların yüzde 74.3’ü kentsel yerlerde bulunmuşken, toplam istihdam içinde kamu istihdamının payı geçen yılın Eylül ayı sonu itibarıyla yüzde 13.8 iken, 2003 yılının üçüncü döneminde yüzde 13.5 olarak gerçekleşti.

AB, Bilgi Çalışanı Yoğun

Avrupa Topluluğu İstatistik Ofisi Eurostat’ın Topluluk İşgücü Araştırması’nda yer alan bir rapora göre, 2002 yılı itibarıyla AB’de istihdam edilen 163 milyon çalışanın yüzde 7.4’ü yüksek teknoloji ve orta derecede yüksek teknoloji kullanan sektörlerde, yüzde 33.3’ü ise bilgi-yoğun hizmet sektörlerinde  çalışıyor.

Avrupa Birliği’nde bilgi yoğun hizmet sektörlerinde istihdam edilen çalışan sayısı gittikçe artıyor. Bu sektörlerde 1997-2002 arası ortalama istihdam artışı yüzde 3.1 oldu. Yüksek ve orta dereceli yüksek teknoloji ile üretim yapan sektörlerdeki büyüme nispeten daha yavaş ve yıllık ortalama yüzde 0.9 olarak gerçekleşti.

AB’de çalışanların yüzde 40’tan fazlası yüksek teknoloji ve bilgi-yoğun sektörlerde istihdam ediliyor. Bu sektörde çalışanların oranının en yüksek olduğu ülke yüzde 11.4 ile Almanya. Almanya’yı yüzde 7.4 ile İtalya ve Finlandiya izliyor.

AB’de hizmet sektöründe istihdam edilen 111 milyon kişiden 54 milyonu bilgi yoğun hizmet sektöründe çalışıyor.

20 Yılda Bir Trilyon Borç Yapmışız

Ankara Ticaret Odası’nın (ATO) araştırmasına göre, Türkiye 20 yıllık dönemde 243 milyar doları dış borç olmak üzere toplam 1 trilyon dolar borçlandı.

Türkiye, son 20 yılda 1 trilyon dolardan fazla borç aldı, bu dönemde 316 milyar dolar da faiz ödedi, yatırımlara ise yalnızca 170 milyar dolar ayırabildi. ATO’nun , “Borç Ekonomisinin 20 Yıllık Seyri” araştırmasına göre Türkiye, 1983-2003 döneminde 243 milyar doları dış, 811 milyar doları da iç borç olmak üzere toplam 1 trilyon 55 milyar dolar borcun altına girdi. Türkiye, aynı dönemde 81 milyar dolar dış, 235 milyar doları da iç borçlar için olmak üzere toplam 316 milyar dolar faiz ödedi.

Bir trilyon dolardan fazla borçlanmaya gidilen bu dönemde, kamu yatırımları için ayrılan para ise 170.1 milyar dolar düzeyinde kaldı. İç ve dış borç faizlerinin milli gelire oranı 1983’teki yüzde 3.2’lik düzeyinden 2001 yılında yüzde 25.3’e ulaştı. Bu oran 2002’de yüzde 17.9’a, 2003’te yüzde 14’e geriledi.

Araştırmaya göre, Türkiye bugünden itibaren hiç borç almasa bile 2010 yılına kadar 123 milyar doları iç, 147 milyar doları da dış borç olmak üzere toplam 270 milyar dolarlık geri ödeme gerçekleştirecek.

2008’e Kadar 70 Milyar Dolar Ödeyeceğiz

Hazine verilerine göre, bu yıl Eylül sonu itibarıyla 2003-2008 yılları arasında konsolide bütçe dış borç anapara ve faiz geri ödemeleri toplam 70.5 milyar dolara ulaşıyor.

Bu ödemelerin 53.3 milyar doları anapara, 17.2 milyar doları da faiz ödemelerinden oluşuyor. Aynı dönemdeki ödemelerin yüzde 43’ü (30.1 milyar dolar) tahvillerden, yüzde 57’si (40.4 milyar dolar) de kredilerden kaynaklanıyor.

Verilere göre, 70.5 milyar dolarlık toplam borcun yüzde 78’inin 2006 sonuna kadar ödenmesi öngörülüyor. 2006 yılındaki borç servisinin 10.7 milyar dolarlık bölümü ise Uluslararası Para Fonu’na yapılacak ödemelerden oluşuyor. IMF geri ödemelerinin 2006 yılında yoğunlaşması, 2004-2005 yılları arasında erken ödeme seçeneği yerine normal ödeme seçeneğinin kullanılmasından kaynaklanıyor.

Rapora göre, Türkiye’nin tercih etmesi durumunda 2006 ve sonraki yıllarda da IMF’ye yapılacak geri ödemelerde erken ödeme planından normal ödeme planına geçme hakkı da bulunuyor.

Yılın son üç ayında 23 katrilyon, 2004 yılının ilk dokuz ayında ise yaklaşık 110 katrilyon liralık iç borç servisi yapacak.

Gelecek yılın ilk üç çeyreğinde yapılacak kesinleşmiş iç borç ödemelerinin yaklaşık 40 katrilyon liralık kısmı faiz, 70 katrilyon lirası ise anapara ödemesi olacak. Gelecek yılın ilk üç çeyreğinde yapılacak dış borç ödemelerinin tutarı ise 13. 2 katrilyon lira olaraka gerçekleşecek.

Polonya/Macaristan Kadar Olamadık

Türkiye’de  doğrudan yabancı sermaye yatırımı 2001 yılında 3,2 milyar Dolardan, 2002 yılında 1 Milyar Dolara düştü.2002 yılı sonunda Türkiye’deki yabancı yatırım stoku 18,5 milyar Dolara ulaştı.

AB’ye üye olacak olan Doğu Avrupa ülkelerinden örneğin Çek Cumhuriyeti’nde yabancı sermaye yatırım stoku 38,4 milyar Dolar, Macaristan’da 24 milyar oldu.

Polonya’da 1995 yılında 97 milyar Euro olan ulusal gelir, 6 yıl içinde 100 milyar Euro artarak 2001 yılında 196 milyar Euro’ya tırmandı.  Macaristan’da 1995 yılında 34 milyar Euro düzeyindeki ulusal gelir 6 yılda 24 milyar artarak 2001 yılında 58 milyar Euro oldu.
Polonya’da aynı zaman diliminde kişi başına düşen ulusal gelir de iki katına çıktı. Polonya’da 1995 yılında 2 milyar 700 milyon Euro tutarındaki yabancı sermaye girdisi, 2001 yılında hemen hemen üç katına çıkarak 6,5 milyar Euro’ya fırladı. Bu süre içerisinde enflasyon da çok ciddi oranda düştü. Polonya’da 1995’te yüzde 28 olan enflasyon, 2001’de yüzde 5’e indi. Macaristan’da ise 1995 yılında yüzde 28 düzeyindeki enflasyon 2001 yılında yüzde 9 gibi tek rakamlı bir seviyeye indi.

Avrupa’nın Bize İhtiyacı Var mı?

Gelecek 20 yılda Avrupa’da ciddi biçimde çalışan nüfusa ihtiyaç olacak. Genç nüfusun azalıp yaşlı nüfusun artması ekonomideki dinamizmi düşürüyor. 64 yaş üstü nüfusun hızla arttığı ülkelerin başında Almanya Fransa ve İngiltere geliyor.

Almanya’da nüfus azalmasının ciddi sorun oluşturmasına ve işsizlik oranındaki artışa rağmen yüksek teknoloji gerektiren sektörlerde çalışacak kalifiye personele büyük ihtiyaç bulunuyor.
Fransa Ekonomi ve Sosyal Konseyi (CSE) tarafından hazırlanan bir rapora göre, Fransa’nın 2010 yılına kadar 150 bin göçmen işçiye daha ihtiyacı olacak. Fransa’da nüfusun giderek yaşlandığına dikkat çeken rapor, iktidardaki sağ hükümetin uyguladığı politikaların tam tersine , Fransa’nın her yıl en az 10 bin göçmen işçi kabul etmesi gerektiğini vurguluyor. Fransa’da aktif nüfus içinde işsizlik oranının  yüzde 10’a ulaşmasına rağmen, Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre, yaklaşık 300 bin civarında iş kadrosu boş.

Gerek Almanya’nın, gerek Fransa’nın bugün ve gelecekte ihtiyaç duyacağı işgücü eğitimli ve kalifiye işgücü. Eğitimin GSMH içindeki payı’na baktığımızda; Türkiye yüzde 2.2’lik bir oranla (4.4 Milyar Dolar) Almanya (yüzde 4.8-109 Milyar Dolar ), Fransa (yüzde 6.0-88 Milyar Dolar ), İtalya (yüzde 4.9-57 Milyar Dolar), İspanya (yüzde 5.0-28 Milyar Dolar) ın -oransal olarak çok düşük görülmese de- mutlak değer olarak oldukça gerisinde kalıyor.

“;”20031120″;146;36
2054;”Bayram A La Turca”;””;”Gördüm ki, tatil konusunda hem fikir değiliz. Ne yapalım, her konuda benimle aynı görüşü paylaşmak zorunda değilsiniz. Bakalım bu yazının sonunda tatille ilgili paralel bir düşünce yakalamak mümkün olacak mı?
“;”

Bir varmış bir yokmuş. Bir Türk tatil yapmaya karar vermiş.

Meraklısına not:

Türkler ya hep tatil yaparlar ya da hiç yapmazlar. Tuhaf bir canlı türüdür bunlar: ”Ya siesta ya ölüm.“ Arayı bulanları tanıdım. Ama ne kadar doğru söylediklerinden hiçbir zaman emin olamadım. Arayı bulduğunu söyleyenlerin çoğunun biraz dönek olduğunu gördüm. Önceleri öldüresiye çalışmış olup, ecel kapıyı tıklatmaya başlayınca hayatın tadını çıkartmaya karar verirler. Sonra da sağda solda nutuk atıp, ne kadar erdiklerini anlatırlar.

Çok az insan tanıdım, doğuştan kararınca çalışıp, kararınca eğlenen ve kararında yaşamaya kararlı olan… Siesta’cılar çalışmayı, cehennemlikler de eğlenmeyi bilmezler.

Cır Cır’cılar ile Vır Vır’cılar

Öyküye dönecek olursak bizim cehennemlik, ülkede tatil günleri kontrolsüz uzadığı ve bir siyasi rant olarak kullanıldığı, 10 gün yarı açık cezaevinde yaşayacağına, bayramı evde değil tatilde geçirmeye karar vermiş.

Biliyorsunuz, gelişmiş ekonomilerde yaşayan gelişmiş insanlar tatillerini neredeyse bir yıl öncesinden planlarlar.

Bizde böyle bir durum söz konusu olamaz. Neden diyecek olursanız, bizim için bir yıl bir ömür demek; kim öle kim kala. İkincisi bizim hayatı planlamak gibi bir planımız yoktur. Geldiği gibi gider. Siesta’cılar ateş böceği gibidir. Sürekli cır cır ederler. Cehennemlikler de karınca gibi… Sürekli vır vır ederler.

Meraklısına not:

Ben ateşböceği ile karınca hikayesini hiçbir zaman sevmemişimdir. Yıllar sonra, çocuğuma da okutmadım. Kimse üzerine alınmasın. Bu hikayenin baş kahramanı benim. Gülün diye yazıyorum, bilin.

Kavradığınız gibi Siestacı değil, cehennemliklerdenim. Ben de bir zamanlar tatillere gider, güler eğlenirdim ama nedense hayat beni aldı götürdü, ben farkına varmadan olmuşum bir cehennemlik, ağlayanım yok.

İyiyim, Çok Eğleniyorum

Çalışmak hem de çok çalışmak bizde bir de marifettir. Böyle biline. Örneğin ben “Nasılsın?” diye soranlara “Teşekkür ederim iyiyim, çok çalışıyorum” türü bir şeyi rahatlıkla söylerim. “İyiyim teşekkür ederim, çok eğleniyorum” dediğimi son yıllarda pek hatırlamıyorum. Desem, zaten insanlar bana garip bakar. Ne olacak… Formatlı hayatlar.

Sonuç olarak, son anda, aynen bir Türk gibi, kimseyi hayal kırıklığına uğratmadan,  bayram başlamadan bir hafta önce tatil kararı alıp, nereye gidileceğine ve nasıl gidileceğine kadar bir sürü önemli işlem için bir hafta ayırdım. Herkesin hayret dolu bakışları altında, uçak rezervasyonu yapmaya kalkınca, çevremdekileri güldürdüm.
İnatçıyımdır ama… Eşi dostu aradım. Zar zor karar vermişim zaten tatile gitmeye, geri mi döneceğim bu saatten sonra…

Uğraşma dediler. Tüm uçaklar doluymuş ve açılmayacakmış. Nasıl yani?… diyorum. İşiniz olsa bir yere gidemeyeceksiniz. Türkiye bayram tatilinde. Turlar bütün uçakları aylar öncesinden kapamışlar.

Ne yapacağım peki şimdi?… ‘Nereye gideceksen turla git’ dediler. Açarsın gazeteyi gidilecek yer ararsın kendine. Aile tatili bu… Bir de çocuk var, her yer olmaz, her yerde yenmez, her yerde eğlenilmez. Avrupa olsun dedik. Neresi var… Çocuğa da ders gibi bir deneyim olsun. Türküz ya, bir taşla birden fazla kuş vurmak gerek.

Bunca yer dolaştım nedense yolum hiç Portekiz’e düşmedi. Bir taş da kendim için vurayım dedim. Portekiz için eş dosttan bilgi aldım. Aman dediler yalnızca Porto ve Lizbon al. Fatima turu yaparlar çok sıkılırsın gitme…

Adını güzel İstanbul Boğazı’ndan almış bir acenatmıza başvurduk. Büyük bir şirketler grubuna bağlı olduğu için onu seçtik. Güvenli olsun, hizmeti iyi olsun diye… Biz tatilimizi 4-5 gün planlamak istiyoruz. Onlarla gitmek ve dönmek istiyoruz. Turla başka işimiz olmayacak. Bir de otel ve vize işi var tabii… Yapmışken neden bu kolaylıktan yararlanmayacaksın. Ama böyle olmuyor turla gidince, turcu oluyorsun.

Tur Cahili Olmak

Olay İstanbul’da başladı. Tüm formaliteler tamamlandı, gideceğimiz güne kadar rahatız. Son anda seyahat ayarlamışım daha ne isterim. Fakat belliydi bu kadar kolay olmamalıydı. Telefon geldi, biz 4/5 günü 6/7 gün yapmak istiyoruz ne dersiniz? Tur cahiliyiz ya, “Olur” dedik. Meğer bu hep olurmuş. Ne bileyim. Dolduramazlarsa, birleştirirlermiş. Zararı yok nasılsa memlekette bayram var. Ama dönüş günümle ilgili çok hassasım. Son gün dönmek istemiyorum, zaten kendimce o gün için planlarım var. Ertesi gün çocuğun okulu var. Benim işim var. Biz ailecek son günümüzü stres içinde geçirmeyelim diye karar verdik. Seçeneklerin bize uyanını tercih ettik. Ne yanılgı!!!!!

Bayramda bir yere gidemiyorsun, gitsen dönemiyorsun. Turla gidip, turla birlikte olmasan da bir şekilde transferlerinde ve bir yerlerde tura ait bir şeylerle karşılaşıyorsun. En azından ilk gün seni bir şehir turuna çıkarıyorlar. Bence bu güzel bir şey. Oryantasyon programı gibi.

Turların gidilen ülkeyi tanımayan, bu ülkeye daha önce hiç gitmemiş, bu ülkenin dilini konuşamayan rehberler çalıştırdığını bilmezdim. Yani kariyer diye tutturmuş gidiyorum. Ne kadar da yanılıyorum. Herkes işini iyi bilecek, uzman olacak deyip duruyorum. Size bunca eziyet ettiğim için özür diliyorum.

Herkes Her Şey Olabilir

Artık fikrimi değiştirdim. Canınız mı sıkıldı, siz de rehber olabilirsiniz. İşsiz misiniz, rehberlik yapabilirsiniz. Dil bilmenize, ülke tanımanıza gerek yok. Bizim rehberimiz free-lance çalışan türdenmiş. Bayramda seyranda çok talep olunca değişik acentelerle çalışırmış. Şöyle dedi; “Valla aslında bir yere gitmeye niyetim yoktu. Yapacak işim de yoktu. Davet ettiler. Bana da yalnızca şunu ve bunu yapacaksın dediler. Sonra ortaya bir de bu çıktı. Ama pasaportu vermiş bulundum artık geri dönmeyeyim dedim. Ben bu ülkeye bundan 7 yıl önce bir kere gelmiştim. Pek bilmiyorum, tanımıyorum.”
Bir diğeri de şöyle dedi; “Merak etmeyin dersimi çalışarak geliyorum, akşamları gideceğimiz yerleri okuyorum.“

Her Türk rehberin yanına bir de yerel rehber koymuşlar onlar anlatıyor… Ya İngilizce ya da Fransızca konuşuluyor… Bizimkiler Türkçe’ye tercüme ediyor. Eğer yakınlarındaysanız, tercümelerin Yaradana Sığınmaca olduğunu görüyorsunuz…

Biz Porto’dan Lizbon’a geldiğimizde artık tatilimizi de yarılamıştık. Burada rehberimiz bize sürpriz yaptı; “Aslında söylemeyecektim ama ben sır saklayamam.”” Böyle başlayınca, merak ediyorsunuz: “Ayy ne olur saklama….” Sanırım Cumartesi dönemiyoruz. Pazar gecesi döneceğiz. Sabaha karşı İstanbul’da olacağız.”” Neden… Nasıl yani… Niye…

O zaman yüzünde mistik bir hava belirdi, bilgiç bir edayla… “Güvenlik nedeniyle” diye fısıldadı. Nedenmiş o? Son bombalamalar nedeniyle böyle uygun görülmüş. Afgan uçakları bile inip kalkıyor, biz niye gidemeyelim ve gelemeyelim… Önce kendi kendime, ”Görüyor musun” dedim, “Üçüncü dünya ülkesiyiz işte. Ne yazık. “ Sonra, “Kendine gel Yaprak saçmalama” dedim. “Bu işte başka birşey var.“

Onca kişinin arasında bir tek ben, acentenin bu açıklamayı yazılı geçmesi gerektiğini, bundan ısrarcı olduğumu söyleyip, ilk antipatiyi kazandım. ‘Tamam’ dedi ama belli ki yapmayacak. Anladım ya, bu yazıyı mutlaka istiyorum diye tutturdum. Baktı ki pabuç pahalı, ‘Tamam getirteceğim’ dedi. Rehber bana sinir oldu. Daha sonra benimle hiç konuşmadı.

O gece odanın kapısında bir zarf vardı. İçinde de bir not. İstediğim gibi antetli kağıtta. Bir tek kelime “terör” bir tek kelime “güvenlik” geçmiyor. Anlamsız iki cümle; “…böyle olmak zorunda olduğu için böyle olmuştur…” yazıyor.

Türk’ün Aklını Seveyim

Türk’ün aklını seveyim ben. Yaratıcıyız. Bulunduğun durumu kurtar, içinde bulunduğun her durumu kullan. İstanbul bombalanmış, herkes tedirgin ve üzgün ya… Duyguları bolca sömür. Sonra da televizyonlara çıkıp, neden bizi böyle algılıyorlar, acaba biz kime ne yaptık diye sızlan. Sen önce kendine saygılı ol. Kendine yalan söyleme. Başını dik tut.
Merak etmeyin bu kadar kolay bırakmadım peşlerini. Saatlerce İstanbul’la konuşma… Önce efendim şöyle böyle diye başlayan konuşma, sonra “Allah Aşkına… Kusura bakmayın…  Çaresiziz, ne olur…” diye yalvarırcasına noktalanıyor.

Bu arada unutamadığım ve unutmayacağım bir yaklaşım da şu oldu; rehber sır saklayamıyor ya… İfşaatte bulunduktan sonraki cümlesi şu, “Merak etmeyin ekstra günün parasını biz karşılıyoruz.” Bendensin diyor yani… Bedava sirke baldan tatlıdır ya…
Allah razı olsun demek lazım değil mi. Türküz ya ne olacak fena mı bir gün fazla, üstelik otel masrafları turdan…

İtiraz ettim, çabaladım durdum, ama sonuç değişmedi. Herkes dilediğini yapıyor. Bu nasıl iş anlamıyorum. Sabaha karşı 2:30 – 3:00 arası Atatürk Havalimanındaydık. Sanki tüm İstanbul oradaydı. Bu kadar çok kavga eden insan görmedim. Aynı anda sağındaki solundaki ve yetmezmiş gibi ön ve arkasındakiyle didişen insanlar. Uzayan sıralar, gerilen sinirler… Daha sonra öğrendim ki, turlarda klasik bir uygulamaymış bu. Dolduramadın, birleştir.

Yapanın yanına yaptığı kar kalır. Türkün aklına tatile çıkmak gelmiş… Bu masalda burada bitmiş.

Meraklısına not: 

  • Türkiye ekonomisinin üretim bandında en kuvvetli yanı hizmetler sektörü. Türkiye’deki istihdamın sektörlere göre dağılımına baktığımızda, hizmetler sektöründe % 41’lik bir istihdam oranına sahip olduğumuzu görüyoruz. Geleceğin hangi sektörlerde olup olmadığına ilişkin projeksiyonlar ise hizmet sektörünü gösteriyor. Tüm gelişmiş ekonomiler, ağır sanayiyi bir kenara bırakıp katma değeri daha yüksek olan hizmetlere kayıyor. Ama bunu dostlar alışverişte görsün diye yapmıyor. Hizmet sektörü çok kritik, müşteri gidince bir daha geri gelmiyor. Müşteri İlişkileri Yönetimi Konferansları düzenleyenlerin, bunlara katılanların uygulamalarını da konuşmalarındaki tonlarına çekmeleri gerekiyor.
  • Bir başka küçük notum daha var, bu tatile çıktığıma memnunum. Çünkü gördüm ki, Türk insanı pek çok kurumu çoktan sollamış. Biz bir tek siyaseti ve siyasal kurumları geride bıraktığımızı sanıyorduk ama diğerlerini de çok gerilerde bırakmışız. Yakında, aynen siyasette sahnesindeki pek çok aktör gibi  ekonomideki bazı aktörler de tasfiye olacaklar.

“;”20031204″;369;43
2086;”Cami Avlusundaki Ben”;””;”Bazı kelimeler var, aslında içleri çok dolu. Hayatımızı şekillendirirler. Başarı bunlardan biri. Başarıyı herkes seve seve kucaklar. Başarısızlık deyince de bir dakika duracaksınız. Moda deyimle, “Elimin tersiyle itip, ayağımın altında ezeceğim.” bir olgu. Böyle mi olmalı?”;”

Başarıyla aranız nasıl?
Herkesin çok iyidir. Hepimiz, hep başarmak isteriz. Sürekli başarılı olmak… Durup dinlenmeden başarılı olmak… Çocukların başarılı olması, kocanın başarılı olması, babanın başarılı olması (ehh… yeni yeni kadının başarılı olması!!!) çevremizdekiler için önemlidir.

Başarısızlıkla aranız nasıl peki?
Allah korusun! Ağzından yel alsın! Ne demek başarısız olmak, nereden çıktı şimdi durup dururken başarısız olmak. Olacaksan, başarılı olacaksın. Hep başarılı olacaksın, her zaman ve her yerde başarılı olacaksın. Karnen hep “pek iyi” olacak, hayat boyu girdiğin tüm sınavları geçeceksin, her adımın başarılı olacak. İyi okulları bitirecek, iyi bir izdivaç yapacak, iyi bir işe girecek, iyi kazanacak, iyi yiyecek, iyi giyecek ve iyi yaşayacaksın ki, başarılı sayılasın.

‘Kime göre başarı?’ diye sormayız ama… Tüm bu saydıklarıma burun kıvıranlar da var. İtiraf etmeliyim, böyle format atılmış bir hayata burun kıvıranlardanım. Onun içindir ki, yazıyorum. Ama başarıyı sevdiğimi söylemeliyim. Başarısızlığı da…

Ne o şaşırdınız mı?.. Başarı da başarısızlık kadar doğal ve bizden, bize dair, bizim içimizden… Başarısızlık, başarıya giden yolda müthiş bir motivasyondur. Başarısızlık, önemli bir eğitimdir. Başarısızlık, bilenmektir. Başarısızlık, algıların kuvvetlenmesidir. Tabii yapana, bu söylediklerimi anlayana…

Siyah Beyaz Hayatlar

Sizin hayatınız da pek çokları gibi siyah beyazlarla mı dolu? Başarılar ve başarısızlıklar… Başarılı olanlarla olmayanlar. Doğruyu söyleyenler ile söylemeyenler. Cesurlarla korkaklar… Aya gidenler gitmeyenler. Demek istediğim ‘başarı yoksa başarısızlık vardır’ diyenlerden misiniz?

Biliyorsunuz kimi insan da boş vermişlik içinde yaşar. Olsa da olur, olmasa da… ‘Boş ver bunları… Hayat gelip geçici, değer mi?’ diye sorarlar. Neden çabalayıp çalışmak zorunda kaldıklarını bilmezler; zaten istemezler. Belki de daha azla yetinir, üstelik daha fazla eğlenirler… Kim bilir!

İnsanları böyle topu topu iki kategoriye ayırmak tabii mümkün değil, tabii ki haksızlık. Ama çoğumuz, yani en azından aklı selim olanlar böyle temel eğilimler içinde yaşarlar. Bu yazının konusu, kafayı başarıya ve başarısızlığa takmış olanlar. Takanlara itirazım yok. Kafaya takılması gereken bir konu olmasına da itirazım yok. Ama sürekli başarı istemek yerine, “Neye göre başarı?” diye sormak istiyorum. Lütfen şimdi şurada siz de sorun kendinize. Başarısızlık tattınız mı hiç? Bakın ne diyeceğim. Şöyle gerilere gidin en fazla 5 yıl diyelim, ne dersiniz. Bana, hayatınızdan üç adet başarısızlık örneği yakalayıp çıkarın. Çok mu gerilere gidiyoruz, olsun o zaman 5 ay önceye gidin ne fark eder. Bazılarınız ‘başarısızlık bana teğet geçer’ mi diyorsunuz? Ayyy ne olur şu buruşmaz halinizden sıyrılıp kendiniz olun biraz.

Eteğinizdeki Taşlar

Büyük başarısızlık küçük başarısızlık diye bir kriterimiz yok. Başarısızlık başarısızlıktır. Çıkarın bir ortaya, dökün taşları masaya… Siz rahat, ben rahat… Şimdi, o her bir başarısızlığınıza ister bir kod verin, ister adlı adınca bir kağıda yazın. Alt alta olsun. Sayılarını görmek kolay olur. Şöyle biraz uzaklaşıp okuyun, bir kere daha… Bir kere daha…

Dost olmalısınız başarısızlık diye nitelendirdiğiniz her neyse ya da her nelerse. Onlar sizin bir parçanız. Siz onları oluşturdunuz, şimdi cami avlusuna bırakamazsınız. Bu kadar vefasızlık olamaz.

Söylemek istediğim onlar hayatınızın bir parçası, atsanız atamaz, satsanız satamazsınız. Birlikte yaşamayı öğrenmek en iyisi. Üzerini örtemezsiniz. Başkalarını kandırabilirsiniz kendinizi asla.

Şimdi son bir gayret şu başarısızlıklarınıza bir daha bakın. Tek tek değerlendirme yapın. Gerçekten başarısızlık mıydı bunların hepsi? Hiç sanmıyorum. Tek tek baktığınızda, görmüyor musunuz, bugün sizi siz yapan onlar. Oralardan çıkan yeni fırsatlar, değişik oluşumlar. Nereden baktığınıza bağlı. Bazıları aynı fotoğrafa bakıp, başarısız diye damgalar, bazıları aynı fotoğraftan birçok başarı çıkarır.

Bakın ne diyeceğim, başarısızlığıyla birlikte, kendisini de cami avlusuna bırakanlar, hayata karşı havlu atanlardır. Başarısızlıklarımız, onlardan öğrenmemiz için bulunmaz fırsatlar. Kaldı ki, beni hiçbir başarının mutlak bir başarı, hiçbir başarısızlığın mutlak bir başarısızlık olduğuna inanmıyorum. Bizde hayatlar 40 bilemediniz 45’inde bitirildiği için, çoğumuz hayatta her şeyi bir kerelik yapıyor, bir kerelik yaşıyoruz.

Başarısızlıkları Yönetmek Bir Sanattır

Başarısızlıkları başarıya çevirmeye gelince… İsterseniz bunu bir sanat haline de getirebilirsiniz. Bu sanatın kendince kuralları vardır; bu sanatta tekrar yoktur biline!…

Hep aynı yerde düşmek kural dışı. Başarısızlıkların ardına gizlenip, “Pardon” demek de yok. Bir kereye, haydi bilemedeniz iki kereye göz yumarız; ama üçüncüde bu kulüpte işiniz yok.

Bu ay Marie Claire Dergisi’nde bir röportajım yer alıyor. Telefon edip randevu istediklerinde aslında tam olarak ne diyeceklerini bilemediler. Konu, başarısızlıklardı. Kariyer sayfalarında değerlendirilecekti. Ne diyeceklerini bilemediler, çünkü, başarısızlıklar utanç verici olmalıdır. Başarısızlıklar göğsünü gere gere söyleyeceğin şeyler değildir. Başarısız olduğunda konu kapanmalı üzerinde durulmamalı ve unutturulmalıdır. “Şey… acaba başarısızlıklar üzerine konuşabilir miyiz. Siz çok başarılısınız ama… Vardır yani sizin de …”

Konuyu duyunca, pek çoklarının aksine ilgimi çekti. Karşımdaki ses hafif şaşkın, ama böyle bir röportaj yapmayı kabul ettiğim için son derece mutlu, kapattı telefonu. Röportaj yayınlandı. Ama popüler deyimle beni kesmedi, hızımı alamadım şimdi sizinle aynı konuyu paylaşıyorum işte.

Hayatımızı Üzerine Kurduğumuz Kelimeler

Başarılar ve başarısızlıklar… Tüm hayatımızı üzerine kurduğumuz iki kelime. Hayatımızı üzerine kuracak kadar değer verdiğimiz, ancak dilimize doladığımız kadar üzerinde düşünme fırsatı yaratmadığımız iki kelime. Çok önemli ve nedense zaman zaman gözümüzü kör eder. Kılıfı çok önemlidir, ama içeriği hiçbir zaman öncelikler arasında yer almaz. Hep sızlanırız ama bu vızırdanmayı sona erdirecek atılımı yapmayız. Hangimiz başarı ve başarısızlık üzerine kafa yorduk. Kafa yorduğumuz konu işin yalnızca başarılı olmak kısmı değil mi? Hem de ne pahasına olursa olsun.

“Kızı başarılı birine vermek gerek”… Aslında söylemek istediğimiz kızı paralı birine vermek gerektir. “Benim oğlum başarılı”… Aslında söylemek istediğimiz benim oğlum mevkii sahibi… Şekil… şekil… şekil… Hayatımız şekil!

Kalıplar içinde boğulanlar sizi farklı görürler. Sanırlar ki, herkes onlar gibi mevki peşinde olmalı. Apoletler omuzda, rütbeler fora… Satır arası başarıyı önemsemezler.
Haksız da sayılmazlar. Satır arası başarılar bizim ülkemizde kendisini gelir getiren bir maddi değer olarak göstermez.

Hayat Boyu Başarı

Hayatın yalnız başarılarla geçmesini beklemek, günün sonunda başarısızlığa mahkum olmaktan başka bir şey değil. Size üzerinde düşünmeniz gereken birkaç örnek vermek istiyorum. Örneğin; Fatih Terim sizce başarılı mı? Cumhurbaşkanı Necdet Sezer başarılı mı? DYP eski genel başkanı Tansu Çiller, ANAP eski genel başkanı Mesut Yılmaz başarılı mı? Görevinden yeni ayrılan YÖK Başkanı Kemal Gürüz sizce başarılı mı? ABD Başkanı George W. Bush sizce başarılı mı? Peki ya Michael Jackson…

Biliyorum; hepinizin kafalarında birden fazla başarı kriteri var. Başarı ve başarısızlığı irdelemeye çabalarken, en azından üzerinde tartışacağımız örnekler için, kendinizi duygularınızdan arındırıp, tarafsız olmayı denemenizi isterim.

Türkiye’de gelmiş geçmiş en popüler futbol adamı Fatih Terim. Galatasaray’la üst üste elde ettiği başarılarla kendisini dünyada da tanıttı. O düzeyde ve o görevde, ilk kez bir Türk, yabancı bir futbol takımını çalıştırmak için yurt dışından transfer teklifi aldı. Hayata bir futbolcu olarak başlamış, spor hayatı er ya da geç bitmek zorunda olan bir fani için geldiği nokta/lar başarı hanesinde altın harflerle yazıldı. Futbolla fazla ilgim olmadığı için affınıza sığınarak aradaki teknik detayları atlıyorum. Benim anımsadığım, bir teknik yöneticinin dünyanın en tanınmış takımlarından birinin yönetim ekibiyle anlaşmazlıkları. Hızla çıkılan başarı merdivenlerini hızla indiği gözlerimin önünden geçiyor. Sevenlerine göre hala başarılı, sevmeyenlerine göre şu an herhangi bir başarısı yok; zaten hiç de olmadı…

Terim’in, Türkiye’deki eski takımına dönmesini kimse başarısızlık olarak  algılamıyor. Ama, unutmamak gerekir ki, başarı bıçak sırtında yaşanır. Kısa bir zaman içinde nostaljik bir melodiye dönüşebilir. Unutmayın başarı çıkmaz bir sokak değil. Bir otobüs durağı değil. Orada inip, tekrar bir başka otobüse binmeniz gerekiyor. Yol devam ediyor.

Değişik Bir Cumhurbaşkanı

Cumhurbaşkanı Necdet Sezer. Pek çoğumuz için tanımadığımız bir hukukçuydu. Hükümet krizinden çözüm olarak çıkmış bir isim. Bir devletin Cumhurbaşkanlığı makamı sanırım gelinebilecek en önemli mevki. Daha ilerisi, daha prestijli bir durak yok. Çoğu siyasetçimizin tek hayali Çankaya’da oturmak değil mi?… Sayın Sezer’i tanımayanlar, ki çoğunluktaydılar, ne kadar kibar ve efendi bir karaktere sahip olduğunu, hatta göreve geldikten kısa bir süre sonra, mizacının bu göreve göre olmadığını söylediler. Başarısızlığa mahkumdu. Doğru, Sayın Sezer hiç bir zaman gürültücü bir Cumhurbaşkanı portresi çizmedi. Üzerine vazife olmayan hiçbir konuda tek bir kelime söylemedi. Ama çoktan tarihe geçti. Cumhurbaşkanlığı makamının kendisini sileceğini düşünenler, bugün kendi üslubunda ciddi bir görüş bütünlüğü, kimilerine göre yanlış kimilerine göre doğru, ama ciddi bir mücadele sergilediğini unutmayacaklar. Hele, muhalefetin yok olduğu bir siyasi tabloda, pek çok konuda yetkileri ve icraat alanı daralmış bir Cumhurbaşkanı için gücünü yasalardan aldığını göstermek azımsanacak bir başarı değil. Tabii, bu bütününe baktığınızda “”Peki ya sürekli geri çevirdiği ve kendisine aynen iade edilen kararlara ne demeli?”” diye düşünebilirsiniz. Her bir yeni hamle bazılarının gözüyle başarısızlık olarak da nitelendirilebilir.

İlk Kadın Başbakan

Tansu Çiller DYP Kongresi’nde, partisinin başına geldiğinde, ilk kez bir kadını bu koltukta gördüğüm için çok sevinmiş ve umutlanmıştım. Dünya görüşlerimizin birbiriyle uyuşması gerekmiyor. Umutlarım kısa zamanda pek çoklarını umudu gibi suya düştü ve yok oldu.
Çiller’in başbakan olması, bakanlık yapması, bir siyasi partinin genel başkanı olması, ilk kez bir kadının tüm bu görevlere gelmesi nasıl azımsanır, nasıl küçümsenir. Bir başarı hikayesidir. Sevelim sevmeyelim takdir etmemiz gerekir. Ancak bugün gelinen noktada Çiller eski bir siyasidir. Bulunduğu mevkileri, icra ettiği görevleri daha farklı idare edebilir miydi? Şüphesiz yapabilirdi.

Bugün, “Allah bir”” dese bazılarımızı inandırmakta güçlük çekeceğini biliyoruz. Çiller’in kaderini paylaşan başka siyasiler, başka siyasi parti başkanları da var… Hiçbirinin diğerinden farkı yok. Başarılı olduklarını söyleyebilir miyiz?

Dünyaya Hükmediyor

ABD Başkanı olmak, bu koltukta oturmak, yalnızca kendi ülkesine değil bütün dünyaya hükmetmek, başarı değil de nedir?… Bir insan, hayatında başka ne isteyebilir. Düşünsenize bir kere Beyaz Saray’da ikamet ettiğinizi, düşünsenize bir kere uğraştığınız konuları ve verdiğiniz kararların ne kadar çok insanı etkilediğini. Düşünsenize bir kere George Bush olmak isteyip istemeyeceğinizi. Sanırım Amerikan Başkanı olmayı arzu edenlerin önemli bir çoğunluğu George Bush olmak istemeyeceklerdir. Hala başarılı sayabilir miyiz?

Kemal Gürüz, üzerinde düşünülmesi gereken bir başka örnek. Türkiye’de kaç tane kritik pozisyon var diye baktığımızda Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) başkanlığının bunlardan bir tanesi olduğunu görmemek mümkün değil. Gürüz, son dönemde laiklik sistem ve temel eğitim esaslarının korunmasına ilişkin yaptığı çıkışlarla pek çoklarının beğenisini ve takdirini kazanan farklı bir akademisyen portresi çizdi. İlk kez onun döneminde hükümetle ilişkiler bu kadar gerildi. Gerilmeyecek gibi de değildi.

Böyle görevlerdeki insanların, üzerinde çalıştıkları konuları, telefon teli gibi germeleri mi, yoksa internet gibi akıcı kılmaları mı gerekiyor bilmiyorum. Amaç, üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi? Gerilen konuların misliyle geri döndüğünü herkes gibi ben de biliyorum. Şu anda üzerinde yazdığım konunun son derece hassas olduğunun da farkındayım. Buna karşın bazı kurum ve kuruluşların ve hatta ülkelerin başındaki kişilerin, olayları çözümsüzlüğe değil, çözüme götürmekten başka çareleri olmadığını, bunu başardıklarında başarılı sayılacaklarını bilmek gerektiğine inanıyorum. Bu örnekte madalyonun bir de diğer yüzünü işgal eden hükümet var. Konuyla ilgili en ufak bir haklılık ve sempati hissetmediğim için burada başarı ve başarısızlık konularından sapma pahasına bir görüş belirtmenin son derece yersiz olduğuna inanıyorum.

Her Şey Olayım, Onun Gibi Asla

“Bana Michael Jackson olur musun?” diye bir soru sorulsa, “Ne isterseniz olayım, ama onu olmayayım!” demekten başka bir seçenek düşünemiyorum. Yüzü gözü beter olduğu için değil. Zerre kadar itibarı kalmadığı için.

Oysa, benim ne haddime böyle düşünmek. Para, başarının kriteri ise, dünyanın en zenginlerinden biri. Ün, başarının kriteri ise, dünyaca ünlü…

Başarının kriteri, yaptığı işte başarılı olmak ise, kaçınız ondan daha iyi ses ve yorumcu sayabilirsiniz. Ben fazla sayamam. Hayır ama ben onun başarılı olduğunu düşünmüyorum. Kabul edilemeyecek ahlaki sorunlar, (kendisinin psikolojik sorunları kimseyi ilgilendirmez) ama iyi bir ses ve yorum.

Başarı, bir kere yapışınca çıkmayan bir leke değil. Başarısızlık da öyle. Bu yüzden insanları başarılı ve başarısız diye yargılamadan önce bütünü görmek gerek.

Bazen de tam tersi, bütünü görüp ağaca odaklandığımızda miyop olmak gibi… Toplum olarak insanlara başarı ve başarısızlık gözlüğüyle baktığımız için kiminin kötü kiminin de iyi olması gerekiyor. Kiminin başarılı kiminin başarısız. Kiminin kahraman kiminin alçak olması şart.

Hayatımız ya siyah, yok olmuyorsa, beyaz… Aradaki gri alanı görmezlikten geliyoruz.
Başarılarınızla gururlanın, buna hakkınız var. Başarısızlıklarınızı da kabul edin, onların da sevilmeye hakkı var.

Unutmayın onların ikisi bir arada bir tane BİZ yaratıyor.

“;”20031211″;347;47
2119;”Küresel İnsan Arbitrajı”;””;”Fortune 100’e giren firmaların neredeyse yüzde 5’lik bir bölümü, işlerini başka coğrafyalara kaydırdı. Bu firmaların bilgi teknoloji bütçelerinin yüzde 40-50’si yurt dışına kaydı. Artık telefonu açtığınızda karşınıza bir Hintli çıkıyor. Sorununuzu aktarıyorsunuz, o size ne yapmanız gerektiğini söylüyor, derdinize derman oluyor.”;”

Off-shore” kelimesi literatürümüze girdikten sonra, hepinizin yakından bildiği gibi hayatımız tamamen değişti. Koca bir sektör yıkıldı, insanlar karalandı, pek çok kişi fena halde dolandırıldı…

Off-shore, bazılarımız için adını dahi duymak istemediğimiz bir kavram oluverdi. Bizim hayatımıza giren off-shore tamamen sahtekarlık kelimesiyle örtüştü. Bankacılık sektörünün ilk kriziyle birlikte ne kadar off-shore operasyonu biliyorsak, hepsinin aslında kara para aklamak üzere kurulan şirketler olduğunu gördük. Off-Shore’cular dediğimiz insanlar ise saklanacak delik aradılar.

Off-shore son zamanlarda yine çok popüler. Bu kez bankacılık operasyonları için değil, tamamen “insani operasyonlar” üzerinde etkili bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Nereye girse, fark yaratan bazı kişiler, kavramlar ve durumlar vardır. Bu da öyle. Off-shore bu alanda da ses getireceğe benziyor. İnsan kaynakları ile bu disiplin içine giren her türlü konu/kavram yeniden anlam buluyor.

İnsan kaynakları disiplininin, bankacılıktan ithal ettiği tek kavram off-shore değil. Arbitraj da yeni deyimlerimizden biri.

Yeni slogan  “global işçi arbitrajı”…

Bu yeni kavramları benimsemek zorunda değilsiniz, haklı bulmak da… Biliyorsunuz, küreselleşme karşıtlarının eylemlerinde yer gök inliyor. Ancak sanırım hepimiz anlamak zorundayız. Çünkü dünyanın değiştiğini ele güne ilan ediyorsak, o zaman değişimin bu ilginç öğesinin ne olduğunu da bilmek gerek.

Batılı Beyaz Yakalının Sonu

Bir araştırma şirketi olan Forrester, 2002 yılında, 3.3 milyon beyaz yakalı Amerikalının işini 2015 yılına kadar başka ülke vatandaşlarına kaptıracağını açıklamıştı.

Bu araştırmanın yapıldığı dönemde sözü edilen 3.3 milyon işin, 500 bini tamamen bilgi teknolojileri sektöründeydi. Yine bu dönemde sözü edilen yabancı ülkelerin başında Hindistan geliyordu.

Araştırma, yayınlandığı dönemde ne kadar ses getirmişti anımsamıyorum. Kaybedilen işler açısından tabii ki yer yerinden oynadı. Ama işin neye ve nereye kaybedildiği konusunu kimse pek anlamadı. Anlayamadı.

Geçtiğimiz günlerde Mc Kinsey Danışmanlık firması tarafından açıklanan bir araştırmada ise işlerin off-shore’a kaymasının, hem göç veren hem göç alan ülkeler için ayrı ayrı avantajlar oluşturduğunu söylüyordu. Diğer bir popüler ifadeyle “win-win” denilen bir yöntem. Anlayacağınız  herkes kazanıyor. Ya da “gibi” duruyor demek doğru.
İşlerini kaydıran şirketin önemli karlar elde ettiği doğru. Pahalı, burnu büyük beyaz tenli beyaz yakalılar yerine, mütevazı, çekik gözlü sarı ve kara  ırktan beyaz yaka yaratmak çok daha cazip.

Gidilen ülkenin de bu operasyondan büyük kazanç sağladığı da ortada Yabancı sermaye girişi, işsizliğe son, gelir düzeyinin artması, kalkınma… Daha ne sayayım. Kaybeden taraf ise bu durumda beyaz yakalı Amerikalı, İngiliz ya da diğerleri oldu.

Bizim, Türkiye’de üzerinde hiçbir şekilde durmadığımız bu işçi arbitrajı aslında pek çok yönüyle ilginç ve izlemeye değer. Bu operasyonun farklı sonuçları var. Yararları olduğu kadar zararları ve her iki taraf için de anlamak üzere çaba sarf etmeyi gerektiren yapısal sonuçları mevcut.

Özel Sektör Gidiyor Hükümetler Frenliyor

Göç veren ülkelerin başında ABD geliyor. Tüm off-shore operasyonlarının yüzde 70’i bu ülkeden kaynaklanıyor. İkinci büyük ülke ise İngiltere. Bu iki ülke firmaları sıklıkla operasyonlarını bir başka ülkeye kaydıracaklarını açıklıyorlar.

Örneğin, İngiliz bankası HSBC, 4 bin işini Hindistan’a nakledeceğini açıkladı. Norveç sigorta şirketi Aviva 2 bin 350 işini Hindistan’a kaydıracağını bildirdi.

Özel sektör sürekli kıpırdanıp dururken, hükümetler tarafında önemli kıpırtı yok. Ama bu sizi yanıltmasın, özel sektörün göçebe kültürünü izlediklerini biliyoruz, bazı önlemler için çalışma yaptıklarını da… Türkiye’nin izlemesi gereken ise bu çift yönlü yoldaki arıza halleri. Bir taraftan büyük bir olanaklar zinciri duruyor, diğer yandan ciddi kısıtlamalar ve uyulması gereken kurallar.

Örneğin, bu günlerde işlerin off-shore kayması, insan unsuru üzerinde arbitraj, Avrupa Birliği’nin gündeminde. Tartışmalar başladı, önlem alınması gerektiği konuşuluyor. İngiliz  firmaları büyük göç dalgasını yarata dursun, İngiltere Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, özellikle call center’ları etkileyen bu yeni göç dalgasının, ülkede neye zarar verip vermediğini görmek için yeni bir araştırma başlattı.

Öte yandan ABD, ülkeye girişleri zorlaştırdı. Küçük bir örnekle çarpıcı bir tablo çıkarmak mümkün.

ABD’de çalışmak için gerekli olan H1-B vizelerinde ciddi daralmalar yaşanıyor. ABD geçtiğimiz yıl bu dönemlerde 195 bin Hintliye H-1B vizesi vermişti. Bu yıl aynı dönemde bu rakam 65 bine indi.

New Jersey eyaletinde henüz yasalaşmamış bir çalışmayla yabancı uyrukluların kamu görevlerine talip olmaları ya da firmaların kamudan aldıkları ihalelerde insan kaynağını yabancı uyruklu kişilerden oluşturmaları engelleniyor. Indiana’da da benzer çalışmalar gözleniyor. Örneğin bu eyalette geçtiğimiz ay 15 milyon dolarlık bir ihale, bir Hintli firmadan geri alındı. ABD’nin en büyük sıkıntısı, ülkeye gelen yabancı uyrukluların işi öğrenip, kapıp götürmeleri…

Bu durumun önemli bazı nedenleri var. ABD’de doğru dürüst mühendislik okuyan genç yok, mühendislikten mezun olan Amerikalıların sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Bu ülkede mühendislik fakültelerini dolduranların önemli bölümü yabancı uyruklular, mühendislik pozisyonlarını dolduranların önemli bir bölümü de yine onlar…

Bazı eleştirmenler, ABD’nin, vizelerde uygulamaya koyduğu yeni stratejinin, ülkeye daha az yabancı uyruklu mühendis ya da mühendis adayı sokmaya yönelik olduğunu; ancak şirketler için off-shore’u tetikleyecek bir adım olacağına dikkat çekiyorlar. Böylece önümüzdeki günlerde daha çok Amerikan firması, daha çok sayıda işini yurt dışına ihraç etmiş olacak.

İşler İngilizce Konuşulan Yere Gidiyor

ABD ve İngiltere’nin kendi coğrafyalarından dışarıyı gitmesine izin verdikleri işler genel itibariyle yüksek kalite mühendislik gerektiren işler değil. Bu tür işlerin işsiz bıraktığı kesim genellikle eğitim seviyesi sınırlı, işsiz kaldığında benzer bir işi bulma şansı düşük, ve işini kaybettiğinde aile bütçesinin ciddi olarak etkileneceği türden kişiler.

Geleceğe dönük projeksiyonlar arasında büyük firmaların araştırma ve geliştirme bölümlerini yurt dışına kaydırma olasılıkları da bulunmasına karşın, şu an için daha çok kırtasiye işleri dışarı kayıyor.

Burada dikkatinizi çekmek istediğim birkaç nokta var.

Basit telefon görüşmeleri (call center) başka coğrafyalara kayıyor. Kayan işlerin önemli bir bölümü teknoloji sayesinde, çoğalarak ve kısa sürede yapılabilecek işler. Bir diğer ilginç konu ise kayan işlerin çoğu İngilizce tabanlı. Kaydığı ülkelerin İngilizce dil sorunu yok ya da az.

İletişimin gözü kör olsun değil mi? Bazen insanların hayatında devrim niteliğinde önemli ve pozitif değişiklikler yapabiliyor. Tam tersinin olduğunu da unutmamak gerek.
Dil konusu son derece önemli. Gözlerimiz ve kulaklarımız tamamen Batıya çevrilmiş yaşadığımız için, ister istemez iş dünyasıyla ilgili gelişmeler Amerikan ve Avrupa  kaynaklı oluyor.

Gözden kaçırmaya gerek yok, off-shore gelişmeler tüm hızıyla Japonya’da da sürüyor.

Japonlar da kendi dillerini konuşan coğrafyaları tercih ediyorlar. Çin’in kuzey doğu bölgesinde Japonca yoğun olarak konuşuluyor. Birkaç Japon firmasının işlerini bu bölgeye kaydırdığı biliniyor.

Rusya’da da off-shore pazarı gelecek vaad ediyor. Bain and Co. Danışmanlık firmasının bir araştırmasına bakacak olursak 2006 yılına kadar Rusya’daki off-shore pazarı yüzde 45 büyüyecek.

Hindistan Bir Tane

Tabii kimse Hindistan’ın eline su dökemiyor. Hindistan 2006 yılına kadar yüzde 57 büyüme yakalaması beklenen bir pazar. Gelecek için yapılan tahminlere göre, Hindistan’ın rakipleri Malezya ve Çin.

Yapılan bir araştırmaya göre, Hindistan’daki operasyonların maliyeti, aynı düzeydeki Çin’deki operasyonların maliyetine göre yüzde 37 daha düşük. Aynı araştırma Hindistan’ın Malezya ile kıyaslandığında operasyonel maliyetlerin yüzde 17 daha düşük olduğunu gösteriyor.

HSBC tarafından yapılan maliyet araştırmalarından birinde, Hindistan-ABD telefon konuşmasının bir dakikasının son bir yıl içinde yüzde 80 gerilediğine dikkat çekiliyor.

Geleceğin off-shore ülkelerinden biri de Filipinler. Halen bu ülke önemli ölçüde yatırım çekme kapasitesine sahip. Ancak gelecek için gösterdiği potansiyel, daha çok işgücünden kaynaklanıyor.

Filipinler’de her yıl 300 bin taze kan iş dünyasına adım atıyor. Üniversiteden çıkmış bu deneyimsiz ama nitelikli ve İngilizce konuşabilen gençler önemli bir potansiyel.

Her yıl Hindistan’ın, yüzde 80’i İngilizce konuşabilen 2 milyon üniversite mezunu ürettiğine bakılacak olursa, Filipinler’in ya da bir başka ülkenin çok da şansı bulunmuyor.

Off-shore için iyi pazarlardan biri de Doğu Avrupa, Aslında bu coğrafya için daha temkinli davranıp, di’li geçmiş zaman da kullanılabilir. Doğu Avrupa pek çok büyük firma için cazip. Örneğin lojistik ve dağıtım firması DHL İngiltere’deki bilgi işlem merkezi ile İsviçre’deki operasyonunun bir bölümünü Prag’daki DHL merkezine kaydıracağını açıkladı.

Doğu Avrupa büyük firmalar için cazip olmakla birlikte, bu ülkelerdeki bürokrasi ve yolsuzluk pek çok kuruluşun kararlarını değiştirmesine neden oluyor. Doğu Avrupa’ya olumsuz yaklaşmanın bir başka nedeni ise bu ülkelerin çok yakın bir gelecekte AB tam üyesi olacak olmaları. AB tam üyeliği bu coğrafyadaki ücretleri diğer AB üyesi ülkelerin standardına doğru çekecek, ücretler şişip yabancı yatırımcı için cazibesini yitirecek. AB yasaları, yeni üyelere pek çok zorunluluk dayatacak ve bu ülkeler eski esnekliklerini kaybedecek. Tabii henüz kaybetmedilerse…

Gördüğünüz gibi bazen AB üyesi olmak işe yaramayabiliyor.

Düşük Katma Değerli İşler

İşleri off-shore ülkelere kaydıran ülkelerde yapılan mukayeseli araştırmalara baktığımızda ortaya çıkan manzara özetle şöyle; yüksek değerli ve kaliteli işler için off-shore’a iş kaydırmak aslında o kadar karlı bir operasyon değil. Ancak daha düşük nitelik gerektiren işler için off-shore en azından şimdilik bulunmaz nimet.

Off-shore operasyonların firmalar için önemi yalnızca insan emeğini ucuza satın almak değil.

Gün batımına göre operasyonlarını 24 saatlik dilimlerde birden fazla coğrafyada sürdürme olanağı bulan büyük firmalar bu sayede bazı çözümsüz konularda farklı yaratıcı fikirlerle karşılaşıp, değişik yaklaşımlar yakalayabiliyorlar. Bazı operasyonlar için rekabetçi fiyatlar alma olanağına da sahip oluyorlar. İlginç bir örnek American Express firmasının Hintli bilgisayarcılara 5 bin dolara hazırlattığı yazılımın Avrupa ya da ABD’deki maliyeti, milyon dolarlarla ifade ediliyor. Off-shore çalışma gelecekte demografik farklılıkları da ortadan kaldıracağa benziyor.

Off-shore operasyonları böyle ballandıra ballandıra anlatıp herkesin koşarak Hindistan’a gittiğini söylemek istemiyorum.

Bu tür operasyonların ömrünün sınırlı olacağını söyleyenlerin sayısı azımsanacak gibi değil. Kaldı ki bazı araştırmalar, HSBC- IBM- Intel vs gibi büyük firmaların oradan oraya insan kaynaklarını kaydırmasının göz boyadığını ancak gerçek rakamların bu kadar büyük olmadığını gösteriyor.

Amerikan firmalarının yüzde 3-4’lük bir diliminin operasyonlarını farklı coğrafyalarda yürüttüğü belirtiliyor. Tabii bu yüzde 3-4’lük dilimin bizim ekonomimizle kıyaslandığında büyük olduğunu kabul etmek zorundayız.

Bu arada her türlü işin kaymasının mümkün olmadığı, son dönemde hizmetlerde gözlenen hareketlenmenin bir sınırının bulunduğu söyleniyor. Örneğin otel, restaurant gibi hizmetleri kaydırmanın mümkün olmadığı bir gerçek.

Sorunlar da Var

Off-shore’da firmaların yaşadığı en önemli sorun, telefonu açtığınızda Hindistan’daki bir gencin karşınıza çıkması. Bir call center operasyonunda faydalanmaya kalkıp, Hint aksanıyla İngilizce konuşan biriyle karşılaşmak zaman zaman bazı şaşkınlıklara neden oluyor.

Ama en büyük şaşkınlık, Hindistan’daki bir gencin, ABD’nin Chicago kentinden sorulan bir soruya, “oralı” biri gibi yanıt verememesi… Bu tür sorunlar şimdilik ufak gibi görünse de farklı önlemler almak için yeterli olabiliyor.

Citigroup, ABD’de üniversitede okumakta olan 100 genci saati 17 dolara çalıştırdığı yeni bir operasyona geçti. Alternatif arayışları sürüyor, alternatifler de tükenmiyor. Şirketler maliyetlerini düşürüp karlarını artırabilmek için dokuz takla atıyor, atmaya da devam edecek.

Bazı firmalar da call center’ların yaptığı işleri iki kategoriye ayırmış. Daha nitelikli olan işlerle,  daha az nitelikli olanlar. İkinci grupta çalışanlara, kalıp olarak verilen yanıtlar ezberletiliyor. Bu kişiler sorulan sorulara kalıplar dahilinde yanıt verebiliyor. Ancak farklı sorular geldiğinde yanıt vermek güçleşiyor. Böyle zamanlarda devreye girecek olan daha nitelikli ve tabii daha az sayıda insanın istihdam edildiği gruplar söz konusu olabiliyor.

Sonuç Olarak

Dünya yeniden bir keşif dönemi yaşıyor. Türkiye’de bu dalga hiçbir zaman hissedilmiyor. Bizim bulunduğumuz yerden dünya dönmüyor gibi duruyor. Dönen, daha doğrusu debelenen yalnızca bizmişiz gibi…

Oysa tarih kitaplarında okuduğumuz kaşiflerin torunları, dedelerinin yüzyıllar önce  keşfettikleri yeni coğrafyaları döne döne keşfediyorlar.

Her seferinde bir başka ganimetle dönülüyor. 1800’lü yıllarda ipekler, baharatlar iş yapıyordu. Artık insan iş yapıyor.

Türkiye kendi içindeki iniş ve çıkışları dizginlemeye, mide ağrılarını gidermeye çabalarken, dünyada olup bitenler hızla sürüp gidiyor. Geleneksel iş kolları ve geleneksel anlayışların hepsi tarih oldu, oluyor. Biz hala eski kalıplar içinde, sorunlarımıza eskimiş metotlarla çözüm bulmaya çabalıyoruz.

AB’ye gireceğim diye tutturup, AB’nin içindeki değişimi fark edemiyoruz. Alınan kararların hiçbirini özümsemek bir yana, anlamak için takip etmiyoruz. Tabii bizim de haklı olduğumuz taraflar var. Yaşamak ve ayakta kalmak için uğraşmak gibi zorunluluğumuz bulunan temel gereksinimler dururken, başka uygarlıkların yaşadığı bilmem kaçıncı keşiflere serüven gözüyle bakıyoruz.

Ancak unutmamak gerekir ki, her keşif, binlerce yaşanmış deneyim ve ganimetle noktalanıyor. Türkiye’nin istediği seviyeye gelebilmesi için geleneksel kalıplar içinde çabalaması yetmiyor. Performansının üzerine çıkması kendisini aşması şart.

Biz hala off-shore diye bankacılık suistimallerini konuşalım, vergi cennetlerini ballandıra ballandıra anlatalım, ülkeler kendilerini hizmet off-shore’u haline getirmiş haberimiz olmuyor. Global insan arbitrajından konuşuluyor biz hala sattığımız ya da satın aldığımız mal ve hizmetlerin değerinde dolar, euro arbitrajını konuşuyoruz.

Türkiye’nin pek çok konuda kendini aşması gerekiyor. Eski söylemler bitti. Eski haberler de. Geriye ne mi kaldı? Bir koca belirsizlik ve değişkenlik içinde yaşamaktan başka hiçbir şey.

“;”20031218″;273;32
2131;”İstemek, Almak ve Vermek”;””;”Yardım etmek için en büyük, en güçlü, en yaşlı olmanız gerekmiyor. Yardım etmek için bir fikriniz, bir hayaliniz, bir amacınız, çok enerjiniz, bolca sevginiz olması yetiyor.”;”

Adamın biri tesadüfen tanıştığı bir başkasından, mahalledeki fakir ailenin kızı için yardım ister: “Abi, biz cahil insanlarız, yardıma ihtiyacımız var. Komşumun 13 yaşındaki kızı kör olmak üzere. Ne yapacağımızı, nereye götüreceğimizi bilmiyoruz. Yanlış anlama, senden para pul istemiyoruz, ama biz bu işi beceremiyoruz. Kız kör olmak üzere…”

Diğer adam, yemez içmez, çocuğu görmeye gider. O gün başlayan macera hala sürüyor. Küçük kız, doktor doktor dolaştırıldı.

Kör olma nedeni, çok ender rastlanan bir virüsün göz kaslarına yerleşmesi. Diğer bir nedeni, parasızlık. Önemli nedeni, cahillik. Bir gözün kurtulması mümkün diğerinin kurtulması mucize.

Yardımsever adam tanıdığı doktorlardan konunun uzmanını buldu. Hepsinin kapısını bir bir çaldı. Kimi kapıyı açtı, kimi, “Önce parayı görelim.” dedi. Adam çocuğun babasının sosyal sigortalı olabilmesi için yol gösterdi.

Elde avuçta olmadığı için çocuğun hastaneye gitmesi bile sorun oluyor. Adam işi gücü bırakıp çocuğu alıp hastaneye götürüyor. Birine emanet etmiyor çünkü, halkımız karşısında cahil ve üstü başı çok da iyi olmayan insanları gördüğünde kapısını açmıyor. Doktorlar anneyle çocuğu kapılardan kovuyor.

Neyse uzun mücadelelerden sonra, çocuk ameliyat ettirildi. Bir göz artık yakından da olsa objeleri seçebiliyor. Yakında gazetelerin büyük puntolarını okuyacak. Eğer ilaçlarını düzgün alabilirse, ikinci dönem okuluna başlayacak. Bu küçük yavrucak yarı yarıya kurtuldu. Peki ya diğerleri?

Ölümü Ne Zaman Tadacaksın

Zincirlikuyu Mezarlığı’nın giriş kapısının üzerine “Her canlı ölümü tadacak.” diye bir  yazı astılar. Her sabah önünden geçerken tüylerim diken diken oluyor. Ben de biliyorum bir gün… Herhangi bir gün… Herkes gibi ölümü tadacağımı! Ama bunun her sabah, her akşam, oradan bana hatırlatılmasından nefret ediyorum.

Aslında o yazıyı biraz ilerisindeki HSBC eski binasının önüne asmaları gerekirdi. Çünkü, artık her canlı, her an, her yerde ölümü tadabilir. HSBC eski binasının önünden geçerken, haberleri dinlesem bile radyomu kapıyorum. İçimden tüm terör kurbanları için duamı okuyor, sebep olanlara lanet ediyor ve yaşadığım için şükrederken, kendimi Zincirlikuyu Mezarlığı’nın önünde bulunuyorum.

Ve o da ne?… Her canlı ölümü tadacak! Artık bu yazıya biraz daha farklı bir gözle bakmaya karar verdim. Aksi halde sinirimi bozuyor.

Evet her canlı bir gün ölümü tadacak, ama ben artık bazı işleri yapabilmek için ölümü beklememeye karar verdim. İçimi boğan bu yazı artık bana yol gösteriyor. İsterseniz siz de onunla, benimkisi gibi bir oyun oynayabilirsiniz.

Bugünkü yazımın konusu da bu zaten…

Biliyorsunuz, şirketleri, insanları, ülkeleri, binaları sıralamak, hizaya sokmak, onları derecelendirmek popüler bir yaklaşımdır. Bir şeyleri sıraladığımızda aklımızda daha çok kalır, sıraladığımızda kimin iyi kimin kötü olduğunu daha çabuk kavrarız, sıraladığımızda nerede durduğumuzu biliriz.

Fortune Dergisi her yıl bir dolu sıralama yapar. Diğer dergiler de boş durmaz. BusinessWeek Dergisi de geçtiğimiz haftalardan birinde “En Çok Bağış Yapanlar”  listesi yaptı. Bir süredir yeri gelsin ve yazayım diye masamın üzerinde bekletiyorum.

Yardımlaşma Artık Çok Moda, Siz de Koşun

Philanthropy, bizim dilimizde yaygın değildir. Pek çok kimse kelimenin anlamını bilmez. Zaten kelime yabancı. Anlamı, yardıma ihtiyacı olanlara el uzatmak, insanı sevmek… Bu anlamda bizim kültürümüze hiç de yabancı değil. Adını her ne koyarsak koyalım, önemli olan içeriğini kavramak ve uygulamak.

ABD’nin önde gelen yardımseverleri Microsoft’un kurucusu Bill Gates ve eşi; Intel’in kurucusu Gordon Moore ve eşi; yatırımcı ve para sihirbazı George Soros, Dell firmasının kurucusu Michael Dell ve eşi, CNN televizyonunun kurucusu Ted Turner… Liste çok uzun. Bu insanların kim olduklarından çok, ne yapmak istedikleri önemli. Ben aradan en tanınmış olanları, bizim tanıdıklarımızı seçtim.

Dikkatimi çeken bir şey var ki, o da, işadamlarının yardım işlerine eşlerini bulaştırmış olmaları. Çift vaziyetinde bu işi yapıyorlar. Artık tam olarak kimin kimi kandırdığı belli değil.

Aklınızdan, vergiden düşüyorlardır gibi düşünceler de geçebilir. Bilmiyorum ve ilgilenmiyorum. Ne yaptıklarına ve kimlerin bu konudan yarar sağladığına bakıyorum ben… Hangi konularda yardım ettiklerine dikkat ettiğim zaman şöyle bir tablo çıkıyor ortaya; sağlık, eğitim, sanat, bilim, çocuk sağlığı, araştırma geliştirme, gençlik, hayvanlar, kütüphanecilik…

Bill Gates’in bugüne kadar 24,976 milyon dolar yardım amaçlı harcama yaptığı, bu harcamaların bugünkü değerinin 46,000 milyon dolara eşit olduğu, söz konusu rakamın toplam servetinin yüzde 54’üne eşit olduğu ileri sürülüyor. Gates’in ilgi alanı eğitim ve sağlık. Yardımlarıyla bir numarada oturuyor.

Dikkatimi çeken bir başka konu da aralarında yaşı geçkin yardımseverler olduğu kadar, çok genç ve daha önünde uzun ömür bulunan kişiler de var. Derginin araştırmasında ortaya çıkardığını ileri sürdüğü ilginç bulgu ise, bu insanların çoğunun, servetlerinin önemli bir bölümünü hayır işlerine, cüzi bir bölümünü ise çocuklarına bırakmaya karar vermiş olmaları.

Tabii kimse çocuğunu zorda bırakmıyor, iyi bir hayat sürebilmesi için yetecek kadar bir gelir bırakıyor ama servetinin çoğunu değil. Yapılan röportajlarda, dünyanın önde gelen hayırseverleri çocukları adına endişelerini dile getirmişler. Bu dünyada çalışmadan sahip oldukları ve olacakları zenginliğin onları mutlu etmek bir yana mutsuz edeceğine inanıyorlar. Bir de kendileri ölmeden kendi kazançlarının nereye aktarıldığını görmek istiyorlar.

İki Türk Bir Araya Gelmez

Doğrudur yardım etmek, ununu elemiş eleğini de duvara asmış insanların hakkı değil. Herkes yardım edebilir. Herkes taşın altına elini koyabilir. Türkler misafirperver ve yardımsever insanlar olarak tanınır.

Ama Türkler plansız programsızlıklarıyla bilinmezler. Aslında plan program bizim yanımızdan bile geçmez…

Türkler çok yardımsever olmalarına karşın nedense hiçbir iş için başkalarıyla bir araya gelmezler. Ortaklık sevmezler. Türkler bireysel tiplerdir. Bulundukları coğrafyanın suyuna ve havasına ters özellikleri bulunur.

Biliyorum, çok başarılı yardım kuruluşlarımız ve hayırseverlerimiz var. Bu kuruluşların sayısı kaç biliyor musunuz? Bu hayırseverlerin sayısı kaç biliyor musunuz? Bu insan ve kurumların yardım için harcadıkları miktar ne kadar biliyor musunuz? Bu insanlar servetlerini ne kadarını ortaya koyuyor biliyor musunuz? Bütün bu toplanan zenginlik Türkiye’nin ne kadarına yardım etmeye yeter biliyor musunuz? Ben bilmiyorum.

Bazı yardımlar ve yardımseverler bir araya gelseler nasıl olur biliyor musunuz? Bence şahane olur.

Geçtiğimiz hafta doğu illerimizden bir tanesinin köylerinden birinde, genç bir öğretmen, öğrencileri ve okulu için acil yardım çağrısı yaptı. Nasıl oldu bilmiyorum, bu çağrıyı ülkenin en saygın haber kanallarından birinde yapabilmeyi başardı.

Bir hafta sonra öğreniyoruz ki, sözü edilen okula o kadar çok yardım yağmış ki, bu yardımların hepsini ne yapacaklarını bilemez hale gelmişler. Aynı öğretmen yine TV ekranında, bu kez diyor ki, yardıma ihtiyacı olan tek okul biz değiliz, yardıma ihtiyacı olan çocuklar yalnızca bizimkiler değiller. Keşke birleşebilsek ve bir bütün olarak bir şeyler yapsak.

Biraz yukarıda ifade etmiştim. Ola ki anlaşılmadı;

Yardım etmek için ölümü tatmanız gerekmiyor. Yardımcı olmak için büyük servetlere sahip olmanız gerekmiyor. Yardım etmek için bir başkasını beklemeniz gerekmiyor. Yardım etmek için hayal kurmanız gerekiyor. Yardım etmek için zamanınızı, enerjinizi, sevginizi, kendinizi ortaya koymanız gerekiyor.

Yardım etmeniz için birilerine dahil olmanız, mümkünse birilerini size dahil etmeniz gerekiyor.

Yardım edecek konu aramanıza gerek yok, çünkü yanı başınızda yardımcı olabileceğiniz birçok konu var. Yardım ettiğinizi kimseyle paylaşmanız gerekmiyor. Kendinize saklayabilir, dünyaya ilan edebilirsiniz. Nasıl isterseniz. Yeter ki, yardım edin.
Bu konuda bizim daha genç kuşaklar olarak, kendimizden sonrakilere örnek olmamız, kendimizden önceki eleğini asanlara da bir zahmet kıpırdamaları gerektiğini anımsatmamız gerekiyor.

Her gün gazete sayfalarında, bar köşelerinde, eğlence mekanlarında, kahve muhabbetlerinde, atıp tutarken, mangalda kül bırakmadığımız zamanlarda… Anımsatalım bu insanlara, topluma katkı kendimize ve hayatımıza katkı demektir.

Bu da Benim Hayalimdi

Şimdi size anlatacaklarım ise benim kurduğum bir hayal ile başladı. Bu sitenin (www.insankaynaklari.com) yöneticilerinin hayalleriyle sürüyor. Uzun yıllar sürdürdüğüm gazetecilik hayatımda, hem kendi işimi yapmayı hem de gazeteciliği bırakmayacağım bir formülü nasıl yakalayacağımı düşünüp durdum. Bir anda olmuyor. Zaman içinde ne yapacağınızı ve nasıl yapacağınızı biliyorsunuz. Türkiye’nin ilk içerik üretimi kurumunu yarattım. Bu benim hayalimdi. Çünkü ülkemizde içeriğe önem verilmediğini düşünüp dururdum.

Düşünüp durmak yetmiyor o zaman buyur yap diyorlar. Eleştirmekle olmuyor. Sahaya çıkmak gerek. Korkmakla da olmuyor, korkunun ecele faydası yok.

Siz de biliyorsunuz ki, ben hayal kurmasını sever hayal kuranlara bayılırım ve bunu da çekinmeden her yerde tekrarlarım. Tek başına hayal kurmak yetmiyor. Hayalinize başkalarını dahil etmek önemli. Hayal hayali yaratır. Hayaller diğer hayalleri tetikler.  Bu içerik kuruluşunu yaratan ekip, şimdi bir başka hayalin peşinde.

İş dünyasının “en zayıf halkası” olduğuna inandığımız gençleri ve genç profesyonelleri, işsizliğin pençesinden kurtarmak, yeni bir iş yeni bir hayat yaratabilmek ve kısacası iş dünyasına entegre edebilme hayali bizimkisi… Hayalimiz, en azından bir kere bir gence “fırsat” vermek.

Kısaca ne yaptığımızı anlatayım; Her şey gönüllülük esasına dayanıyor. Ortada para pul dolaşmıyor. Yılda üç kez  düzenlenen bir yarışmayla gençlere ulaşmaya çabalıyoruz. Üniversite son sınıf öğrencileri ile deneyimi 5 yıl, belki biraz daha fazla olan genç profesyonelleri hedefliyoruz.

Her yarışma kurgusal bir senaryo. Bu senaryo bazı hataları, bazı arzuları, bazı ikilemleri içeriyor. Beraberinde değişik sorular soruluyor. Senaryo ve sorular www.indeksiletisim.com sitesinde yarışmaya katılmak isteyenlerle buluşuyor. Her senaryo profesyonel bir ekip tarafından hazırlanıyor. Yarışmacılar soru ve son olarak hazırladıkları iş ya da strateji planını, her biri önemli pozisyonlarda bulunan  jüri üyelerine sunuyor. Değerlendirme sonunda yarışmada derece alanlara hediyeleri veriliyor.

Bir dakika!!! Hediyelerin hiç biri, yat-kat-at şeklinde değil. Hepsi kişisel gelişimi destekleyen ödüller: Staj ve eğitim. Yani bir fırsat! Ernst and Young Türkiye’nin en köklü hizmet kurumlarından biri. www.insankaynaklari.com ise bayıla bayıla okuduğunuz, hem de yararlandığınız bir site. “İndeks Strateji Yarışması”  ve yarışmaya ilişkin duyurulan  bundan böyle elektronik ortamda burada yer alacak. Sizinle buradan da haberleşebileceğiz. Yarışmanın basın sponsoru Akşam Grubu; Akşam Gazetesi, Platin dergisi ve Radyo Cozmos.

Birinci yarışma yeni sonuçlandı. Finans sektöründe, kurumsal bankacılıktan bireysel bankacılığa geçişte yeni kararlar almak zorunda olan bir kurumun öyküsünü içeriyordu. Bu öykü, tam 8 pırıl pırıl genç yarattı. Aslında onlar vardı, yalnızca biz onları tanıma fırsatı bulduk. Onlar da istedikleri kurumlarda staj yapabilme ya da eğitim alabilme fırsatını yakaladılar.

Yeni Yarışma Perakende

İkinci yarışmanın hangi sektörü kapsadığını açıkladık bile: Perakende. Başlangıç tarihi 05.01.04. www.indeksiletisim.com dan başvurabilirsiniz.

Ödüllere gelince; hiç de yabana atılır gibi değil. Birincisinden de zengin:

Siemens: Yıl boyunca 5 kişiye staj ve her yarışmada bir kişiye cep telefonu,
Superonline: Her yarışmadan 5 kişiye staj ve ilk 5’e internet paketi,
E-Store: Yıl boyunca 4 kişiye staj ve bir kişiye 250 milyonluk hediye çeki,
Odtü: Bir kişiye üniversite sonrası sertifika programı
Era Eğitim ve Danışmanlık: Hem senaryoyu hazırlıyor, içerik sponsorluğu yapıyor, hem de ilk 10’a ücretsiz satış ve pazarlama eğitimi,
Yapı Kredi Kültür Yayınları: İlk 10’a 3’er kitaptan oluşan kitap seti,
Platin Dergisi: Her yarışmada bir kişiye 6 aylık abonelik,
Deniz Bank: Her yarışmada 3 kişiye staj,
Aiesec: Her yarışmada 3 kişiye yurtdışı staj olanağı,
Yaşar Holding: Her yarışmadan en az 3 kişiye staj olanağı
The Mba Club: Her yarışmada tecrübeli 10 kişiye yönetim ve işidaresi eğitimi, her yarışmada 3 öğrenciye staj olanağı,
Netaş: Her yarışmadan 3 kişiye staj olanağı
Vestel: Her yarışmada bir bilgisayar ve bir kişiye staj olanağı
Bilgi Üniversitesi: Tecrübeli bir kişiye Türkçe e-mba programı,
Oracle: Her yarışmada 2 kişiye staj olanağı,
Bayındır Hayat Sigorta: 3 kişiye acil sağlık sigortası ve her yarışmadan iki kişiye staj olanağı
Ernst & Young: Her yarışmada 2 kişiye staj olanağı sunuyorlar.

Burcu’nun Mesajı Var

Bu yarışma bundan sonra hiçbir kuruluşun ya da hiçbir kişinin değil. Bu yarışma bundan sonra tüm Türk gençlerinin. Gördüğünüz gibi hediyelerin hiçbiri kalıcı değil. Onları gençlere geçici bir süre için veriyoruz. Adı üstünde staj… Stajda kendisini kanıtlayıp, o iş yerinde işe girme olanağı bulsun diye… Adı üstünde eğitim… Bilgilerini tazelesin, fikirlerine netleştirip geliştirsin diye…

İlk yarışmanın birincisi Burcu’nun ödül töreninden hemen sonra bana attığı mailin bir bölümünü sizinle paylaşacağım;

“Merhaba ben Burcu Erdem Yılmaz.
…Öncelikle, dün gece aslında içimde paylaşacak ve söyleyecek çok şey olduğu halde duygularımı bir türlü ifade edemediğimi belirtmek isterim. Ancak, size biraz sonra söyleyeceklerimi ifade etmezsem içimde kalacağını hissediyorum. Hem, belki de belirteceğim duygular, benim gibi, benim durumumda bulunan birçok insanın hissettiği çok daha geniş kapsamlı bir duygu ifadesi olacak.

…Türkiye’de ne yazık çok az bulunan kendini anlatabilme platformunun kapılarını  kendi çabalarıyla aralamalarını sağlamada, başrolü oynadığınız için tebrik ediyorum.

Evet, ülkemizin bunu birebir yaşayan bir bireyi olarak ne yazık ki en büyük eksikliğin, insanların sadece kendi çabalarıyla kendilerini ifade edebilme ortamlarının bulunmaması ya da çok az olması.

Oysa ki, ülkemizde kariyer hayatında mutsuz olan ya da umutsuz olarak iş hayatında istihdam edilmeye çalışan ya da daha istihdam arayışına girmeden şansını yurtdışında aramaya çabalayan o kadar çok insan var ki… Ülkeyi ileri götürmek için en gerekli olan 2 temel unsur var… Bana göre bu 2 unsur. Kapasite ve inanç.

Ben, ülkemizdeki gençlerin, ülkemizi ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel açıdan çok ileriye götürebilecek çok güçlü bir kapasiteye sahip olmalarına karşın, bu kapasitelerini kullanabilecekleri alanlarda kendilerini kanıtlama şanslarının olmamasından  ya da çok düşük olmasından  dolayı inançlarının giderek azaldığını düşünüyor ve hissediyorum…”

Dün Dündür, Bugün Bugün

Bill Gates kadar zengin, onun kadar akıllı olmak zorunda değiliz. Bir şeylerin ucundan tutabiliriz. Artık yalnızca kendi evimizin önünü süpürerek hayatı sürdüreceğimiz günler geride kaldı. Mahalleyi, kenti ve ülkeyi süpürmeliyiz. Artık kapımızı kapatıp, evde huzur bulduğumuz günler geride kaldı. Başkalarının evlerine de huzur getirmeliyiz. Kendi çocuğumuzu en iyi okullarda ve şartlarda okutarak, ona iyi bir hayat verme şansını yitirdik. Başkalarının çocuklarını da aynı çıtaya taşımak için çabalamalıyız. Bugüne kadar kendi küçük dünyalarımızda yaşadık. Adına küreselleşme denen şey, yalnızca o büyük dünyanın sınırlarını ortadan kaldırmakla kalmadı, bizim küçük dünyalarımızın duvarlarını da yıktı.

Hayallerinizi yıkmayın. Eski bildiklerinizi rafa kaldırın. Şimdi yeni hayaller kurma zamanı.
Sevgiyle kalın.

“;”20031225″;191;23
2152;”2004 Balon Olmasın”;””;”Benim balonlarım vardı…Onları kimler aldı… Mutluydu bütün çocuklar…”;”

Benim hayallerim vardı… Onları kimler aldı… Mutluydum ben hayallerle… Biliyorum, bu şarkıyı, yarım yamalak ve yalan yanlış anımsıyorum. Ama böyle bir şarkı vardı. Hatırlasanıza, “Baloncu Amca” söylerdi. Türkiye’de o zamanlar böyle çocuksu şarkılar her yerde çalar, herkes tarafından dinlenirdi.

Daha mı mutluyduk o zamanlar. Yine bir yıl. Yine yeni bir yıl. Her yıl adetten herkes yılın bilançosunu yapıyor. Dikkat ediyorum, son günlerde artık yılın bilançosunu yapmak yetmiyor; herkes hayatının bilançosunu döküyor. Herkes birbirine anlam yüklü mesajlar gönderiyor. Pek çoğunda güzel güzel cümleler alt alta sıralanıyor;

Bu yıl kaç kere başını kaldırıp bulutlara baktın?..
Bu yıl kaç kez günü, doğarken yakaladın…
Bu yıl kaç kez seni seviyorum dedin
Bu yıl kaç kez bir çocuğun gözlerine baktın, başını okşadın…

Hayallerim Balon, Balonlarım Hayal

İtirazım yok. Güzel şeyler bunlar ama… Yazan kişinin yazdıklarının hiç birini yapmadığından adım gibi eminim, ama olsun. Söylenenlerin hepsi güzel. Yılda bir kez söylenmeleri bile… Ama…

Düşünsenize, binlerce insan zaten gün ağarırken sokaklara dökülüyor. Onların böyle bir sevinci ne yazık ki olamıyor. “Kaç kere teşekkür ettin?” diye sormak isterdim bu satırların arasında. Dikkat ettim o yoktu. O kadar kabayız ki…Teşekkür etmek hakaret etmek gibi algılanıyor. Başka şeyler de sormak isterdim o satırlarda… Örneğin, kadınlara seslenip, “Geçtiğimiz 365 gün içinde kaç gün kocan seni dövmedi ve sana sövmedi. Say ve mutlu ol” derdim… Bu yıl okula gitmeyen/gidemeyen çocuklara, “Gitmek ister miydin?” diye sormak isterdim. Elimden gelse hepsini okula yollamak isterdim. En çok da küçük kız çocuklarını.

Ekonomi Balonu

Allah’a Şükür, ekonomi iyi gidiyor, erkekler çalıştıkça, kadınlar da, daha çok evlerinde oturma olanağı yakalıyor. Ekonomiden sorumlu Devlet  Bakanı Sayın Ali Babacan, 20 Aralık 2003 tarihli demecinde 2003’ü ve ekonomiyi değerlendirdi. Bu arada kadınları ve onlara verdiği değeri de unutmadı; “Çalışmak zorunda olan kadınların eşleri iyi kazandığı için evde oturmayı tercih ediyor. Bu iyi bir şey.” En genç bakanımız bu sözleriyle tarihe geçti…

Biliyorsunuz, Allah bizi evde oturmamız için dünyaya getirdi. Bir şeye karışmayalım, çocuk doğurup; çocuk büyütelim, evi silip süpürelim ki, erkekler rahat etsin. Eve geldiklerinde bir kap yemek bulsunlar önlerinde. Çocuklar temiz pak olsun.

Neyin nereden ve kaça alındığından erkeklerin haberi olmasın ama memleketi ve ekonomiyi yönetsinler. Allah onları başımızdan eksik etmesin. Böyle bir zihniyeti rahatlıkla dillendiren, görüntüsü genç ve çağdaş, ruhu ve  kafası (yaşlı demiyorum) eski yöneticiler varken… Kız çocuklarını okula göndermeyip, önce kafalarını sonra bedenlerini eve hapseden siyasilerimiz dururken… Çocuklarını sözde demokrasinin beşiği ABD’de okutan liderlerimiz varken… Hayal kurmak benim neyime!

Balonlarımı Kimseye Vermeyeceğim

Ama ben inadına hayal kuracağım. Öncelikle kimseye muhtaç olmama hayalim var. Biz kadınlar kendi ayaklarımızın üzerinde durmalıyız. Biz kadınlar her şeyi bırakıp kız çocuklarımızı kendi ayakları üzerinde duracak kadar iyi yetiştirmeliyiz. Ne babaya ne kocaya mahkum olmayan  kadınlar yetiştirmek zorundayız. Özgür ve bilinçli.

DİE’nin 2003 yılı III. Dönem hanehalkı işgücü anketi sonuçlarına göre istihdam edilenlerin yüzde 29’unu (6,5 milyonunu) kadınlar oluşturuyor. İstihdam edilen kadınların yüzde 63’ü tarımda çalışıyor. Bunların yüzde 83’ü ücretsiz aile işçileri. Uzun lafın kısası Türkiye’de  istihdam edilen 6,5 milyon kadının yüzde 55’i (3,5 milyonu)  maaş almadan, sosyal güvenlikten bihaber çalışıyor.

2003 yılı III.döneminde kadın istihdamı % 6,6 azaldı ve 454 bin kadın daha işsiz kaldı.
Mutlu olun sayın bakan, kadınlar zaten işsiz kalıp evde oturuyorlar.

Renkli Balonlarım Olacak, Onları Ben Uçuracağım

Şimdi diyeceksiniz ki, “”Aman canım, kadın çalışıyor da ne oluyor?…”” Haksız sayılmazsınız. Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine bakacak olursak, çalışanların yüzde 32.4’ü kadın, yüzde 67.6’sı erkek. Ama esas iş gelirlerindeki payda ise kadınlar sadece yüzde 10.4’ü, erkekler geri kalan yüzde 89.6’yı alıyor. Ücret ve maaşla çalışanların yüzde 18.7’si kadın ama bunların toplam esas iş gelirinden aldıkları pay yüzde 15.1. Bu tablo işverenlerde daha da bozuk. İşverenlerin yüzde 97.2’si erkek ve bunlar toplam esas iş gelirinin yüzde 98’i alıyor. Çalışan kadınlar esas işten ortalama yıllık 1 milyar 236.7 milyon lira kazanırken, erkeklerin geliri 4 katı daha fazla, 5 milyar 83.9 milyon lira.

Bu nasıl bir çelişkidir ki, sayın bakanın üyesi olmak için ulus adına çaba gösterdiğini ifade ettiği AB’de, kadınların istihdam oranları 1997’de yüzde 45di. Alınan tedbirlerle  2001 yılında yüzde 55’e ulaştı. AB, bu oranı 2010 yılı itibariyle yüzde 60’a çıkarmayı hedefliyor. AB, kadının işgücüne katılımını şiddetle teşvik ediyor ve aldığı kararlara bakılacak olursa;
2010 yılına kadar istihdam ve işsizlik oranlarındaki  cinsiyet farkları tüm üye ülkelerde önemli oranda azalacak. Özellikle kadın-erkek ücret farklarının  altında yatan nedenler sektör ve meslek ayırımı, eğitim ve öğrenim fırsatları, meslek sınıflandırmaları ve ücret sistemleri açısından incelenecek ve azaltılmasına yönelik politikalar geliştirilecek. Kadın istihdamının artırılmasını sağlamak üzere çocuk bakım hizmetleri geliştirilecek ve  2010 yılına kadar, her bir üye ülkede  0-3 yaş arasındaki çocukların en az üçte biri çocuk bakımevi hizmetlerinden yararlanacak.  3 yaş üzerindeki çocuklar için ise bu oranın yüzde 90 olması hedefleniyor.

Türkiye AB’ne aday ülkeler arasında kadın istihdamı oranı ile son sırada yer alıyor. Sizce bizi AB’ye alırlar mı? Sizce bizi AB’ye almalılar mı?

Balonlarım ve Hayallerim Hep Olacak

Hayalim; bu ülkede bütün çocukların eğitim alabilmesi. Hepsinin okula gidebilmesi. Gittikleri okulda yetkin bir öğretmenle buluşması. Kış günü dondurucu soğukta tezek yakmak zorunda kalmaması. Biraz daha ısınmak için sobaya tiner döküp, kendini yakmayan pırıl pırıl çocuklarımızın olması.

Hayalim idealist gencecik öğretmenlerin, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde eğitim vermek için çabalarken, ısınabilmek  uğruna cayır cayır yanmaması… Bugün Aralık ayının son günü. Bu gece yılbaşı. Yarın 2004…

İki gencecik kadın öğretmenimizin evinde matem var. Çünkü onlar modern Türkiye’nin yakacak olmadığı için tezek yakılan köylerinde öğretmenlik yaparken, soba alev aldığı için yandılar. Artık yoklar. Kuru kuru nutuklar duymak istemiyorum artık.

Onlara Balon Hediye Edelim

Bu yıl Türkiye’de  13 milyon 700 bin öğrenci, bunların  52 bin 650 okul öncesinde olmak üzere, ilköğretim ve ortaöğretim kurumunda eğitim görüyor. Bu çocukları eğiten 558 bin  öğretmenimiz var.

2001’de yapılan bir araştırmaya göre okullaşma oranları okul öncesi eğitimde yüzde  12,5; ilköğretimde yüzde  96,5 ve ortaöğretimde yüzde 61 düzeyinde. Eğitime erişim ve eğitimli olma düzeylerinde AB üyelerinden gerideyiz. 2010 yılına kadar AB’de; 22 yaş  nüfusun en az yüzde 85’i  lise veya daha üstü eğitim düzeyine ulaşmış olacak; yaşam boyu öğrenme sürecine yetişkin  (25-64 yaş grubu) katılımı en az yüzde 12,5 olacak. İnsan kaynaklarına yatırımı teşvik eden politikalar oluşturulacak; özellikle işletmelerin ve bireylerin  verimliliği, rekabet yeteneğini ve aktif yaşlanmayı sağlayacak eğitim yatırımlarının artırılması sağlanacak. Bu da bir hayal olabilir mi? Benim gelecek için hayalim.

Gençler Hayalleri ve Balonlar

Bir başka hayalim de gençlerle ilgili. Gençler işsiz kalmasın. Türkiye’nin çalışan kesimi eğitimsiz, çalışmayanları eğitimlilerden oluşmasın. Halen var olan bu manzara tarihe karışsın.

Dünya Bankası Türkiye’de yoksulluk, işsizlik ve istihdam üzerine bir proje hazırlatıyor. Proje kapsamındaki ön raporda, Türkiye’de yaşanan işsizliğin ‘çok tehlikeli’ olarak adlandırılan ‘eğitimli genç nüfusun’ iş bulamaması olarak hızla yükseldiği vurgulanıyor.
Bilmediğimiz bir şey değil…

Rapora göre, şu anda Türkiye’deki 20-24 yaş arasındaki gençlerden lise mezunlarının yüzde 45’i, üniversite mezunlarının da yüzde 31’i iş bulamıyor. Bu oran 25-29 yaş arasında lise mezunlarında yüzde 23, üniversite mezunlarında yüzde 10 düzeyinde görünüyor.

2002 yılında 15 yaşından yukarı erkeklerin yüzde 65’i ile kadınların yüzde 25’i belirli bir işte çalışmaktaydı. 2003’lere gelindiğinde ise 15-24 yaş grubunda olup lise eğitimi düzeyindeki gençler arasındaki işsizlik oranı yüzde 30’lara yaklaştı.

Miniklere Mini Mini Balonlar

Sokakta yüzlerce sahipsiz minik var. Her gün daha fazla minik, anne ve babasını polise şikayet ediyor. Her geçen gün daha çok minik sahipsiz bir şekilde cami avlularına terk ediliyor.

Türkiye’de 6-17 yaş arasında 2 milyona yakın çocuk aktif olarak çalışıyor. Bu çocukların haftalık çalışma süreleri de 37 saati aşıyor. Benim bir hayalim var, miniklerimize sahip çıkmak.

Geçtiğimiz günlerde bir haber yayınlandı: “”Sosyal Hizmetler İl Müdürü Kahraman Eroğlu, çocuğunu sokakta çalıştırdığı için 600 aile aleyhine dava açtıklarını, bu davalardan 75’inin kurum lehine sonuçlandığını, diğer davaların da sürdüğünü bildirdi.”” ‘Benim çocuğum, istediğim gibi davranırım, kimse karışamaz’ dönemi bitsin.

Balonlarım, Hayallerim, 2004 ve Ben

Benim balonlarım vardı… Onları kimler aldı… Balonlarımızı  almalarına izin vermeyelim. Patlayan balonlarımızın yerine yenisini koyalım. Balonlarımızın hepsini şişirelim.
Yeni yılı binlerce rengarenk balonla karşılayalım.

Bu kadar balonu nereye mi sığdıracağız?.. Kafamızın içine, gönlümüze. Gönlünüzce yeni bir yıl diliyorum. Sağlıklı, mutlu ve umutlu olsun. Unutmadan… Biraz da gerçekçi. Umudu yabana atmayın sakın. Umut olmadan yaşanmaz. Umut edilmeden yarın olmaz. Gerçekleri unutmadan, çünkü onlar bizim çıkış noktamız. Umutlarımız yukarıda, ayaklarımız da yerde olmalı.

Hepinize, hepimize iyi seneler.

“;”20040102″;140;24
2186;”Alem Gidiyor Aya… Biz Neden Kalıyoruz Hep Yaya?..”;””;”Yıl 2004. Artık kaybedecek zaman yok. Türkiye vizyonunu belirlemeli. Türkiye için geleceğin sektörü bilişim. İrlanda, Hindistan, İsveç ve İsrail vizyonlarını bilişim olarak belirleyip yıllar önce yola çıktılar. Bugün geldikleri nokta ortada… Peki ya Türkiye ne yapıyor?..”;”

Yeni yıl her zamanki gibi hızlı başladı. Maşallah! Birbirinden ilginç haberler yayınlandı, açıklamalar yapıldı. Bereketli bir yıl geçireceğimiz ortada. Özellikle ayın 4’ü.. Ne bereketli günmüş o öyle. Siz de okuyunca inanamayacaksınız.

Sizin için geçen haftadan birkaç haber derledim. Siz görmediyseniz, ben gözünüze sokayım dedim. Haberiniz yoksa, ben söyleyeyim, Türkiye geleceğini inşaatta arıyor. Bizim dışımızdaki tüm ülkeler ise bilişimden pay kapmak için kıran kırana mücadele veriyor.

Varsın olsun, bizim geleceğimiz yetiştirip işsiz olarak turşusunu kurduğumuz eğitimli gençler yerine, eğitimsiz inşaat işçilerinde… Varsın olsun… Bizde kaydecek zaman da çok, kolaycılık ve popülist yaklaşım da… İnsan kaynağı mı? Ondan daha fazla hiçbir şey yok… Denizde kum bizde insan. Bozdur bozdur harca.

4 Ocak 2004 – Başbakan Erdoğan, Türkiye’de en büyük sorunun işsizlik olduğunu belirtirken, inşaat sektörüne ağırlık vererek bunu aşmayı hedeflediklerini söyledi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, inşaat sektöründe yüzde 19’a varan daralmanın bu sektöre verilen desteklerle aşılacağını belirterek, bunun işsizlik oranına olumlu yansıyacağını kaydetti. 2004 yılında inşaat sektöründe bir patlama beklediğini belirten Erdoğan, “İnşallah inşaat sektörüyle bu sorunu çözeceğiz.” dedi. 2003 yılında bin 600 kilometre duble yol, 11 bin toplu konut yapıldığını açıklayan Başbakan, 2004 yılında 3 bin kilometre duble yol, 90 bin toplu konut inşa etmeyi hedeflediklerini söyledi.

Bilmem yolunuz Trakya’ya düşüyor mu? Çıkın İstanbul’dan, Edirne’ye kadar gidin. Çok yol değil, kat edebilirsiniz. Biliyorsunuz, Türkiye’nin en verimli toprakları arasında gösterilir Trakya. Ama artık toprak yok. Eskidenmiş. Şimdi betonarme evler var. Hepsi boş. Vaktiyle konut, toplu konut, yazlık konut olarak yapılmış. Satmak isteyenler, satacak adam bulamıyor.

Bu örneği beğenmediniz herhalde, Trakya’ya gitmeyin o zaman. Beylikdüzü yeterince yakın herhalde… Toplu konuttan başka bir konut yok. Çoğu boş. İlk kalkınma hamlemizin ürünü. Böylece seramikçiler, tuğlacılar, çimentocular çok zengin oldular, çok…

Başkaları nasıl zengin olmuş, öğrenmek ister misiniz?

  • Yazılım konusunda yıldızı parlayan ülkelerden İrlanda, Avrupa’da satılan PC’lerin üçte birini üretiyor. İrlanda’da yabancı sermayeli firmaların ciroları toplam ekonominin yüzde 30’unu oluştururken, ihracatın yüzde 40’ını yine bu firmalar yapıyor.
  • Hindistan’da bilgi teknolojileri sektörü 1991-2000 yılları arasında ortalama yüzde 50 büyüdü. Cisco, IBM, Microsoft, General Electric gibi uluslararası teknoloji şirketleri Hindistan’da yazılım geliştirme merkezleri kurdular.
  • İsveç’te işgücünün yüzde 20’si yabancı şirketlerde çalışıyor. Yüksek internet ve mobil internet penetrasyonu sayesinde birçok teknoloji firması İsveç’i 3. Kuşak (3G) telekom ürenleri için uygulama merkezi olarak seçti.
  • Evlerde en çok kişisel bilgisayar olan ve kişi başına patent üretiminde dünya ikincisi olan İsveç, IDC tarafından 2002 yılında dünyanın en ileri BT ülkesi seçildi.
  • İsrail’de 2 binden fazla yüksek teknoloji firması bulunuyor. İsrail, Amerikan borsalarında işlem gören 80 yüksek teknoloji şirketi ile Amerika ve Kanada’dan sonra 3. sırada geliyor.
  • Sanayi sektöründe bir kişiyi istihdam etmek için, 80 ile 100 bin dolar, turizmde 50 bin dolar, tarımda 40 bin dolar yatırım miktarı gerekirken, bilişim sektöründe 2-3 bin dolar yetebiliyor.
  • Türkiye internet kullanımında 44 ülke arasında 36. sırada gelirken, bilgisayar sayısı konusunda 48 ülke arasında 39. sırada geliyor.

4 Ocak 2004 – Başlatılan “İnsan Gücü Planlaması” ile iş piyasasının hangi niteliklerde ne kadarlık bir istihdama ihtiyaç duyduğu belirlenirken, iş gücü arzının buna göre şekillendirilmesi hedefleniyor. Bu çalışma için üniversite ve Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği gerektiği de ifade edilirken, eğitim hayatının iş hayatı ile bütünleştiği bir yapının ortaya konulması gerektiği kaydediliyor. AB sürecinde belli sektörlerin de ön plana çıkacağı hatırlatılırken, AB iş piyasası, öne çıkacak sektörler ve Türkiye’nin uzun vadeli 2023 Planını dikkate alan bir çalışmanın ortaya konulacağı belirtiliyor.

Cek cak… Cek cak… Ne zaman olacak bütün bunlar? Ne zaman yapılacak bu araştırma da, uygulamaya konacak? Geride kalan bütün çocuklar kayıp kuşak mı olacak? Cek cak… Cek cak… Neredeydi aklınız?.. Ama seyredin şimdi komediyi, ne planlama olur o planlama… Bizim devlette sinerjiden geçilmez. Görürsünüz çok can yanar.

Küçük bir örnek size YÖK’ün belirlemiş olduğu kontenjanlara göre bilişimle ilgili 4 yıllık bölümlere 2002 yılı içersinde bilgi teknolojileri ve enformasyon kontenjanı 200 öğrenciydi. Halen ülkemizde yaklaşık 6,000 bilgisayar mühendisi var. Türkiye Bilişim Vakfı’nın araştırmalarına göre, Türkiye’nin bilgi toplumu olabilmesi için ihtiyaç duyulan bilişim uzmanı 2000 yılında 70 bin civarındaydı. Cisco ve IDC’nin (International Data Corporation) raporlarına göre Türkiye’deki bilgisayar ağları uzmanı açığı 2002 yılı için 12 bin, 2003 yılı için ise 20 bin kişi olarak tahmin edilmişti. Altı bin bilgisayar mühendisine her yıl mezun olanları katıp, yurt dışına transfer olanları da düşersek Batı’yı sayıca ancak 50 – 60 yıl sonra yakalamamız mümkün olacak.

Merak ediyorsanız; Hindistan’da IT konusunda çalışan 520 bin civarında mühendis olduğu tahmin ediliyor. Ortalama 900 civarında yazılım evi ve bu alanlarda çalışan binlerce firma var. Araştırmalara göre muazzam bir istihdam, batıdan doğuya doğru kayacak. Sektör analisti Forrester Research şirketinin yaptığı bir tahmine göre; 2015 yılına kadar, Amerika’daki matematik ve bilişim teknolojisi bilmeyi gerektiren 3.3 milyon beyaz yakalı iş Rusya, Hindistan ve Çin’e kayacak. 3.3 milyon pozisyonun yıllık ücretleri toplamı veya Amerikan ekonomisine, veya işverenlere yıllık maliyetleri toplamı 138 milyar dolar. Hindistan, şu anda bu konuda yüzde 90 civarında pazar payı ile dünya lideri. Hindistan’ın elde ettiği gelir, 2003 yılı sonu itibarıyla, 9 milyar dolar.

Türkiye henüz bu işin farkında bile değil. Geçmişten farklı olarak bugün işsizliğin tek nedeni ekonomik sıkıntılar değil. Artık pek çok iş tarihe karıştı. İşte işsizliğin anahtarı da yeni işler yaratmak. Ekonomistlere göre yeni iş alanları yaratacak olan en önemli sektör de bilişim teknolojileri.

4 Ocak 2004 – Türkiye’nin, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü ülkeleri içinde işsizliğin en yoğun yaşandığı dördüncü ülke konumunda bulunduğu bildirildi. Türkiye’de işsizlik oranının 2000’de yüzde 6.6, 2001’de yüzde 8.5, 2002’de yüzde 10.6 ve 2003 Ağustos ayı itibariyle yüzde 10 olduğu belirtildi. Hak-İş’in raporunda, 2003 Ağustos ayı itibariyle OECD ülkeleri içinde Polonya, Slovakya ve İspanya’nın ardından işsizliğin en yüksek yaşandığı dördüncü ülkenin Türkiye olduğu ifade edilerek, “Gelişmekte olan ülkelerde işsizlik, açık ve gizli işsizlik olarak ortaya çıkarken, faal nüfusun genelde önemli bir bölümü de gelişmiş ülkelere göre düşük verimlilikle çalışmaktadır.” denildi.

Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) geçen hafta 2003 III. Dönem (Temmuz, Ağustos, Eylül) göre işsiz sayımız 2 milyon 328 bin kişi ve işsizlik oranı yüzde 9,4. DİE verilerine göre 2003 Eylül ayı itibariyle Türkiye’de toplam çalışanların sayısı 22 milyon 411 bin kişi olarak gerçekleşmiş. Geçen yıl aynı dönemde çalışanların sayısı ise 2 milyon 833 bin kişi ile karşılaştırıldığında toplam istihdam, yani toplam çalışan sayısı 422 bin kişi azalmış.
Başkalarının ne yaptığına bakalım mı;

İrlanda genç nüfusu eğitti. Telekomünikasyon altyapısını değiştirdi. Yabancı yatırımcılara cazip şartlar sundu. Bilişim konusuna stratejik önem verdi.

İsveç’te, ARGE yatırımlarına özel koşullar getirildi. ARGE harcamalarının üçte birini kamu sektörü, üçte ikisini ise özel sektör üstlendi. Teknoloji kullanımının artırılması için özel şirketlerin çalışanlarını bilgisayar sahibi yapmaları için vergi avantajları sağlandı. Yabancı firmalara düşük vergiler, iyi yetişmiş işgücü ve gelişmiş altyapı avantajları sunuldu.

Hindistan, deregülasyon çalışmaları, ülkeyi yabancı yatırımcılar için cazip hale getirdi. Hükümet serbest ekonomiyi destekledi. Yatırıma gelen firmalara şirket kurma kolaylıkları, vergi muafiyeti ve gümrük gibi imkanlar sağlandı.

İsrail, teknolojiye odaklandı, liberilizasyon, özelleştirme ve düzenleme çalışmaları gerçekleştirdi. Öncelik, telekomünkasyon alt yapısının iyileştirilmesine ve ARGE’nin desteklenmesine verildi. Girişimcilerin yüksek teknoloji içeren yeni ürünleri geliştirmeleri desteklenerek ilgili porjelere iki yıl boyunca, yılda 350 bin dolar ve kuluçka (İnkübasyon) hizmetleri sunuldu. Özel sektörün ARGE’ye yatırımlarına vergi avantajları sağlandı. Yabancı yatırımcılara özel avantajlar getirildi.

6 Ocak 2004 – Kamunun 2004 – 2006 arasında 20.7 milyar Euro yatırım gerçekleştirmesi beklenirken, en büyük payın 5.1 milyar dolarla ulaşıma verilmesi öngörülüyor. Devlet 2004 – 2006 yılları arasında, 20.7 milyar Euro tutarında yatırım gerçekleştirmeyi hedefliyor. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) verilerine göre, yatırımlara 2004 yılında 6 milyar 287 milyon Euro tutarında ödenek ayrılacağı tahmin ediliyor. 2004 – 2006 döneminde kamunun sektörler itibariyle yapmayı planladığı yatırımlar şöyle (Milyon Euro): Tarım 1,928; Madencilik 570; İmalat 409; Enerji 3,851; Ulaştırma-haberleşme 5,130; Turizm 180; Konut 21; Eğitim 3,452; Sağlık 1,917; Diğer kamu hizmetleri 3,245.

Türkiye Bilişim Sanayicileri Derneği’nin (TÜBİSAD) yaptığı bir çalışmaya göre, sektörlerin ‘yatırım – katma değer karşılaştırması’nda, yıllık ortalama kişi başına yaratılan katma değer, tarımda 6 bin dolar, sanayide 13 bin dolar, hizmetlerde 18 bin dolar olarak gerçekleşirken, bilişimde 32 bin dolara kadar ulaşabiliyor. Ayrıca, bir kişiyi istihdam etmek için gerekli yatırım miktarı, sanayide 65 bin dolarken, bilişimde yatırım miktarı 5 bin dolara düşüyor. İrlanda, İsveç, İsrail, Hindistan… Bu dört ülkenin ortak özelliği, yakın geçmişte, ulusal bir politika olarak bilişime yönelmeleri. Hükümetler yatırım teşvikleriyle bilişimi destekledi. Özel sektör bilişimle ilgili ulusal politikalarda oldukça atak davrandı. Teşvikler yabancı sermayeyi çekti. Ve bu dört ülkenin tamamında çok iyi sonuçlar alındı.

Yıl 2004

Türkiyem, uyanman gerekiyor. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti. İnşaata tabii ki yatırım yapılmalı. Ama Türkiye kendisini kurtaracak sektör olarak inşaatı seçmemeli. Türkiye için geleceğin sektörü bilişim. Türkiye kendi kaderine sahip çıkmak zorunda. Dünün ya da bugünün işlerini bir yana bırakıp, yarının işlerini anlamalı. Kolları sıvamalı. Türkiye’nin vizyonu daha farklı olmalı.

“;”20040108″;401;47
2264;”Bu Bir Gelecek Yarışması”;””;”””Hayattayken, elim ayağım tutuyor, koşturabiliyor ve kafam çalışıyorken bu işleri başkalarına havale etmeden yapmak istiyorum. Sonuç olarak kimse beni zorlamadı. Hayal ettiğim bir şeyi yapıyorum o zaman en çok ben koşturmalıyım…””
“;”

Gençler, onlarla tanıştığım günden beri benim için çok önemli. Yıllardır gençlerle birlikteyim, onlarla onlar için bir şeyler yapıyorum. Bunların hepsi son derece medyatik şeyler oldu. Kendi kendime, ‘Peki bundan sonra’, ‘Ya şimdi’ diye soru sormaya başladım. Kalıcı ve sürdürülebilir bir proje konusunda uzun zamandır kafa yoruyordum. Sonunda detaylarıyla birlikte oraya çıktı.

Günümüz üniversite gençliğinin temel gündemini neler oluşturuyor?

Hemen her ülke gençliği gibi, bizim gençlerimiz de kendi dönemlerinin yeni akımlarıyla daha fazla ilgili. Kendilerince bir gündemleri olduğunu düşünüyorum. Hepsini bu yaklaşım içine koymam mümkün değil tabii, ama gözlemlerim, çoğunluğun kendine dönük yaşadığını gösteriyor. Aslına bakarsanız, Türkiye’nin farklı coğrafyalarında yaşayan gençlerin farklı gündemi var.

Benden, bu soruya karşılık olarak, hemen, istihdam ve beraberinde getirdiği iş bulma endişeleri dememi bekliyorsunuz. Doğrudur, diyeceğim, ama biraz sonra…
Gençliğin Türkiye’nin yoğun olarak izlediği gündemden zaman zaman kopuk yaşadığını düşünüyorum ve gözlüyorum. Aslına bakarsanız onları haksız da bulmuyorum. Türkiye de kendi gündemi içinde kaybolmuş ve kör olmuş. Tuhaf bir şekilde, bir gündem yaratıyor sonra o gündemin esiri oluyoruz. Günler gündemsiz geçmiyor. Bu nasıl iş anlamak mümkün değil.

Türkiye’nin gündeminden insanın zaman zaman kendisini soyutlaması, biraz uzaklaştırması sağlıklı bile sayılabilir. Ancak ben bunun dozunun kaçtığını düşünüyorum. Çünkü genç arkadaşlarımın, gündemi izlemedikleri sürece, kendi gündemlerini yaratamayacaklarını, gündeme müdahale edemeyeceklerini düşünüyorum.

Gelelim sizin benden duymak istediklerinize; üniversiteye adım atılan ilk günler, ilk yıllar nedense herhangi bir endişe taşımadan, belki de sınav stresinden, kazandım sevincine geçişin rehavetiyle geçiyor. Gündemsiz bir hayat. Genç arkadaşlarımın daha çok üçüncü yılla birlikte bu tür endişeler taşıdıklarına şahit oldum. O da hepsi için geçerli değil. Dördüncü yılda daha fazla hüzün çöküyor üstlerine. Bu kez de “ne olacak benim halim” gibi bir burukluk içine düşüyorlar. Çok da haklılar çünkü Türkiye’de işsizlik ciddi boyutlarda. Ancak gençlerin gündemi yeterince takip etmemeleri onların gündemi yaratmalarını da engelliyor. Siz gençlerin bu ülkede gündemin başına yerleştiğini gördünüz mü… Ben en son terör yıllarını anımsıyorum. O yılları da doğrusu anımsamak dahi istemiyorum. Gençlerin umutları, endişeleri ve beklentileri bu ülkenin gündemine gelmedi çünkü gençler gündemlerine sahip çıkmadılar. Çıkmaya çalışanların sayısı da sanırım yeterli olmuyor.

Gençlerin özellikle mezuniyet öncesi deneyim edinme süreçlerinde, meslek seçimi ve kariyer gelişimi konularında doğru bir şekilde yönlendirildiklerini düşünüyor musunuz?

Gençlerin doğru bir şekilde yönlendirildiklerini düşünmüyorum. Bir iki üniversitemizin kariyer ofisi var. Buralarda, kariyer konusunda deneyimli ve ehil kişilerin sayısı ise öğrencilerin sayısına göre yok denecek kadar az. Onlar da kendilerini duyuramıyor, öğrencilere ulaşamıyorlar. Etkinlikeri yok, dertlerini üniversite yönetimine bile anlatamıyorlar. Rehberlik ve kariyer danışmanlık ofislerinde görev alanların bir kısmının zorla ve çaresizlik içinde bu işi yaptıklarını, bir kısmının tesadüfler sonucu kendilerini orada bulduklarını gözlemledim. Bu işi profesyonelce yapanlar az.

Şimdi size daha önemli bir şey söylemek istiyorum. Üniversitelerin kariyer bölümlerinde, gençlere meslek seçimlerinde yardımcı olacak danışmanların bulunmasının çok doğru olduğuna inanıyorum. Ancak üniversite bu iş için geç kalınmış bir seviye. Bu bilincin yayılması gereken yer, liseler ve hatta daha alt yaş grupları. Türkiye’de genç insanların, hayata atılmak üzereyken kariyerle tanışmaları yanlış ve yazık.

Bu dönem en verimli şekilde nasıl değerlendirilebilir? Bu konuda üniversitelere ve şirketlere düşen sorumluluk…

Kariyer konusunda şirketlere bir şey düşüyorsa bu sizin söylediğiniz anlamda çok az… Şirketlerin insanların genel kariyer çizgilerine müdahale etmesine gerek yok. Şirketlerin mesleğini seçmiş ve kariyer sahibi insanları, elinde tutmak istemesi halinde, yükselme ya da gelişme eğrisini kontrol etme sorumluluğu var. Bu doğrultuda yapacağı ölçümlerle bir yandan kişileri daha farklı pozisyonlara hazırlayacak, diğer yandan işine yaramayanlardan da kurtulacak.

Kariyer planlamasının yapılacağı tek ve en etkin durak üniversiteler olamaz. Gençlerin hayatında yer alan daha önceki aşamalarda kurulması gereken kariyer danışmanlıkları olmalı. Örneğin, orta öğretim.

Bir kişinin hayatı üniversiteye başladığı gün belirlenir gibi bir yaklaşımım yok. İnsanlar hayatlarının her döneminde değişir ve gelişir ve sonucunda farklı şeyler talep eder, arzularlar. Bu talep ve arzuların en yoğun olduğu yaş üniversitedir. Herkes yanlış ve eksik seçim yapabilir. Böyle olunca değiştirmek ama en uygunuyla değiştirmek hakkıdır. Üinversitedeyken bunun eğitim ve danışmanlığını alması yararlıdır. Çocuklarımızı üniversiteye, kendileriyle ilgili daha bilinçli bir düzeyde göndermek benim tercihim. İnsanların kendi hayatlarıyla oynamaları kendi tercihleri ama o tercihleri doğru yapacak temel eğitimi ve bilinci daha genç yaşlarda aşılamalıyız. Bunun yeri üniversite değil.

İndeks İletişim Danışmanlığı olarak, gençleri bu konuda destekleyecek bir projeniz var: Yönetim Strateji Yarışmaları. Bu fikir nasıl oluştu, hangi kitleyi hedefliyorsunuz?

Doğru, bir proje geliştirdik. Yönetim Strateji Yarışmaları fikri aslında biraz daha farklı şekil ve renkte de olsa, uzun yıllardır aklımda. Bir türlü kafama tam oturtamıyordum. Daha önceki aşamalarda ise bir şey yapmak istediğimi biliyor ama tam olarak bu konuda ne yapmak istediğimi çözemiyordum.

Yıllardır insan kaynakları, yönetim, kişisel gelişim, kadın ve gençlik konularında çalışıyorum. Gençler, onlarla tanıştığım günden beri benim için çok önemli. Yıllardır gençlerle birlikteyim, onlarla onlar için bir şeyler yapıyorum. Bunların hepsi son derece medyatik şeyler oldu. Kendi kendime, ‘Peki bundan sonra’, ‘Ya şimdi’ diye soru sormaya başladım. Medyatik işler su üzerine yazılan yazı gibi, ulaştığınızda büyük kitlelere ulaşıyor, bıraktığınızda yapmaya çalıştıklarınız uçup gidiyor. Kalıcı ve sürdürülebilir bir proje konusunda uzun zamandır kafa yoruyordum. Sonunda detaylarıyla birlikte oraya çıktı. Yakın çevreme açtığımda beni çok desteklediler, çoğu içinde olmak istedi. Hedeflediğimiz kitle, üniversite son sınıf öğrencileri ve deneyimi 5 yıl gibi bir süreyle kısıtlı olan genç profesyoneller. Üniversite son sınıf öğrencileri, bir yıla kalmayacak  büyük olasılıkla kendilerini işsiz ordusunun arasında bulacak. Genç profesyoneller ise çoğunlukla kafasında fikirler henüz tam olarak oturmamış, hareketlilik ve heyecan içinde, biraz da tatminsizlik içinde kıvranan bir grup. Onlara kendilerini sınama, geliştirme ve ölçme fırsatı veriyoruz. Bu fırsatı alıp bir şekilde değerlendirmek onların elinde.

Bu yarışmada kimseye somut ödül yok. Herkes aldığı ödülü fırsata dönüştürmek zorunda. Yani çok iyi bir staj teklifi alması işe girmesi demek değil. Kendisini göstermesi ve işe girmesi gerekiyor. Ama kendi kendine kapısından giremeyeceği şirketlerde staj olanağını biz yaratıyoruz. Tabii o da bu ödülü almak için yarışıyor… Eğitim ödülleri de aynı şekilde… Eğitimi veriyoruz, onunla ne yapacağını genç arkadaşlarımız bilecek…

Yarışma hangi aşamalardan oluşuyor? Gelen projeler hangi kriterlere göre değerlendiriliyor?

Yarışma; başvuru aşamasıyla başlıyor. Kişi burada bana kalırsa,  cesaretini sınıyor. Haftalık sorular gönderiyoruz, bu da ikinci aşama. Burada araştırma yapması gerekiyor. Üçüncü aşamada bir business plan hazırlamak, yani vizyon koymak ve detayları ortaya çıkarmak gerekiyor. Bir diğer ifadeyle , disiplin göstermek ve sistemli olmak anlamına geliyor. jüri tarafından değerlendirilmek ise son aşama. Bu da başarmak konseptiyle özetlenebilir.

Gelen projeler iki aşamalı bir değerlendirmeye tabi tutuluyor. Bunun ilki İndeks  ekibi tarafından yapılan fiziki eleme. Anlamı şu: Eksik yanıt var mı, başvuru tam mı, business plan ya da strateji planı var mı? Her yarışmanın bir jürisi var. Bu jüri özenle seçilmiş ve senaryonun hazırlanmış olduğu sektörde önemli görev almış kimselerden oluşuyor. Onların değerlendirmesi bizim için tek kriter. Biz yarışmayı yaratan, kurgulayan ve sürdüren çalışmalar yapıyoruz. Yarışmanın her tarafında rol almamız doğru değil. Eleme ve değerlendirme jüri üyelerinin kararıyla yapılıyor.

Bu proje ile gençlere sağlayacağınız olanaklar…

Proje ile gençlere öncelikle Türkiye’nin önde gelen kurumlarında staj yapabilme olanağı sağlıyoruz. Yine bir staj olarak AIESEC’le yurt dışında firmalarda staj olanağı sağlıyoruz. Staj konusunda çok yakında çok önemli başka araçlarımız da olacak. Örneğin İstanbul Teknik Üniversitesi’yle başlattığımız yeni bir çalışmayla Leonardo Projesi kapsamına alacağız. Bu tür projeler uzun soluklu olduğundan bu yarışmaya yetişmesi mümkün gözükmüyor. Ancak söylemekte de bir sakınca görmüyorum, proje kapsamında, oluşturduğumuz kurum ağı çerçevesinde genç arkadaşlarımızın Avrupa Birliği fonuyla AB üyesi ülkelerde staj yapabilmelerini sağlayacağız.

Ödüllerimiz stajla sınırlı değil. Eğitim ödüllerimiz de var. Örneğin mba, sertifika programı ya da özel kurgulanmış business and management, finans, piyasa, satış pazarlama eğitimi veriyoruz.

Bir başka kategori de sponsor kuruluşlarımızın sağladığı küçük maddi ödüller. Bu yarışma maddi ödül üzerine kurgulanmadı. Firmalardan gelen teklifler olunca, yarışmanın ruhuna aykırı olmayan, genç arakadşlarımızın çalışmalarında faydalı olacağını düşündüğümüz ödülleri kabul ediyoruz.

Aslında tek tek ödüllerden söz etmeliyim belki çok zamanınınızı almamak için neler olduğunu listeleyeyim.

YARIŞMANIN SPONSORLARI

Medya Sponsoru: Akşam Yayın Grubu; Akşam Gazetesi, Platin Dergisi, ELEKTRONİK Elektronik Ortamda İletişim Sponsoru: www.insankaynakları.com (Ernst and Young)
Teknoloji Sponsoru: Gantek

ÖDÜLLER

Staj;

  • Bayındır Hayat Sigorta, DenizBank, Estore, Ernst & Young, insankaynaklari.com, Metro AG, Netaş. Oracle, Siemens, Superonline, Tansaş, The MBA Club, Vestel, Yaşar Holding’ten staj olanakları.
  • AIESEC’ten 3 kişiye yurtdışında staj olanağı.

Eğitim;

  • Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden (ODTÜ) üniversite sonrası sertifika programı
  • Bilgi Üniversitesi’nden bir kişiye Türkçe e-mba programına katılım hakkı
  • The MBA Club’tan deneyim sahibi 10 kişiye özel eğitim
  • Enocta’dan 10 kişiye elektronik ortamda finans ve yatırım eğitimi
  • İlk on projeye Era Eğitim ve Danışmanlık’tan ücretsiz satış-pazarlama eğitimi.

Maddi ödül;

  • İlk 3’e Bayırdır Hayat Sigorta A.Ş. S.C.R. Acil Sağlık Poliçesi
  • Siemens’ten birinciye bir 1 adet cep telefonu.
  • Vestel ve Metro A.G.’den bir adet bilgisayar
  • Estore’dan 250 milyonluk hediye çeki
  • Tansaş’tan beş kişiye alışveriş çeki
  • İlk beş projeye Superonline internet erişim paketi.
  • Başarılı bir projeye Platin Dergisi’ne 6 aylık abonelik.
  • İlk 10 projeye Yapı Kredi Yayınları’ndan 3 kitaptan oluşan 1’er setlik kitap.

Ayrıca,

  • Başarılı prroje sahiplerinin CV’leri, yeni iş olanaklarından yararlanabilmeleri için www.indeksiletisim.com adresinde yayınlanacak.
  • Dereceye giren projelerin sahiplerinin bilgileri ve ödül töreni aylık ekonomi dergisi Platin’de yayınlanacak.

İlk yarışma sonucunda edindiğiniz izlenimleri bizimle paylaşır mısınız? Katılım düzeyi ve katılımcı profili, katılımcılarda gözlemlediğiniz beklentiler…

İlk yarışmadan edindiğim izlenimler çeşitli.
Yarışmaya katılma konusunda biz Türklerin müthiş bir cesareti var. Yarışma olsun da ne olursa olsun. Ben de yararlanayım ya da aman eksik kalmasın şeklinde. İlk yarışmada kullandığımız iletişim araçlarında haber çıktıkça, katılım yüzlerle ifade edeceğim şekilde arttı. Hatta öyle bir an geldi ki, bu katılımı nasıl yöneteceğimizi düşünür olduk. Ancak korkulacak bir şey olmadığını çok geçmeden gördük. Yarışmacıların önemli bir bölümü ödev yapmak, çalışmak ve zamanlarını harcamak konusunda cimri davrandılar. Bu bana, daha önce Türk olmakla ilgili bazı fikirlerimi doğrulama fırsatı verdi. Doğru olduğumu görmek beni sevindirmedi.

Yarışmayı kurgulamaktaki amaçlarımızdan biri konuşan Türkiye’den gerçekleştiren/yapan Türkiye’ye ulaşmak. Yazı yazmak ve araştırma yapmak ciddi bir disiplin gerektirir. Konuşmak kolaydır. Yaradana sığınıp ağzınıza ne geliyorsa söyleyebilir biraz da renklendirdiniz mi, karşınızdakini etkileyebilirsiniz. Yazı öyle değil. Sistematik bir çalışma, disiplin içinde bir düşünme süreci ve bunu ifade edebilme yeteneği gerektirir. AB fonlarından Türkiye’nin bir türlü yararlanamadığını söyleyerek şikayet ediyoruz. Yazmayan Türkiye, proje oluşturamayan Türkiye nasıl bu fonlara katılsın? Ne bekliyorsunuz?

İlk yarışmada gördüklerime devam edecek olursam; erkekler, kadınlardan daha ilgili ve istekli. En azından sayıca.
Biz toplum olarak ortak çalışma yapamıyoruz, bir araya gelemiyoruz. Ekip olarak katılım az.

İkinci yarışmada başvuru süresinin ilk yarısını geride bıraktık. Bu yarışma diğer yarışmadan daha farklı bir eğilim gösteriyor. Örneğin yığınlarla katılım yok. Her gün ciddi miktarda katılım alıyoruz. Bu yarışmada Anadolu’ya daha çok yayıldığımızı görüyorum. Bizim de istediğimiz buydu, çok mutluyuz. Gözlemlerim  İstanbul gibi büyük kentlerde yaşayan gençlerin biraz daha güvenli olduklarını gösteriyor. Umarım zaman onları haklı çıkarır. İkinci yarışmada yurt dışından katılanların sayısında artış oldu. Bir de ekip çalışmasına katılanlar sayıca arttı.

Özel sektörün projeye yaklaşımı..

Özel sektörü projeye çok olumlu yaklaştı. Doğrusu bu kadar iyi karşılanacağını tahmin etmemiştim. Olumlu olacaklarından kuşkum yoktu , kapısını çalıp projeyi anlatmak istediğim herkes ilgiyle dinlemekle kalmadı, katılmak istedi. İşdünyası taze kan arıyor. Bunu bizim filtremizden geçmiş genç arkadaşlar arasından almak onlar için önemli bir avantaj. Çoğu staj mekanizmasını istediği gibi çalıştıramıyor. Ya staj yapacak genç bulamıyor ya da torpilli stajyerlerden kafasını kaldıramıyor… İndeks Strateji Yarışması ise bu firmalara çalışmaya ve bir şeyler öğrenmeye hazır ve gönüllü arkadaşları eleyerek sunuyor.

İkinci yarışma konseptinden bahseder misiniz?

İkinci yarışmayı perakende sektöründe hazırladık. Projeleri değişik sektörlere yaymaya çalışıyoruz. Türkiye’nin gelecek yıllarda istihdam açısından hangi sektörlerde ilerleyeceğini görmeye çalışıyoruz. Perakende bunlardan biri. Bu sektörleri zaman içinde tekrarlayacağız. Çünkü her projede sektörün bir yönünü ele alabiliyorsunuz. Bazen satış ve pazarlama gözüyle bakıp böyle bir çalışma talep ediyorsunuz, bazen de finansman ya da yönetim kriterleri açısından değerlendirilmesi gerekiyor. Perakende büyüyecek bir alan. Şu an sektörün kendi içinde sorunları var, ama çok büyük bir istihdam kaynağı. Gençler için iyi bir çalışma alanı. Yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada.

Yönetim Strateji Yarışmaları ile uzun vadede amaçladıklarınız? Yarışmalar nasıl bir periyotta devam edecek?

Uzun vadede bu yarışmanın “sürdürülebilir” bir yarışma olmasını amaçlıyorum. Türkiye’de hiçbir şeyin sürekliliği olamıyor. O nedenle yarışmayı başlattığımız ilk gün itibariyle alt yapı çalışmalarına öncelik verdik. Sürdürülebilir bir proje yapabilirsek herkese örnek oluruz.

Diğer yandan yarışmayı yılda dört kez planlamıştık. Bundan vazgeçtik, şu anda yılda 3 kez yapılmasını öngörüyoruz. Neden diyecek olursanız, aradaki yaz dönemini çıkardık. Bu dönemin verimli geçmeyeceğini düşünüyoruz.

Sponsorlarımız ve jüri üyelerimizden gelen değerlendirmeleri de dikkatle dinliyoruz. Bazıları yarışmanın yılda iki kez tekrarlanması gerektiğini savunuyor. Bu karara varmadan önce yarışmacı arkadaşlarımız arasında da bir yoklama yapmalıyız diye düşünüyorum. Bazı arkadaşlarımız, yarışma için gereken çalışmanın ağır olduğunu, zaman bulamadıklarını söylüyor. Oluşturduğumuz ağ içinde yapacağımız değerlendirme sonucu ortaya değişik bir karar çıkarsa, uygulamaya koyarız. Burada kriter, en iyi ve doğruyu sürekli ve sürdürülebilir bir şekilde yapabilmek.

Böyle bir projeden, işsizler ordusuna nefer olarak katılabilecek arkadaşlardan birkaç tanesine bile olsa iş bulmak, onlara kendi geleceklerini şekillendirebilecek olanak yaratmak, fırsatları değerlendirmelerini öğretebilmek, cesaretlerini ve kendilerine güvenlerini artırmak ve tabii ki dünya vatandaşı olmalarına katkıda bulunmak…

Böyle bir proje ile edindiğiniz deneyimlerin size kattığı değerler…

Böyle bir projeyi başlatmak, bunu sürdürülebilir ve sürekli kılmak benim ve ekibim için değişik şeyler ifade ediyor. Toplumda bir şey yapabilmek için, yaşlanmanız ve artık diğer dünyaya hazırlanmanız gerekmiyor. Bir şeyleri yapabilmek için çok paranız olması da gerekmiyor.

Hayattayken, elim ayağım tutuyor, koşturabiliyor ve kafam çalışıyorken bu işleri başkalarına havale etmeden yapmak istiyorum. Sonuç olarak kimse beni zorlamadı. Hayal ettiğim bir şeyi yapıyorum o zaman en çok ben koşturmalıyım.

Dünya değişiyor, bir şeyleri yapabilmek için paranız olması ve zengin olmanız gerekmiyor. Tabii ki sürdürülebilir projeler yaratmak için bir maddi olanak şart. Ama bir projeyi başlatmak ve sürdürebilmek için her şeyden önce yaratıcı olmak ve cesaret etmek gerekiyor.

Bu proje, kafamda son yıllarda giderek daha yoğun bir şekilde oluşan, değer ve düşünceleri sınamak ve onları hayata geçirmek için fırsat oldu.
Bu ülke hepimizin, bu küçük cümleyi klişe olarak algılamayın lütfen. Çalışan nüfusu ilkokulu mezunu; işsizleri üniversite mezunu çoğunluktan oluşan, iktidarı istihdamı artırmak, işsizliği azaltmak için amelelere inşaat alanları açmaktan daha yaratıcı fikirler üretemeyen bir ülkede yaşıyoruz. Bunu içime sindirmem mümkün değil. İçime sindirmeyip köşede oturmam da. Ya konuşacağım, ya bir fikir üreteceğim, ya yazacağım… Elimden gelenler bunlar.

Gençlerle birlikte olmak, onlardan bir şeyler öğrenmek hem vatandaş olarak bana hem de profesyonel bana çok şey katıyor. Onlarla geleceğin Türkiyesini gözden kaçırmıyorum.
Biraz evvel ifade etmeye çalıştım, biz Türkler ekip çalışması yapamıyoruz. Bu yarışmaya katılan ekip sayısı da az. Ama bu yarışma bir ekip çalışması. Hepimiz öğreniyoruz. Ekip içinde çalışmak, sinerji yaratmak geleceğin konuları. Bunları öğrenmeyen Türkiye’nin hiçbir alanda şansı yok. Projenin bu katkısını görmezden gelmek mümkün değil.

Eklemek istedikleriniz…

www.insankaynakları.com sitesi gerek içeriği, gerek yüklendiği misyonu, gerekse ulaşabildiği kitle düşünülecek olursa, alanında Türkiye’de tek. Böyle de kalacak. Bu siteyi yaratan ve sürdüren arkadaşlarımın yarışmaya katkıda bulunmuş olmaları çok önemli, anlamlı.

Size teşekkür etmek isterdim, ama sanki ben ev sahibi siz değilmişsiniz gibi algılanacağı için etmeyeceğim. Şöyle demeyi tercih ediyorum, elimize sağlık.

Sayın Yaprak Özer verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyoruz.

“;”20040115″;225;31
2265;”İşyeri Klikleri”;””;”Durdum düşündüm, dönüp yazılarıma baktım, uzun zamandır insan kaynakları ve istihdam konularını makro bir yaklaşımla ele aldığımı gördüm. Memleket kurtarmışız anlayacağınız. Bugün kendimizi kurtarmaya ne dersiniz? Bu hafta çemberi daraltmaya karar verdim. Damardan bir insan kaynakları konusunu aktaracağım. Bir gözlem aslında… Bakalım siz bunun neresindesiniz?”;”

Durdum düşündüm, dönüp yazılarıma baktım, uzun zamandır insan kaynakları ve istihdam konularını makro bir yaklaşımla ele aldığımı gördüm. Memleket kurtarmışız anlayacağınız. Bugün kendimizi kurtarmaya ne dersiniz? Bu hafta çemberi daraltmaya karar verdim. Damardan bir insan kaynakları konusunu aktaracağım. Bir gözlem aslında… Bakalım siz bunun neresindesiniz?

Mesai sonrası patronla şirketin barında, kafeteryasında ya da sosyal bir ortamında bir kadeh tokuşturduğunuz oluyor mu?.. Stres atmaya gidildiğinde gözler sizi de arıyor mu? Bazen sizin bir – iki dakika uğramanız gerekmiyor mu?

Patronun çevresinde genellikle belli başlı adamlar vardır. Hep yanında dolaşırlar. Dolaşamadıkları yerde yakınlarındadırlar. Siz ne kadar yakındasınız?.. Mesai sonrası kadeh kaldırmalar bir yana, öğlen yemeğinin yendiği şirket içi ayrı mekanlar vardır. Buralara herkes girmez, giremez. Ayrıcalıklı olmanız gerekir ya da pozisyon gereği oraya girmeye hak kazanmalısınız.

Çağrılır mısınız böyle yerlere?.. Akla ilk gelenlerden olabiliyor musunuz? Değilseniz, bir kez daha gözden geçirin durumunuzu ve şirketteki duruşunuzu.

Eviniz patronunkine yakın mı? Değil mi… Bari yazlığınız yakın mı? Yaz aylarında birlikte olmak için fırsatlar yaratabiliyor musunuz? Çocukların okulları, eşlerin durumu…
Günün herhangi bir saatinde, ”Hadi falanın odasındayız şu sorunu tartışıyoruz… ya da biz geyik muhabbeti yapıyoruz, sen de gel” dedikleri oluyor mu? Şehir dışında ve haftasonlarına denk getirilen beyin fırtınalarına katılıyor musunuz? Üstünüz ya da patronunuz sosyal aktiviteler düzenleyip, diyelim ki bir restoran ya da gece klübünde eğlenirken mutlaka sizin de olmanızı istiyor mu? Üst kademedekilere fikir verebiliyor musunuz? Gün içinde onlarla kaç kez karşılaşabiliyorsunuz? Ev partilerine katılabiliyor musunuz?..

Ama siz de hiçbir şey yapmıyorsunuz canım!.. Nasıl terfi edeceksiniz? Sanki herkes çalışarak ve çok çalışarak terfi ediyor, yükseliyor, bir yerlere geliyor. Ne büyük yanılgı. Korkarım siz olduğunuz yerde kalacaksınız. Yani hayret ediyorum; her klübe girmişsiniz, maaşallah… Bir tek işyerindeki klübe girememişsiniz. Nedense?..

Ne yani, sakın bana sizin işyerinde böyle gruplar olduğundan haberiniz olmadığını söylemeyin. Biraz gözünüzü açın ne olur. Takım tutmasını beceriyorsunuz, işyerinde de tutmanız gereken bir şeyler olduğunu unutmayın. İşin özü, takım tutacaksanız tutmayın, hiçbir klübe üye olmayın, sizin için bir tek klüp var o da işyerinizdeki…

Bunlar işyeri klikleri. İşinizin bittiği ya da başladığı yerler de denebilir. Aslında kimsenin söz etmediği bir tür mafya. Yokmuş gibi duran, saydam ama fena halde var olan, nefesini ensenizde hissettiğiniz bir grup insan. Tarifi zor.

İşyeri klikleri aslında her organizasyonda, irili ufaklı her şirkette, her tür örgütte ve tabii ki devlette bulunuyor. Bu kişiler bir tür özel muamele görüyorlar. Çocuklar özel okullarda okutuluyor. Yeni bir araba, hatta bir ev alınıyor. Şirketin tüm ayrıcalıklarından yararlandıklarını söylemeye gerek yok herhalde. Bir kısmı ayrıcalıklı olmak için orada, bir kısmının daha büyük hayalleri var… Onlar ilerisi için orada.

Klikler son zamanların popüler insan kaynakları konularından biri. Neden diyecek olursanız, hep var olan, belki çoğu zaman masum bir işleyiş içinde bulunan bu klikler, son dönem şirket skandallarıyla su üzerine çıktı. Tabii masum olmayan halleri, masum olanları yedi bitirdi.

Enron skandalı patlak vermeden, kliklerin iç içe geçmiş gruplardan oluştuğunu, bunların daha çok menfaat birlikleri olduğu da biliniyordu. Ancak asıl kliğin, suça ortak olanlar olduğu kimsenin aklına gelmemişti.

Adsızdır onlar. Gölge tipler. Suratları hep ifadesiz olur. Karda yürür, iz bırakmazlar. Kim olduklarını tam bilemezsiniz. Kimse hakkında kötü konuşmazlar, ama içinizden bir ses onun aslında kötü konuşmaya müsait olduğunu söyler durur. Bu yüzden dikkatli olmak gerekir. Sağda solda ileri geri konuşmayın, yerin kulağı vardır. Örneğin kendinizi dost ortamında gördüğünüz bir anda, bir yerde bir şey söylemişssinizdir, ama sözlerinik hiç ummadığınız bir şekilde, ummadığınız tarz ve tonda gitmemesi gereken yere ulaşmıştır. Kimin yaptığını bir türlü bilemezsiniz, tahmin ettiklerinize konduramazsınız… Size bu klik sendromunu ve klik tipolojisini anlatabilmek için örnek vereyim. Diyelim öyle ya da böyle tesadüfen kliğin içindesiniz, ama onun klik olduğunu bilmiyorsunuz. İki kişi arasında geçen anlamsız konuşmalara dikkat edin.

Kliğin bir parçası olmak isteyenleri de gözlerinden tanıyabilirsiniz. Dakikada en fazla yağ çeken yarışmasına girenlerin hali bir başkadır tabii… En yardımsever, en duyarlı en anlayışlı ve en ilgili… Bilinki var bir istediği…

İşyeri kliklerinden söz edilmez, onlarla ilgili konuşulmaz, aslında onların her yerde olabileceği varsayımıyla hiçbir yerde hiçbir şey konuşulmaz…

İşyeri kliklerini anlatırken, ister istemez çok bilinmeyenli bir denklem anlatır gibi hissediyorum kendimi. Bir de sanki onları yerin dibine sokuyormuşum gibi… Aslına bakacak olursanız işyeri klikleri kötü bir şey değil. Her iş yerinde olması zaman zaman özendirilebilir bile…

Özellikle yöneticiye yakın ve çevresinde halka olarak duran klikler, iyi kullanılmaları halinde şirketlerde yaratıcılığı körükleyebiliyorlar. Canlılığı, motivasyonu teşvik ediyorlar. Bazı sorunların patrona ulaşmasına ya da kriz seviyesine gelip alarm vermesine engel olabiliyorlar.

Klikler ciddi bir insan kaynakları durumu anlayacağınız. Ama bu grubu hiçbir organizasyon şemasında bulmanız mümkün değil. Hemen hemen her organizasyonda şirket çalışan sayısının yüzde 5’ini oluşturan bir grubun klik içinde yer aldığı söyleniyor.
Art Kleiner, geçtiğimiz yılın sonlarına doğru “Who really matters; the core group” başlığıyla bir kitap yayınladı. Kitap ABD’de Doubleday, İngiltere’de Nicholas Brealey Publishing’ten piyasaya çıktı. Klikleri anlatıyor. Kleiner, kitap yazmakla kalmamış, klikleri,web sitesine de taşımış. Yazar Kleiner üç büyük yalandan söz ediyor. En büyük yalan, müşteri her şeyin önündedir. Bir çeşit ‘müşteri velinimetimizdir’ klasiği. İkinci büyük yalan; biz kararlarımızı hissedarlarımızı düşünerek alırız. Üçüncü büyük yalan ise en önemli sermayemiz insan kaynağımızdır.

Ne oluyor dersiniz? Dünyanın sonu mu geliyor?.. Yoksa aslında insan kaynağı da yalan yaşasın klikler mi diyor yazar… Yükselmek istiyorsanız, bir yerlere daha çabuk gelmek, ücretinize daha dolgun artış almak hevesindeyseniz, işyerinde öyle bir kenarda süklüm püklüm oturmayın. Siz de kliklerin içindeki yerinizi alın.

Bakın klikler dedim çünkü zaman zaman birbirleriyle çarpışan gruplar vardır. Birden fazla klik olması sizi şaşırtmasın. Klik ya da hadi diyelim ki “in” grup. İn içinde yer almak bir anlamda in olmak demektir. Küçük gruplarda ya da diyelim ki yeni kurulmuş şirketlerde de klik ya da klikler bulunur. Burada daha çok kurucu, finansmanı sağlayan iki yakın dost gibi görünür klik. Büyük işyerlerine baktığınızda durum daha farklı tabii. Dünya devlerinde iç içe geçmiş yüzlerce kişiden oluşan kliklerden söz ediliyor.

Akıllı yöneticiler, klikleri hiç göz ardı etmezmiş. Hele hele yönetici yeni şirket eskiyse, bir yöneticinin ne kadar akıllı olduğunu, onun çevresindeki dengeleri ne kadar kısa sürede çözdüğüne bakarak teşhis etmek mümkünmüş. Haksız da sayılmaz, her şirket bir cadı kazanı, her organizasyonda istemediğiniz kadar çok sayıda denge var. Biz onların bir parçası olsak da olmasak da klikler bizim bir parçamız.

Bu arada kliklerin her zaman patronla aynı görüşü paylaştığı söylenemez. Diyelim yeni bir pozisyon yaratılacak sizin de başına geçmeniz düşünülüyor. En tepedeki yönetici sizi uygun görmüş. Peki klik sizi uygun görüyor mu acaba?

Çoğu zaman klik kendi rızası dışındaki kişilerin belli noktalara gelmesini engellemekte başarılı oluyor. Klik sizin zamanı gelince işine yarayacağına, hatta sizin de kliğin bir parçası olacağınıza karar vermişse, o zaman nereye getirileceğinize itiraz etmez. Yok eğer klik sizin hiçbir zaman onların bir parçası olmayacağınızı biliyorsa, o zaman ağzınızla kuş tutsanız, patron ne kadar isterse istesin bir yere gelmeniz mümkün olamaz.

İşyerinde kliklerden söz etmişken, sosyal kliklerden söz etmemek mümkün değil. Kişilerin başarıları şirketlerine kazandırdıklarıyla ölçüldüğü gibi, sosyal ortamda tanıdıklarınızla da ölçülmeli. Ne kadar çok insan tanımak değil burada sözü edilen, aslında ne kadar çok doğru insan tanıdığınız önemli.

Her şeyin değiştiği gibi insankaynakları da değişiyor. Devir ilişki devri. Aslında asıl değişim de burada devreye giriyor. Kuru kuru ilişki kurmaktan çok, ilişkinin düzeyi, türü ve yönetilmesi önemli. İşe yeni başlayan da, çoktan en üst kademeye gelen de, ilişki yönetimini iyi öğrenmek zorunda. İlişkilerini iyi yönetemeyenler bir yerlere gelemiyorlar, ilişki yumakları içinde boğulanlar için de bir çift sözüm var, kısa dönemde büyük karlar elde ettikleri sanılabilir. Uzun dönemde çok başarılı oldukları görülmemiş.

Şirket içi klikleri çok önemli olabilir, göz ardı etmemek gerek. Bu kliklere girmeden bir yerlere gelenleri de unutmamalı. İlişki çok şey ifade edebilir, ama her şeyi ifade edemediği anlar da oluyor. Bir de unutmamak gerekir ki, her ilişki aslında beraberinde bir de fiş/fatura hediye eder. Kliklerden sakının ama kliklerin içinde yer almak için can atmanıza gerek yok.

“;”20040115″;850;96
2274;”Yarışmak Bizim Hamurumuzda Var”;””;”Türkiye’nin ve Türklerin yarışma sevdası karşısında diyecek söz bulamıyorum.
En yarışmacı memleket bizimkisi; en hakiki yarışmacılar bizleriz. Sürekli yarışıyoruz. Başka da bir şey yapmıyoruz… Yarışıyoruz, yenişmeye doyamıyoruz…”;”

Türkiye’nin ve Türklerin yarışma sevdası karşısında diyecek söz bulamıyorum.

En yarışmacı memleket bizimkisi; en hakiki yarışmacılar bizleriz. Sürekli yarışıyoruz.
Başka da bir şey yapmıyoruz… Yarışıyoruz, yenişmeye doyamıyoruz…

Bu yazıyı müthiş bir tehlike ve riski göze alarak yazıyorum aslında. Çünkü ben bu satırları yazarken, sizin içinizden, “Söyleyecek söz bulamazsın tabii. Daha geçen hafta sen de bir başka bir yarışma anlatmıyor muydun?”” demeyecek misiniz? “”Yarışma ve yarıştırma konusunda elinden geleni ardına koymuyorsun?”” demeyecek misiniz?
Bir anlamda yerden göğe kadar haklısınız.

Bin pişmanım! Sağım solum sobe. Her yer yarışma. Ama beni bu kadar kolay harcamayın olmaz mı…

Biz, gençler hayatlarını boşa harcamasınlar, iş dünyasına hemen adım atsınlar istiyoruz. Yarışmayı, podyumlarda salınıp yarışma, 70 milyonun huzurunda şarkı söylemesini öğrenmek, trajediler yaratıp insanların ruhunu sömürmek üzere kurgulamadık. Yaratıcı olmaları, bunu da gösterebilmeleri, hayali değil mantıklı bir plan kurup yarışmaları üzerine oturttuk.
Ama ne görelim… Kendimizi bir yarışma denizinin ortasında bulduk. Boğulmadan ilerlemeye çabalıyoruz.

Her Şey Yarışma İçin Bir Vesile

Türkiye yarışıyor.
Türkler yarışıyor.
7’den 70’e yarışıyoruz.

Yazının girişinde Türkiye’nin yarışma sevdasına da değindim. Kaç tane ülke var dünya üzerinde, sürekli yarışsın. Biz, yalnızca bireyler olarak değil, ülke olarak da sürekli yarış halindeyiz. Hiç kendimiz gibi değiliz, hep yarışıyoruz. Yarışacak bir şeyler buluyoruz. Enflasyonumuz, turistimiz, okullarımız…

Şu Avrupa Birliği, bizim gibi dinamik bir toplumu nasıl kendi bünyesine kabul etsin?… Yerimizde duramıyoruz. Oturduğumuz yerde oturamıyoruz. Katılacak bir yarışma bulduk mu, tutmayın bizi gidiyoruz. Biz sürekli didişiyor, yarışıyor, burada olmadı öbür tarafta yenişiyoruz.

Evlenmek için yarışıyoruz,
Para kazanmak için yarışıyoruz,
Hakaret duymak için yarışıyoruz,
Bilgimizi  ölçmek için yarışıyoruz,
Pop-star olmak için yarışıyoruz,
Bir evin içinde sonuna kadar kalabilmek için yarışıyoruz,
Derdimizi anlatmak için yarışıyoruz,
Yıllar önce terk ettiğimiz çocukları, anneleri bulmak için yarışıyoruz,
Anlayacağınız her şey için yarışıyoruz…

Tarihimiz Eski

Türk halkı yarışmalarla çok önceden tanışıyor. Önceleri çocukları yarıştırdık. Onlardan birer yarış atı ortaya çıkardık. Sürekli yarıştırdık. Niye yarıştıklarını onlara düzgün bir dille izah etmeden yarıştırdık. “İyi bir gelecek için” bile demedik. “Kariyer” kelimesini ağzımıza almadık.

Çocuklar, arkadaşları yarışıyor, ebeveynler emrediyor diye yarıştılar durdular.   Anneleri yarış dedi, babaları çalış dedi… Öğretmen tut dedi… Hayat kaç dedi…Bugün çoğu mutsuz, çünkü onlar ya sürekli yarışıyor ya da çoktan havlu atmış bir kenarda oturuyor.

Biz çocuklarımızı perişan ettik. Onları mutsuz ettik.
Yarıştılar, yarışmalarda birinci olanlar en iyi okullara girdi, sonra pek çoğu hiçbir şey olamadı.
Bizim gözümüz okullardan çıkanlara takılmadı hiç. Bizim gözümüz okullara girişlere odaklanmıştı çünkü.

O günlerde çocukları yarıştırırken, aslında yarışanlar anne ve babalardı. Bu yarış aslında hayatla kendileri arasındaydı. Kendi yapamadıklarını yapmak, ulaşamadıkları noktalara ulaşmak; komşunun kızından ya da oğlundan daha iyi çocuk yaratmak…
Kimseye bir zararı olmaz denen yarış ne yazık ki, fare doğurdu. Eğitim sistemimiz, bir sistem bile olamadı.

En Büyük Popstar

Şu ara yarışmaların en popüleri, biliyorsunuz Pop Star. Jürisiyle, yarışmacıların geçmişleriyle, sesleriyle, fizikleriyle herkes onları konuşuyor. İnsan merak etmeden duramıyor, bu yarışma olmasa değerli medyamız ne yapacak? Bu yarışma  habercilik yapamayan medyaya şifa oldu, şifa…

Sakın yanlış anlamayın, asla küçük görmüyorum. Üstelik ben, Pop Star’ı kaçırmadan izlemeye çabalıyorum.
Ders gibi.

İkincisini yapacaklarmış. Ona nefesim ve sabrım yetmez, şimdiden sıkıldım ama ben bu kadar çok şey öğrendiğim bir yarışmayı daha önce görmedim.
Bu nasıl bir şey…

Biz kimiz, hayattaki mevcudiyetimiz, ne yer ne içeriz, ne düşünür, nasıl davranırız… Nereden gelir, nereye gideriz… Ne sever, neden nefret ederiz… Nasıl ucubik bir şey bu… Sosyolojik, antropolojik, demografik, çokça ekonomik ve biraz siyasi bir şey bu.

Geçmişte yarıştırdığımız çocuklar intikam alıyor bizden. Matematik, cebir, coğrafya, tarih bilen, bilmekle kalmayıp sular seller gibi ezbere anlatan çocuklar yaya kaldı. İlkokul mezunu, katil, hırsız, ne üdüğü belirsiz insanlarla yarışıyoruz artık.

Pop Star’ı izliyorum. Çünkü, merak ediyorum. Bir pazarlama harikası. Bir de, dedim ya, ben, bizi öğreniyorum. Ama öğrendiğim başka bir şey de yok. Sorarım size kaçınız burada yarışanları işe alır.. Hiçbir şirkette kimse iş vermez bunlara. Ne yaptıklarını nasıl yaptıklarını bilmiyor çoğu, tek hedefleri var popüler olmak. Çünkü neden; hayatı kurtulacak. Aslında birileri onlara hayatın bundan sonra başladığını hatırlatsaydı keşke.

Jüri üyelerine gelince, profesyonel şarkıcılık yapanların dışındakilerin hepsi bir yerlerde iş bulurdu diye düşünüyorum. Üstelik hiç güçlük çekmeden… Onlar satışı, pazarlamayı çok iyi biliyorlar. Hesap ve kitaplarını da…

Bir Zamanlar Maziye Bak

Popüler yarışma kültürümüzün tarihte pek çok ilginç örneği var. Cenk Koray’ın ünlü ‘Tele Kutu’, Erkan Yolaç’lı ‘Evet-Hayır’ yarışmalarının ardından bilgi yarışmaları çıktı. ’Bir kelime bir işlem’ en ünlü bilgi yarışmasıydı.

Düşününce “masumiyet çağı” demek geliyor insanın içinden.
Yarışmalar da, hayatımız gibi şekil değiştirmeye başladı. Toplum kabuğunu yırttıkça yarışmalar da ilginçleşti.

İlk örnek, Biri Bizi Gözetliyor, yarışması. Bir evin içine doldurulan kızlı-erkekli bir grup, kameralarla dolu aynı evde 100 gün yaşadılar. Hepimiz onların kavga gürültüleri, anlamsız sohbetleri, kuru gürültüleri ve hatta dövüşleri, zaman zaman sevgileri, müzikleri ile yattık kalktık. Bir stüdyoyu dolduran halk, onlar hakkında tartıştı durdu.

Bir diğeri de “Ben Evleniyorum”. Kimilerine göre saçmalık, kimilerine göre görücü usulü evliliğin modern hali. Yine bir eve kapatılan damat ve gelin adayları yarışıyor. Kim kimi sevecek, kim evlenecek 50 milyarı, Karayipler’de balayı tatilini ve bir evi kim kapacak?

Yarışmalar bununla da sınırlı değil. Yarışma enflasyonu artıkça artıyor. ATV, Akademi Türkiye Yarışması (Birinciye albüm yapılacak)
Number 1 FM: DJ Yarışması  (Birinci olana program yaptırılacak)
Show TV: Türkiye’nin Yıldızları (TV dizilerinde oynayacak)

Bu arada yanlış anlamayın, bu yarışmalar Türkiye’ye özgü değil. Bu yarışmalar pek çok ülkede yapılıyor, yayın haklarını alan Türk yapım şirketleri bu programları bize uyarlıyorlar. Gazetelerde bunlarla da ilgili haber çıkıyor. Örneğin Alman Pop Star’da jüriye kızan bir aday, bir bardak suyu jürinin başından aşağıya boşaltmış.

Bize özgü olan kısmı ise, aslında muhafazakar olduğunu düşündüğümüz bir toplumun çivisinin çıktığını canlı kanlı izlemek. Kızlarının değil sokağa çıkmak, köşedeki bakkala gitmesine izin vermeyenler, bir bakıyorsunuz, saydam bir eve gönderiyor. Podyuma çıkmasına izin veriyor. Dekolte giyip şarkı söylemesini hoş karşılıyor.

Yarışmaların en popüler adayları, genellikle düşük sosyo ekonomik kültür ve din öğesinin kuvvetli olduğunu düşündüğümüz coğrafyalardan çıkıp geliyor. Arada doğru dürüst kent çocuğu yok. Yolunu şaşıranlar tez elden eleniyor.
Bize ne oluyor?

Sana Kurban Olayım

Kilitlendik televizyona… Varsa yoksa magazin. Çoktandır dikkatimizi çekmeyen bir yarış daha var aslında. Biliyorsunuz önümüzdeki Mart ayında yerel seçimler yapılacak. Geçtiğimiz hafta içinde, AKP, İzmir ve Konya’da aday adaylarını halka ve basınla tanıştırdı.

Aday adaylarının sayısı o kadar çok ki. Herkes yerel seçimde bir yere ‘baş’ olmak için kıyasıya yarışıyor. Eskiler yeniler… Ünlüler ünsüzler… Herkes yarışta.
Konya’da adaylara üçer dakika süre verilmiş.
Bu üç dakikada siz olsanız, ne anlatırsınız?…
Ben olsam, önce kim olduğumu, neden bu işe talip olduğumu ve ne yapacağımı anlatmak için nefes nefese kalırdım. Adaylar da nefes nefese kaldı tabii… Haklarını yiyemem.
Ama onların yarışının adı yağcılıktı.

Konya’daki adayların hiçbiri üç dakikasını kendisi için kullanmadı. Halkı için de kullanmadı. Adayların hepsi nedense kendilerine verilen üç dakikayı parti başkanları ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için kullandı.
Neden? Çünkü ondan beklentileri var. Halk için orada değiller. Halktan geliyorlar ama halka bir şey vermek niyetinde değiller.

Adaylardan biri şu cümleyle açtı konuşmasını; “Attığı her adımda gözleri üzerine çeviren, bastığı yerde yeri göğü inleten sayın Recep Tayyip Erdoğan’a layık olmak için elimden geleni yapacağım.”
Bu cümle, bu adayın sarf ettiği en anlamlı cümleydi. Varın gerisini siz düşünün.
Beynimden vurulmuşa döndüm. Yerel yönetimlerde halkı idare edecek, yerel yönetimin kaynaklarını idare etmeye aday adamların zihniyetine bakın. Üstelik bu kadar aleni, üstelik bu kadar kendini bilmezce.

Projesiyle yarışamayan yağcılıkta yarışıyor. Yaratıcılıkta yarışamayan sahtecilikte yarışıyor. Hizmette yarışamayan dolanda yarışıyor.
Milletin vekili olarak seçilmeye, yerel yönetimleri adam etmeye çabalıyorlar, ama onları seçecek halka layık olmak gibi bir kaygı taşımıyorlar.
Oldum olası ne için yarıştığımızı ve ne için yaşadığımızı bilmiyoruz.

“Batsın bu dünya!” edebiyatı içinde değilim. Yakaladığım zamanlarda Pop Star’ı izlemeye devam edeceğim.
Hatta izlerken, heyecanlanıp, kendi fikirlerimi de söyleyeceğim… Kimini beğenip, kimini beğenmeyeceğim…
Bu da bir süreç… Bunu tükettiğimiz zaman bir başkası gelecek.

Next!….. (Pop-Star’a yakışır bir final oldu.)

“;”20040122″;349;44
2308;”Farkımız Farklılığımız”;””;”

Adı İnsan – Forum’un Ocak konusu: Farklı olmayı göze alabilir misiniz? Sizin farkınız ne? insankaynaklari.com kullanıcıları, Yaprak Özer ile görüş ve deneyimlerini paylaşıyorlar.

“;”

 

Yaprak Özer Adı İnsan – Forum’da sizlerle…

Ocak ayından itibaren her ayın son haftası, iş ve yaşama dair konu başlıkları altında Yaprak Özer sizlerle Adı İnsan köşesinde buluşacak. insankaynaklari.com’da yayınlanacak Adı İnsan – Forumu’na katılarak görüş ve deneyimlerinizi tüm insankaynaklari.com kullanıcıları ile paylaşabilir, danışmak istediğiniz konuları ve sorularınızı Yaprak Özer’e yöneltebilirsiniz.

Adı İnsan – Forum’un Ocak konusu:

“”Farklı olmayı göze alabilir misiniz? Sizin farkınız ne?””

 

 

Aşağıda ilk forumumuzdan seçmeler var. Ne yazık ki herkesin sorusuna ve yorumuna yer vermek mümkün olamadı. Katılımınız için çok teşekkürler, benim için müthiş bir deneyim oldu, umarım siz de keyif alırsınız…

Bir düşünce platformu yaratmak istedik, daha ilk günden harikalar yarattık…

Evet size soruyorum;
Farklı olmayı göze alabilir misiniz? Ayrık otu olmayı… Sürüden ayrılmayı…
Zaman zaman parmakla gösterilmeyi,  zaman zaman sövülen, zaman zaman övülen, zaman zaman kovulan, zaman zaman aranan…

Herkesten daha farklı düşünmeyi kast etmiyorum yalnızca, düşüncelerinizi ifade etmeyi bu sorunun göbeğine yerleştirmek istiyorum.

Bütün dünya, bir farklılık edebiyatı tutturmuş gidiyor. Biz de kuyruğuna takılıyoruz tabii…
Farklı olmayanı dövecekler neredeyse. Farklı değilsen, hayat yok diyorlar sanki…

Farklı olmak için ne yapmalı? Farklı olmak adına farklı olmaya kalkışmak ne kadar doğru? Eğer siz siz değil, farklı olmaya çalıştığınız bir başkasıysanız, o zaman diğerlerinden farkınız ne? Kendinizi farklı buluyor musunuz? Farklı olmalı mısınız? Diğerlerinin aynısı olmak hoşunuza gidiyor mu? Peki fark yaratmak ne demektir? Farklı olanlar şanslı mıdır?…

Farklar görülmek için midir? Gösteriş için midir? Gösteriş için giyilen farklar, farklı olmaya ne kadar yaklaştırabilir?

Görüyor musunuz, alt tarafı bir buçuk soruyla başladık ve bir nefeste kaç soru ürettik. Bu haftadan itibaren bir forum köşesi başlattık. Bu forum sizin köşeniz. Aslında bir konuşma odası! Ayda bir kez forum platformu açacağız, düşüncelerinizi almak, sorularınızı yanıtlamak istiyoruz. “Biz” diye konuşuyorum, çünkü, aslında site yöneticilerinin fikri bu macera. Nedenine gelince, benimle paylaştığınız maillere günlük koşuşturma içinde yanıt veremiyorum. Onlar ve siz benden şikayetçisiniz… Doğrusunu isterseniz, bu anlamda ben de kendimden memnun olduğumu söyleyemem. Aslında her yazı yazanın, okuruyla paylaşım içinde olması, mesleki sorumluluğu gereğidir. Ancak iletişim araçlarının yoğunluğu, hayatımıza ansızın ve çıkmamak üzere girmiş olmaları, sizi nasıl etkiledi bilmiyorum, ama beni “şahane” etkiledi diyebilirim. Bu sayede 24 saati 48 saat gibi yaşamaya başladım ama yaptığım işlerin sayısı bir’den on bire, yirmi bire, yüz bire fırladı. Keşke daha fazla zamanım olsa diyorum hala…

Günah çıkarmama izin verdiğiniz için teşekkürler.

Bundan böyle uzun zamandır bu köşede işlemiş olduğumuz pek çok konuda, sizin de fikir bildirmek istediğiniz pek çok konuda konuşabileceğiz. Sakın sorunun bizim taraftan gelmesini beklemeyin, siz de tartışma konuları yaratabilir, bunu benimle paylaşabilirsiniz.
Konuşabiliriz.

Haydi gelin konuşalım;

Farklı olmayı göze alabilir misiniz?

Sizin farkınız ne?

Siz önden buyrun;

“Çevremdeki insanların yüzde 98’inden daha fazla ‘şey’ algılıyorum ve bu konularla ilgili farkındalık yaratmaya çalışıyorum. Ama üzülüyor ve sinirleniyorum çünkü kendimi yalnız hissediyorum. Sistemi ‘onaylanmak’ üzerine kurulmuş bir toplumda “”diğerleri”” gibi olmadığım için eleştirilere maruz kalmak çok yıpratıcı. Farklı olmamayı kendi adıma düşünemiyorum, ‘self-actualization’ ve sürekli gelişmediğim zaman yaşadığımı hissedemiyorum. Başkalarının neden fark yaratmaya (olumlu anlamda) çalışmadığını anlamakta ise zorlanıyorum.”
X, 30-35, İstanbul

“Farklı olmayı göze almaktan ziyade, farklı olmamın benim için zorunluluk olduğuna inanıyorum. Fakat burada ölçü çok önemli; insanlardan bir insan gibi görünüp farklı ve/veya üstün yanlarım olsa bile bunları gerektiği zaman -gerektiği için- ortaya çıkarmanın doğru olduğuna inanıyorum. Faklı olduğumu zannediyorum, farklı olmamın risklerini taşıyabildiğime inanıyorum. Benim farkım risk alabilme ve inandığım doğruları gerektiğinde sonuna kadar savunabilmemdir. BİR ÖRNEK: Üniversitedeyken öğrencileri aşağılayan bir prof’u (Eski rektör ve eski dekan) şikayet etmiş, sınıftan 40 küsur imza toplamıştım. Benim organize ettiğim biliniyordu, alt ve üst dönemler dahil olmak üzere ilk resmi şikayetin öncüsü olmuştum.”
Metin Er, 24-29, Bursa

“Farklı olmayı göze alabiliyorum. Çalıştığım her kurumda kendi kişiliğim, kendi doğrularım, zekam ve duygularımla “”ben”” olarak vardım. Doğuştan bir özelliğim olduğuna inandığım liderliğimi her zaman ekiplerimle paylaştım. Bilgi ve sevgi aktarımının kişileri hızla geliştireceğine inandım ve sonuçların kurumumu etkileyeceğinin de her zaman farkındaydım. Kurum tarzı veya kişilerin tarzı başımın ve omuzlarımın dik duruşunu hiçbir zaman değiştiremedi. Gelişmemin kendi çıtamı yükselterek (diğerlerinin çıtasını düşürerek değil) olacağına inanarak her zaman kendi kendimle yarıştım.”
Gül Özışıkyılmaz , 35 üstü, İstanbul

“Her zaman için yaptığım her işte verilenlerle hiç yetinmedim. daha güzel nasıl yapabilirimi araştırdım ve de buldum. Bu nedenle hep işim diğer arkadaşlarımdan daha iyi, en azından farklı olmuştur. Sıradan biri değilim, bunu biliyorum ve bunu da her işime olumlu şekilde yansıtıyorum. Tek sorunum; farklı olduğunuzda anlaşılamayabiliyor, yanlış anlaşılabiliyor ya da dışlanabiliyorsunuz. Hırslı olduğunuz düşünülüyor. Aslında bu bir yapı meselesi. Ne yapmalıyız bu durumda? Her zaman için “”mor inek”” oldum, ama hep morarıp kalan da ben oldum..:)) Sıradan olmadığımı bilip nasıl sıradan davranabilirim ki… Böyle mi yapmalıyım? Ben artık farklılığımı sergilemeyerek çözüm buldum, ama ne kadar dayanabilirim bilmiyorum:))”
X , 30-35, İstanbul

“Farklı olmak sadece bir yere gelinceye kadar göze alınabilir. İnsanlar bir yerlere gelmek için maske kullanarak gerçek kişiliklerini gizliyorlar. Bunun adına da farklılaşma diyorlar. İstenilen elde edilince de gerçek kişiliklerine geri dönüyorlar. Benim farkıma gelince de doğal ve 7’sinde kimsem 70’imde de o olacağımdır. Saygılarımla.”
Erkan Özer , 24-29, Eskişehir

“Farklı olmayı göze alırım ama bu sefer beni anlamazlarsa… Zaten kimse anlamıyor. Bazen dünyadaki herkesten farklı ve sanki özel yaratılmış gibi hissediyorum. Biliyorum tüm insanlarda da bu düşünce vardır ama ben yinede farklı olduğumu düşünüyorum. Bu yüzden benim duygularım da farklı. Şu anda bu yazıyı okuyanlar benim ne demeye çalıştığımı anlamaya çalışıyor. İşte bendeki farklılık. Kendimi anlamıyor, anlatamıyorum ve beni anlamıyorlar. Aslında ne istediğimi biliyor ama yapamıyorum. Daha fazla karmaşıklığa girmeden bitiriyorum yazımı umarım beni anlarsınız.”
Gökçe Dirin , 18-23, İstanbul

“Farklı olmayı göze alabiliyorum çünkü her zaman kendimi diğerlerinden ayıran farklı, pozitif bir özelliğimi bulabiliyorum. Yani ben, ‘Ben farklıyım’ diyebilenlerdenim. Kendime fazlasıyla güveniyorum çoğu zaman. Acaba gerçekten hissettiğim kadar farklı mıyım yoksa kendimi mutlu etmeyi iyi mi biliyorum?
Ali Gülmez, 24-29, İstanbul

Biraz da soru cevap

“Evet alabiliyorum biliyorum ki (veya mecburum) küresel dünyada herkes her an bir şeyler hatmetmekte ve hepsi aynı şekilde yaşamayı kabullenmişler. Sanki bir balo var; herkes penguen kıyafeti altında ve hep aynı nakaratlar. Bakkalından en modern denilen holdinglere kadar… Ama ben öyle olmak istemiyorum… Peki nasıl bunları fark etmem, bu bilgiyi abur cubur gibi tüketen bir toplumda nasıl kendi zümremi oluşturabilirim…””
Gün Sazak Göktürk , 24-29, Kahramanmaraş

Bilgiyi yalnızca biz Türkiye’de sizin tabirinizle “abur cubur” yer gibi tüketmiyoruz. Diğer ülkelere baktığımızda da durum pek farklı değil. Bizim göze batan yanımız ise, ne yazık ki, eğitim seviyemizin düşük olmasından kaynaklanan ve bu düşük seviyenin daha geniş kitleleri etkiliyor olması gerçeğinden çıkarak yarattığımız adını koyamadığım tuhaf kültür. Belki de sizin dediğiniz gibi penguenler kültürü. Geçiriyorsun üzerine penguen giysini, al sana farklılık. Sevgili Gün Sazak Göktürk aslında benzetmenizi çok sevdim.

“İnsanların kendilerini farklı mı gösteriyor yoksa gerçekten farklı mı olduğunu nasıl ayırt edeceğiz?”
Tuğba Korkmaz 18-23, İçel Mersin

Deneyimlerim, pek çok kişinin farklı gözükmeye çalıştığını, aslında böyle bir farkı olmadığını gösterdi. Başlarda bu tür insanların farkının gerçekten farklılıkları olup olmadığını anlayamadığım zamanlar oldu. Ama emin olun gerçekten giyilmeyen farklar çok kısa zamanda sırıtır. Farkınız siz olmadıkça, bir yerlerde unutmanız kaçınılmaz değil mi?

“Yaklaşım ve tepkilerde farklı olmak sizin “”garip”” ve anlaşılmaz biri imajı yaratmanıza sebep oluyor. Acaba farklı olmayı bu imajı yaratmadan başarmak mümkün mü? Değilse farklı olmaya değer mi?”
X, 30-35, İstanbul

Farklı olmak garip, tuhaf, anlaşılmaz olmanızı gerektirmiyor. Bunu içselleştirdiğiniz zaman farkı giyiyorsunuz. Farkı giydiğiniz zaman sizin için, başkalarının gördüğü sizde garip ve anlaşılmaz bir resim yerine, farkınızın adını koyamasalar da “siz” duruyor olacaksınız. Farkınızı garip, tuhaf ve anlaşılmaz bulmadığınız sürece başkaları sizi normal ve farklı görecek, emin olun.

“Herkes farklıdır. Farklı olanlardan bizi daha farklı ve özel kılan nedir ne olabilir?”
X, 24-29, İstanbul

Sanırım, gözükmek yerine, yapmak; konuşmak yerine gerçekleştirmek… Farklı olmak budur. Ülkemizde ne yazık ki farkı yakalamak için en çok tutunduğumuz dallar, dış görüntüde farklı olmak… Eyleme geçenler, farklarını ortaya koyabilmekte sıkıntı çekmiyor. Doğuştan ortaya çıkan fiziki farklarımıza böylece bize ait farklar yerleştirebiliyoruz.

“Aslında hiçbirimizin hiçbirimizden farklı olmadığının farkında olmak bile farklı olmak değil midir?”
Yücel Yarar, 18-23, Antalya

Farkındalık da bir farklılıktır. Bazılarımız, hatta çoğumuz farkındalık içinde olamıyor. Rüzgara kapılmış giderken kendimizin ve çevremizin farkına varmak, aslında farklılıklarımızı teşhis etmek demektir.

“Yeterince çalışmamız gerektiğini bilincinde miyiz? Aslında olması gerekeni değil, kısa yoldan ve kolayca sonuca ulaşmaya çalışmıyor muyuz?”
Kemal Çelik , 35 üstü, İzmir

Size nasıl katıldığımı anlatmam zor. Çok haklısınız. Çalışmıyoruz, çalışmak istemiyoruz, çalışmayı sevmiyoruz, aralardan bir yerlerden başarıya ulaşmaya bayılıyoruz ve başkalarının başarılarının kolay elde edilmiş olduklarını varsayıyoruz. Sonra da nasıl fark yaratabileceğimizi düşünüyor, fark yaratamadığımız için de hayıflanıp duruyoruz…

“Ben bir firmada çalışıyorum, oradaki insanlar yapı ve kültür bakımından benden alt seviyede ama ben oların bir alt kadrosunda çalışıyorum. Yani onlar üst ben onlardan daha iyi nasıl olabilirim?…”
X, 18-23, Ankara

İzin verirseniz, size hiç de hoşunuza gitmeyecek bir yanıt vermek istiyorum; çalışarak ve fark yaratarak. Fark yaratmak demek, aynadaki görüntünüze bir çentik daha atıp, sizden farklı olduğunu düşündüğünüz mesai arkadaşlarınızla aranızda bir fark ya da bir ayrılık daha yaratmak değil. Farklı bir proje, farklı bir iş yaratarak katma değer ortaya çıkarmak. İnsanların görüntülerinin sıradanlığı ya da onların daha alt ekonomik koşullardan geliyor olmaları fark yaratamayacakları anlamına gelebilir mi? Bugüne kadar aksini gösteren pek çok örnekle karşılaştım.

“Sizce farklı olmak adına her zaman kimsenin davranmadığı gibi mi davranmalı bir pazarlama yöneticisi farklılığı nasıl yakalar?”
Melih Çakmak , 18-23, İstanbul

Sanırım kimse sizden süper olmanızı beklemiyor. Ama beklenenler satış kotanızı doldurmak ve hedefleri tutturmak ve mümkünse üzerine geçmek… Bunu yapabilmek için yaratacağınız araç ve yollar ise sizin farkınız. Birlikte çalıştığınız arkadaşlarınızı daha iyi satış yapmak, hiç bir satıştan eli boş döndürmemek, severek satmak noktasına geldiğinizde zaten farklı olmuyor musunuz?

“Farklı olmak ortamda tutunmak elbette ki istiyorum. İşletme 3 sınıf öğrencisiyim. Okulun bitmesine bir şey  kalmadı ama ben hala ne yapacağımı, ne de nasıl uzmanlaşacağımı bilmiyorum. Hırslıyım yükselmek ileri gitmek istiyorum ama nasıl???”
İpek Narin , 18-23, İstanbul

Bu sorunun yanıtı aslında çok basit, ne istediğini bulmak için çalışacaksın. Ne yazık ki, pek çok genç arkadaşım, bu duygu ya da düşüncenin bir sabah uyandıklarında gökten inmiş olacağını sanıyor. Hırslı olman ne kadar güzel, ama yalnızca hırslı olmak gerekmiyor. Hırsını bir noktaya yöneltmen gerek. Şu anda bu hırsı, ne istediğini bulmak, bunun için kendini tanımak, ama bütün bunları yaparken yeteneklerinle, çevrendeki ihtiyaçları birleştirip, açık noktaları teşhis etmen gerekiyor.

“Elbette farklı olmayı göze alabiliyorum,ben yüksek kimyagerim fakat deneyimlerimi ve farklı olduğumu kanıtlayabilecek bir iş bulamadım ki böylelikle ülkemizde verimli ve farklı olduğumuzu nasıl göstereceğiz sizce?”
Hacer Bayrak , 24-29, Zonguldak

Yalnız değilsiniz demem, içinizi rahatlatabilir mi acaba?… Sizin gibi bir sürü işsiz var, sabredin demek… Hiç sanmıyorum. Türkiye’nin dağ gibi bir sorununun içinde ezilmemeye çabalıyorsunuz. Yapıcı olabilmek ve hiç olmazsa bir cümleyle yanıt verebilmek adına, size iş bulamama gerekçelerinizi kendi kendinize analiz edebilir misiniz diye sormak isterim. İş olmadığı için mi, zaman zaman çıkan işlerin size uygun olmadığı için mi kendinizi gösterecek bir platform yakalayamıyorsunuz? Acaba var olan iş piyasası şartlarını düşünerek, istemeden de olsa, kararlarımızı esnetebilir miyiz. Bu sayede daha geç bir zaman diliminde aradığımızı yakalayabilir miyiz… Doğrusunu isterseniz, size istediğiniz yanıtı vermem mümkün değil. Türkiye beni engelliyor. Üzgünüm.

“Farklı olmayı sıradan olmakta buldum. evet ben farklıyım, çünkü herkes farklı olmaya çalışırken ben sıradan olmayı istiyorum. sıradan olmakta bir farklılık değil mi?”
Dursun Bozkurt , 30-35, İstanbul

Kendinizi bulduğunuz zaman, verebileceğim tüm yanıtları da zaten siz kendiniz yanıtlamış oluyorsunuz. Doğru, sıradan olmak farksız olmak değil. O kadar suni farklı olanlar ve farklılıklar var ki, ben bozulmadan sıradan kalınca çok farklı oluyorum demek istiyorsanız haklısınız. Ben farkımı kendim yaptığım için çok sıradan oldu, farkım kimsenin gözüne batacak bir şey değil, benim onunla uyumlu yaşayabildiğim bir durum diyorsanız, yine haklısınız…

“Farklı olmak her zaman için kendimde varolan bir şey oldu benim için.yani kısaca kendimi farklı görüyorum. Farklı oluşumu pozitif bir hale dönüştürmek için sizce insanlara,daha doğrusu işyerinde ki yöneticilerime kaba tabirli dalkavukluk mu yapmalıyım sizce? Ben farklıyım ama üstlerim kendi menfaatleri doğrultusunda herkese aynı mavi boncuğu dağıtıyor ve buna bozuluyorum. Bana neler söyleyebilirsiniz, düşüncelerinizi merak ediyorum!şimdiden teşekkür ederim başarılar…”
Umut Söğütoğlu , 24-29, İstanbul

En başta söyleyeceğim şey, farklı olmak adına, aykırı olmayın. Farklıysanız, bunun konforuyla yaşayın. Farklı olduğunu düşünen ve farklı olduğuna inanan pek çokları nedense bu farkı başkalarının da gözüne sokmak için uğraşıp durur. Oysa onlar farklıdır ve böyle bir eyleme girmelerine gerek yoktur. Bazıları da farklı olmadıklarını bilir, farklılığı dalkavuklukta bulur. Böylelerine çok rastladım. Merak etmeyin, dalkavukluk yaptığı da çoğu zaman olayın farkındadır. Herkes işine geldiği gibi davranır. Ben dalkavukların, kavuklarını kısa zamanlar içinde bırakmak durumunda kaldıklarını gördüm. Unutmayın farklıysanız, farklısınız ve hep farklı kalacaksınız.

“Farklı olmak ne demektir? İnsanları daha çok düşünebilmek, çoğu zaman kimselerin göremediklerini görebilmek; yoksa hayatında sürekli  stratejiler üretip bunların doğrultusunda hareket etmek mi? Eğer bunlarsa, işte ben buradayım. Peki neden hala ortadayız?”
Asiye  Artural, 18-23, Adana

Ortada dediğiniz yer neresi bilmiyorum, ben sizi spot altında görmeyi diliyorum. Farklı olmak yalnızca stratejiler üretip, iş hayatında başarıdan başarıya koşmak değildir. Farklı olmak demek, sizin de söz ettiğiniz gibi, başkalarını düşünebilmektir, başkalarının hayatları için fark yaratabilmektir. Ve yine söylediğiniz gibi kimsenin görmediğini görmektir. Ama gördüklerinizi orada bırakmamak gerek, onları bir proje haline getirmeye ne dersiniz…

“Bana göre herkes kendine göre farklıdır.insanların birbirlerinden üstün ve ayırt edici özellikleri vardır.ben şunu sormak istiyorum insanlar niçin birbirlerinin güzel farklılıklarından çok hata ve kusurlarını görüp bunları ön plana çıkarmaktan hoşlanıyor?”
Yeliz Arık , 18-23, Bursa

Haklısınız, övgüden çok sövgü alır, bundan rahatsızlık duyar; ama nedense başkalarına karşı övgü düzmekte cimri davranırız. Bir çocuk düşünün, hayatında hiç övülmemiş, hep hırpalanmış, teşekkür edilmemiş, talep edilmiş. .. sizce teşekkür etmesini bilebilir mi, sebepsiz yere birilerine gülümseyebilir mi… hiçbir neden olmadan birilerinin hatırını sorabilir mi… Bu bir eğitim, eğitimin hepsini okul sıralarında almıyoruz, toplumdan, ailemizden eğitimin en büyüğünü alıyoruz. Sanırım bizim kültürümüz birbirimizi bir yerlere taşımak yerine, kafalara basmak üzerine kurulmuş. Şaşırmıyorum artık, üzülüyorum çoğu kez… Alışmayacağız, mücadeleye devam.

“Benim farkım belki yok belki bunu neden yazdığımı bilmiyorum ama herkes gibi kendimi farklı hissetmem gerekirken kendimi güvensiz ve boşlukta hissediyorum! “Benim farkım çile çekmek, 2 üniversite bitirmek ama işsiz oturmak farkım belki de benim keşfedilememem ve farklı olduğumu bile bile kendimi içime kapatıp yeteneklerimi kullanamamam beni kim ne yapsın farklı olmak ne işe yarıyor ki kıymeti olmadıktan sonra sorum yok iletmek istedim bu ülkede farklılık ne işe yarıyor bana bunu cevabını verir misiniz?”
Tuğba Yıldırım, 24-29, Mersin

Farklılık her ülkede olduğu gibi bu ülkede de şikayet etmek yerine, hayatı elimize almaya yarıyor. Hiç kimse şansız doğmuyor, bazılarının şansı diğerlerinden daha fazla oluyor. Hayat boyunca hepimizin yanından şans öyle ya da böyle gelip geçiyor. Bazılarımızın çevresinde dolaşıyor, onlar görmüyor. Bazılarımızın yanına bir kez uğruyor ama o kişi tam on ikiden vuruyor. Sizce bu iki örneği birbirinden ayıran ne olabilir. Başkaları sizi fark etsin diye farklı olmanıza gerek yok. Başkaları için asla, kendiniz için daima. Ve göreceksiniz, bu ülke sizi fark edecek. Şimdi kalkıp silkelenin ve kendinize acımayı bir kenara bırakın. Bu elbiseyi de bir daha giymeyin. Size yakışmıyor. Soru sormamıştınız, ben yanıt vermek istedim. Sevgiyle kalın.

“En büyük projemiz hayatımız. Sizce bu projeye “”farklılaşmalıyım”” hedefi konulmalı mı? Yoksa bu insanın doğasında mıdır?”
X, 18-23, İstanbul

Ne güzel söylemişsiniz, evet en büyük projemiz hayatımız. Ama nedense en büyük projeleri ya işte ya da okulda verdiğimizi sanırız. O projeler için hazırlanır da hazırlanırız. Hayatımızın bizim en büyük projemiz olduğunu bilmez, kılımızı bile kıpırdatmayız. Oysa en büyük sınavı her gün veriyoruz ve bu büyük projenin bir parçası. Bütünü görebilseydik ne iyi olurdu…

“Farklı olmak bence genetik olan bir şey yani insan isterse farklı olamaz. Fakat günümüz toplumunda insanlar farklı görünmek için dış görünüşlerini ya da kişiliklerinde olmak istedikleri kişiliği yansıtmak gibi çabaları var. Ben farklı bir insan olduğumu insanlar içindeki rolümün ve düşüncelerimin onlarla bütünleştiği an bunu hissedebiliyorum. Ve bir de diğer insanlarda bunu gerçekten kabul ediyorsa farkı ve lider sizsiniz demektir. Sizce farklı insan özellikleri nelerdir?”
Yılmaz Ergül, 18-23, Uşak

İnsanların genetik kodlarıyla oynayıp, fiziki yapılarını değiştirerek, diğerlerinden farklı olabileceklerini gördük, görüyoruz. Saçınızı kazıtıp, ten renginizi değiştirebiliyor, gözlerinizle oynayıp, uzayıp kısalabiliyorsunuz… Bu uç örnekler bile mevcut. Peki siz hala siz değil misiniz? Michael Jackson’ı ben yalnızca müziğiyle anımsıyorum. Skandalları ve fiziki özellikleriyle hiç bir şekilde ilgimi çekmiyor. Keşke yalnızca müziğine konsantre olabilseydi…

“Farklı olmayı göze aldığım için farklıyım. Bulunduğum toplum bunu kaldırmadığı için zorlanıyorum. takmamayı öğrendim.ama birinci derece yakınlarımı kendime inandırmakta güçlük çekiyorum neden?”
Aslı Öztopçu, 30-35, Eskişehir

Gerçekten “takmasaydınız” bana bu soruyu sormazdınız. Hala “takıyorsunuz”. Farklı olmayı göze aldığınıza göre siz olmayı göze almış olmalısınız. Eğer böyleyse sizin farkınız başkalarını rahatsız etmeyecektir.

“;”20040129″;484;56
2354;”Trendler ve Geleceği Öngörmek”;””;”Bazıları şanslı doğduklarına inanır. Bazıları da şansı kendisinin yarattığına… İkisinin arasında ciddi bir fark vardır. Şans hepimizin önünden, herkesin önünden geçtiği kadar geçer. Bazıları onu tanır ve bilip alır. Bazıları bakar, şans başkalarının kapısını çalar. Siz hangi gruptansınız?”;”

Bazıları şanslı doğduklarına inanır. Bazıları da şansı kendisinin yarattığına… İkisinin arasında ciddi bir fark vardır. Şans hepimizin önünden, herkesin önünden geçtiği kadar geçer. Bazıları onu tanır ve bilip alır. Bazıları bakar, şans başkalarının kapısını çalar. Siz hangi gruptansınız?

Ne Kadar Şanslısınız

Bu sabah kalktığınızda kendinizi sağlıklı hissettiğinizi düşünüyorsanız, çok şanslısınız. Çünkü bu hafta içinde dünya üzerinde 1 milyon kişi sabah kalktığında kendisini pek de sağlıklı hissedemedi. Bu bir milyon kişinin bir hafta içinde dünyaya veda edeceği tahmin ediliyor. Hayatın bir gerçeği. Yeniler geliyor, eskiler ya da şanssızlar veda ediyor. Unutmayın, dünya nüfusu yaklaşık 6.314 milyar kişi.

Bugüne kadar hiçbir savaşa katılmak zorunda kalmadıysanız, bugüne kadar bir hücrede tek başınıza kalmadıysanız, bugüne kadar açlıkla burun buruna yaşamadıysanız, ne kadar şanslısınız. Çünkü şu anda dünya üzerinde 500 milyon kişi bu saydıklarımdan bir tanesini yaşadı, yaşıyor.

Bugüne kadar bir kilise, bir cami, bir havra, neresi olursa olsun bir kutsal mekanda dua ederken tehlikede olduğunuzu hissetmediyseniz, söz edilen kutsal mekanda olduğunuz için ayrımcılığa tabi tutulmadıysanız, ne kadar şanslısınız. Çünkü siz dünya üzerinde yaşayan 3 milyar kişiden daha özgürsünüz.

Eğer evinizdeki buzdolabında biraz yiyeceğiniz, üzerinizde biraz giyeceğiniz, başınızın üzerinde bir tavanınız, üzerinde yatabileceğiniz bir de yatağınız varsa, ne kadar şanslısınız, çünkü siz dünya üzerinde yaşayanların yüzde 70’inden daha zenginsiniz.

Eğer bankada biraz birikiminiz, cüzdanınızda biraz paranız, bozuk paraları koyduğunuz çanakta da biraz bozukluk varsa, ne kadar şanslısınız, çünkü siz bu halinizle  dünyanın en zengin yüzde 8’lik diliminde yer alıyorsunuz.

Anne babanız hayattaysa, ebeveynleriniz ayrı değilse, ne kadar şanslısınız. Çünkü ABD ve Kanada gibi ülkelerin başı çektiği bazı coğrafyalarda ve ne yazık ki bizim ülkemizde de size nesli tükenen insan olarak bakıyorlar.

Size bu yazdıklarımı okuyabiliyorsanız, ne kadar şanslısınız, çünkü dünya üzerinde 2 milyar kişi hala okuma yazma bilmeden yaşamaya çabalıyor.

Ve eğer, tepenize inmeyen bir evde yaşıyorsanız ve eğer oturduğunuz evin betonu un gibi dökülmüyorsa ve eğer bir bayram günü siz ve yakınlarınız dünyaya veda etmek zorunda kalmıyorsanız, siz çok şanslısınız. Çünkü Türkiye’de hepimiz, her an çökebilecek binalarda yaşıyoruz.

Geçmiş bayramınız bir kez daha kutlu olsun.

Zamanı Yakalayamıyorum

Zaman çok çabuk geçiyor, hatta, tam anlamıyla, su gibi akıp gidiyor. Birkaç hafta Dünya Ekonomik Konseyi’nin her yıl Davos’ta düzenlediği şu ünlü toplantılarda neler konuşulduğunu yazacaktım. Yazacaktım diyorum, merak etmeyin yine yazacağım ama biraz rötarlı olacak. Biliyorsunuz geçtiğimiz hafta bir forum başlattık. Bayram seyran ve işte planlar kalınca kalıyor…

Laf aramızda forum çok keyifli, katılımınız için çok teşekkürler. Lütfen kendinizi özletmeyin.

Dünya ne konuşuyor türünden konularını size aktarmaya ne kadar meraklı olduğumu biliyorsunuz. Çünkü çevremde neler olup bittiğini, kimlerin hangi düzeyde ne tür konuları tartıştığını bilmek geleceği öngörmemde yardımcı oluyor. Biliyorum sizin de…

Çoğumuz kafamıza kuma gömmüş bekliyoruz. Çevreye bakmak, biraz ilham almak, farklı kokuları koklamak, nedense bize göre değil. Kendimize yakıştıramıyoruz. Eeehhh kolay değil, dünya bizim etrafımızda dönüyor. Ya  da biz böyle sanıyoruz.

Bir tek Kıbrıs var, örneğin… Çözüldüğü anda dünya büyük bir ohhh çekecek. Ya da herkes bizim enflasyon oranımızı merak ediyor… İnsanlar Ak Parti’nin nasıl bir fark yarattığını öğrenmek için birbirlerini yiyip bitiriyorlar…

Zaten bu yazıya Davos’la başlamak istememin nedeni de bu… Davos’ta o kadar çok konu tartışıldı ki hiçbirisi kıyısından köşesinden bizi yakalayamadı. Siz burada hop oturup hop kalkan medyaya aldanmayın, biz yine kendin pişir kendin ye cinsinden bir Davos’u geride bıraktık. Sanıyoruz günün en popüler konusu ekonomi, geleceğin en “in” alanı siyaset. Başka bir şey yok dağarcığımızda. Tabii futboldan başka konuşacak mevzu bulamayan insanların diğer konularda da suyuna bandıra bandıra yemelerini beklemek hata olur.

Biz yalnızca Kıbrıs’la AB’ye girmekle ekonomimizle hayatımızı döndürüyoruz. Bizim sosyal konularımız yok. Çünkü ilgimiz yok. Bu konular da eninde sonunda öyle ya da böyle bitecek o zaman neler tartışacağız dersiniz. Kendimizi koca bir boşluğun içinde bulmayalım.

Ne Sarhoşluğu Bu

Ama önce neden Davos’la başladığımı söyleyeyim… Tabii ki ben de Davos’a gittim demek için değil. Davos toplantılarına her yıl bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar Türk davet ediliyor. İş dünyasının bilmiş bilmiş konuşmaya meraklı üyelerini orada görmek mümkün değil. Çok tanınmış bir işadamının (ismi lazım değil) deyimiyle, o dönerken Davos gidiyormuş… Görüyorsunuz dünya bizim etrafımızda dönüp duruyor. Biz zaten her şeyi biliyoruz, ne gerek var… Bu biz sarhoşluğuna yakalanan o kadar çok kişi var ki, siyasileri bunun dışında tutmak mümkün değil. Davos’ta ne tartışıldığını umursamayan siyasiler de nedense orada gövde gösterisi yapmaya bayılıyor. Davos’ta  tartışılanları çocuk oyuncağı gören iş dünyası temsilcileri de her nedense, başbakanın kuyruğuna takılıp oraya geliveriyor. Başbakanın arkasında kuruvaze dolaşabiliyor.
“İçmişim başım dönüyor” şarkısı bu hükümetin mırıldanacağı bir şey değil ama, gelmiş geçmiş her hükümetin belalısı olan içmeden sarhoş olmak sendromunu yaşadıklarını söylemek mümkün. Bir sarhoşluktur gidiyor.

Recep Tayyip Erdoğan bu yıl da Davos’a geldi. Kendisine, bana göre çok önemli konuşma aralıklarından biri verildi. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ana oturumlardan birinde konuşma yaptı. Kürsüye çıkan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olduğunu unutup, AkParti Genel Başkanı sıfatıyla yerel seçimlerinin startını İsviçre’nin sevimli kayak merkezi Davos’ta verdi. Sanırsınız ki, oy toplamak için Davos’a doluşmuş işadamı, gazeteci, akademisyenlere konuşuyor. Ben sarhoşluk diye buna derim. ‘En büyük ben’ sarhoşluğu. Bir gün önce de ABD eski Başkanı Bill Clinton aynı kürsüde konuştu. Kimse kıpırdamadan dinledi. Clinton genellikle konuştuğu konularda bir söylem sundu. Ancak kime konuştuğunu niye konuştuğunu daha özenle belirlemiş, rolünü iyi oynuyordu. Ben Clinton’da herhangi bir sarhoşluk sezinleyemedim.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı gibi, halen dünyanın kaynayan yörelerinden birinde yıllardır ilk kez çoğunlukla iktidara geldiyseniz, söyleyecek çok sözünüz olmalı. Çünkü hem yapacaklarınız, hem yapmanız gerekenler hem de beklentiler yüksek. Ancak Sayın Erdoğan’ın konuşmasını izlerken konuşma, Hakkari’de mi, İstanbul’da mı, Ankara, İzmir, Edirne ya da Kahramanmaraş’ta mı yoksa Davos’ta mı yapılıyor pek de algılayamadım.

Hiçbir ülke devlet başkanı ya da başbakanı bir gece önce oturup konuşmasını kendisi hazırlamıyor, yazmıyor. Niye yazsın… Yakın çevresi ve uzman kadrosu ne güne duruyor.
Uzman kadro neye bakar… Başbakan nerede ve kime konuşuyor; bu insanların ajandası ne; neye önem verirler; biz dünya konjonktüründe neredeyiz, nereye gidiyoruz; kimene söylersek, ne tür bir etki yaratabiliriz… Ne tür beklentilerimiz var, onlar bizden ne istiyor?.. Bunlar özel, ince ve hassas konular.

Dünya Bizim Etrafımızda Döner

Ama dünyanın bizim etrafımızda döndüğünü düşünüp, başımızı kendi kendimize döndürdükçe, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Davos’ta her milletten kendisini dinlemeye gelen adama, Ak Parti’yi, farklılığını, mucizevi yükselişini, meziyetlerini, bugüne kadar ne yaptığını bundan sonra ne yapacağını anlatır.

Hiçbir devlet adamının başına gelmeyen bizim başbakanımızın başına gelir, o kadar çok kendi partisini anlatır ki, anlatması gereken konulara geldiğinde, oturum başkanı Klaus Schwap’tan bir uyarı notu alıp, konuşmasını toparlaması istenir. Kendisini dinlemeye gelenler ise nerede olduklarını ve niye orada olduklarını kendi kendilerine sorarlar. Sonra siz dost sohbetlerinde  başbakanınızın aslında ne anlatmak istediğini soran insanlara kendinizi Türkiye’yi anlatırken buluyorsunuz.

Trendler ve Öngörüler…

Eksik olduğumuz iki başlık. Oysa en küçüğünden en büyüğüne kadar neredeyse tüm şirketler geleceklerini planlarken 10-20 yıl öteyi görebilmenin deliliği içinde. Kimse bizim gibi kafasını bugüne takmış, dünün başarılarıyla böbürlenip, yarını görmezlikten gelerek yaşamıyor.

Dünya değişiyor. Biz de değişmeliyiz. Değişime ayak uydurmak zorundayız.

Neler Öngörülüyor

Ocak 2004’te  yayınlanan Trend/Forecasting Raporu’ndan bazı alıntılar yapacağım. İş dünyasının içinde olanlarınız için var olan görüşlerinizi pekiştirmek, zenginleştirmek ya da yerlerine yenilerini yerleştirmek için önemli olabilir.

Rapor üç yıldır The Dilenschneider Group tarafından hazırlanıyor. Raporu hazırlayanlar ABD’de yerleşik ve çalışmayı fazlasıyla Amerikan bakış açısıyla hazırlıyorlar. Raporun yanlı olduğunu ifade etmek için kurduğum bir cümle değil bu. Raporun Amerikan iş dünyası, siyasiler, araştırmacıları için bir yol haritası olma özelliği daha çok ön plana çıkıyor. Ben bu nedenle bazı bölümlerini kayda almaktansa küresel konulara dikkat kesilmeyi tercih ettim.

Raporla ilgili küçük bir bilgi daha vermemde yarar var; aralarında iş dünyası, medya, finans, sanat dünyası, akademik dünya ve sivil toplum örgütlerinin yöneticilerinin biraraya geldiği, sayılarının azımsanamayacak kadar yüksek olduğu bir grup. Tam 410 kişinin 12 aylık çalışması. Çalışma bir yıl süresince çeşitli tartışma toplantılarında ele alınan konulardan ortaya çıkan başlıklar üzerine bina ediliyor.

İşte Birkaç Başlık

  • Dünya ekonomisi yavaş da olsa bir düzelme eğilimi içinde. ABD son 20 yılın en büyük büyüme oranını kaydediyor. Moraller yüksek gibi gözükmekle birlikte, her şey pamuk ipliğine bağlı. En ufak bir olumsuzluk gelişmeyi tersine çevirebilir.
  • Saddam yakalanmış olsa da El Kaide ve diğer terör örgütleri hala canlı ve üstelik aktif. Batıda korku, islam dünyasında istikrarsızlık yaratmayı sürdürüyorlar.
  • ABD Başkanlık yarışında tüm demokrat adayların bir hedefi var, Başkanı devirmek. ABD’de bahar aylarında ortaya bir sürü araştırmanın, soruşturmanın döküldüğü bit pazarına dönecek, yaz sonlarına doğru doruğa çıkan bir karmaşa yaşanacak.
  • Dünya nüfusunun yüzde 30’u 15 yaşın altında.
  • Geniş anlamda Ortadoğu’da ve kuzey Afrika’da nüfus son 18 yıl içinde ikiye katlandı.
  • Afganistan, Irak, Suudi Arabistan, Suriye ve Pakistan’da ortalama yaş 19.
  • Tipik bir Filistinli 16 yaşında, tipik bir Yemenli 15…
  • Suudi Arabistan’da 1950’li yıllarda 3 milyondan biraz daha fazla suudi vatandaşı yaşardı. Tam 100 yıl sonra, yani 2050 yılında Suudi Arabistan’da yaşayan 120 milyon kişi olacak.
  • 1950’lerde ortalama yaşam süresi 47 yaştı. Bugün genel itibariyle 66’ya çıktı.
  • Dünya Bankası verilerine göre, dünya nüfusunun yüzde 16’si yani 1 milyar kişi 2030 yılında 60 yaşın üzerinde olacak. 2050’de ilk kez dünya nüfusunda dengeler bozulacak ve yaşlıların sayısı gençlerin sayısını geçmiş olacak.
  • Batı İslam dünyasında meydana gelen iniş ve çıkışlardan, özellikle de terörün yarattığı istikrarsızlıktan çok şikayetçi olmakla birlikte, dünyanın bu kesiminde yaşayan 20 yaş altı gençler için kılını dahi kıpırdatmıyor.
  • Halen dünyanın bir yerinde aktif ordusu bulunan ülkelere baktığımızda ilk sırada 2.3 milyon askerle Çin ordusu geliyor. 1.4 milyon askerle Amerikan ordusu ikinci sırada, Hindistan 1.3 milyon askerle üçüncü, Kuzey Kore dördüncü sırada (1.08 milyon asker). Rusya 977 bin askerle beşincilikte duruyor, daha sonra sırasıyla Güney Kore, Pakistan, Türkiye, İran ve Vietnam en kalabalık asker sayısı olan ülkeler olarak karşımıza çıkıyor.
  • Irak’ta gerilla türü savaşın 2004 yılında yoğunluk kazanması bekleniyor.
  • Latin Amerika genelinde zenginle fakirin arasındaki fark giderek açılacak. Yolsuzluk artmaya devam edecek.
  • ABD, teknolojisiyle, zenginliği ve ordusuyla yine tek yanlı süper güç olarak gözükecek, ama hiçbir araştırma ABD’nin sürekli bir o savaşı bir bu savaşı başlatmasını ve kazanmasını mümkün görmüyor. (Dünya üzerinde çalışma yapan 10 binden fazla internet sunucusu Amerikan,  dünya üzerindeki internet kullanıcılarının yüzde 36’sı Amerikalı, dünya ihracat potansiyelinin yüzde 13’ü Amerikan…)
  • AIDS Afrika’yı kasıp kavurmaya devam edecek. 15 milyon kişinin AIDS yüzünden ölmesi bekleniyor. Afrika, savaş hastalık ve imkansızlık yüzsünden bugüne kadar iyi yetişmiş insan gücünün yüzde 40’ının yurt dışına kaçırdı. Kaçış sürecek.

Sonuç; dünyada her ülkenin kendince bir ajandası var. Biz de buna dahiliz. Ajandamız, biz coğrafyamızda herkesin hop oturup hop kalkmasına neden olacak cinsten. Ancak biz bunlarla dünyayı devireceğimizi sanıyoruz. Ajandamızı daha iyi çalışmak, ileriyi ön görmek için başkalarının ajandasında neler olduğunu görmek zorundayız. Göğsümüzü şişirip, ‘en iyi benim, en büyük de, en güzel de…’ demek artık bize yakışmıyor. Önümüzde çok uzun bir yol var, hala başındayız ve sürekli başında olmaktan da sıkıldık.

Ben yapacaklarımızı yarılamış, dünya vatandaşı olmak istiyorum. Siz ne dersiniz…

“;”20040205″;789;85
2391;”Sözün Bittiği Yer”;””;”Bir yerde bir karar alınıyor, bazen gerekçelerine akıl sır erdiriyor, çoğunlukla kendimizi tamamen kaybolmuş hissediyoruz. Bu nasıl iştir ki, kulaklarımız ve yüreğimiz dünya üzerindeki birkaç kişinin iki dudağı arasına kilitli.”;”

Uluslararası siyaseti yakından izliyoruz. Çünkü biliyoruz ki, kalbimizden, canevimiziden etkileniyoruz. Çoğumuzun günü, haberleri izleyerek ya da dinleyerek geçiyor. Kim ne dedi, nerede ne karar alındı…

Şu günlerde nefesimizi tutmuş Kıbrıs’la ilgili toplantıları izlemeye gayret ediyoruz. Bir küçük ada, üzerinde yaşayanlar ve onunla yaşayanlar için o kadar çok şey ifade ediyor ki. Tabii ki biz Türkler daha farklı duygularla izliyor, daha farklı yaklaşıyoruz.
Kıbrıs dünya üzerindeki temalardan yalnızca biri. Ancak bir düşünecek olursak, bu küçük ada için yalnızca üzerinde yaşayan halk ve onların kökleriyle bağlı olduğu diğer halklar değil, yedi yabancı da ilgili…

Bir yerde bir karar alınıyor, bazen gerekçelerine akıl sır erdiriyor, çoğunlukla kendimizi tamamen kaybolmuş hissediyoruz. Bu nasıl iştir ki, kulaklarımız ve yüreğimiz dünya üzerindeki birkaç kişinin iki dudağı arasına kilitli.

Aşağıda, daha önce size söz verdiğim gibi Davos esintili bir yazı bulacaksınız.
Bu yazı, Davos yazısı değil, ama Davos’ta iki dudak arasından dökülenler yer alıyor. Aktarmak istediğim, dünyanın farklı coğrafyalarında bulunan liderlerin birbirinden farklı görüşlerini yakalamak ve yansıtmaktı. Dolayısıyla aşağıda benim düşüncelerim değil, onların ve tabii ki sizinkiler yer alacak.

İki dudak arası çok önemli. Bazen neyi niye yaşadığımızı bilmiyoruz, anlam da veremiyoruz. Kimisini adlı adınca bildiğimiz, kiminin yüzünü bile görmediğimiz dünya liderlerinden seçmeler bulacaksınız. Onlar kendi halklarını tabii ki etkiliyorlar ama dünyanın bir başka köşesindeki ilgisiz insanların kaderini de ellerinde tutabiliyorlar.
Aşağıdakilerin hiçbiri Türk ve doğrudan Türkiye’yi ilgilendiren insanlar değil. Bazıları, bizim için, bizim liderlerimizden daha etkili. Bazıları, görevde bulundukları dönemde bu kadar duyarlı mıydı diye düşünmeden geçemiyorsunuz, bazılarının bu kadar agresif olmak için nasıl bir ruh yapısına sahip olduğunu merak ediyorsunuz…
Bazı insanların dünyayı algılayışları, başka insanların, bu dünyada nasıl yaşadıklarını belirliyor.
Tuhaf ama gerçek…

Bizi Yönetenler Ne Düşünüyor

ABD Eski Başkanı Bill Clinton
“Benden  Genç İnsanların Zamanından Önce Ölmesini İstemiyorum”

Her yıl marjinal adımlar atıyoruz, her yıl biraz daha ileri gidiyoruz, her yıl pek çok başarıya imza atıyoruz, ama dönüp bakıyoruz ve hala pek çok sorunun yerli yerinde durduğunu görüyoruz.

Son araştırmalardan birinde dünya üzerinde 1 milyar kişinin kendini güvende hissetmediği ortaya çıktı. Bu araştırmayla ilgili bilgi edindikten sonra sözü edilen rakamın gerçekçi olmadığını düşündüm. Güvensiz yaşayan insanların sayısının çok daha fazla olduğuna inanıyorum.

Küreselleşme, hayatı bazılarımız için  daha yaşanır bir hale getirirken, bazılarımız için de cehenneme çevirebiliyor.

Hala binlerce insan her gün AIDS yüzünden ölüyor; milyonlarca insan günlük 2 dolar gelirin altında yaşamını sürdürmeye çabalıyor; milyonlarca çocuk okula gitmiyor, gidemiyor…

Dikkatinizi çekmek istediğim bir konu da terör. Terör örgütleri mensuplarının önemli bir bölümünün orta sınıftan geldiğini, iyi yetişmiş ve eğitimli olduklarını biliyor musunuz? Bu insanların dünyadan soyutlanmalarının nedeni, ekonomik gerekçelerden daha ötede.
Hindistan, teknoloji sayesinde dünyanın en büyük orta sınıfına sahip. Hindistan Çin’den daha fazla ve daha hızla kalkınıp, büyüyecek.

Ben size küreselleşme ve nimetleriyle ilgili sonsuz konuşma yapabilirim. Küreselleşmenin hayatımıza katkılarından söz edebilirim.Ama burada birbirimizi kandırmak, birbirimizi eğlendirmek için bulunmuyoruz. Birbirimizin deneyimlerinden yararlanmalı, öğrenmeliyiz. Daha iyi bir gelecek için ne yapabileceğimizi tartışmalıyız. Kimse aptal değil, sorunlarımızın olduğu gibi durduğunu görebiliyoruz.

Benim için dünyanın en önemli sorunu, sistem eksikliği. Dünyanın ihtiyacı olan sistemi yaratamadık. Örneğin hala 6 milyon kişiye ihtiyacı olan ilaçları dağıtamıyoruz.
Yanlış anlaşılmamalı, dünya üzerinde pek çok kişi başkalarına yararlı olacak pek çok iş yapıyor. Ama hiçbir sistemi yok, hiçbir sistemin içinde yer almıyor. Herkes kendi başına hareket ediyor.

Bir arada çalışabilecek miyiz? Nasıl çalışacağız?

Sistemsizlik her yerde. Güvenlik konularında da var. İşte Irak… Bir konteynır içine yerleştirilmiş, dünyanın herhangi bir yerindeki limana gönderilmiş orada patlayacağı son durağa gönderilmeyi bekleyen bombayı nasıl bulacağız?

Mandela’yla ortak yaptığımız çalışmalar var. Elimize bir kap alıp kapı kapı dolaşıyoruz ihtiyacı olanlar için para toplamaya çabalıyoruz. Bu çabalarımızın sistemli olması gerekiyor. Bugün burada düşünmenizi istediğim şey, her an her yerde her gün olup biten birçok şeyi bir araya getirecek sistemi nasıl kurarız, kötülük ve yoksulluk ve hastalıklara karşı nasıl bir çaba gösterebiliriz…

Ben, benden yaşça küçük insanların zamanından önce ölmesini istemiyorum.

Ben, insanların enerjisini kanalize edebilecekleri doğru noktaları göstermek istiyorum.

Gereken her şeyi yapabildik mi, yapabilir miyiz….

Bunların hiçbiri konuşmalar yaparak olmuyor. Bize sistem gerekiyor.

Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn
“Gelişmişlik Birkaç Kişinin Malı Olamaz”

Gelecek 30 yılda dünya nüfusu 6 milyardan 8 milyara fırlamış olacak. Bu nüfusun 2.8 milyarı genç… Gelecek bu gençler için çok fazla vaadde bulunamayacak, bu gençlerin gelecekleri pek de iyi gözükmüyor.

Fakirlikle savaşmak, mücadele etmek yalnızca bizim gibi kurumların görevi değil. Bu bizim altından kalkamayacağımız kadar büyük bir iş. Sorunlarımız yalnızca parayla çözümlenebilecek gibi değil. Bütün dünyanın elele vermesi gerekiyor. Küresel değerlerin, insanlığın ön plana çıkması gerekiyor.

Dünyadaki zenginliğin yüzde 80’i, dünya üzerinde yaşayan 1 milyar kişiye ait. Geriye kalan 5 milyar kişiye düşen zenginlik ise geride kalan yüzde 20…

Fakirlik herkesi her yerde etkiliyor. Gelişmişlik, birkaç kişinin malı olamaz. Barış, umut etmezsek yeşermez, barış, fakirlik sorununun üzerine gitmediğimiz sürece tesis  edilemez.

Hewlett Packard USA, CEO, Carly Fiorina
“İyimser olmamakla gerçekçi olabilmenin dozunu iyi ayarlamak gerekir, şirketler ülkelere örnek olabilir.”

Tarih, sonuçsuz savaşlarla mücadelelerle dolu. Bunlardan kimse hiçbir şey kazanmıyor. Sanırım tam tersini yapmak da mümkün. Yani herkesin kazanabilmesi için mücadele etmek gibi…

İş dünyası da bu mücadelenin içinde yer almak zorunda.

HP, 176 ülkede faaliyette. Dünya üzerinde bir milyar kişiden oluşan bir müşteri ordusuna sahibiz. İyi bir küresel vatandaş olmak için, başkasına zarar vermemek yetmez.

Teknoloji son derece önemli. Bazen birleştiriyor bazen de tam tersine bölüyor. Bana kalırsa ülkelerin şirketlerden öğrencekleri var. Rekabet gerekli bir yatırım. Rekabette başarılı olmak için katılımcı olmak gerekiyor. Rekabette başarılı olmak için eğitime, dürüstlüğe, şeffaflığa yatırım yapmak gerek.

İyimser olmak güzel, iyimser olmak kadar gerçekçi olmaya da gereksinim duyuyoruz. İstatistikler çoğu zaman verdikleri bilgilerle bizi üzüyor, rakamlar gerçekleri söylüyor ama mücadele edebilmek için iyimser olmaya gereksinim var.

Gürcistan Devlet Başkanı Mikheil Saaskashvili;
“Kendimi kandıramıyorum, Gürcistan’ı iki gün içinde  bir İsviçre yapmak mümkün değil biliyorum. “

Dünyanın dikkatini üzerime çekmiş görünüyorum.

Ama şunu söylemeliyim ki, benim liderliğini üstlendiğim tür başkaldırılar ve olaylar  ve zaferler yalnızca Gürcistan’da olmuyor.

Geçmişten kalan ve yolsuzluğun simgesi haline gelen Şevardnadzeyi görevinden devraldık, ülkenin kaderini kendi ellerimize aldık… Hem ekonomiyi, hem siyaseti ailesiyle birlikte ele geçirmiş, keyfince yönetiyordu.

Şu anda Gürcistan halkının yüzde 96’sının güvenine sahibim. Biliyorum bir balayı yaşıyorum. Bu balayının ömür boyu sürmeyeceğini de çok iyi biliyorum.

Bu yüzden ülkemdeki yolsuzluğun önüne geçmem gerekiyor. İsviçre hükümetinden bu ülkede bulunan Gürcü hesaplarını dondurmalarını istedik. Ülkemde insanlar ayda 120 dolar gibi bir paraya yaşamaya çabalıyorlar. Bu insanların bu kazançla yolsuzluklara bulaşmaması mümkün değil. Ellerine her ay başı geçen o dar bütçeli ücretleri ödeyebilmemiz de zor. Kasalar boş, boşaltılmış. Devlette çalışanların sayısını yüzde 50 kesmek zorundayız. Devlet memurlarının maaşlarını ödemek için Soros Vakfından ve diğer benzeri kuruluşlardan yardım alıyoruz.

Saydamlık, ölçülebilirlik getirmek zorundayız. Davos’a Gürcistan’dan bir grup gazeteci geldi. Dün benim otel odamı görmek istediler. Kameramanlar otel odamın görüntülerini çekti. Nerede kaldığımı, neler yaptığımı, devletin parasını nerede ve nasıl harcadığımı görmek ve tespit etmek istiyorlar. Hakları.Benim olmayacak hayallerim yok. Örneğin Gürcistan’ın kısa vadede İsviçre olacağını sanmıyorum. Ama ülkemin başarılı olması gerekiyor. Bu fırsatı kaçırmamalıyız. ABD Başkanı George Bush’un Beyaz Saray’a davetini geri çevirdim çünkü önce Moskova’ya gitmem gerekiyor. Rusya’yı yanımıza çekmemiz gerekiyor, Rusya’nın dostumuz olması gerekiyor. Rusya bizim gelişmemiz için çok önemli. ABD güçlü bir noktadan konuşuyor, hareket ediyor. Rusya ise tam tersine zayıf bir noktadan. Rusya’nın zaafiyetlerini yenmesi ve güçlenmesi gerek. Zayıf Rusya bizim için tehlike. Geçmişte yaşadık, biliyoruz. O günlere geri dönmek istemiyoruz.
Zayıf Rusya, Agresif Rusya demektir.

Nijerya Cumhurbaşkanı Olusegun Obasanjo
“Ortaklık kuramıyoruz paylaşmasını bilmiyoruz”

Benim ülkemde 300 değişik etnik grup yaşıyor. Nüfusumuzun yüzde 50’si Müslüman yüzde 50’si Hıristiyan. Ülkenin her köşesinde farklılık yaşıyoruz. Ülkemdeki farklılığı yönetibilirsem, bütün dünyaya örnek olacağız. Ülkemde yaşayan ailelerin çoğunda fertlerin yarısı Müslüman yarısı Hıristiyan. Herkes birbirine saygılı. Bu  konuda kimsenin bir sorunu yok. Ama sorun paylaşmaya geldiğinde kimse kimseyle bir şey paylaşmıyor. Sorun bütün gücüyle ortaya çıkıyor. Dünyanın ve bizim en büyük sorunumuz, ortaklık kurabilmek, paylaşabilmek.

Latvia Başkanı Vike Freiberga
“Dünyanın hiçbir yerinde özgür medya yok”

Demokrasiye sahip olmak için önce eşitliğe sahip olmanız gerekir. Eşitlik olmadan demokrasi olamaz. Latvia halkı yıllarca baskı altında yaşadı, zulmü gördü. Fransız İhtilali’yle birlikte Latvia halkında büyük bir uyanış ve entelektüel devrim yaşandı. Halkın neredeyse tamamı eğitimlidir. Halk ne istediğini biliyordu. Bunun için tankların önünde durabilmek daha kolay oldu. Demokrasi ithal edilemez. Demokrasi olabilmek için özgürce yapılabilen seçimler ve özgür bir medya olması gerekir. Dünyanın hiçbir yerinde herhangi bir ideolojiden bağımsız bir medya olduğuna inanmıyorum. Ben ülkesinde kadın haklarını gözardı edenlerin demokrasiye sahip olabileceğini sanmıyorum.

Çin ilginç bir örnektir. Çin’de ideoloji değişmedi, Çin’de değişen tek şey ekonomi. Bu ülkede hala insanlar pek çok nedenden dolayı cezalandırılıyor, korkutuluyor ve sindiriliyor.

Soros Vakfı Başkanı, George Soros
“Demokrasi dışarıdan kurulamaz, ABD Irak’ta işgalci”

Demokrasiyi yukarıdan aşağıya ve dışarıdan inşa etmek mümkün değil. Demokrasi yalnızca içeriden yapılabilir. ABD’nin Irak’ta bulunmasını doğrulayan hiçbir şey yoktur ve bu durum hukuki değildir. ABD, Irak’ta bir işgalci güç olarak bulunmaktadır. ABD’nin dışarıdan bir güç olarak Irak’ta demokrasiyi inşa etmesi mümkün değildir. Bana biri ‘Al sen dünyaya demokrasi yay’ derse, sanırım Irak bu işi yapacağım son coğrafya olacaktır. Demokrasiyi oluşturabilmek için işsizliğinizin makul düzeylerde olması gerekir, demokrasiyi yayabilmek için toplumun farklı kesimlerini yanınıza almanız gerekir, örneğin kadının rolü çok önemlidir.

ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney,
“Diplomasinin bittiği yerde güç kullanırız”

Dünyaya bakarken iyimser olmak için pek çok nedenim var. İyimserim. Çünkü örneğin Saddam’ı yakaladık. ABD’de ekonomi düzeliyor, Hindistan ile Pakistan sorunlarını çözüyor, Avrupa Birliği başarılı…

Eskisinden daha güvenliyiz, güvendeyiz, ama henüz tam güveni sağlayamadık.
Avrupalılar kendi toprakları içinde özgürce yaşayamazlar. Başkalarının da bu standartlara uyması gerekir.

İsrail’i destekliyoruz, Filistin’de insanların özgürce yaşamasını ve tam demokrasi istiyoruz, Ortadoğu’da özgürlüklerin kısıtlanmasını önlemek istiyoruz. Müttefiklerimize karşı sorumluluk duyuyoruz, NATO çok önemli bir değişimden geçiyor, genişliyor, misyonu yenileniyor, Nato’nun güvenilir olabilmesi icin saygın olması gerekir. Değişik bölgelerde konuşlandırılabilecek Avrupa birliklerine ihtiyaç var. ABD olarak güçlü bir Avrupa istiyoruz.

Kuzey Kore’nin elindeki nükleer silahları ve İran’da var olduğunu düşündüğümüz nrükleer silahlı yok etmek istiyoruz. Önümüzdeki günlerde Amerikan uzamanlar Libya’ya gidecek, buradaki kitle imha silahları ile uzun menzilli silahların kaldırılmasını denetleyecek.
Özgür ülkeler başka ülkelerde demokrasinin yerleşebilmesi için o coğrafyalara asker göndermeli.

Biz kendimizi bir imparatorluk olarnak görmüyoruz. Böyle olsaydık, bugünkünden daha fazla noktada barış operasyonu düzenliyor olurduk.

Biz diplomasi işe yaramadığı zaman güç kullanmanın doğru olduğuna inanıyor ve zaman zaman kararlı ve doğrudan yaklaşımlarda bulunmak gerektiğini düşünüyoruz.

 

“;”20040212″;108;13
2408;”Demografik Değişiklikler ve Yeni Tüketim ve Tüketici”;””;”Halen dünyada nüfusu artmaya devam eden ve ekonomik gelişmişlik seviyesini tamamlamış bir ülke yok. Diğer bir ifadeyle gelişmiş ekonomiler nüfus olarak hızla küçülüyor.”;”

Ünlü yönetim bilimci ve pek çoklarına göre, “guruların gurusu” Peter Drucker’a göre, demografi dünyanın gidişini değiştirecek yegane olgu. Ünlü guru konuyla yeterince kişinin ilgilenmediğini ve önemsenmediğini söyleyerek şikayet ediyor. Demografi bizde tamamen gündem dışı bir konu. Nedense ilgimizi çekmiyor. Acaba kelimenin fonotik yapısını mı beğenmiyoruz…

Dünyanın önemli bir bölümünü de doğum oranları 1972 yılından bu yana ciddi düşüş içinde. Halen dünyada nüfusu artmaya devam eden ve ekonomik gelişmişlik seviyesini tamamlamış bir ülke yok. Diğer bir ifadeyle gelişmiş ekonomiler nüfus olarak hızla küçülüyor.

Yeni düzende insanlar zenginleşecek zamanı bulamadan yaşlandığını söylüyorlar. Demografik değişimin en belirgin özelliği hızlı yaşlanma.

Ve Türkiye’de bizlerin sandığı gibi, “Biz iyi durumdayız onlar kötü durumda. Genciz, Güzeliz” sendromu yaşanmıyor. Evet, dünya genelindeki şanslı ülkelerden bir tanesi olsak da, neden şanslı olduğumuzu bilemediğimiz için pek şanslı sayılmayız.

Örneğin, herkesin gözünü diktiği ve gelecekte tüm dünyayı istila etmesi beklenen, umutların bağlandığı Çinlilerin demografik açıdan durumu da parlak sayılmaz. Şaşıracaksınız ama dünyanın en kalabalık ülkesi Çin, hızla yaşlanan bir nüfusa sahip. 2020 yılında Çin’de işgücünün ciddi oranda düşüş göstermesi bekleniyor. Nüfus yapısı olarak şaşırtıcı sonuçlar gösteren bir başka coğrafya da Ortadoğu. Ortadoğuda da, doğum oranları düşüş eğilimi içinde. ABD’ye ciddi işgücü yaratan Meksika da aynı dertten muzdarip. Son yıllarda Porto Rico’dan ABD’ye geçişler bıçakla kesilmişcesine azaldı.

Demografi özellikle iş dünyasını çok yakından ilgilendiriyor. General Motors firmasınının yaşlanan çalışan sendromu nedeniyle maliyetlerini otomobil başına neredeyse 1,800 dolar artırdığı söyleniyor.

ABD yaşlanan nüfusa karşı önlem almak için yasalarında yaptığı değişikliklerle, her yıl düzenli mülteci kabul ediyor.

Pek çok ülkede, özellikle Avrupa’da çalışan nüfusla, emekli kesim arasında büyük fikir çatışmaları yaşanıyor. Çalışan nüfus giderek daha fazla emekliyi sırtında taşımak zorunda kaldığı için iki grup arasındaki fikir ayrılığı zaman zaman ciddi çatışmalara dönüşebiliyor. Avrupa ülkelerinde, gençleri sokaklara dökülüp yaşlıları protesto ederken görmek alışılan görüntüler arasında yer alıyor.

6 Milyardan 9 Milyara

Dünya nüfusu bugün itibariyle 6 milyarın üzerinde. 2050’de nüfusun 9 milyar olması bekleniyor. Artacak 3 milyarlık nüfusun yüzde 98’nin, yaşam kalitesinin pek de parlak olmadığı gelişmekte olan ülkelerde yaşaması bekleniyor. Bu artışın en önemli kaynağı da Afrika kıtası olacak. Az gelişmiş ülkelerde yaşları 15-24 arası değişen kitle bir milyar kişi.
Gelişmiş ülkelerde ölüm oranları düşüyor. Rusya, İtalya, Almanya ve Japonya nüfus olarak azalıyor, yaşlanıyor.

Bu arada nüfusun yaşlanması kadar dünyadaki demografik dengeleri yerinden oynatan bir başka olgu, bizim ülkemizde pek de dikkat çekmeyen AIDS. AIDS dünyanın korkulu ruyası. Halen dünya üzerinde 40 milyon kişinin AIDS’e yakalanmış olduğu tahmin ediliyor.

Demografik dengeler giderek bozulurken, tek sorumlu ne AIDS ne de yaşlılık. Pek çok ülke kendi coğrafyası içinde demografik farklılıklar, çarpıcı dengesizlikler sergiliyor. Örneğin, halen 1.1 milyar kişinin yaşadığı Hindistan’da nüfusun yüzde 60’ı genç. Ancak ülkenin güneyinde nüfusun artmadığı, buna karşılık kuzeyinde hızlı bir artış olduğu gözleniyor. Kuzeyde fakirlik, kötü sağlık koşulları kol geziyor. Hindistan kendi içinde pek çok dengesizliği barındırıyor.

Peki Ne Oluyor

Türkiye’de henüz anlayamadığımız, yorumlayamadığımız, kendimize yönelik tehlike görmediğimiz bir olgu yaşanıyor. Biz Avrupa nüfusunun giderek azalmasını kendimiz için ciddi bir avantaj olarak yorumluyoruz. Doğrudur, avantaj olduğu söylenebilir, ancak bu gözü kapalı kabul görecek bir olgu değil. Avrupa ülkeleri ve ABD bir süredir insan kaynağı yaratmaya çalışıyorlar. Bazı ülkeler ABD örneğinde olduğu gibi her yıl belli oranlarda göç almayı öngörüyor. Şimdilik bu gruba Türkleri kabul etmiş gözükmüyorlar.
Göç yeni özellikler kazanarak hayatımıza yeniden girecek. Fakat türlü sorunlarla birlikte. Örneğin göç eden kitlelerin eğitim ve kalite düzeyi bu ülkeler tarafından çok parlak bulunmuyor. Göç eden nüfus gittiği ülke nüfusuyla kısa zamanda kaynaşamıyor, adaptasyon sorunu yaşıyor.

Gelişmiş ekonomilerde değişik yöntemler uygulanıyor. Örneğin bireylerin emeklilik yaşları uzatılıyor. İnsanlar daha uzun yıllar çalışmaya devam etmek zorunda kalıyorlar.

Sorumlu Tüketici Zamanı

Değişen demografik yapının genel ülke ekonomileri kadar, mikro ekonomi düzeyinde getirdiği bazı sorunlar da var. Artık bunlara sorun mu yoksa gelişme mi diye bakmalıyız ben de tam karar verebilmiş değilim. Ama bildiğim bir şey var, bir yandan genel dengeleri izlerken diğer yandan bireylere yoğunlaşmak zorundayız.

Koşullar İş dünyası için zorlayıcı… Yalnızca genel demografik yapı değişmiyor. Tüketici de hızlı değişim içinde. Artık daha iyi eğitimli ve bilgililer… Alışveriş yapmak için daha az zaman harcıyorlar… Kolayca şikayet ediyor ve zor bağışlıyorlar… Müşteri sadakati neredeyse tarihe karıştı…

Müşterileri eskisi gibi belirli sosyo ekonomik kriterlere göre gruplandırmak çok mümkün değil. Tüketicileri belirli özelliklerine göre gruplandırıp birkaç adet tüketici tipi oluşturmak da mümkün değil. Artık şirketlerin sahip olduğu müşterisi kadar müşteri tipi var.

Neredeyse her müşteri, tek başına bir hedef kitle haline geldi. Tüketici alışkanlıkları değişiyor. Tüketim eskisinden daha farklı özellikler gösteriyor. Bu alanda dünya yeni konseptleri konuşuyor. Bunlardan bir tanesi de “sorumlu tüketici”.

Sorumlu tüketici denen grup, bütün dünyada pazarın yüzde 1 ile yüzde 10’unu oluşturuyor. Bu kadar küçük olduğunu duyduğunuzda yazmaya, konuşmaya ve üzerinde düşünmeye gerek olmadığı kanaatine kapılabilirsiniz. Kimbilir belki haklısınız, ancak pazarlama, satış ve tüketici uzmanları bu konuyu yoğun bir şekilde konuşuyor.

Araştırmalar sözü edilen ortalama 50 milyon kişinin sayıca küçük olmakla birlikte dünyayı değiştirmeye başladıklarını gösteriyor. Bu grubun yalnızca ABD’de organik üretime bir yıllık harcaması 23 milyar dolar.

Sorumlu tüketici grubu olarak anılan kitle hızla büyüyor. Bu grup ortalama eğitim seviyesinin üzerinde. Sosyal anlamda bilinçli oldukları söylenebilir. Çok sık seyahat ediyorlar. Kendi kültürlerinden farklı kültürleri merak ediyor ve onlarla ilgili bilgi birikimlerini artırmaya özen gösteriyorlar.

Bu grup televizyon izlemiyor, radyo dinliyor. Tercih ettiği kanallar çok seçici ve özel.
Çok okuyor, yaşadıkları bölgenin sorularına duyarlı olmakla kalmıyor aynı zamanda kolları sıvayıp katkıda bulunmaktan çekinmiyor. Eğitim ve çevre gibi konular kafalarını yordukları alanların başında geliyor.

Sorumlu tüketicinin cinsiyetine baktığımızda ise daha çok kadın olduğunu görüyoruz. Yapılan araştırmalar kadın erkek oranının yüzde 70-30 aralığında ve kadının leyhine olduğunu gösteriyor.

Bu gruba uygulanmak üzere yeni pazarlama taktikleri geliştirilmesi gerekiyor, çünkü reklamlara uzak durdukları gibi reklama inanmıyorlar. Reklam yerine, toplumda saygın bir yeri olan tanıdık, ünlü kişilerin malı yada ürünü tavsiye etmesini bekliyor, reklamları izleyerek tüketim kalıplarını zorlamıyorlar.

Gençler arasında sorumlu tüketim alışkanlığı büyük kabul görüyor. Buna karşılık daha yaşlı tüketici gruplarının daha çabuk ve somut herekete geçtiği gözleniyor.
Türkiye’de yaş, cinsiyet, medeni hal vs. ne olursa olsun tüketim davranışları ağırlıklı olarak ekonomik göstergelere göre şekil değiştiriyor. Fiyat değişimi gibi makro-ekonomik değişikliklerden farklı sektörler, farklı şekillerde etkileniyor. Hızlı tüketim malları ile dayanıklı tüketim malları sektörleri kıyaslandığında, hızlı tüketim malları sektörünün değişikliklerden daha geç etkilendiği görülüyor. Kriz olduğu zaman otomotiv ya da beyaz eşya sektöründe, pazardaki duruma göre ürün değişiklikleri yapılması, sanayinin şartlarından dolayı kolay olmuyor. Krizin etkileri iç talebe dönük çözümlerden çok, ihracata yönelerek azaltılıyor. Hızlı tüketim sektöründe ise kısa dönemde dahi ambalaj boylarının değişimi, piyasaya ucuz ürünler sürülmesi gibi değişiklikler yapılabiliyor.

Kadının Rolü Önemli

Kadınların yaşamları giderek ve hızla değişiyor. Özellikle de kentlerde. Daha çok sayıda kadın, daha uzun yıllar okuyor. Daha çok sayıda kadın, eğitimini tamamladıktan sonra çalışma hayatına adım atıyor. Daha çok sayıda kadın, yeterli olsa da, olmasa da kendi parasını kazanıyor. Kadın daha az evinde oturuyor, daha uzun saatler evin dışında kalmak zorunda kalıyor. Daha planlı yaşamak zorunda, daha hızlı koşmak durumunda, daha çok şeyi ve hepsini bir arada düşünmek durumunda.

Kadının toplum içindeki rolü değişip geliştikçe, “kadın alışveriş hastasıdır” yaklaşımı da evrim geçiriyor. Kadınların, eskisi gibi kadınca değil, artık biraz da erkekçe alışveriş yaptıkları söyleniyor.

Kadınların hayatları çok değişmiş gibi görünse de, kadınlar alışveriş etmekten vazgeçmiyorlar. Alışveriş hala kadınsı ve kadına özgü. Alışveriş kadın için hala sosyal bir aktivite.

Demografi yalnızca akademisyenlerin üzerine ilgiyle eğilmeleri gereken bir konu olamaz. Tüketici davranışları da yalnızca ürün ve hizmet satanların tekelinde değil. Dünya bu iki başlığı o kadar çok konuşuyor ki, bazen neden diyecek oluyorum. Ama görüyorum ki, tamamen bize özel konular ve hayatımızın çok içinden. Bugün küçük bir giriş yapalım istedim.

İyi haftalar.

“;”20040219″;529;62
2435;”Ne Ka Ekmek, O Ka Köfte”;”Adı İnsan – Forum”;”Ücret politikası gelmiş işvereni sırtından vurmuş, haberi yok. “Ben bana verdiğin kadar çalışırım, geride kalan zamanda vücudum burada, gönlüm kim bilir nerede…” diyor insanlar.”;”

Ücretiniz motivasyonunuzu nasıl etkiliyor? Bu ayki sorumuz buydu. Anafikir şöyle gelişmiş; “Ne kadar maaş verirsen, sana o kadar iş veririm”. Bu ayki forumu bundan daha iyi özetleyecek bir başka cümle yok.

Ücret politikası gelmiş işvereni sırtından vurmuş, haberi yok. “Ben bana verdiğin kadar çalışırım, geride kalan zamanda vücudum burada, gönlüm kim bilir nerede…” diyor insanlar.

Benim görevim bu forumu size tüm yönleriyle yansıtmak. Aşağıda yer yer yanıtlayanlardan alıntılar bulacak; çözüm yaratamadığımız için yine efkarlanacaksınız. Aman sakın çok üzmeyin kendinizi. Göreceksiniz, bunlar da geçecek.

Gelelim forum sonuçlarına;

Yanıtlayanların yüzde yüzü ücretlerin motivasyonlarını olumsuz etkilediğini söylüyor. Ücretinden memnun olan bir tek Allah’ın kulu yok. En azından bizim forumumuza katılanlar arasında… Sanırım onlar mutlu mesut koltuklarında oturuyor. Uğraşacak başka işleri olsa gerek.

Yanıtlayanlar arasında iş yerinde motivasyonunun yüksek olduğunu söyleyen yok. Anlayacağınız herkes mutsuz, bezgin ve her an bir delilik yapabilir… Hani, gani gani iş olsa memlekette, zaten bir an durmayacak ama… Ne yaparsın mecburiyetten!…

Yanıtlayanların yüzde yüzü genç. Hiçbiri yaş yetmiş iş bitmiş değil. Hepsi yolun başında. Belli ki, ilk deneyimleri, en fazla ikinci, üçüncü. Yirmilerinde ya da otuzların başındalar. Çalıştıkları, bir işe sahip oldukları için şükrettikleri ortada. Ama çalışmalarına karşın parasızlığı anlamıyorlar. Öfkeli oldukları söylenebilir. Söylenecek bir şey daha var; mutsuzlar!.. Foruma katılanların profili böyle.

Mutlu kesim nerede? Gören var mı? Yanıtlayan bir tek işveren ya da vekili yok. Yanıtlayan ve görüşlerini paylaşan bir tek insan kaynakları yöneticisi de yok. Sanırsınız ki, bu site kanarya sevenler için kurgulanmış. Oysa biliyorum ki, çok sayıda insanvkaynakları yöneticisinin, insanvkaynakları uzmanının, işverenin, yöneticinin ekranına konuk oluyoruz ve okunuyoruz. Bu kez de okunacağını biliyorum. ‘Biraz cesaret baylar bayanlar’ demek istiyorum. Her konuyu sevmeyeceksiniz. Her konuyu sevdiremeyiz. Ama her konuyu ele almak gerekiyor. Biliyorum bazıları el yakıyor. Lütfen biraz cesaret. Sizi bekliyorum.

Ben De Sevmiyorum

İnanmayacaksınız ama bazı konuları ben de sevmiyorum. Bu kez de bu foruma verilen yanıtları  sevmedim. Çünkü;

Kelimeler arasından dökülen hisler insanın üzerine yapışıyor, sözcükler kulaklarınızı tırmalıyor. Sevmedim çünkü; mutsuz insanlar zorla çalışıyor, çalıştırılıyor. Kimse de buna dönüp bakmıyor. Vazgeçtim dur diyecek olanından… Ama ücret politikaları üzerine aydınlatıcı, yol gösteren, hatta yaşanan garipliğin ileride yaratacağı sonuçları ortaya koyacak bir tek kişi de mi yok…

Bakın sizin şirketlerinizde çalışan genç arkadaşlarım ne düşünüyor… Hepsini bu köşeye konuk etmek mümkün değil. Görüşleriyle, çoğunluğu temsil edebileceğine inandıklarımı sizinle paylaşmak istedim. Bugün yanıt veremediğiniz ortada, acaba yarın bu insanlara ne diyeceksiniz merak ediyorum;

“”… Temmuz 2003’te yeni bir mezun olarak işe başladım. İyi bir okulu bitirmeme rağmen askerlik nedeniyle iş bulmakta ve bulduğum işlerde de istediğim maaşı almakta zorlandım. En sonunda 800 milyona makine üreten ve ihraç eden bir şirkette yurt dışı pazarlama kısmında işe başladım. Ocak ayında altı ayımı doldurduğum için ben de zam aldım. Aldığım zam yaklaşık yüzde 6. Daha doğrusu 50 milyon. Bu oran beni hayal kırıklığına uğrattı. Ben yüzde 10 zam bekliyordum.””

“”… Dünya çapında bir finans kuruluşunda çalışıyorum. Ücretim motivasyonumu çok etkiliyor. Ücret dışında öğle yemeklerinde verilen 3 milyon tutarındaki yemek çekleri ile yemek ihtiyacımı karşılamam mümkün değil. Sizce bütün motivasyonumun bu tür parametrelere bağlı olması doğal mı?””

“”Ücret motivasyonumu elbette etkiliyor. Ama bir araştırın bakalım, ücreti milyarlarla ölçülüp de iş yerinde insan yerine konmayanlar daha az parayla mevki ve statü sahibi olmak istemezler mi?…””

“”… Ücret kişiye verilen değeri ve sorumluluğu gösterir. İş cazip olmalı ki, çalışan işine dört elle sarılsın. Bir de ailesi ekonomik olarak zor durumda olan bir çalışanın iş yerindeki verimini ve umursama yüzdesini düşürmektedir. Ve bu o kişinin elinde olamamaktadır. Benim sorum, bu ülke, gençlerini okutup potansiyel suçlu sayısını azaltmaya mı çalışıyor? Çünkü çok genç var fakat iş imkanı yok. Alt yapıdan bir haberler…”

Uygulanan Politikalar Akrep Gibi Sokuyor

“”Adı İnsan Forum”” çok güzel bir köşe. Bir de gelen yanıtları okuduğumda içime kasvet çökmese… İşveren ve vekilleri çok sayın insan kaynakları müdürleri neredesiniz Allah aşkına… Bu çocuklar ben yanıt vereyim diye yazmıyor bu soruları. Farklı görüşlerden yararlanmak istiyorlar. Onları işe alan da ben değilim. Sizsiniz. Neredesiniz beyin avcıları… Her zaman her yerde konuşmaya o kadar hazır ve nazırken… Tek bir satır karalamamışsınız. Yoksa dikkatinizi mi çekmedi. Sakın yanıtlamaya değer bulmadığınızı söylemeyin. Doğru, genç ve tecrübesiz grup üzerinde çalışmaya değmiyor. Bunlar para etmiyor.

Bu forumun yanıtları körler sağırlar birbirini ağırlar türünden. Onun için bizim forum ağlama duvarına dönmüş. Bir sürü deneyimsiz ya da az deneyimli arkadaş kendin pişir kendin ye türünde mangal keyfi yapıyor…  Arkadaşım yüzde 6 zam karşılığı olan 50 milyonu görünce hayal kırıkılığına uğramış. Oysa beklentisi yüzde 10’muş, o da topu topu 80 milyon ediyor. Değer mi bu insanları 30 milyon için mutsuz etmeye. Düşünün bir kez 30 milyonla alacağınız verimi, katacağınız motivasyonu…

Tabii unutulmaması gereken bir durum var; üst gelir gruplarının yüzde 6 zam alması çok daha farklı sonuçlar yaratıyor. Belki de diğerleri yüzde 6’dan çok memnun. ‘Allah Razı olsun, bugünleri de gördük ya yarın bunu bile bulamayabiliriz’ diyordur…

Bir kez daha kanıtlıyoruz ki, bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Niye uğraşsın şimdi bu konuyla durup dururken. Görünen o ki, ücretler arasında ciddi bir dengesizlik sözkonusu. Şikayet eden düşük ücretli yığınlar var. Şikayet etmeyen az sayıda karar veren üst düzey mevcut. Büyük olasılıkla ücretinden memnun olmayan ancak ses çıkartmaya çekinen hatta korkan ara kademe yaşıyor…

Herkes Ektiğini Biçer

Size kötü bir haberim var; bu forumu bundan 10 yıl sonra aynı soruyla açtığımızda, gelen yanıtlar değişmeyecek. Yanıtların türü ve içeriği değişmeyeceği gibi, forumun yapısı da aynı kalacak. Aynen aynı forumu 10 yıl önce yapmış olsaydık alacağımız sonuç gibi…

Şaşırmayın herkes ektiğini biçer. Bugün bana biraz ağlayarak, çokca öfkeyle, bol miktarda hayal kırıklığıyla yazanlar yarın başkalarının ücretini hesap ederken acaba nasıl davranacaklar dersiniz?…

Ben, çok insaflı olacaklarını sanmıyorum. Elleri titreyecek birilerine ücret öderken, sanırsınız ki kendi parası, sakınıyorlar… Aslına bakarsanız, kendi parası olsa gerçek anlamda “”sakınacak””, iyi olana iyi ücret verecek ki, karşılığını alsın. Başkasının parasıyla ve iş sorumluluğundan uzak olduğu için 3 miyon öğle yemeği vermeye devam edecek.
Ben görmedim o da görmesin… Bana ne verdiler ki, ben de başkasına vereyim… Ben de gençken sürünmüştüm, şimdi de o sürünsün… mantığıyla… Ne acı değil mi…

İşveren uyanın, bunların modası hiçbir zaman olmadı. Çalışanınıza sahip çıkın. Çalışanınıza sahip çıkın çünkü, çalışmıyor. Bir ticarethaneniz var değil mi? Doğaldır ki, verimi yüksek olsun istersiniz, doğaldır ki üretimi bereketli olsun istersiniz. Peki mutsuz insanlarla, motivasyonu kalmamış insanlarla ne kadar üretebileceksiniz?

İşinize Gelirse

“”… Genelde  satış ağırlıklı bir şirkette çalışmaktayım. Herhangi (aylık, yıllık vb.) bir hedef verilmemesi, maaşımın, performansımın nasıl olursa olsun her zaman sabit kalması yaptığım işe karşı motivasyonumu düşürmeye başladı. Artık şirketimde çalışmaya başladığım ilk günlerdeki heyecanım yok. Nasıl olsa her ay sonu, ne kadar çalışırsam çalışayım aynı maaşı alıyorum. O yüzden kendimi bu kadar yormama gerek yok diye düşünüyorum. Aslında satış, vb. konularda belli oranlarda prim, bonus, olması gerçekten faydalı. Satış ekibinin motivasyonunun artmasında çok önemli bir faktör…””

“”… Merhaba, günümüzde insanları sömürmenin en iyi yolu adına ESNEK çalışma saatleri dedikleri uygulama. Örneğin ben saat 09:00’da iş alıp, akşam saat 18:00’da işi bitiriyorsam, geriye kalan zaman bana ait bir zamandır eğer işveren bu zamana talip ise bana o saatlerin farkını ödemekle yükümlüdür. Haksız mıyım…””

“”… Kendimizi  istemeyerek de olsa ne kadar maaş o kadar iş düşüncesine itmekteyiz. Çünkü patronomuzun karı artmakta olduğu halde, iki yıldan beri komik zamlarla, ‘işinize gelirse’ muamelesiyle çalışmaktayız. Böyle bir durumda nasıl motivasyon bekliyorsunuz…””

Ders Almadık

2000’li yıllar Türkiye için dönüm noktası oldu. Büyük bir ekonomik kriz içine düştük. Üstelik bile bile. Ne yazık ki, ansızın. Çok hazırlıksız, son derece tecrübesizdik. Cahil ve aymazdık demek daha bile doğru olacak. Bu kadar doğrudan söylediğim için bazılarının kalplerini kırarım diye korkuyorum.

Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en büyük krizini yaşıyor dediler. Ama krizin adını “”ekonomik kriz”” koydular. Oysa Türkiye ilk kez bir insan kaynakları sorunuyla karşı karşıyaydı ve bu kriz, krizlerin en büyüğüydü… Türkiye bir insan krizi yaşıyordu.

Aradan çok zaman geçti. Bazılarımız için günler, yıl kadar uzun geldi. Hayatımız alt üst oldu. Hiçbir zaman geriye dönülemeyecek izlerle yaşamasını öğrendik. Hayatımızı değiştirmek zorunda kaldık. Kimileri göçtü, kimileri gittikleri yerde bir şey bulamayıp geri döndü. Kimi aile yanına sığındı, kimi eşinden ayrıldı, çocuklarını özel okuldan ayırdı…

Psikolojik sorunları bol bir Türkiye yarattık. Peki ne öğrendik? Ben iddia ediyorum ki, hiçbir şey öğrenmedik. Bugün gelen yanıtlara bakınca pek bir şey öğrenmemiş, hiç de ders almamışız. Bizim dün de bir insan kaynakları sorunumuz yoktu, bugün de yok… Öğrendiğimizi düşündüğümüz bir tek şey var; ellerimiz titreyerek adam alıyoruz. Neden? Çünkü çıkarması zor. Tazminatlar yüklü. Krizde ciddi tazminat ödedik. Belimizi büktü. Doğru işe doğru adam, doğru işe doğru ücret gibi kavramların içini doldurduğumuzu sanmıyorum. Konuşulanlara ve konuşanlara çok kulak asmıyorum. Neden diyecek olursanız, konuşulanlar kadar yapılsaydı-edilseydi, aşağıdakiler bu kadar konuşmayacaktı, ne dersiniz;

“”… İşinizi, iş yerinizi ve iş yerindeki arkadaşlarınızı çok seviyorsunuz ama size verilen ücret ne yaptığınız işe ne de fabrikanın kendisine yakışıyor. Soruyorsunuz, acaba bana bir mesaj mı veriliyor diye. Ama öyle bir şeyin olmadığı söyleniyor. İnsanın bir tercih yapmak zorunda bırakıyor ücret politikası; huzur ama sefalet, para ya da kişiliksizlik…””

“”… Yüzde yüz yabancı sermayeli bir firmada insan kaynakları departmanında çalıyorum. Bu yıl ihracatta ilk 30’a girmeyi hedefleyen firmam bana ayda 570 milyon para veriyor. Çalışmaya başladıktan 17 ay sonra bu normal mi?””

“”… Anlayamadığım bir mantık var, iki buçuk yıldır zam alamıyoruz. Müdürlerimiz bu durumda nasıl bir performans bekleyebilir ki?… Böyle bir durumda biz de ne kadar ekmek o kadar köfte misali çalışıyoruz…””

Sonuç;

Genç arkadaşlarım sözüm size. Bugün en fazla şikayet eden sizsiniz. Bugün bu forumda yer almayan yöneticileriniz de bir gün gençti, unutmayın. Onların da sizinkine benzer sorunları vardı. Onlar zaman içinde bu tür sorunları azalıp yok olunca, geçmişte yaşadıklarını unuttular. Siz unutmayın! Türkiye, dününü unutan insanlarla dolu. Yükü üstünden attı mı, bana dokunmayan bin yıl yaşasın mantığı hakim hepimize.

Sizler de sürüye katılacak olursanız, bir arpa boyu yol alamayacağımız kesin. Bugünlerden çıkaracağınız derslerin, yarın takipçisi olmanız gerekiyor. Yoksa sizin de sizden öncekilerden hiçbir farkınız kalmaz.

“;”20040227″;335;40
2478;”Daha İyi… Daha Daha İyi… En İyi!”;””;”Hemen hepimizin yaptığı önemli bir hata var. En beğenilen şirketleri bir duvar, bir masa, bir sandalye, bolca makine sanıyoruz. Yanılıyoruz. En beğeniler, şirketleri en beğenilen yapanlar, insanlar. Yani sizsiniz.”;”

Neden bazıları daha iyidir?

Neden bazıları sizden daha iyidir?

Neden bazıları en iyisidir?

Neden bazıları iyi değildir?

Neden bazıları hiç iyi değildir?

Neden bazıları en kötüsüdür?


Mazeret Yok

Biraz size, biraz da şirketinize bakmaya ne dersiniz?

Bazı insanlar… ya da insanların çoğu, hatalarına bir mazeret arar dururlar. Hayatlarını da genellikle böyle geçirirler. Onların hataları olmaz, hatayı yapanlar mutlaka başkalarıdır. Onların ağzından sürekli olarak şöyle cümleler dökülür;

“… İyi adam yok bizde, olsa…”

“… Ama çok kötü bir briefingti…”

“…Keşke daha iyi bir ortağım olsaydı….”

“…Yeterli sermaye yoktu, olsaydı çok daha iyi yapabilirdik…”

“…Patron beni dinlemedi ki…”

“…Başkalarının işini yapmaktan kendi işimi yapamadım…”

“…Bana yeterli zaman tanımadılar…”

Öyle mi?

İyi gitmeyen, olumlu sonuçlanmayan işlerde başkalarını suçlamaktan vazgeç.

Suçlu sensin!

Bir yerlerden başlayacaksan, nerede hata yaptığını bulmak iyi bir nokta olabilir.

Bir şeye elini sürdüysen, bir zahmet sonuçlarına ve sorumluluklarına da katlanacaksın. Bir sorumluluk aldıysan, gereğini yapacaksın.

Mazeret yok!

Bu şekilde “iyi” olman mümkün değil.


Saklama

Ne biliyorsan söylemelisin, bilgini saklayarak bir yere varamazsın. Babanın, annenin, büyükbabanın günleri tarih oldu. Onlar bilgilerini rakiplerinden ve çalışma arkadaşlarından sakladıkça, daha güçlü ve daha iyi olmayı başardılar.

Ama devir değişti. Ne biliyorsan ortaya koyacaksın ki, bilgin artsın.

Hatırlar mısın? İlkokulda, hatta daha sonraki yıllarda bile, bir şey yazarken kağıdın üzerine kapanırdın. Kolunu öyle bir masanın üzerine koyardın ki, kağıda kol kanat gererdin. Yanındaki arkadaşın böylece hiçbir şey göremez, sen de iyi not alma şansını yükseltirdin.

Sana, o zaman kimse, ezberlediklerini değil, bildiklerini ve kendi yarattıklarını yazarsan daha iyi not alacağını öğretmemişti. Öğretmenin de büyük olasılıkla bütün öğrencilik hayatını, kağıdını ondan bundan saklayarak tükettiği, sınıfını bu yöntemle geçtiği için, senden de aynı şeyi yapmanı bekledi. Ezberlediklerini kağıda döktükçe senin öğrendiğini sandı, mutlu oldu.

Artık böyle değil.

Fikrini boşu boşuna kendine saklama, yazık olur. Çünkü çok kısa bir zaman içinde birileri benzer ya da daha iyi bir fikirlerle çıkacak. İstersen paylaş, böylece fikrin gelişir. Fikirlerini verirsen, “Ama bana bir şey kalmaz” diye düşünme. Sen böylece daha iyisini bulmaya çabalayacak ve inan bulacaksın.

Bana güven… Nasıl oluyor da oluyor bilmiyorum, ama güven bana, verdikçe daha çok miktarda, sıklıkla, daha iyi bilgiler gelip seni buluyor.

Kıskanma… Bilgi herkesin. Paylaş, göreceksin çoğalacak.

Daha “iyi” olmak için, daha “iyi”sini yapabilmek için…


Bekleme

Bazılarımız hep bekler. Daha iyi bir fırsatın gelmesini bekler. Daha iyi bir fırsat hiçbir zaman gelmez, gelmeyecek.

Şöyle düşün, daha iyisi ve hatta en iyisi zaten elinde. Şikayet etme. Elindeki senin fırsatın, daha iyisini bekleme; bunu iyi yapmaya çabala.

Daha iyi bilgi, daha çok bilgi, daha fazla para, daha büyük şans versinler diye bekleyip duruyorsun. Daha iyisini vermeyecekler, görüp göreceğin bu kadar.

Yaptığın projeden nefret ediyorsun, “Bitse de daha iyisini yapayım” diyorsun. Nasıl da yanılıyorsun. Daha iyisi yok ki, en iyisi elindeki.

Neden daha iyisini yapmak için yeni bir projenin kucağına düşmesini bekliyorsun?

Neden daha iyi bir sonuç alabilmek için bir fırsat daha verilmesini istiyorsun?

Neden, şu an yaptığın işte, en iyisini yapmaya çalışmıyorsun? Neden, “Tamam ben en iyisini yaptım” diyemiyorsun?…

Daha iyi olmak istiyorsun. Unuttun mu…


Hoşgörü

Hep övülmek istiyorsun. Değil mi?… Hadi itiraf et! Hepimiz övgüden hoşlanırız.

Güzel gözükmek, başarılı durmak, birinci olmak, daha iyi olmak… Hepimizin arzusu.

Unutma, eleştirilmek, bazen övgü almaktan daha iyidir.

Biliyorum böyle bir şey olmaz, bundan hoşlanan biri olsa olsa mazoşisttir diyorsun.

Sen bilirsin. Övgü zaman zaman gözü kör edebilir. Dikkatli ol.

Çoğu insan hep iyi şey söyler. Eleştirdiği zaman sevimsiz olacağını bilir. Seni yanıltır. Düşüncelerini saklar.

Çoğumuz bu insanlardan kaçarız, gün boyu aldığımız mesajların içindeki olumsuzlukları ayıklar, olumlulara konsantre oluruz. Kim bilir belki de iyidir.

Hiç düşündün mü, acaba bu seni  nereye götürür?

Kendine, nerede hata yaptım diye sordun mu hiç?

En son ne zaman sormuştun?

Kendine, daha iyi nasıl yapabilirim diye sordun mu?

Nasıl daha iyi olmak istiyorsun, söyler misin?


İki Vakte Kadar

Bir de şirketler tarafına bakalım. İnanın hiçbir farkı yok. Tabii yukarıdaki sıralamayı 10 Emir gibi algılamayın. ‘Hepsi bu mu?’ diye de küçümsemeyin rica ederim.

Çok taze bir araştırma geçti elime. Hay Group hazırlamış. Bu da şirket tarafına ışık tutuyor. Hay Group, Fortune dergisiyle birlikte her yıl En Beğenilen Şirketler sıralaması yapıyor. Yıllardır aldıkları sonuçlardan yola çıkarak bir başka araştırma yapmışlar. En beğenilen 150 şirketi yeniden gözlemlemişler. Bulguları sistematik bir şekilde sıralamış ve sunmuşlar. Araştırmada yöneltilen temel soru şu; Neden en beğenilen şirketler en iyileri?

Ortaya, hepsinde ortak olan bazı özellikler çıkmış.

Ayıptır söylemesi, bizde de, En Beğenilen Şirketler sıralaması yapılıyor. Bazıları sonuna kadar hak ediyor da, bazılarının nasıl aldıklarını bilen biliyor, bazen de pek akıl sır ermiyor.

Bundan kısa bir süre önce bir firmanın genel müdürüyle konuşuyorum. Bana şirketini nasıl en beğenilen, en iyi en… yapmak istediğini anlattı.

Anlamakta güçlük çektiğimi itiraf edeyim ama dinledim. İletişim stratejisi aynen şuydu; “Bu yıl erken olur, gelecek yıl en beğenilen şirketlere girmek istiyorum, daha sonraki yıl ilk üç içinde yer almalıyım….”

Ismarlama.

Oğlum bana şundan iki porsiyor en beğenilen şirket ver…

Sonrasını zaten tahmin ediyorsunuz.

Üçüncü yıl turnayı gözünden vuracak. “En beğenilen” olacak.

Aslında anlamak kolay, adamımız,  “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim…” tekerlemesini söyleyerek, şirketi falan umursamıyor, umursadığı tek şey kendisi. Ödül almak istiyor.


İcraat

En beğenilen olabilmek için önce şirket içinde en iyi ve en beğenilen olman gerekiyor.

Hay Group araştırmasına göre, en beğenilen şirketlerin temelde ortak bir özelliği  var; düzgün bir strateji kurguluyor, bu stratejiyi yönetebiliyor; plan ve hedeflerini izleyebiliyor, yerine getirebiliyor ve kısacası iş bitiriyorlar.

İşin özünde icraat en beğenilen şirketlerin tek ortak noktası.

En Beğenilen şirketleri diğerlerinden ayıran önemli özellik, idealleri gerçeğe dönüştürmek.

Bu şirketlerde çalışanların rol ve görevleri her kademede açıklıkla belirlenmiş, beklentiler ortaya konmuş, ölçümler kriterlere bağlanmış.

Kurumun yapısı ne kadar büyük ve karmaşık olursa olsun, karar verme süreçleri birbirinden bağımsız birimler arasında yönetilebilen bir yapı içine oturtulmuş.

En beğenilenlerin, en beğenilen özellikleri insan kaynakları. Sistemi kurmak, sistemi harekete geçirmekle yetinmiyorlar. Sistemi, onu çalıştıracak, sistemi geliştirecek kişilere emanet ediyorlar. Yani iyi eleman alıp, geliştiriyor ve tutuyorlar.

En beğenilen şirketler, başarıları için kritik olan tüm fonksiyonları sistemin içine tanımladıklarını söylüyor; stratejik hedefleri daha basit ve somut eylem planlarına dönüştürebiliyor; şirket çalışanlarından ne istediklerini ve ne beklediklerini zamanlama, ölçümleme ve ödüllendirme diliyle açık ve net ifade edebiliyorlar. Daha da önemlisi, söylediklerinin anlaşıldığını garanti altına alıyorlar, böylece herkesin anladığı bir ortak alt payda yakalanıyor.

Bu yapılarda herkesin sorumlulukları kesin ifadeler ve tanımlarla ayrılmış. Kimsenin görev ve sorumlulukları, bir diğerininkinin herhangi bir bölümüyle çakışmıyor.

En beğenilen şirketlerin en beğenilen ortak özelliklerinden biri de, bu şirketlerde lider olarak görev yapan kişilerin çevrelerinde kendilerini övgülerle göklere çıkaran insanların bulunmaması. Diğer taraftan bakacak olursak, burada insanlar çevrelerinde kendilerini eleştiren sesleri bulundurmaktan korkumuyorlar. Böylece çalışanın gerçek fikirlerini ifade edebilmesi teşvik ediliyor.


Bir Masa, Bir Sandalye

Hemen hepimizin yaptığı önemli bir hata var. En beğenilen şirketleri bir duvar, bir masa, bir sandalye, bolca makine sanıyoruz. Yanılıyoruz. En beğeniler, şirketleri en beğenilen yapanlar, insanlar. Yani sizsiniz.

Hay Group araştırmasından ortaya çıkan bence önemli bir ortak özellik daha var.

İnsan unsuru, bu şirketlerde yalnız ve yalnız insan kaynaklarının el süreceği bir konu olmaktan çıkarılmış. Tüm üretim, denetim, yönetim hattı yöneticileri, insan geliştirme, elde tutma, performanslarını geliştirmekten sorumlu tutuluyorlar.

Çalışanlar yalnızca insan kaynaklarına emanet edilmeyecek kadar değerli.

Tabii bir  de kimseyi boşuna yönetici yapmıyorlar. Yönetmek kelimesinin tanımı biraz geliştirilmiş, insan kaynakları fonksiyonlarının bazılarını da içine katmış.

Bizim şirketlerimiz, iki ilan bir şak şak, üç tak tak, sponsorumsu şeyler; üç beş güler yüz; on onbeş yalan dolanla en iyiler arasına girmek için çabalayacaklarına, içeride ne yapacaklarına konsantre olsalar, zaten seneye en beğenilen olacaklar, haberleri yok.

Ödüle odaklanma, o bir araç;

Modaya kapılma, o gelip geçici;

İşine, konuna, çalışanına odaklan, göreceksin geçerliliğini her zaman koruyabilecek “iyi”” şeyler yaratacaksın.

“;”20040304″;197;24
2498;”Benim Kimsenin Rolünde Gözüm Yok”;””;”Her yıl kadınlar günü, birbirine benzeyen yaratıcılıktan uzak, konuşmalarla geçer. Her kadınlar günü, abartılı bir anma; sivri söylemler; gereksiz önem vermelerle geçiştirilir.
Dostlar alışverişte görsün.”;”

Kadın Telakkisi

Kimi der ki kadın uzun kış gecelerinde serip bir döşek gibi yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir harman yerinde dokuz zilli bir köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki hamur yoğurur
Kimi der ki çocuk doğurur
Her ağızdan bir söz
Kimi der ki ilk göz ağrım
Kimi der ki onunla dolu bağrım
Kimi der ki bunca yıldır yaşıyorum hayalimdir
Kimi der ki boynumda taşıyorum vebalimdir.
Ne bu, ne şu, ne öyle ne böyle ne döşek ne köçek ne hayal ne vebal
O benim kollarım, bacaklarım, dudaklarım ve başımdır
Yavrum, anam, özkardeşim, karım, hayat arkadaşımdır…

Nail V. ÇAKIRHAN
Kaynak: Nail Çakırhan (Daha çok onlar yaşamalıydı, Scala Yayıncılık)

Her yıl kadınlar günü, birbirine benzeyen yaratıcılıktan uzak, konuşmalarla geçer. Her kadınlar günü, abartılı bir anma; sivri söylemler; gereksiz önem vermelerle geçiştirilir.
Dostlar alışverişte görsün.

Bunu yapanlar da genellikle siyasilerdir. Oy koparmak a